Ana Sayfa Blog Sayfa 2374

CHP’liler için sağ popülizm ve savaş kılavuzu -Murat Özbank

İktidara tutunmak için savaşa başvuran bir sağ popülist yönetim, bu anlamda bir madde bağımlısı gibidir: İlk bir kaç dozdan sonraki yoksunluk belirtilerini ancak yeni ve daha büyük bir doz giderebilir. Son doz, altın vuruştur.

Sağ popülist yönetimlerin, iktidarlarını daim kılmak için severek kullandıkları iki araç vardır: Kutuplaştırma politikaları ve savaş. Sağ popülist yönetimler, güçlerini kendilerini destekleyen halk çoğunluğuna borçludurlar. Çünkü bu çoğunluğun ya da siyaset kuramındaki teknik tabiriyle, ‘popüler destek tabanının’, onlara kazandırdığı ‘politik meşruiyet’ kalkanı sayesinde, tekeline devletin sahip olduğu ‘meşru şiddet araçlarından,’ yani polislerden, askerlerden, savcılardan, hatta mahkemelerden ve yargıçlardan, kendi iktidarlarını daim kılmak için keyiflerince yararlanabilirler.

Aslında bu tür ‘meşru şiddet araçlarının’ kullanımının, herkes için eşit ölçüde bağlayıcı oldukları varsayılan genel insan hakları normlarına ve bu normlara uygun yasalara tabi olması gerekir, zira ancak böyle bir  hukuki çerçeve içinde kullanıldıkları sürece ve ölçüde devletin tekelindeki şiddet araçlarının, ‘meşru’ bir şekilde kullanıldıkları iddia edilebilir. Ancak popüler destek tabanlarının onlara sağladığı politik meşruiyet kalkanının ardına saklanan sağ popülist yönetimler, bazen hukuku hiçe sayarak bazen kendilerini hukukun yerine koyarak, iktidarlarının sürekliliğini tehdit eden, yollarına engeller çıkartan muhalif politikacıları, aydınları, sivil toplum liderlerini, akademisyenleri, gazetecileri, kah şafak baskınlarıyla gözaltına aldırarak kah uyduruk suçlamalarla yıllarca mahkemelerde süründürerek kah aylarca, yıllarca hapiste tutarak bertaraf edebilirler. Muhalif partilerden seçilmiş belediye başkanlarını görevden alıp onların yerine kendi memurlarını atayabilirler. Yayınlarının iktidarlarını tehdit ettiğini düşündükleri gazeteleri, televizyon kanallarını kapatabilir, çok satışlı gazetelerin ve çok izlenen haber kanallarının kendi yandaşlarına satılmasını sağlayabilir veya muhalif gazetelerin yönetimlerini değiştirterek, bu tür gazetelerin eleştirilerinin kendi belirledikleri güvenli sınırlar içinde kalmasını temin edebilirler.

Dolayısıyla sağ popülist yönetimler için kendilerine tüm bunları ve çok daha fazlasını yapma gücü veren bir ‘politik meşruiyet’ kalkanı sunan ‘popüler destek tabanlarını’ muhafaza etmek çok ama çok önemlidir.

Sağ popülist yönetimin alet edevat çantasında bu amaca hizmet etsin diye taşıdığı araç, ‘kutuplaştırma politikalarıdır’. Sağ popülist yönetim destekçilerinin geçmişten gelen, akıl ve vicdan terazisinde tartılmamış kültürel, düşünsel, etnik vs. önyargılarını, öfkelerini ve hınçlarını harekete geçirerek, önce onları sürekli olarak bir beka tehditi altında yaşadıklarına inandırır sonra da kendi iktidarına tehdit olarak gördüğü insanları, toplum kesimlerini ve hatta yabancı ülkeleri, bu ‘dostlarına’ hedef göstererek, onları ortak ‘iç ve dış düşmanlara’ karşı kendilerini korumanın en iyi yolunun, ‘yönetime,’ daha doğrusu o yönetimin tartışılmaz liderine sıkı sıkıya kenetlenmek olduğuna ikna eder. Hele devletin tekelindeki ‘meşru şiddet araçlarıyla’ birlikte, kitle iletişim araçlarının da tamamına yakınını kontrol edebilen, Türkiye’deki gibi bir sağ popülist yönetim söz konusuysa, bu türden bir kutuplaştırma politikasının uygulanması da ondan sonuç alınması da hiç zor olmaz. Elinde böyle iki güçlü araç olan bir sağ popülist yönetimin,  Türkiye’deki 31 Mart 2014 yerel yönetim seçimleri, 1 Kasım 2015 milletvekilliği seçimleri, 24 Nisan 2017 referandumu veya 23 Haziran 2018 başkanlık ve milletvekilliği seçimleri gibi popülarite yoklamalarından başarıyla, yani ardına saklandığı meşruiyet kalkanını muhafaza ederek, hatta onu daha da güçlendirerek çıkması işten bile değildir.

Sağ popülist yönetimler, uyguladıkları bu kutuplaştırma politikaları ile, zaman içinde, halkın önemli bir kesimini, mesela %60 gibi bir çoğunluğu (ki Türkiye’deki sağ popülist yönetimin, 23 Haziran 2018 seçimlerinde ulaşmayı hedeflediği, ama ulaşamadığı rakamdır bu) popüler destekçi tabanlarına katmayı başarabilirlerse, iktidarlarını mutlaklaştırmak, ya da siyaset kuramındaki teknik ifadesiyle, ‘totaliterleştirmek’ yolunda önemli bir merhale kaydetmiş olurlar. Aslına bakarsanız, devletin ‘meşru gibi görünen’ şiddet araçlarını ve ülkedeki ana akım medyanın neredeyse tamamını kontrol eden bir sağ popülist yönetim için bu merhaleye ulaşmak hiç de zor olmayabilir. Bunun için tek yapması gereken, yürüttüğü kutuplaşma politikalarının hedefine, söz konusu toplumdaki, toplam nüfusa oranla sayısı en az olan ve/veya kültürel olarak en çok ötekileştirilen ve/veya en örgütsüz azınlık grubunu veya gruplarını (örneğin 1930’lar Almanyasındaki Yahudiler, Komünistler, Çingeneler ve Eşcinseller gibi toplulukları) koymaktır. Bir yandan devletin meşru gibi görünen şiddet araçlarının ustalıklı kullanımı, diğer yandan kitlesel iletişim araçları üzerinden 7 gün, 24 saat sürdürülen bir dezenformasyon bombardımanı sayesinde, hedefteki bu topluluklara karşı zaten geçmişten beri önyargılı ve hınç dolu olan toplumsal kesimler, tıpış tıpış gelip sağ popülist yönetimin destekçi tabanına katılarak, aradıkları ‘huzura’ olmasa bile, özledikleri ‘kendini güçlü ve güvende hissetme’ duygusuna kavuşurlar.

Üstelik bu popüler destek tabanı büyüdükçe, onun dışında kalan toplumsal alanlar da giderek daraldığından ve daha da tekinsiz bir hal aldığından, bu tabana bir kez katılan insanlar, bir daha başka bir yere kolay kolay kıpırdamaz veya kıpırdamak isteseler de gidecek yer bulamazlar. Dolayısıyla bu destekçi tabanı ne kadar büyürse, sağ popülist yönetim de özlemini kurduğu ‘totaliter nirvanaya’ o kadar yaklaşmış olur. Hani sözlerini Murathan Mungan’ın yazdığı o Yeni Türkü şarkısında, ‘ya içindesindir çemberin; ya da dışında yer alacaksın’ denir ya — işte tam anlamıyla teşekkül etmiş bir totaliter rejim, ülkede çemberin dışı diye bir şeyin neredeyse hiç kalmadığı, rejimin popüler destek tabanının, her yeri, herkesi, her şeyi kapladığı bir topluma işaret eder. Ciğerlerinize bir nefes özgürlük doldurmak için bu çemberin dışına çıkmak isterseniz, ülke dışına çıkmanız gerekir.

Ne var ki, sağ popülist yönetimlerin izlediği kutuplaştırma politikalarında, yönetime destek veren toplum kesimlerine hedef gösterilen ‘iç düşmanlar’, toplum içindeki bir azınlığa değil de, toplumun kabaca yarısına tekabül ediyor ve o toplumun düşünsel, vicdani ve etnik açıdan çok farklı, hatta birbirlerine husumet besleyen, ama kendi içlerinde örgütlü kesimlerinden oluşuyorsa, bir noktada bu kutuplaştırma politikalarının tıkanması ve hatta ters tepmeye başlaması beklenebilir. Daha doğrusu, ‘beklenebilirmiş’ demem lazım, zira böyle bir durumun dünya siyasi tarihinde benim bilebildiğim tek örneği var, o da Türkiye’deki sağ popülist yönetimin önemli bir zemin kaybettiği 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde ve iptal edilen İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerinin 24 Haziran 2019’da yapılan tekrarında ortaya çıkan tablo. Gerçekten de bu seçimlerde, Türkiye’deki sağ popülist yönetimin izlediği kutuplaştırma politikalarının (özellikle de bu politikaları izlerken kullanılan dışlayıcı ve sürekli olarak yinelenen saldırgan söylemlerin) bir yandan bu yönetimin kendi destekçi tabanı nezdinde bir doyum noktasına ulaşarak ikna ediciliklerini yitirmeye başladığını, diğer yandan kutuplaştırma politikalarının hedefine oturtulan çok farklı toplumsal kesimlerin,  birbirlerine yakınlaşarak çok parçalı bir muhalefet bloğunda buluşmaya başladıkları gözlemledik.

Gücünü borçlu olduğu popüler destek tabanının erimekte olduğunu, bu tabanı muhafaza etmek için kullandığı kutuplaştırma politikasının da artık arzu edilen sonucu vermediğini, hatta  tam aksine yönetim tarafından dışlanan, hedef gösterilen, düşmanlaştırılan ‘öteki’ kesimleri, birbirlerine yakınlaştırmaya, onları çok parçalı ama etkili bir muhalefet bloğuna dönüştürmeye başladığını gören bir sağ popülist yönetim ne yapar?

Sağ popülist yönetimlerin trajedisi, üzerinde ilerledikleri yolun geri dönüşü olmamasıdır. Varlıklarını sürdürmeleri iktidarda kalmalarına, iktidarda kalmaları popüler destek tabanlarını muhafaza etmelerine, popüler destek tabanlarını muhafaza etmeleri de artık işe yaramamaya başlayan kutuplaştırma politikalarını doz artırarak sürdürmelerine bağlıdır. Yani sağ popülist yönetimin el artırmak dışında bir çaresi yoktur. Dolayısıyla sağ popülist yönetimler, kutuplaştırma politikalarının tıkandığı noktalarda, bu tıkanıklığı aşmak için ellerini alet edevat kutusundaki öteki araca, savaşa atarlar.  Savaş, popüler destek tabanı erimeye başlamış, karşısında çok parçalı da olsa, etkili bir toplumsal muhalefet bloğu oluşmuş ve kutuplaştırma politikalarını uygulamak için o güne dek kullandığı araçlar, yöntemler ve söylemler artık etkisizleşmeye başlamış bir sağ popülist yönetimin, iktidara tutunmak için başvurabileceği en son ve en radikal çaredir.

İktidara tutunmak isteyen bir sağ popülist yönetim açısından savaş bir çaredir, çünkü onun ülke içindeki milliyetçi hissiyatları yeniden kendi lehine seferber etmesine ve çok parçalı muhalefet bloğunun içindeki gerilimleri kopma noktasına getirip oradan kendi tabanına birkaç katılımcı daha devşirmesine olanak sağlar. Savaş, ayrıca, sağ popülist yönetimin kendi tabanındaki korkuları pekiştirerek, o tabandan kaçışları da durdurur, ya da hiç değilse yavaşlatır.

Savaş, bir sağ popülist yönetimin, iktidara tutunmak için kullanılabileceği en radikal çaredir, çünkü savaşın mağdurları ne sadece iki ateş arasında kalıp yaralanan, ölen, yerlerinden, yurtlarından olan siviller, kadınlar ve çocuklardır ne sadece vatan, millet aşkına, ‘içler yanarak’ cepheye yollanan askerlerdir ne de sadece milliyetçi hamasetin tavan yaptığı bir dönemde, savaşa karşı laf söylemeye cesaret ettikleri için gözaltına alınan, yargılanan veya hiç değilse haklarında soruşturma başlatılan insanlardır. Evet bunlar savaşın doğrudan ve açık mağdurlarıdır, ama sağ popülist yönetimin destekçi tabanı da, milliyetçi hamasetin tavan yaptığı ilk günlerde olmasa da önünde sonunda o savaştan etkilenir. Zira ölen askerler, onların da oğullarıdır. Kaybedilen uluslararası itibar, onların da itibarıdır. Değer kaybeden para, onların da parasıdır. Bozulan ekonomi, onların da ekonomisidir.

Sağ popülist yönetim bir savaşı yaralı bereli, ekonomisi ve uluslararası itibarı yerlerde sürünür bir halde atlatabilse dahi, yıllardır süren gerilimlerden yorgun düşerek, erimeye meyletmiş destekçi tabanını bir arada tutmak için, elinde ‘yerli ve milli’ hamasetten başka araç, bu hamaseti canlı tutmak için de, yeni ve daha büyük bir savaş çıkarmaktan başka bir çare yoktur. İktidara tutunmak için savaşa başvuran bir sağ popülist yönetim, bu anlamda bir madde bağımlısı gibidir: ilk bir kaç dozdan sonraki yoksunluk belirtilerini ancak yeni ve daha büyük bir doz giderebilir. Son doz, altın vuruştur.

Savaşın, bir sağ popülist yönetimin iktidara tutunmak için baş vurabileceği son çare olmasının nedeni de budur. Sağ popülist yönetimler, özellikle de devletin ‘meşru gibi görünen şiddet araçlarını’ keyfince kullanılabilen ve ülke medyasının tamamına yakınını kontrol edebilenler genellikle ne seçimle gönderilebilirler, ne de ‘tabandan yükselen bir devrimle’ yıkılabilirler. Sağ popülist yönetimler, kendi ürettikleri şiddetin altında kalır, öyle giderler. Ne yazık ki o şiddetin altında kalanlar, sadece o yönetim, ya da o yönetimin destekçi tabanı olmaz. Toplumun tüm kesimleri, ülkenin tamamı olur.

Peki bu sonu engellemenin bir yolu yok mudur?

Tam olarak teşekkül etmiş bir totaliter rejimde yoktur. Böyle rejimlerin sonu, total bir yıkıma uğramadan, en azından ağır bir savaş  yenilgisi  tatmadan gelmez. En azından Nazi Almanyası örneğinden öğrendiğimiz budur.

Ama sağ popülist yönetimin karşısında, çok parçalı da olsa, birlikte hareket ettiklerinde onu tökezletebilen bir muhalefetin hala mevcut olduğu, yani Hitler’in ulaşmış olduğu totaliter nirvanaya henüz ulaşmamış ülkelerde, iktidara tutunmak isteyen bir sağ popülist yönetimin, tüm ülkeye zarar verecek son altın vuruşu yapması engellenebilir. Ne var ki bunun için, önce, ülkedeki muhalefet liderlerinin sağ popülist yönetimin, savaş tamtamları arasında yükselttiği milliyetçi hamasetin dolduruşuna gelmemesi, lokomotifliğini onun yaptığı savaş vagonuna, ‘tek bir Mehmetçiğin bile burnu kanamasın, analar ağlamasın’ diye ‘içleri yana yana’ atlamaması gerekir.

Bilmem Kemal Kılıçdaroğlu başta olmak üzere, CHP’li dostlara anlatabildim mi?

(Yeşil Gazete)

Peter Handke’nin Nobel Edebiyat ödülü tepki yarattı: Skandal, abes ve utanç verici

2019 Nobel Edebiyat ödülünün Peter Handke’ye verilmesi, yazarın soykırım suçlamasıyla yargılanan eski Sırbistan Devlet Başkanı Slobodan Milošević’e yakın politik duruşu sebebiyle tartışma konusu oldu.

Geçtiğimiz yıl taciz skandalı yüzünden verilemeyen Nobel Edebiyat ödülleri, bu yıl iki yazara birden verildi. 2018 Nobel Edebiyat ödülü Polonyalı yazar Olga Tokarczuk‘un, 2019 yılının ödülü ise Avusturyalı yazar Peter Handke‘nin oldu.

İsveç Akademisi tarafından 2019 yılı ödül sahibi olarak Peter Handke’nin seçilmesi, yazarın soykırım suçlamasıyla yargılanan eski Sırbistan Devlet Başkanı Slobodan Milošević’e yakın politik duruşu sebebiyle pek çok kişi tarafından eleştirildi ve karar “ikinci bir skandal” olarak nitelendirildi.

Kosava ABD Büyükelçisi: Abes ve utanç verici

Kosova‘nın ABD Büyükelçisi  Vlora Çitaku, kararı “skandal, abes ve utanç verici” olarak nitelendirdi.  Peter Handke için “’Balkanlar Kasabı’ Milosevic’i şereflendiren ve soykırım rejimini destekleyen bir adam” nitelemesini kullanan Çitaku, sosyal medyada yaptığı paylaşımda, Handke’nin Milošević’in cenazesinde konuşmacı olarak çekilen fotoğrafını da ekledi .

Eski Kosova Dış İşleri Bakanı Petrit Selimi ise Nobel Komitesi’nin kararını “olabilecek en saldırgan karar” olarak değerlendirdi. Selimi, attığı tweette “Bir sonraki adım nedir? Esad’a Barış Ödülü vermek mi?” diye sordu.

Slavoj Žižek: Handke için Nobel ödülüne hayır

Peter Handke, 2014 yılında Avusturya gazetesi Die Presse’ye verdiği bir röportajda Nobel Edebiyat ödüllerinin kaldırılması gerektiğini “ödülün hiçbir zaman hak edilen birine verilmediğini” söylemişti. Guardian gazetesine verdiği röportajda Handke’nin açıklamalarını hatırlatan Slovakyalı filozof Slavoj Žižek bu yılki ödülün “Handke’nin haklı olduğunu gösterdiğini” söyledi ve ekledi:

“İsveç’te bugün savaş suçlarını savunan bir kişi Nobel ödülü alırken, günümüzün gerçek kahramanı Julian Assange’in karakter infazına tamamen katılınabiliyor. Tepkimiz şöyle olmalı: ‘Handke için Nobel ödülüne hayır, Assange için Nobel barış ödülüne evet.’”

Handke’nin tepki yaratan açıklamaları

Handke, Sırp kuvvetlerinin Müslümanların yaşadığı yerleşim bölgesi olan Srebrenica kentindeki katliamından sonra, 1999 yılında yayınladığı bir makalede “Uluslararası dergiler Sırpları kötü, Müslümanları da her zamanki iyi adam olarak görüyor” eleştirisinde bulunmuştu.

NATO müttefikleri Sırbistan’ı bombaladığında, Handke 1999’da katıldığı bir televizyon programında “Kosova için savaşan Sırp Ortodoks rahip” olmak isteyebileceğini söylemiş ve Sırbistan’ın savunarak, Sırpların durumunu Yahudilerin zulmüyle karşılaştırmıştı.

Önceki ödülleri de tepkiyle karşılandı 

Peter Handke daha önce 2006 yılında aday gösterildiği Heinrich Heine ödülünden, politik duruşuna karşı gelen eleştiriler sebebiyle çekilmişti. 2014’te kazandığı Uluslararası Ibsen Ödülü de Oslo’da birçok protestoyla karşılaşmasına sebep olmuştu.

Soylu: Üç günde operasyonu eleştiren 500 kişi için işlem yaptık

‘Hiçbir yeri işgal etmedik’ diyen İçişleri Bakanı Süleyman Soylu: Bunu Meclis’te dile getiren ve milletvekili olduğunu söyleyenler alçaktır, operasyona savaş diyenler ihanet içindedir

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna düzenlediği “Barış Pınarı Harekâtı” adlı operasyona ilişkin CNN Türk‘te açıklamalarda bulundu. Türkiye’nin Suriye‘de bir alanı işgal etmediğini söyleyen Soylu, “Bunu Meclis’te dile getiren ve milletvekili olduğunu söyleyenler alçaklardır, insan müsveddeleridir” dedi. Soylu, operasyonun başlamasından itibaren 500 kişi hakkında işlem başlatıldığını duyurdu, 121 kişinin de gözaltına alındığını bildirdi. Bakan Soylu, ” Operasyona savaş diyenler ihanet içerisindedirler. Savaş devletler arasında yapılır” dedi.

Bölgede kimin kiminle ortak olduğunu, kimin sivil kimin terörist, kimin etnik kökeninin ne olduğunu sokak sokak, mahalle mahalle bildiklerini söyleyen Soylu, dünyaya seslenerek “Hangi biriniz DEAŞ’la göğüs göğüse mücadele ettiniz? Bizim askerimiz mücadele etti. Dünyada bunun bir örneği yok” dedi.

Süleyman Soylu, Türkiye’nin bölgede demografiyi değiştirmek istediği eleştirilerine de karşı çıktı.

Londra’daki iklim krizi isyanına Sherlock Holmes da destek verdi

Sherlock Holmes karakterine hayat vermesiyle bilinen İngiliz dizi oyuncusu Benedict Cumberbatch Londra’da iklim krizine karşı düzenlenen isyana katıldı.

7 Ekim tarihinde başlayan uluslararası isyan kapsamında Londra’daki eylemciler Westminister Bölgesi’ndeki 12 ayrı noktayı trafiğe kapattı. İki hafta sürmesi planlanan eylemlerin üçüncü gününde gösterilere destek vermek için İngiliz aktör Benedict Cumberbatch da katıldı.

Trafalgar Meydanı’nda dönüşümlü olarak eylem yapan göstericileri ziyaret eden Cumberbatch, birkaç saatini eylemcilerle birlikte geçirdi. Oyuncunun başrollerini Claire Foy ile birlikte oynadığı Louis Wain isimli filmin çekimleri için başkentte olduğu belirtildi.

Emma Thompson: Çılgınlar adasındayız

İklim krizine karşı hükümetlerin harekete geçmesini talep eden Yokoluş İsyanı aktivistleri daha önce 15 Nisan’da uluslararası ölçekte eylemler düzenlemişti.  İlk uluslararası eylem serisinde protestoculara destek için ise oyuncu Emma Thompson gelmişti. Pembe bot üstüne çıkarak konuşma yapan Thompson, “Bu küçük çılgınlar adasındayız ve hepinizle birlikte olabilmek beni çok mutlu ediyor” demişti. Londra’daki eylemde 11 gün boyunca merkezi yollar kapatılmış, eylemler sonucunda bini aşkın kişi gözaltına alınmıştı.

 

 

Uganda’da eşcinsellere idamı içeren yasa Meclis gündeminde

Ugandalı aktivistler yasanın, LGBT+ bireylere yönelik şiddetin artmasına neden olabileceği yönünde uyarıyor

Ugandalı erkekler “LGBT+ soykırımını (Kuchu) sona erdirmek için el ele” yazılı bir gökkuşağı bayrağı taşıyor.

Uganda’da halk arasında “Eşcinselleri Öldürün” yasası olarak bilinen ve beş yıl önce teknik gerekçelerle iptal edilen yasanın tekrar gündeme gelmesi planlanıyor. Cumhurbaşkanı Museveni’nin de desteğini alan Uganda hükümeti, ülkede “doğal olmayan cinsel ilişkilerde” görülen artışı kontrol altına alacağını söyledi.

Thomson Reuters Vakfı’na konuşan ülkenin Ahlak ve Erdem Bakanı Simon Lokodo şunları söyledi: “Eşcinsellik Ugandalılar için doğal değil, fakat gay’lerin okullarda, özellikle de gençler arasında insanların o şekilde doğduğu yalanını yayarak kazandığı kişi sayısı çok arttı. Mevcut ceza yasamız sınırlı. Yalnızca eylemi suçlu buluyor. Özendirme ve insan kazanma faaliyetlerinde yer alanların da cezalandırılacağının altını net bir şekilde çizmek istiyoruz. Bu ağır suçları işleyenlere idam cezası verilecek”

Lokodo, ülkenin cumhurbaşkanı Yoweri Museveni‘nin de desteğini alan tasarının gelecek haftalarda mecliste tekrar gündeme getirileceğini söyledi. Lokodo’ya göre yasanın yıl sonundan önce oylanması bekleniyor.

Independent‘in bildirdiğine göre, Bakan, tasarının geçmesi için gereken sayıyı, mevcut vekillerin üçte ikisinin desteğini alacağı konusunda iyimser. Lokodo, yasa yeniden tartışılmaya açılmadan önce hükümetin lobi faaliyetleri yürüttüğünü söyledi.

İlk girişimde uluslararası toplumdan büyük tepki almıştı 

Uganda, ilk olarak 2014’te Museveni tarafından imzalanan yasanın idam cezasını öngörmesi yüzünden geniş bir uluslararası tepkiyle karşı karşıya kalmıştı. ABD yardımları azaltmış, vize kısıtlamaları getirmiş ve askeri tatbikatları iptal etmişti. Dünya Bankası, İsveç, Norveç, Danimarka ve Hollanda da yardımları askıya almış veya başka yerlere yönlendirmişti.

Lokodo, bu kez Uganda’nın herhangi bir olumsuz yanıta hazır olduğunu söyledi. Ahlak ve Erdem Bakanı “Böyle bir kaygımız var. Ama hazırız. Şantajı sevmiyoruz. Bunun bütçe ve yönetişim konusundaki destekçilerimizi rahatsız edeceğini bildiğimiz gibi, bize yabancı bir kültürü empoze etmek isteyenlerin önünde de başımızı eğip çekilemeyiz” diye konuştu. Britanya sömürge yasası uyarınca Uganda’da eşcinsel ilişki, ömür boyu hapis cezasına çarptırılabilir.

Büyük ölçüde muhafazakar olan Uganda’da, eşcinsellik ülkedeki çeşitli dini görüşe de uymadığından toplumun farklı kesimleri tarafından ayıplanıyor. Fiziksel saldırılara uğrayan eşcinseller işlerini kaybetmenin yanı sıra, toplum tarafından da reddediliyorlar. Bu yüzden geçtiğimiz yıllarda ülkede eşcinsel hakları kurumları oluşturulmuştu.

 

Kaputaş Plajı’ndan geçecek yol projesine iptal

Antalya 4. İdare Mahkemesi, Kaş’taki Kaputaş Plajı’nın bulunduğu kanyondan geçecek otoban projesine onay veren Koruma Kurulu kararını iptal etti.

Antalya Kaş’ta SİT alanı içinde bulunan Kaputaş plajının üzerinden geçecek 28 kilometrelik yol için Antalya Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü’nün verdiği izin, Antalya 4. İdare Mahkemesi’nce iptal edildi.

76 kişi ile birlikte Kaş Turizm ve Tanıtma Derneği ve Peyzaj Mimarlar Odası otoban projesine Antalya Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu’nun verdiği izne karşı dava açmıştı. Proje Antalya’nın Kaş İlçesi ile Kalkan Mahallesi arasında mevcut karayoluna alternatif olarak planlanan ve Çukurbağ-Ağullu-Pınarbaşı-Gökçeören Mahalleleri üzerinden Kalkan’a bağlanacak olan 28,7 kilometrelik ikişer şeritli bölünmüş karayolunu içeriyordu.

Mahkeme bilirkişi raporunu esas aldı

Antalya 4. İdare Mahkemesi, davayla ilgili mahkemeye sunulan bilirkişi raporunu esas aldı. Raporda, yolun 2 bin 842 metrelik kısmının koruma esaslarına uygunluğunu bozacağı ve planlanan yolun 1. Derece Doğal SİT alanın en uzun kenarından geçerek deniz ve kara tarafını ikiye böldüğü bilgisi yer aldı.

SİT alanı ve bütünlüğüne bakılmaksızın planlama yapıldığı bilgisinin de verildiği raporda “SİT bütünlüğünün mutlak suretle bozulmasına sebep olacağı kanaatine varılmıştır. Diğer taraftan 1. Derece Doğal SİT alanı içerisinde yapılması planlanan yolun kuzeyinde köy/dağ yolu ve güneyinde sahil yolunun bulunduğu gerçeğinin tespit edilmesiyle bu yolun yapılmasına olanak veren görüş yazısındaki zorunlu hali ortadan kaldırıldığı mütalaa edilmektedir” tespiti yapıldı.

Endemik türler tehlikeye girecek

Raporda ayrıca bölgeye özel endemik tür olan Likya Kaş Orkidesi ve Kaputaş Andız otunun proje bölgesinde yayılım alanına sahip olduğu ifade edilerek eğer proje güzergâhı değiştirilmezse bu bitkilerin tehlike altına gireceği ifade edildi.

Antalya 4. İdare Mahkemesi, oy çokluğuyla alınan karar neticesinde projenin hukuka uygunluğu bulunmadığına karar verdi.

 

CRR Genel Sanat Yönetmeni Cem Mansur oldu

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu’nun onayıyla, Cemal Reşit Rey (CRR) Konser Salonu Genel Sanat Yönetmenliği’ne Cem Mansur atandı. Mansur, 2019-2020 konser sezonu açılışında görevi Aslan Özdemir’den devraldı.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde (İBB) yeni yönetim kadroları şekillenmeye devam ediyor. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, son olarak Cemal Reşit Rey (CRR) Konser Salonu Genel Sanat Yönetmenliği’ne sanatçı Cem Mansur’un atanmasını onayladı. Mansur, 2019-2020 konser sezonu açılışında görevi Aslan Özdemir’den devraldı.

Şef Cem Mansur, müzik eğitimini Londra’da City University, Ricordi Şeflik Ödülü’nü aldığı Guildhall School of Music and Drama ve daha sonra Leonard Bernstein’ın öğrencisi olduğu Los Angeles Filarmoni Enstitüsü’nde aldı.

1981-89 arası İstanbul Devlet Operası şefliğini yapan Mansur, Londra’da English Chamber Orchestra‘yla başarılı bir çıkış yaptığı 1985 yılından sonra çalışmalarını yurt dışında yoğunlaştırdı. Hollanda, Fransa, İtalya, Çek Cumhuriyeti, Romanya, Macaristan, Almanya, İsveç, İspanya, Meksika, İsrail, Finlandiya, Hırvatistan, Arnavutluk, Güney Afrika ve Rusya’da orkestra ve opera kuruluşlarıyla konuk şef olarak çalışmalarını sürdüren sanatçı, 1989-97 arasında Oxford Şehir Orkestrası Birinci Şefliği’ni yaptı.

Unutulmuş eserleri ortaya çıkardı 

Barok çağdan günümüze kadar geniş bir yelpazeyi kapsayan repertuarında alışılmamış ve unutulmuş eserlere de yer veren Mansur, 1986 yılında Londra’da, Elgar’ın bitmemiş operası ‘The Spanish Lady’nin ilk seslendirilişini ve 2000 yılında City Of London Festival’de Offenbach‘ın 126 yıldır duyulmayan operası ‘Whittington’u yönetti.

Mansur ayrıca, Türkiye/Ermenistan ve Türk/Yunan Gençlik Orkestraları şefliğini ve İngiltere’nin en eski ikinci korosu İpswich Choral Society’nin fahri başkanlığını da yürütüyor.

Google’tan ‘danışıklı iklim dövüşü’: Bir elinle harekete çağır, diğeriyle inkarcıları destekle  

İklim krizi için hareket geçme çağrıları yapan Google’ın perde arkasında iklim değişikliğini reddeden, hatta ABD’nin Paris İklim Anlaşması’ndan çekilmesi için lobi yapan muhafazakâr düşünce kuruluşlarını desteklediği ortaya çıktı.

İklim krizi konusunda siyasi inisiyatif alınmasını desteklediğini savunan Google’ın ABD’de iklim değişikliğini reddeden kötü şöhretli bazı kurumlara ‘azımsanmayacak ölçüde’ katkıda bulunduğu ortaya çıktı.

Google tarafından internet sitesinde listelenen ve siyasi destek sunduğunu belirttiği yüzlerce grup arasında, iklimle ilgili yasal düzenlemelere karşı çıkan, var olan düzenlemelerin geri alınmasını talep eden ve çevre için harekete geçmenin gerekliliğini sorgulayan bir düzineden fazla düşünce kuruluşu bulunuyor.

Guardian gazetesinde yer alan habere göre,  bu kuruluşlar arasında ABD Başkanı Donald Trump’ı Paris İklim Anlaşması’ndan çekilmeye ikna eden Competitive Enterprise Institute (Rekabetçi Şirket Enstitüsü-CEI) de yer alıyor. O dönemde ABD’nin anlaşmadan çekilmesini ‘hayal kırıklığı’ olarak niteleyen Google’ın, bu kuruluştan da desteğini çekmediği anlaşıldı. .

Bilim karşıtı kuruluş da var, Greta Thunberg’i suçlayan da…

Google ayrıca, radikal bilim karşıtı bir kuruluş olarak bilinen Heartland Enstitüsü’nün çatısı altında bulunduğu State Policy Network (Devlet Politika Ağı-SPN) tarafından düzenlenen yıllık toplantıya sponsor da oldu. Heartland Enstitüsü en son, aktivist Greta Thunberg’i iklim konusunda ‘asılsız histeriye yol açmakla’ suçlamıştı. .

SPN de “iklim konusundaki yanlışlar” hakkında hazırladığı  web sitesinde, aslında ‘doğanın daha iyiye gittiği, iklim değişikliği olmadığı’ şeklinde fikirleri savunuyor.

Çevre için harekete geçmeyi savunan şirketlerin ‘kurumsal çıkar peşinde koştuğunu’ savunan Americans for Tax Reform (Vergi Reformu için Amerikalılar) ve iklim ‘alarmcılarından’ şikâyet eden American Enterprise Institute (Amerikan Kurumsal Enstitüsü) de Google’dan destek alıyor.

Onaylamak anlamına gelmiyormuş

CEI gibi kurumlarla olan işbirliğini reddetmeyen Google, bu desteğin ‘onay’ anlamına gelmediğini savundu. Şirketin Sözcüsü, Amazon’u örnek vererek, iklim konusunda aynı fikirde olmadıkları halde bu tarz kuruluşlara destek sunan tek şirket olmadıklarını söyledi.

Siyasi angajmanlarının ‘kamuya açık ve şeffaf’ olduğunu savunan Google, Guardian gazetesinin ‘bu kuruluşlara ne kadar yardımda bulunduğuna’ dair sorularını ise yanıtlamadı.

Senatör Whitehouse: Kabul edilemez

Ancak iklim aktivistlerine ve sivil toplum örgütlerine göre bu ikilem kabul edilemez.

Demokrat Senatör Sheldon Whitehouse, “Bu şekilde geçiştiremezsiniz. Ne kadar aşağılık oldukları düşünülürse bu tarz kuruluşları desteklemek kabul edilmemeli. Amerika’daki kurumsal firmaların tümünün diyeceği şu olmalı: Eğer bir ticaret kuruluşu ya da lobiysen ve iklim konularına karışıyorsan, biz yokuz” ifadelerini kullandı.

McKibben: Asıl sorun için kıllarını kıpırdatmıyorlar

Uzun süredir çevre konusunda mücadele eden 350.org’un kurucusu, ABD’li gazeteci ve yazar Bill McKibben de, Google gibi şirketlerin, çevresel sorumluluğa sahip olduğu imajını vurgulayarak yanlış bilgi yaydığını söyledi.

Şirketlerin, sahip oldukları güçle iklim mücadelesine katkıda bulunmak yerine bu yolu seçtiğini vurgulayan McKibben, şu ifadeleri kullandı; “Şirketlerle konuştuğumda bana sürekli yenilenebilir sürücü kümelerini ya da doğal gaz sistemlerini falan anlatıyorlar. Ben de ‘Teşekkür ederim ama aslı ihtiyacımız olan Washington’da lobi yaparak ciddi bir inisiyatif ortaya koymanız’ diyorum. İşte asla bunu yapmıyorlar. Vergi indirimleri ya da yönetmelik değişikliği istiyorlar ama zamanımızın hatta tüm zamanların en önemli meselesi için kıllarını kıpırdatmıyorlar.”

İstanbul Bienali önünde protesto: Fosil yakıt parasından vazgeç

“Yedinci Kıta” adıyla gerçekleşen 16. İstanbul Bienali, bugün başta kömür ve petrol olmak üzere fosil yakıt şirketlerinden sponsorluk aldığı gerekçesiyle protesto edildi.

Dünyanın dört bir yanında fosil yakıtlara karşı mücadele eden “350 aktivistleri bugün İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın düzenlediği 16. İstanbul Bienali’ni protesto etti. “Yedinci Kıta” adıyla gerçekleşmekte olan Bienal, bu yıl özellikle ekolojik tahribat ve iklim krizi konularını odağına alırken, gerçekleşen protestonun sebebi sponsorlar arasında fosil yakıt şirketlerinin olması.

Sabah saatlerinde Bienal mekanlarından MSGÜ İstanbul Resim ve Heykel Müzesi önünde bir araya gelen iklim aktivistleri bina önünde “Fosil yakıt parasından vazgeç!” yazılı bir pankart açtı. Aktivistler ayrıca, bienal katılımcılarına arkasında “iklim krizi çağında sanat kurumlarının fosil yakıt şirketlerinden finansal destek alması kabul edilemez” yazan yapma dolarlar dağıttılar.

‘Sanatı kömür karasına, petrol katranına boyamayın’

Burada bir açıklama yapan 350 aktivisti Ege Tok,  Bienal’in bu seneki ana temasının ekolojik kriz ve iklim krizi olduğuna dikkat çekerek, iklim krizinin baş faili fosil yakıt şirketlerinin etkinliklere sponsor olmasının büyük bir tezat oluşturduğunu söyledi. Çanakkale’de termik santraller kurarak bölgeyi ve tüm yeryüzünü zehirleyen şirketlerin ve  petrol devlerinin Bienal’e finansal destek vererek kendilerini aklamaya çalıştıklarını belirten Tok, İKSV’yi özeleştiri yapmaya ve bir an önce bu hatasından dönmeye davet etti. Ege Tok açıklamasını “dünyanın dört bir yanında milyonlarca genç iklim için bir an önce harekete geçmemizi söylerken sanatın ve sanatçının kömürün karasını, petrolün katranını yeşile boyamaya çalışan şirketlere ihtiyacı olamaz, olmamalı.” diyerek sonlandırdı.

 

Nobel Barış Ödülü, Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmet Ali’ye verildi

Ödülün Ahmed Ali’ye verilme nedeni, “Eritre ile sınır çatışmasını çözmede kararlı inisiyatifi, uluslararası iş birliği ve barışa ulaşılmasındaki çabaları” şeklinde açıklandı.

2019 Nobel Barış Ödülü, bu yıl “Eritre ile sınır çatışmasını çözmede kararlı inisiyatifi, uluslararası iş birliği ve barışa ulaşılmasındaki çabaları” nedeniyle Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed Ali‘ye verildi.

Norveç Nobel Komitesinden yapılan açıklamada, 2019 Nobel Barış Ödülü’nün sahibi Ahmed Ali’nin, Eritre Devlet Başkanı Isaias Afewerki ile yakın iş birliği içinde Etiyopya ve Eritre arasında uzun süredir devam eden açmazı sona erdirmek için bir barış anlaşmasının ilkelerini hızlı biçimde şekillendirdiği, kararlı inisiyatifi, uluslararası iş birliğine ve barışa ulaşılmasındaki çabaları dolayısıyla bu ödüle değer görüldüğü bildirildi.

Açıklamada, Ali’nin çabalarının teşvik edilmesi gerektiğine inanıldığı, ödülün barış ve uzlaşı konusundaki önemli çalışmasında Etiyopya Başbakanını güçlendirmesinin ümit edildiği ifade edildi.

Ali’nin Etiyopya’da da birçok yurttaşa daha parlak bir gelecek ve iyi bir hayat ümidi veren önemli reformlara imza attığı aktarılan açıklamada, başbakan olarak uzlaşıya, dayanışmaya ve sosyal adalete ön ayak olmaya çabaladığı belirtildi.