Ana Sayfa Blog Sayfa 2276

’Kanal depremi tetiklemez ama deprem kanalı 9 şiddetinde etkiler’

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB), düzenlediği Kanal İstanbul Çalıştayı’ndaki sekiz ana başlıktan biri olan Afet Riski ve Depremsellik Oturumu’na İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Jeofizik Mühendisliği Bölümünden emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Haluk Eyidoğan, Ortadoğu Üniversitesi (OTDÜ) Şehir ve Bölge Planlama Bölümünden emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Balamir, İTÜ Jeoloji Mühendisliği Bölümünden emekli ve Bilim Akademisi Kurucu Üyesi Prof. Dr. Naci Görür, TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Nusret Suna konuşmacı olarak katıldı.

Oturumun moderatörlüğünü üstlenen İBB Deprem Risk Yönetimi ve Kentsel İyileştirme Daire Başkanı Tayfun Kahraman “Ayrım yapmadan herkesi davet etmeye çalıştık. Projeyi destekleyen bilim insanlarını da davet ettik ama gelen kimse olmadı” dedi.

Görür: Kanal en zayıf halkaya yapılacak

İlk sözü alan .Naci Görür son günlerde en sık tartışılan konular arasında yer alan “Kanal depremi tetikler mi” tartışmasına ilişkin şunları söyledi:

“Yok böyle bir şey. Ama bakalım deprem kanalı nasıl etkileyecek? Marmara’nın altındaki fay kılırsa en az 7.2 deprem üreteceğini düşünüyoruz. Bu depremi ilan ettik, bekliyoruz. Fay kırıldığında kanal 9 şiddetinde etkilenecektir. Kanal özellikle, Küçükçekmece- Marmara arasındaki en zayıf halkaya yapılıyor. Bu kesim depremden en şiddetli şekilde etkilenecek. Kanalın altında canlı fay yok deniliyor. Araştırma gemileri ile yaptığımız çalışmalarda Küçükçekmece’nin açıklarında kıta sahanlığında ana faya gelen fayların olduğunu tespit ettik. Bazıları canlı ve bunlar çok sığ da değil, en az 2-2.5 km derinliğinde. Bu bize neyi gösteriyor? Kanalın Marmara’ya bağlandığı yerin kıta sahanlığı parça parça faylarla kesilmiş durumda. Zafiyet zonu oluşmuş, bir zayıflık zonu oluşmuş. Asıl büyük canavar da burada. Bu faylar da harekete geçerse o kanalın Küçükçekmece ile Marmara arasını hangi güç, hangi mühendislik yapısı tutar onu bilemiyorum.”

Mühendislerin korktuğu zemin

Büyükçekmece-Küçükçekmece arasındaki alanı “heyelan cehennemi” olarak belirten Görür, “Projenin güney kısımlarında son derece çürük, zayıf, yumuşak, killi, kabaran, şişen, dağılan, akan bir zemin var. Mühendislerin korktuğu bir zemin. Daha kuzeye geldiğimizde ayrışmış, dağılmış bir yapı var. Karadeniz’e geldiği zaman da güncel çökeller var. Genel anlamıyla bu kanal olabilecek en çürük en mühendislik bakımından sorunlu zeminlerden geçiyor. Zaten İstanbul’un zemin bakımından en sorunlu bölgesi de bu alan” diye konuştu.

Eyidoğan: Öncelik İstanbul’u depreme hazırlamak olmalı

Kanal kazısı sırasında yapılacak patlamalara dikkat çeken Prof. Haluk Eyidoğan da şöyle konuştu: “ÇED raporunda diyor ki ‘her biri 19.96 tonluk atımla patlatma yapılacak.. 4 yıl boyunca her gün 57 bin ton hafriyat çıkarılacak. 10 bin tona yakın dinamit patlatılacak bir atımda. Bu büyüklükte bir dinamit atımı sismik enerji olarak 3.8 büyüklüğünde depreme eş değer enerji çıkacak. Öncelik İstanbul’u depreme hazırlamak olmalı coğrafyamızı parçalayan kanala değil”

Balamir: 75 milyarımız varsa, riskleri azaltalım

1999’da yaşanan Büyük Marmara Depremi’nden ders çıkarılmadığını belirten Prof. Dr. Murat Balamir, “75 Milyar TL paramız varsa eğer, bu parayı İstanbul’un gelecekteki büyük depreme hazırlanması ve yıkım ve ölüm risklerinin azaltılması için harcamak yerine, neden bu kadim şehrin doğasını mahvedecek İstanbul Kanalı’na harcayalım?”diye konuşurken, Nusret Suna “Akla zarar projeyi konuşmak ve neden yapılmaması gerektiğini yetkili mercilere anlatabilmek çok yorucu” dedi.

Suna, İstanbul’un böyle bir projeye ihtiyacı olmadığını kaydetti

Kanalın maliyeti, Türkiye’nin bütçe açığı kadar

İBB Başkan Danışmanı Yiğit Oğuz Duman yönetiminde gerçekleştirilen “Kanal İstanbul’un Ekonomi Politiği’’ başlıklı oturumda, Kanal İstanbul’un şehre ve ülkeye maliyeti  değerlendirildi. Oturuma gazeteci-yazar Çiğdem Toker, Boğaziçi Üniversitesi, İktisat Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fikret Adaman, Bilgi Üniversitesi İşletme Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Haluk Levent ve Başkent Üniversitesi İktisat Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Uğur Emek konuşmacı olarak katıldı.

Toker: Büyük firmalar hegemonyanın şirketlerine dönüştü

Çiğdem Toker, kent yoksulluğunun her geçen gün arttığı bir ekonomik ortamda, Kanal İstanbul gibi yüksek maliyetli bir projenin yapılmasının doğru olmadığını belirtti. Ulaştırma Bakanlığı raporlarında proje maliyetinin 20 milyar dolar olarak ifade edildiğine dikkat çeken Toker, kamu-özel işbirliğiyle yapılacak olmasının bazı firmalara imtiyaz sağlayacağı uyarısında bulundu.

İşletme gelirlerinin maliyetleri karşılayamayacağını vurgulayan Toker, Türkiye’nin 2020 bütçesinin 1 trilyon 82 milyon, bütçe açığının ise 140 milyar öngörüldüğünü hatırlattı; 118 milyar maliyetle Kanal’ın Türkiye bütçesinin yüzde 11’ine denk ve bütçe açığı kadar olduğunu söyledi. Toker, devletin zor aygıtlarını kullanarak bu tür büyük projeleri hayata geçirdiğini belirterek büyük inşaat şirketlerinin hegomanyanın şirketlerine döndüğünü kaydetti.  ‘’İstanbul’un geleceği müteahhit firmalara temsil edilmemeli’’ diyen Toker, finansörler, bankerler ve alt müteahhit firmalardan oluşan bir piyasanın ayakta tutulmaya çalışıldığını ifade etti.

Adaman: Maliyetler, sosyal ekonomik hayata etkisi bilinmiyor  

Fikret Adaman, projenin fayda-maliyet analizlerinin yapılmadığına dikkat , çekti. Yatırım maliyetlerinin yanı sıra fayda maliyetlerinin yıllara göre dağılımının da bilinmesi gerektiğini anlatan Adaman, şöyle konuştu:

“’Projenin ömrü ne kadar? İskonto haddi nedir? Bunların hiç birini bilmiyoruz. Doğru fiyatlara ulaşmamız için tüm bu bilgilere sahip olmamız lazım. Proje, bir çok belirsizlik taşıyor. Sonuçlarından emin olunmayan projelerde ihtiyatlı olunması gerekir. Sosyal ekonomik hayata ciddi etkileri olacak. Bilimi fetişize etmemek lazım. Bu iş sadece bilim camiasının yapacağı bir iş değil. Kamuoyu da işin içinde olmalı. Bu iş çok aceleye getiriliyor.’’

Levent: Saadet zinciri için bir nesne olacak

Kanal İstanbul’un en çok zorlandığı çalışmalardan biri olduğunu belirten Haluk Levent ise bölgeler arası dengesizliğin çok fazla olduğu Türkiye’de tüm yatırımın İstanbul’a yapılmasının yanlış olduğunu söyledi. Türkiye’nin katma değerinin yüzde 30’unu İstanbul’un ürettiğini kaydeden Levent, ekonominin daha sağlıklı işlemesi için mekânsal yayılmaya ihtiyaç olduğunu vurguladı. ‘’Kanalın yapılmasındaki asli unsurlardan birinin saadet zinciri oluşması için nesne olduğunu düşünüyorum’’ diyen Levent, imar rantının çok yüksek olduğunu; bu sistemin çekici olmaktan çıkarılması gerektiğini belirtti.

Emek: Boğazdan geçen gemi sayısı azalıyor

Kanal İstanbul’un proje döngü yönetiminin kurulmadığının altını çizen Prof. Dr. Uğur Emek de , Kanal’ın yapılmasına gemi trafiğinin gerekçe gösterildiğini; ancak geçen gemi sayısının her geçen gün azaldığını söyledi. 2010’dan bu yana dünya ticaretinde gemi talebinin azaldığını kaydeden Emek, ‘göç yolda düzülür’ mantığıyla projenin hayata geçirilmeye çalışılmasının yanlış olduğunu ifade etti.Dünyada üretilen gemi sayısında ciddi düşme olduğunun altını çizen Emek, şöyle devam etti:

“Bize izah etmeleri lazım. Biz anlatılmayan bir hikâyeyi anlamaya, kurgulamaya çalışıyoruz. Süveyş Kanalı 100 liraya mal olur dendi, 2 milyon oldu. Panama 100 denmişti, 300 oldu. Kanal kazılmaya başlandığında ne çıkacağını bilmiyoruz. Maliyetlerin hepsi temenniden ibaret. Bakkal hesabı gibi iş yapılıyor. Yap-İşlet-Devret de karşılaştırmalı maliyet hesabı yapılmalı.’’

‘Kanal İstanbul Paris Anlaşması’na aykırı’

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından İstanbul Kongre Merkezi‘nde düzenlenen Kanal İstanbul Çalıştayı’nda Kanal İstanbul Projesi; paralel dört oturumda, sekiz başlıkta 40 uzman tarafından ele alındı. Öğleden önce gerçekleşen iki oturumda “Çevresel Boyut, Su ve Ekoloji” ile “Toplumsal Boyut ve Katılım” konuları uzmanlar ve akademisyenlerin sunumları eşliğinde gerçekleşti.

Projenin tarım, iklim ve ekolojiye etkileri tartışıldı

Çalıştayın öğleden sonraki oturumu öğleden sonraki oturumu “Çevresel Boyut; Tarım, İklim ve Ekoloji” başlığında gerçekleşti. İBB Muhtarlıklar ve Gıda Daire Başkanı Ahmet Atalık yönetiminde gerçekleştirilen oturumda projenin iklim ve tarımda sebep olacağı etkiler değerlendirildi.

Oturumda, İstanbul Üniversitesi Emekli Öğretim Üyesi Toprak İlmi Ve Ekoloji Anabilim Dalı Prof. Dr. Doğan Kantarcı, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Başkanı Murat Kapıkıran, Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Prof. Dr. Murat Türkeş, Sabancı Üniversitesi İklim Çalışmaları Koordinatörü Dr. Ümit Şahin İstanbul Üniversitesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Bölümü’nden Doç. Dr. Sevim Budak sunum yaptı.

Şahin: Kanal İstanbul İklim politikalarına uymuyor

Paris Anlaşması’na vurgu yapan ve Türkiye’nin anlaşmayı ilk imzalayan ülkelerden biri olduğunu hatırlatan Sabancı Üniversitesi İklim Çalışmaları Koordinatörü, İstanbul Politikalar Merkezi kıdemli uzmanı ve aynı zamanda da Yeşil Gazete yazarı Dr. Ümit Şahin, “Paris anlaşması gereği ülkeler iklim koruma politikası izleme sözü verdi” dedi ve Kanal İstanbul’un iklimle mücadele kapsamında kabul edilemez olduğunu söyledi. İklim krizi nedeniyle eski tarz politikaları sürdüremeyeceğimizi belirten Dr. Şahin şöyle konuştu:

Eğer eski tarz iklim politikalarının ne olduğunu merak ediyorsanız, Avusturalya’da bugün yaşanan yangınlara bakın. Paris Anlaşması tam anlamıyla uygulansa da uygulanmasa da, Türkiye dahil anlaşmanın altına imza atan bütün ülkelerin yükümlülükleri var. Dünya ekonomisi karbonsuzlaşıyor, fosil yakıtlardan uzaklaşıyor.  2050’lilere kader bu dünyanın gerçeği. Türkiye bu proje ile hafriyata dayalı, yüksek emisyonlu fosil yakıt ekonomiyi kalıcı hale getiriyor.

Kapıkıran: Mikroorganizmalar da insan kadar değerli

ÇED Raporu’na eleştiri getiren Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Başkanı Murat Kapıkıran ise “Kanal’ın yapılması durumunda karşılaşacağımız sorunların analizinin yapması gereken ÇED Raporu’nun bu konuda tek damla bile etki değerlendirmesi yok. Sadece mevcudun analizi var” dedi.

Çevredeki mikroorganizmaların da insan kadar değeri olduğunu söyleyen Kapıkıran “İnsan merkezli odaktan ekoloji merkezli odağa dönüşmeye başlamıştır. Kanal İstanbul, hiçbir ekolojik duyarlılık taşımamaktadır. 25 metre derinliğe kadar dolgu alanları yapılarak, deniz ekosistemlerinin bileşenleri yok edilecektir” ifadelerini kullandı.

Siyaset Bilimci Doç. Dr. Sevim Budak ise Kanal projesinin siyasal mı yoksa ekolojik mi, ekonomik mi sorusuna cevap verilmesi gerektiğini söyledi. Budak, mevcut doğal yapının ekolojik koridor olarak kalmasını önerdi.

 

‘Kanal İstanbul projesi göçlere sebep olacak’

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından İstanbul Kongre Merkezi‘nde düzenlenen Kanal İstanbul Çalıştayı’nda Kanal İstanbul Projesi, sekiz başlıkta 40 uzman tarafından ele alındı.  Gün boyu süren çalıştayda konunun uzmanları ve akademisyenler projenin İstanbul’a etkisini çevresel, ekonomik, hukuki, güvenlik gibi başlıklarda sunumlar gerçekleştirdi.

Toplumsal boyut ve katılım” başlığı altında gerçekleşen oturuma Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümünden Doç. Dr. Ayfer Bartu Candan, KONDA Araştırma ve Danışmanlık Şirketi Genel Müdürü Bekir Ağırdır, Bilgi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden Prof. Dr. İhsan Bilgin ile MSGSÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümünden Prof. Dr. Murat Cemal Yalçıntan konuşmacı olarak katıldı.

Bartu-Candan: Göçe sebep olacak

bianet’ten Tansu Pişkin‘in kaleme aldığı habere göre oturumda, projenin gerçekleşmesi halinde bölgede yaşayan halk başta olmak üzere İstanbulluların bu projeden nasıl etkilenebileceği tartışıldı.

Projenin gerçekleştirileceği alanın büyük ölçüde orman ve tarım arazisinden oluştuğunu söyleyen Bartu-Candan “Bölgedeki tarım arazilerinin önemli bir özelliği var. Burada tarım yapan insanların yüzde 80’i ekip biçtiği ürünleri aynı zamanda kendisi tüketen insanlar. İşini, geçim kaynaklarını, evini kaybeden insanlar tıpkı kentsel dönüşüm projelerinde de örneğini gördüğümüz gibi orada barınamadıkları için göç edecekler” dedi.

Ek raporda projeyle beraber yerinden edilecek çiftçilere farklı tarım alanlarının açılması önerildiğini söyleyen Bartu-Candan “Ancak bunun nerede, nasıl olacağı bilgisi yok” ifadelerini kullandı. Projenin toplumsal boyutta tek olumlu etkisinin ise “kısa vadeli inşaat sürecinden kaynaklı istihdam”  olduğunu belirtti.

Ağırdır: İstanbulluya sormalıyız

Sonrasında söz alan KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır ise konuşmasında Kanal İstanbul projesinin referanduma sunulması tartışmasına değindi. Ağırdır,  “Bu konuyu 31 Mart ile birlikte ikinci kez ‘bu kez kazanabiliriz’ duygusu oluşturması açısından kıymetli buluyorum. Belirtmek gerekir ki bu tartışma temsili demokrasinin de krizidir. Biz bunu katılımcı demokrasiye çevirmek durumundayız” dedi. ağırdır konuşmasını şu sözleri kullandı:

Bu kadar büyüklükte gelecek kuşakların hayatını tamamen etkileyecek bu proje tek kişinin ya da 600 kişinin kararıyla olabilir mi, 20 milyon İstanbullu varken? Yeni bir siyaset arayışı içinde mi olacağız yoksa tek tek projeler üzerinden gitmeye devam edeceğiz? Geleceğe umutla bakabilmemiz için neye karşı olduğumuzu bilmemiz gerekiyor.

Bilgin: Biz bu kentte yaşamaya devam etmek istiyor muyuz?

Ağırdır’dan sonra sunum yapan Prof. Dr. İhsan Bilgin, Kanal İstanbul projesini “Büyük bir hamle” diye nitelendirirken “O büyük hamleyi ekonomisiyle değerlendirebilmek de mümkün ama biz buna bu kentte yaşamaya devam etmek istiyor muyuz istemiyor muyuz diye bakmak durumundayız” dedi.

Bilgin konuşmasının devamında, “Projenin ekonomik faydası toplumsal faydasının önüne geçemez. Dünyanın geleceğini ekonomik faydanın peşine takmamış bir yaşam önceliğini önce kendi hayatlarımıza ondan sonra çevremizdekilere katmak durumundayız” dedi.

Yalçıntan: Toplumsal boyutu ÇED’te yer almıyor

Panelde son sözü alan Prof. Dr. Murat Cemal Yalçıntan ise projenin toplumsal boyutu ve katılım süreci olmadığını belirterek söze başladı. Yalçıntan konuşmasında özetle şu ifadeleri kullandı:

19 bin dönüm yerleşim alanından bahsediyoruz. Burada yaşayan insanların kurmuş oldukları bir sosyal düzen, evleri, dükkanları var, geçim kaynakları var. Fakat projenin ÇED raporunda bunların da ayrıntılı olarak yeri yok.

Fikrimce Kanal İstanbul, gerekçesizlik ve kamunun manipülasyonu üzerinden kapatılması gereken bir tartışmadır. Şeffaflık olmadığı için değerlendirilmeye tartışılmaya da layık değildir açıkçası.

TÜBİTAK’tan Kanal İstanbul görüşü: Bilimsel değil

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) ev sahipliğinde gerçekleşen Kanal İstanbul Çalıştayı’nda CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, TÜBİTAK tarafından hazırlanan MAM Raporu’na değindi. TÜBİTAK raporuna göre “uzman olmayan ekipçe hazırlanan ÇED Raporu bilimsel değil.”

Raporun detaylarını kamuoyuyla paylaşan CHP Doğa Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Denizli Milletvekili Gülizar Biçer Karaca “’Ben yaptım oldu’ mantığıyla, akla, bilime aykırı Kanal İstanbul projesinin hayata geçirilme lüksü yoktur” dedi.

‘Detaylı planlama yok’

Karaca tarafından paylaşılan açıklamaya göre TÜBİTAK MAM Raporu’nda temel olarak şu başlıklar yer alıyor:

1) Tarama ve döküm faaliyetinin çevresel etkilerini önlemeyle ilgili bilgiler yetersiz ve bilimsel temele dayanmıyor.  Deniz ve göl tabanından çıkarılacak 90 Milyon m3 malzeme deniz dolgusu ve denize boşaltma seçeneklerinin nasıl uygulanacağı konusunda, yeterli ayrıntı ve bilimsel temele dayalı çevresel etkileri ve bunların azaltılmasına yönelik detaylı planlama yapılmamıştır.

‘Organik maddeler deniz ekosistemine zarar verebilir’

2) Marmara denizine boşaltılacak malzemenin çamur ve organik karbon değeri çok yüksek. Reaktif organik madde ve insan kaynaklı organik/metal kirleticilerin denize ve deniz ekosistemine zarar verme riski var.

‘Atıklar denize doldurulacak’

3) TÜBİTAK analiz raporuna göre karada bertaraf edilmesi gereken atıklar, ÇED raporunda denize doldurulmak istenmektedir

4) Dip tarama çamurlarının bertaraf işlemin fiziksel, kimyasal ve biyolojik riskleri var
Deniz tabanında beklenenden daha geniş bir alanda ekosistem tahrip olacak

  • Yüksek miktarlardaki çamur boşaltım faaliyeti nedeniyle oluşacak bulanıklık akıntı ile daha geniş alana yayılacak. Bu konuda hiçbir bilgi ve öneri yok.
  • Binlerce ton organik madde yükü ile Marmara denizinin oksijen dengesini olumsuz yönde etkileyecek, su dolaşımının zayıf olduğu bölgelerde oksijeni tamamen bitirecek.
  • Boşaltılacak madde, Marmara Denizi su konlunu ve dip canlıları açısından, akut ve kronik etkilere yol açma riski taşıyor.
  • Küçükçekmece gölü ve kanal kazıması sırasında kirlenmiş malzemenin akıntı ve rüzgar etkisiyle çözünmüş besin iyonları, metallerin ve organik madde Marmara Denizi kıyısal alanında kirlilik yaratacak
    Sonuç Olarak, ÇED raporunda yer alan dip tarama faaliyetinin çevresel/ekolojik etkilerinin belirlenmesi konusunun, bilimsel temellere dayandırılmadığı ve uzman deniz bilimcileri tarafından yapılmadığı görülmüştür.

‘Denizler arası su akışı’

5) Karadenizden Marmara’ya girecek su, tahmin edilenin en az 2 katı olacak. ÇED raporundaki model çalışmasında, ortalama 20 km3/yıl sıyın Karadeniz’den Marmara Denizine gireceği tespit edilmiş. Ancak, kaynaklara göre, bu rakamın 20 km3/yıl’ın en azından 2 katı olacağı görülmüş.

6) Karadeniz’den Marmara’ya tek tabakalı (İstanbul Boğazı’ndaki iki tabakalı akış rejiminden farklı) su akışı olacak. Bu durumun, Marmara Denizi bütüncül ekosistemini bozacağı düşünülüyor.

‘Deniz suyu ölçümleri yetersiz’

7) ÇED raporundaki deniz suyu ölçümleri, etki ölçme ve anlamada oldukça yetersizdir. Daha uzun dönemli veriler üzerinden, deniz bilimciler (kimyasal, fiziksel, biyolojik oşignograflar) tarafından yapılması gerekiyor.

8) Batı Karadeniz kıyı şeridi, özel doğal plaj özelliği ile korunması gerekirken, kazılar sonrası çıkacak malzemenin bertarafı için heba edilecek.

9) Dünya genelinde derin ekososistemlerin anlaşılması için ve korunması yönünde yoğun çalışmalar yürütülürken, sadece bize ait olan bir iç denizi koruma ve yaşatma sorumluluğu sadece bizlerde iken, bunun tam tersi bir fikir ve argümanlardan uzak durulması kuvvetle gereklidir.

10) ÇED raporunda, harfiyat atıklarının deniz ekosisteminin etkilenmesini önleyecek tedbirlerden bahsedilmemiştir.

11) Su ihtiyacının artması, iklim değişikliğine bağlı etkilerin beklendiği dönemde, kanalın tat su akıferlerine etkisinin araştırılmamıştır.

‘Etki alanı hesaba katılmamış’

12) Kanala duyulan ihtiyaç, sadece gemi trafiğine ve kazalara bağlanmıştır. Ekolojik, sosyal ve ekonomik fayda maliyeti araştırması yapılmaması eksiklik.

13) Sosyal etki alanı olarak sadece dar bir alanda kanal etrafı gösterilmiş. Oysa etki alanı, tüm Marmara denizi ve etrafındaki yerleşimlerdir.

‘Kanal İstanbul denizin ölmesi demek’

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından İstanbul Kongre Merkezi‘nde düzenlenen Kanal İstanbul Çalıştayı bugün başladı. Paralel dört oturumda gerçekleşen çalıştayda, Kanal İstanbul Projesi, sekiz başlıkta 40 uzman tarafından ele alındı.

Çevresel Boyut, Su ve Ekoloji” başlıklı oturumun moderatörü İBB Park Bahçe ve Yeşil Alanlar Daire Başkanı Prof. Dr. Yasin Çağatay Seçkin oldu. Oturumda Doç. Dr. Ahsen Yüksek, Prof. Dr. Cemal Saydam, Prof. Dr. Derin Orhon, Prof. Dr. Doğanay Tolunay, Dr. Sedat Kalem ve Selahattin Beyaz sunumlarını gerçekleştirdi.

Yüksek: Koruma altındaki türler var

Gazete Duvar’dan Filiz Gazi’nin haberine göre İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri ve İşletmeciliği Bölümü’nden Doç. Dr. Ahsen Yüksek, Marmara Denizi’nin önemi üzerine konuştu.  Doç. Dr. Yüksek, Marmara Denizi’nin bir boğaz sistemi olduğunu ve koruma altındaki türlerin kritik alanda olduklarını belirtti. Yüksek, Marmara’nın üretkenliğinin akıntı sistemi ile sağlandığını ve Kanal İstanbul projesiyle bunun bozulacağına dikkat çekti ve “Bu sistemin üzerinde insan baskısı var. 2015’ten itibaren Çınarcık Çukuru’nda sülfirid ölçmeye başladık. Yani yaşamsal faaliyetler durdu. Balık boyutları ve popülasyonları küçüldü” ifadelerini kullandı.

Konuşmasında Kanal İstanbul projesiyle oluşacak kıyı tahribatına da değinen Yüksek, “Marmara’nın kuzeyindeki nüfus artarsa, denizde zaten yüksek olan azot ve fosfor yükü daha da artar, dip suyundaki oksijen seviyesi azalır. Bu denizin ölmesi demek” dedi.

Saydam: ‘Balık nasıl bir şeydi’ diyeceksiniz.

Hacettepe Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü’nden Prof Dr. Cemal Saydam ise hali hazırda zaten Marmara’daki oksijen oranının kritik durumda olduğunu söyledi. Projenin sonuçlarından bahseden Saydam, “Balıklara ne olacak derseniz? O neydi, nasıl bir şeydi diyeceksiniz” dedi.   “Marmara Denizi ölürse ne olur?” sorusuna cevap veren Saydamşu ifadeleri kullandı:

Organik madde yine oksijen kullanarak parçalanmaya devam eder ama bu sefer oksijeni sülfattan alır ve geriye de çürük yumurta kokusu kalır. Bu bir kere oluşur ise bir daha geri dönmez. İzmit Körfezi derin çukurunda olduğu gibi… Karışımın olduğu her yerde bu su yüzeye çıkar ve milyonda bir bile olsa bu kokuyu duyarız. Boğaz boyunca; Bebek, Kuleli önlerinde, Ahıkrapı açıklarında ve jet akımın o gün olduğu bölge civarında lodos esince tüm İstanbul’da, poyraz esince tüm Marmara’da.

Orhon: ÇED çalışmaları bir yanlışlar komedyası

Yakın Doğu Üniversitesi İnşaat ve Çevre Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Derin Orhon, ÇED çalışmalarını “Bir yanlışlar komedyası” olarak değerlendirdi. “O derinlikte o çok titizlenen petrol tankerlerinin geçmesi mümkün değil. Sadece askeri gemiler geçebilecek” dedi.

Orhon, milyarlarca metreküp hafriyat çıkacağını ve bu hafriyatın dolgu olarak kullanılmasının yasaya aykırı olduğunu söyledi: “Dolgu yasaya aykırı. Hafriyat atıkları denizlere, göllere, akarsulara atılamaz.”

Orhan, yapılması planlanan dolgunun 38 km’lik eşsiz doğal güzellikteki Karadeniz kıyısını mahvedeceğini belirterek Kanal İstanbul’un neden olacağı sonuçları kısaca şöyle anlattı:

Tarım alanları ve yer altı sularının tuzlanmasına neden olacak. 140 milyon metrekare tarım alanı yok olacak. 23 milyon metrekare orman yok olacak. Nüfus 2 milyon artacak. Terkos ve Sazlıdere su kaynaklarına ölümcül darbe olacak. İstanbul’un çok kısıtlı kaynakları var ve buradaki nüfusu bu kaynaklara ortak edeceğiz.

 

Tolunay: 201 bin ağaç kesilecek

Oturumda İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Orman Fakültesi’nden Prof. Dr. Doğanay Tolunay da sunum gerçekleştirdi ve “ÇED’i hazırlayanlar dahi ne kadar alanda çalışacaklarını bilmiyorlar” dedi. Tolunay, Kanal İstanbul’un sonuçlarını “3 milyar ton hafriyat yani 100 milyon kamyon doldurulacak. 36.453 hektarlık alan yapılaşmaya açılacak. 201 bin ağaç kesilecek. Sadece kanalın olduğu arazide kullanım değişikliğinden 700 bin ton CO2 eşdeğeri sera gazı salımına neden olacak” sözleriyle anlattı.

Tolunay’ın Kanal İstanbul’un ekosistemi etkileyeceği konusundaki eleştirilere karşı “Popülasyonu taşıyacağız” önerisini sunan ÇED raporunu paylaşması salonda gülüşmeler neden oldu. Tolunay, 25 metre derinliğe kadar ağır metal analizleri yapılmadığına dikkat çekerek “Yüzeye bakılarak ölçümler yapıldı” dedi.

Kalem:  Her damla su değerli

Doğal Hayatı Koruma Vakfı’ndan Dr. Sedat Kalem ise “Kanal olursa, İstanbul’dan vazgeçmemiz lazım. Dünya bir yok oluş sürecinin eşiğinde. Her damla su, her karış verimli toprak değerli. Bunu bilerek hareket etmemiz gerekir” dedi.

Yangınlarla boğuşan Avustralya’da yüz binler iklim grevinde

Aylardır süren yangınlarla boğuşan Avustralya’da yüz binler Gelecek için Cumalar hareketinin başlattığı iklim grevine katıldı. Eylemciler, Başkan Scott Morrison’ı yangınları söndürmedeki yetersizliği ve iklim krizine karşı etkili politikalar yürütmemesinden dolayı sorumlu tutuyor.

Gün boyu sürecek eylemlerin Sydney, Melbourne, Brisbane, Hobart, Perth, New Castle,  Port Macquarie, Kanberra, Adelaide ve Geelong şehirlerinde yapılması planlanıyor. Büyük çapta gerçekleşen eylemlerin merkezi ise Sidney’de Belediye Binası önü oldu.

Eylemcilerden Scott Morrison’a tepki

Eylemlerde Scott Morrison‘ı protesto eden pankartlar dikkat çekti. Morrison’ın eleştirildiği konular arasında iklim krizine karşı etkili adımlar atmaması ve ülkede yangınlar sürerken Hawaii‘ye tatile gitmesi yer aldı.

Başkentliler sokakta

Avustralya’nın başkenti Canberra şehrinde bir araya gelen eylemciler de #SackScoMo ismiyle düzenlenen yürüyüşe katıldı. ‘Sack’ yağmalayıcı anlamına geliyor. Eylemciler, sözcüğü Başbakan Scott Morrison’un kısaltması olarak bilinen ‘Scomo’ ile birleştirerek kullanıyor. Yürüyüşte sık sık “Ne istiyoruz? İklim Adaleti! Ne Zaman istiyoruz? Şimdi!” sloganları atıldı.

Aktivistlerin açtığı Facebook sayfasındaki açıklama ise şöyle: “Şiddetlenen iklim değişikliği ve orman yangını krizi hakkındaki ihmalinden ötürü hükümeti protesto ediyoruz. Protesto ediyoruz çünkü gerçek bir aksiyon alınmasını ve kaynakları yardım servisleri için kullanmak isteyen binlerce insanın sesi olmak istiyoruz.”

Protestolarda beş ana talep dile getirilecek: “İtfaiyeciler için finans desteği, yangından etkilenen topluluklar için yardım, yerli halkın toprak ve su hakimiyeti, yenilenebilir enerjiye derhal geçiş ve fosil yakıt endüstrisindeki çalışan işçilerin başka sektörlere geçirilmesi.”

 

 

 

Adana Belediyesi iklim değişikliğiyle mücadele birimleri kuruyor

Adana Büyükşehir Belediyesi Sağlık ve Sosyal Hizmetler Daire Başkanlığı tarafından düzenlenen 2020 Sağlık Günleri kapsamında “Havanın Kirletilmesi ve İklim Krizi” başlıklı bilgilendirme toplantısı Adana Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonu’nda gerçekleştirildi. Başkan Zeydan Karalar’ın da katıldığı etkinlikte Prof. Dr. Ali Kocabaş iklim değişikliğini ve olumsuz sonuçlarını anlattı.

Toplantıda açılış konuşmasını gerçekleştiren Başkan Zeydan Karalar şunları söyledi:

“İklim değişikliği dünyanın karşı karşıya kaldığı en ciddi krizlerden bir tanesi ve giderek daha tehlikeli oluyor. Biz, Adana Büyükşehir Belediyesi olarak, konuyla ilgili Boğaziçi Üniversitesi’yle protokol imzalayan ilk belediyeyiz. İklim değişikliğinin nereye gittiğini, insanları nasıl tehdit ettiğini ve tehlikenin arttığını görüyoruz. Kaldı ki 30-40 yıl sonraki en büyük değer su ve toprak olacak. İnsanlığın geleceği tehlikeye giriyor ve hepimizin bunu önlemek adına yapacağı bir şeyler var. Belediye olarak iklim değişikliğiyle mücadele birimleri müdürlükleri kuruyoruz. Halk sağlığıyla, çevreyle ve ekolojik dengenin korunmasıyla ilgili toplantılar, paneller düzenleyeceğiz. Böylece halkımızın bilinçlenmesini amaçlıyoruz.”

‘Üzerimize düşeni yapmaya söz veriyorum’

Toplantı sonunda yeniden söz alan Karalar, rant uğruna dünyanın tahrip edildiğini, kirletildiğini kaydetti: “Önemine binaen toplantıyı sonuna kadar takip ettim. Para kazanma hırsıyla iklim değişikliğine yol açanlarla mücadele etmek kolay değil ama bizler mücadele edeceğiz. Gelecek nesle daha güzel bir dünya bırakmak ve iklimin daha az ısınması konusunda üzerimize düşeni, olanaklar doğrultusunda yapacağız. Bunun sözünü veriyorum.”

“Havanın Kirletilmesi ve İklim Krizi” konulu sunum gerçekleştiren Prof. Dr. Ali Kocabaş ise fosil yakıtlar nedeniyle hızla kirlenen dünyanın yenilenebilir enerji, şehir planlaması ve yeşile korumaya yönelik önlemlerle kurtarılabileceğini anlattı. Kocabaş,  “Elli yılı aşan bir süreden beri insan aktiviteleri, özellikle de fosil yakıtların yakılması, yoğun miktarda karbondioksit ve diğer seragazlarının salınmasına neden olarak, atmosferin daha alt kısımlarında ek ısının tutulmasına yol açtı ve küresel iklimi etkiledi. Sonuçta, insan sağlığı ve sağlık sitemlerini önemli derecede etkileyen küresel iklim krizi ortaya çıktı” diye konuştu.

Develere kurtuluş yok: İHH infaz edilecek hayvanları kesip etlerini dağıtmak istiyor

Avustralya’da çok su tükettikleri ve ekolojik dengeyi bozdukları gerekçesiyle, keskin nişancılar tarafından öldürülecek 10 bin deve için Türkiye merkezli İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı (İHH) devreye girdi.

Neredeyse bütün kıtayı sıran dev yangınlarla mücadele eden ülkede, Aborijin liderlerinin isteğiyle, yabani develer ve yanı sıra birçok yaban atının keskin nişancılar tarafından helikopterlerden ateş ederek katledilmesine karar verilmiş ve infazlar da geçtiğimiz günlerde başlamıştı.

Ülkedeki partner yardım kuruluşuyla temasa geçen İHH, develerin en azından bir kısmını alıp etlerini ihtiyaç sahiplerine dağıtmayı  planladığını bildirdi. İHH Genel Başkan Yardımcısı Serkan Nergis, vakfın düşüncesini Twitter hesabından yaptığı paylaşımla açıkladı.


Independent Türkçe’ye konuşan Nergis, “Önce develerin beslenme alışkanlıklarını tespit etmemiz gerekiyor. Etlerinin yenilip yenmeyeceğini ortaya koyacağız” dedi.

Develerin tüketime uygun olduğu anlaşılırsa resmi makamlarla iletişime geçip develere talip olacaklarını söyleyen Nergis şunları söyledi: “Develerin etlerini konserve yapıp ihtiyaç sahiplerine dağıtma gibi bir planımız var. Maliyet analizine göre bu konserveler Suriye’de ya da Avustralya’ya daha yakın bölgelerdeki ihtiyaç sahiplerine dağıtılabilir.”

İşsiz sayısı ekimde 4 milyon kişiyi aştı

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2019 Ekim ayına ilişkin işsizlik rakamlarını açıkladı. Ekim’de işsiz sayısı 2018’in aynı dönemine göre 608 bin kişi artarak 4 milyon 396 bin kişi oldu.  Böylece işsiz sayısı bir yılda 608 bin kişi artmış oldu.

İşsizlik oranı 1,8 puanlık artışla yüzde 13,4 seviyesinde gerçekleşti. 15-24 yaş grubunu kapsayan genç nüfusta işsizlik oranı bir önceki yılın aynı dönemine göre 3 puan artışla, yüzde 25,3, istihdam oranı ise 1,9 puan azalarak yüzde 32,8 oldu. Tarım dışı işsizlik oran ıise 2,1 puanlık artış ile yüzde 15,7 olarak gerçekleşti.

Eylül ayında işsizlik oranı yüzde 13,8 ile 4 milyon 566 bin kişi olarak ölçülmüştü.

İstihdam 

İstihdam edilenlerin sayısı bu dönemde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 527 bin kişi azalarak 28 milyon 343 bin kişi, istihdam oranı ise 1,6 puanlık azalış ile yüzde 45,9 oldu.

Bu dönemde, tarım sektöründe çalışan sayısı 270 bin, sanayi sektöründe 30 bin, inşaat sektöründe ise 305 bin kişi azalırken, hizmet sektöründe çalışanlarda 78 bin kişilik artış gerçekleşti. İstihdam edilenlerin yüzde 17,9’u tarım, yüzde 20,0’si sanayi, yüzde 5,8’i inşaat, yüzde 56,3’ü ise hizmet sektöründe yer aldı.

İşgücüne katılma oranı

İşgücü, bu dönemde 2018’in aynı dönemine göre 82 bin kişi artarak 32 milyon 740 bin kişi, işgücüne katılma oranı ise 0,7 puanlık azalış ile yüzde 53,0 olarak gerçekleşti.

Kayıt dışı çalışanlar

Bu dönemde herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna bağlı olmadan çalışanların toplam çalışanlar içindeki payını gösteren kayıt dışı çalışanların oranı, bir önceki yılın aynı dönemine göre 1,2 puan artarak yüzde 34,9 olarak gerçekleşti.

Tarım dışı sektörde kayıt dışı çalışanların oranı bir önceki yılın aynı dönemine göre 1,1 puan artarak yüzde 23,5 oldu.

Genç nüfusta işsizlik: Yüzde 25,3

15-24 yaş grubunu kapsayan genç nüfusta işsizlik oranı bir önceki yılın aynı dönemine göre 3 puan artışla, yüzde 25,3, istihdam oranı ise 1,9 puan azalarak yüzde 32,8 oldu. Aynı dönemde işgücüne katılma oranı 0,8 puanlık azalışla yüzde 43,8 seviyesinde gerçekleşti.

Ne eğitimde ne de istihdamda olanların oranı ise bir önceki yılın aynı dönemine göre 1,3 puanlık artışla yüzde 26,0 seviyesinde gerçekleşti.

Mevsim etkisinden arındırılmış oranlar

Mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı 0,3 puan azalarak yüzde 13,6 oldu. İşsiz sayısı bir önceki döneme göre 96 bin kişi azalarak 4 milyon 438 bin kişi olarak gerçekleşti, istihdam oranı bir önceki döneme göre 0,1 puan artarak yüzde 45,7 oldu. İstihdam edilenlerin sayısı 122 bin kişi artarak 28 milyon 229 bin kişi olarak tahmin edildi.

Mevsim etkisinden arındırılmış işgücüne katılma oranı bir önceki döneme göre değişim göstermeyerek yüzde 52,9 oldu. İşgücüne katılan sayısı 27 bin kişi artarak 32 milyon 667 bin kişi olarak tahmin edildi.

Ekonomik faaliyete göre, mevsim etkilerinden arındırılmış istihdam, tarım sektöründe 92 bin kişi azalırken, inşaat sektöründe 45 bin kişi, hizmet sektöründe 49 bin kişi, sanayi sektöründe ise 120 bin kişi arttı