Ana Sayfa Blog Sayfa 2169

[Yeşil Gazete Tv] Bir cepten diğerine bağış kampanyası

Yeşil Gazete TV’nin yaptığı ilk canlı yayında Türkiye’nin koronavirüsle mücadele politikası masaya yatırıldı. Yeşil Gazete Yayın Yönetmeni Alev Karakartal, İPM kıdemli iklim uzmanı, Yeşil Gazete yazarı ve Halk Sağlığı uzmanı Dr. Ümit Şahin ve Yeşil Gazete editörü, sosyolog Koray Doğan Urbarlı’nın hazırladığı Karantina Günleri programında maske politikasındaki değişmeler ve bağış kampanyaları değerlendirildi.

Türkiye’nin maske politikasının değişmesinin temel nedeni olarak, “Hükümet virüse yakalanmış ancak serbestçe dolaşan kişi sayısının arttığını düşünüyor” tespitini yapan Şahin, “Sokakta virüs taşıyan birisine rastlama ihtimaliniz artmış durumda. Artık önlem olarak herkes hastaymış gibi davranmak zorundayız. DSÖ’nün politikasını değiştirmemesinin sebebi ise tamamen ekonomik bir durum” diye konuştu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın bizzat tanıttığı ve banka hesap numaraları verdiği Milli Dayanışma Kampanyası‘nı değerlendiren Urbarlı ise şunları söyledi: “Bağış kampanyası iyi gitmiyor. İyi götürülüyor. Büyük bağışçıların tamamı ya doğrudan devlet kurumu ya da sırtını devlete dayamış yapılar. Aynı zamanda bağışçılar listesi bir HES, termik, maden şirketleri geçidi gibi…”

[tnm_video layout=”mnmd-post-media-wide”]https://www.youtube.com/watch?v=u9s-9Iiv2hA[/tnm_video]

 

15’inci İşçi Filmleri Festivali bu yıl ‘evde kalamayanlara’ ithaf edildi

1-8 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşecek 15. İşçi Filmleri Festivali bu yıl “Evde Kalamayanlara” temasıyla online olarak düzenlenecek.

Festivalin düzenleyicileri ise şu şekilde: DİSK, Birleşikk Metal-İş, Sine-Sen, Dev Sağlık-İş, Basın-İş, Türk-İş, Tez-Koop-İş, Tek Gıda-İş, KESK/SES, Türk Tabipleri Birliği, Halkevleri ve sendika.org

‘Esin kaynağı emekçilerimiz’

Festival, 1 Mayıs saat 20.30’da farklı konuklarla İFF Youtube kanalında canlı yayınlanacak açılış gecesiyle başlayacak. Açılış etkinliğinin programı ise kısa bir süre sonra duyurulacak. Festival tarafından şu açıklamada bulunuldu:

Covid-19 salgını nedeniyle, 14 yıldır olduğu gibi sinema salonlarında bir araya gelemeyeceğiz. Düzenleme komitemiz festivalin esin kaynağı olan emekçilerin bu salgın hastalık karşısındaki durumuna dikkat çekmek için festivali internet üzerinden gerçekleştirme kararını aldı.

Festivali, başta sağlık emekçileri olmak üzere, market çalışanları, hizmet sektörünün değişik birimlerinde çalışanlar, ihracatı düşürmemek için çalışmaya mahkum edilen otomotiv işçileri, beyaz eşya sektöründe çalışan emekçiler, inşaat işçileri ve nicelerine ithaf ediyoruz.

Film gösterimleri ve söyleşiler

Festival programında yer alan filmler, 2 Mayıs tarihinden itibaren 7 Mayıs gecesine kadar internetten izlenebilecek. Türkiye ve dünyadan 43 film canlı yayın tekniği ile festivalin youtube kanalından gösterilecek. Sadece programda belirtilen saatlerde izlenebilecek filmler  arşivde yer almayacak.

Öte yandan film gösterimleri sonrasında canlı yayınlarla yönetmen söyleşileri gerçekleştirilecek. İzleyiciler dünyanın her yerinden bu söyleşilere katılıp yönetmenlere soru sorabilecek.

Otobüs/ Tunç Okan

Özel konuk yönetmen Tunç Okan

Yönetmen retrospektifi kapsamında ise özel konuk yönetmen Tunç Okan olacak. Bu kapsamda yönetmenin “Otobüs“, “Sarı Mercedes“, “Cumartesi Cumartesi” ve “Umut Üzümleri” filmleri gösterilecek. Öte yandan Tunç Okan Fransa’dan festival yayınına bağlanarak canlı yayında izleyicilerin sorularını yanıtlayacak.

Festivali sosyal medya kanallarından da takip edebilirsiniz:

facebook.com/iscifilmlerifestivali

twitter.com/iscifilmfest

instagram.com/iscifilmleri

Dün reddettikleri teklifi bugün kendileri sundular: Sağlıkta Şiddet yasası geliyor

Cumhuriyet Halk Partisi‘nin dün sunduğu “sağlıkta şiddet” yasa teklifini reddeden AKP ve MHP, TBMM’ye yeni bir teklif sunma kararı aldı. Buna göre sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin cezası artırılacak.

CHP İstanbul Milletvekili Ali Şeker‘in, sağlıkta şiddet yasası teklifinin doğrudan Meclis gündemine alınması için verdiği önerge  AKP ve MHP‘li milletvekillerinin oylarıyla reddedilmişti.

‘Üç gün alkışladık…’

Meclis Genel Kurulu‘nda teklif üzerinde söz alan Şeker, vekil kimliğiyle değil, hekim kimliğiyle konuşacağını belirterek özetle şunları söylemişti:

Üç gün biz halk olarak sağlıkçıları alkışladık ama sonrası üç nokta, boşluk. Eğer biz halkla birlikte alkışladığımızın ötesinde, Meclis olarak bu sağlıkta şiddet yasasını çıkartmayacaksak ne farkımız kaldı sokakta alkış yapandan. Sadece alkış yetmez, biz sorumlulukları yerine getirelim istiyoruz.

Teklif bir buçuk yıldır komisyonda bekliyor. Bu sürede 20.000, son yedi yılda 90.000 sağlıkçı şiddete uğradı, 2005 ila 2019 yılları arasında dokuz hekim görevlerinin başında öldürüldü.”

AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin de konuya ilişkin kendi hazırlıkları olduğunu söylemiş ve “Hekimlerimize karşı yapılan bu şiddet hareketlerini başından beri kabul etmemiz mümkün değil” demişti.

Romanlara yönelik politikaların ‘geber’ demekten farkı yok

Haber: Defne Sarıöz

Koronavirüs tedbirleri kapsamında kağıt toplayıcılığı pek çok kentte yasaklanırken, geçimini büyük ölçüde bu şekilde sağlayan Romanların Türkiye’de yaşadığı sorunlara bir tanesi daha eklendi. Karantina günlerinde kendilerine ve ailelerine bakabilmek için virüs tehlikesine rağmen dışarıda çalışmak zorunda kalan Romanlar, dün, 8 Nisan Dünya Romanlar Günü‘nde Euronews mikrofonuna konuşarak “neden evde kalamadıklarını” anlattı.

Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdür Yardımcısı Nail Noğay‘ın “Kal diyorsunuz ama mecburuz gitmeye, çoluk çocuğumuz var açız, aç aç” diyen Roman kadına Twitter hesabından cevabı ise “Geber” oldu.

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, paylaşımı üzerine Noğay‘ın görevden alındığını ve hakkında soruşturma başlatıldığını açıkladı. Bununla birlikte Türkiye’de Romanların ayrımcılık ve önyargılarla boğuştuğu sır değil.  Nitekim dün 8 Nisan Dünya Romanlar Günü nedeniyle 48 Roman derneği tarafından yapılan ortak açıklamada, Romanların ayrımcılığa maruz kaldığı ve bunun koronavirüs salgını döneminde de devam ettiği belirtilmişti.

‘Hayatta kalabilecek miyim?’

Açıklamada, bir ilçede “Romanlar zaten virüslü!” denilerek mahallenin ilaçlanmadığı, bir başka ilçede kâğıt topladıkları arabalara el konduğu ve ceza yazıldığı, bazı yerlerde sosyal yardım alamadıkları gibi bilgilere yer verilmiş, ve şöyle denmişti:

“Salgın öncesinde, derin yoksulluğa rağmen bir şekilde hayatta kalma stratejisi geliştiren Romanlar için yeni bir dönem başladı. Toplum, son yıllarda temel haklara erişme kaygısı taşırken artık ‘Hayatta kalabilecek miyim?’ kaygısı taşıyor”.

Yeşil Gazete olarak hem Noğay‘ın nefret suçu anlamına gelen paylaşımını hem de fiili karantina sürecinde bu kesimin yaşadığı zorlukları Sıfır Ayrımcılık Derneği‘nden Elmas Arus ile konuştuk. 

Politikaların “Geber” demekten farkı yok

Romanların başka bir iş bulamadığında kağıt toplayıcılığı yapmak zorunda kaldığını ve hayatta kalma stratejilerini bunun üzerine kurduğunu belirten Arus, 20 yaş altındakilerin sokağa çıkmasına ve kağıt toplayıcılığına yasak getirilmesinin doğrudan Romanları etkilediğini söyledi. Sosyal devletlerin bu durumda bir öneri sunması gerektiğini belirten Arus “Seçenek sunmadan insanlara bunları yasaklamak gibi bir lüksünüz olamaz.’Geber’ demenin bir başka şeklidir bu. İlle de yazıyla yazmanız gerekmez.” dedi.

Arus ayrıca yoksul ve kırılgan grupların yardımlara erişimede güçlükler yaşadığını anlattı:

Sosyal yardımlar yapılıyor diyorlar… Ama insanlar yardım için kaymakamlığa gittiğinde “Online başvuruda bulunacaksın” denilerek geri gönderiliyor. Bu insan okur yazar mı ki online başvuru yapsın? Okur yazarsa bile, elektriği var mı, telefonu, bilgisayarı, interneti var mı? Hadi bunların hepsi var olsun, o başvuru dilini biliyor mu? Dolayısıyla masa başından yapılan böyle poltikaların da aslında bu topluluğa “Geber” demekten bir farkı yok.

Arus yardımların nasıl yapılması gerektiğiyle ilgili olarak şunları da söyledi: “Bir mahallede Romanlara yardım yapılacaksa aynı mahalledeki başka kırılgan gruplara da yapılmalı. Aynı yoksulluğa sahip gruplar arasında ayrım yapılmamalı, çünkü o yoksulluğu birlikte yaşıyorlar.” Elmas Arus ayrıca, “Bu kadar kırılgan ve hassas bir grubun onurunu zedelemeye kimsenin hakkı yok” diyerek Romanlara yapılan yardımların göstererek ve siyaset malzemesi haline getirilerek yapılmasını eleştirdi.

 

Bu fiziksel uzaklaşma zamanlarında bir araya gelelim

*David Suzuki’nin Common Dreams için kaleme aldığı makale Açık Radyo & Yeşil Gazete işbirliği kapsamında Elif Ünal tarafından çevrildi.

Bunlar, özellikle güvenli barınak, yiyecek ve diğer ihtiyaçlara sahip olmayan insanlar ve ön saflarda çalışan kişiler için zor zamanlar. Fiziksel mesafeyi korumamız gerekse de, her zamankinden daha fazla bir araya gelmemiz gerekiyor.

İşler ne kadar kötü olursa olsun, merhamet ve bilgelik bundan iyinin çıkmasını sağlayacak. Doğadaki yerimizi daha iyi anlamak ve doğanın sınırları içinde yaşamak adına daha iyi yollar bulmak için bilimi geleneksel yerlilerin bilgisiyle birleştirme ihtiyacının giderek artan bir şekilde tanınması son yıllardaki ümit verici bir eğilim.

Bin yıldır yerleşik yaşayan insanlar genellikle ekosistemlerin nasıl çalıştığı ve birbirinin parçası olan ve birbirine bağlı ağların her bileşeninin önemi hakkında net bir kavrayışa sahip. Batı bilimi ise genellikle şişeler ve büyüme odaları gibi kontrollü ve yapay koşullar altında olaylara ayrı ayrı odaklanarak indirgemeci olma eğiliminde.

Büyük resmi kaçırmak

Bu durum istenmeyen sonuçlara da yol açabiliyor. Mesela Paul Mueller, güçlü pestisit DDT’yi geliştirdiği için 1948 yılında Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü kazandı. Her ne kadar bileşen, sıtma ve diğer böcek kaynaklı hastalıkların etkili bir şekilde önünü kesse de bilim insanları Rachel Carson’un Sessiz Bahar isimli kitabıyla alarmını çaldığı büyük resmi 1962 yılına kadar fark etmediler. DDT uygulaması “zararlıları” yok etti ancak kimyasal besin zincirinde biyolojik olarak birikerek kuşları öldürdü ve insanlar da dahil olmak üzere diğer hayvanlara doğru yol aldı.

Bu indirgemeci zihniyet, Batı ekonomisinin çoğu için de geçerli. Ormanlara; temiz hava ve sudan iklim düzenlemesine, hatta hastalıkların önlenmesine kadar insanlara yeri doldurulamaz hizmetler ve faydalar sağlayan organizma toplulukları olarak değil, sadece kereste olarak değer biçiliyor.

Yerli Halklardan öğrenmeliyiz

Geçen hafta bir köşe yazısında belirtildiği gibi 1940’tan bu yana görülen bulaşıcı hastalıkların (HIV, Ebola, Zika ve pek çok sayıda koronavirüs gibi) yüzde 60’ı orman ve habitat yıkımından kaynaklanıyor. Bu hastalıkların da üçte ikisi yaban hayatından geri kalan üçte biri ise evcil hayvanlardan geçiyor.

Giderek yaygınlaşan araştırmalar, bilim ve ekonomiye bütünsel veya sistemli bir yaklaşım benimsemenin ve binlerce yıllık gözlem ve deneyimlerden mekana dayalı bilgiye sahip Yerli Halklardan öğrenmenin ve onlarla çalışmanın önemini gösteriyor.

Bu düşünceyi içinde bulunduğumuz krizden çıkış için şu ankinden daha iyi bir yol bulmak için kullanabilir miyiz? Bence yapabiliriz.

Özgecilik herhangi bir hastalıktan daha hızlı yayılıyor

Çevremizdeki tüm iyi şeylere baktığımızda, çoğu insanın birbirlerini önemsediğini ve doğru şeyi yapmak istediğini görüyoruz. Özgecilik herhangi bir hastalıktan daha hızlı yayılıyor. Özgecilik dediğimiz şey de hepimiz birbirimizle bağlı olduğumuz ve tüm doğaya bağımlı olduğumuza dair doğuştan gelen bir tanıma değil mi?

Ön saflarda yer alan insanları en iyi durumda olmayan yerlerde görüyoruz – sağlık hizmetleri, acil servisler, bakkal ve gıda endüstrileri, ruh sağlığı ve daha fazlası. Çoğumuzun güvenli ve karnı doymuş olduğundan emin olmak için beklenenin ötesinde hareket ediyorlar.

Kanada’da, şanslıyız ki tüm siyasi düzeylerde ve sağlık sisteminde liderlerimiz bizi haberdar ediyor ve bu konuda bize yardımcı olmak için ellerinden geleni yapıyor.

Karantina zamanlarında İtalya Fotoğraf: Alessandro Grassani/ The New York Times

İnsanlar iyinin peşinde

Çoğu kişi, bu acil durumun üstesinden gelebilmemiz için hayatlarına konulan kısıtlamaları kabul etmeye gönüllü oluyor. Birçoğu yardıma ihtiyaç duyan komşularına yardım etmek için çabalıyor. İnsanlar sağlık ve gıda sistemlerinin güçlü kalmasını sağlamak için olağanüstü çaba sarf edenlere şarkı söylemek veya tezahürat yapmak için balkonlarına veya bahçelerine çıkıyor.

Diğer bir deyişle, insanlar genel olarak kötülükten ziyade iyinin peşinde. Bu da bize umut vermeli.

Evet, bencillikle hareket edecek ya da cehaletin kendi çıkarları içerisinde olmayan bir şeyi görmezden gelmeye zorladığı insanlar var. Ne yazık ki, bazıları aynı dar ve tehlikeli yolda tutunmak için elinden geleni yapacak. Görünüşe göre, uzun zaman önce bitmesi gereken endüstrileri kurtarma çalışmaları zaten var.

Kriz üçlüsü ile karşı karşıyayız: Covid-19, iklim çöküşü ve Rusya ile Suudi Arabistan arasında kavgaya yol açan dalgalı petrol fiyatları. Bu durum, güvendiğimiz sistemlerdeki kusurları açığa çıkartıyor.

Şimdi, insanlığı daha iyi bir yola yönlendirmeye yardımcı olabilmemiz için kendimize ve birbirimize dikkat etmemiz gerekiyor. Bunu yapabileceğimizi de gösteriyoruz.

 

 

Standford Woods Enstitüsü: Ormanların yok edilmesi salgın hastalıkları artırıyor

Standford Woods Enstitüsü, ormanlık alanların azalmasının salgın hastalıkların yayılmasıyla ilişkisini ortaya koyan bir araştırma yayınladı.

Araştırma, Uganda‘da ormanlık alanların azalmasının, hastalık taşıyan primatlar ve insanlar arasındaki etkileşimi artırdığını ortaya koyuyor. Yazıda, dünya çapında doğal ormanlık alanların tarım alanına dönüştürülmesi devam ettikçe, Covid 19 benzeri hayvandan insana sıçrayan virüslerin ortaya çıkıp yayılmasının daha da sıklaşacağı belirtiliyor.

Çevresel değişiklikler ve yoksulluk küresel salgınları tetikleyebilir

Araştırmada ayrıca insan davranışlarının yol açtığı hastalık taşıyan hayvanlarla etkileşme eğilimini azaltacak ve tersine döndürecek bazı öneriler yer alıyor.

Çalışmanın yazarlarından olan Laura BloomfieldCovid-19‘un, dünya çapında öngörülememiş hasarlara yol açtığı e düşünmenin önemine değindi ağaçsızlanma gibi büyük çevresel değişimlerin ve yoksulluğun birleşiminin, küresel bir salgının fitilini ateşleyebileceğini belirtti:

İnsanlar, yerküredeki karasal alanların neredeyse yarısını tarım alanına dönüştürdü. Özellikle son birkaç on yıl içinde daha da artan bu dönüşümden en çok yağmur ormanları etkilendi. Afrika’da bu durum ormanların dörtte üçünün kaybedilmesine yol açtı. Geride kalan ise yalnızca parklar ve koruma alanları. Bunlar da tarım denizindeki küçük birer noktadan ibaret.

Uganda‘da Kibale Ulusal Parkı’nın dışında on yıllardan bu yana devam eden göç ve yeni tarım alanlarının oluşumu, pek çok insanın geçim kaynağını ormanlık alanlardan sağlaması mecburiyetini beraberinde getirdi.

İnsanlar her ne kadar pek çok hastalığın taşıyıcısı olduğu bilinen primatlarla mesafesini korumaya çalışsa da, ormanların azalmasıyla birlikte primatların yaşam alanlarının giderek daralması ve iki tarafın da aynı bölgede aynı yiyecek için mücadele vermesi, bu mesafeyi korumayı zorlaştırdı.

Tampon bölgeler olmalı

Çalışmada, insan ve primat etkileşimini azaltmak üzere, biyolojik çeşitlilik açısından zengin olan ormanların çevresine orman çiftlikleri benzeri tampon bölgeler inşa edilmesi önerildi.

Ayrıca ulusal ya da uluslararası yardım gibi harici kaynaklar kullanılarak yakıt ve inşaat malzemesi sağlanması durumunda, insanların ormana gidip ağaç kesme zorunluluğundan kurtarılabileceği belirtildi.

Oxfam: Salgın, yarım milyar insanı yoksulluğa sürükleyebilir

Uluslararası sivil toplum kuruluşu Oxfam bir rapor yayınlayarak koronavirüs salgını dolayısıyla gelişmekte olan ülkelere acil yardım yapılmaması durumunda, yarım milyar kişinin daha yoksulluğa itilebileceği söyledi.

Oxfam, gelecek hafta düzenlenecek Dünya Bankası, IMF ve G20 Maliye Bakanları toplantısı öncesinde dünya liderlerini, yoksul ülkeleri ve yoksul toplumları salgın karşısında ayakta tutabilmek amacıyla “Herkes İçin Ekonomik Kurtarma Paketi” üzerinde anlaşmaya çağırdı.

Nüfusunu yüzde altı ile sekizi yoksullaşabilir

Oxfam’ın “Yoksulluk Değil, Onurlu Bir Yaşam” raporundaki analizlere göre, hükümetlerin virüsün yayılımını önlemek için durdurdukları ekonomik faaliyetler sebebiyle küresel nüfusun yüzde altı ile sekizi yoksullaşabilir.

Bu durum, yoksulluğa karşı yürütülen küresel mücadelenin on yıl geriye gitmesi, Orta Doğu ve Kuzey Afrika gibi bazı bölgelerde ise 30 yıl geriye gitmesi anlamına geliyor. Küresel nüfusun yarısı salgın sonrasında yoksulluk sınırının altına düşebilir.

Oxfam’ın önerdiği kurtarma paketinde, yoksul ülkelerin gelirlerini kaybedenlere nakit yardımlar yapabilmeleri ve kırılgan küçük işletmelerin kurtarılması isteniyor. Bunun yapılabilmesi için gereken finansman kaynakları şöyle sıralanıyor:

  • Gelişmekte olan ülkelerin 1 trilyon dolarlık 2020 yılı borç ödemelerinin acil olarak iptal edilmesi. Örneğin, Gana’nın 2020 yılına ait dış borç ödemelerinin iptal edilmesi durumunda hükümet 6 ay boyunca ülkedeki 16 milyon çocuk, engelli ve yaşlıya ayda 20 dolarlık nakit yardım yapabilir.
  • Ülkelerin ihtiyaç duyduğu fonların acil olarak artırılması için en az 1 trilyon dolarlık yeni uluslararası rezerv yaratılması. Bu kaynak örneğin Etiyopya hükümetinin, sağlık harcamalarını yüzde 45 oranında artırmasına yetebilir ve ülkenin 630 milyon dolarlık kaynağa erişmesini sağlayabilir.

Vera: Borç ödemeleri durdurulmalı

Oxfam’ın Genel Müdürü Jose Maria Vera “Salgının sebep olduğu ekonomik sıkıntılar küresel olarak hissediliyor. Ancak halihazırda yaşam mücadelesi veren yoksul ülkelerdeki yoksul insanlar için, bu süreçte daha da yoksullaşmalarını önleyebilecek güvenlik ağları yok. G20 Maliye Bakanları, IMF ve Dünya Bankası, gelişmekte olan ülkelere yoksul ve kırılgan toplulukları rahatlatmak için acilen bir nakit aktarımı yapmalı. Gelişmekte olan ülkelerin 2020’ye ait tüm borç ödemelerini acil olarak durdurmalı ve diğer borç veren kurumları da aynısını yapmaya teşvik etmeli. Ayrıca 1 trilyon dolar değerinde özel rezerv yürürlüğe sokmalı” açıklamasında bulundu.

Krizin ekonomik etkileri, mevcut eşitsizlikleri daha da keskinleştiriyor. Zengin ve yoksul ülkelerdeki en yoksul işçiler bu kriz sürecinde formel istihdamda yer alamıyor, ücretli hastalık izni gibi işçi haklarından yararlanamıyor veya evden çalışma imkanına sahip olamıyor. Dünya genelinde, her beş işsizden sadece biri işsizlik ödeneği alıyor.

İki milyar kişi kayıt dışı çalışıyor

Yine dünya genelinde iki milyar kişi enformel sektörde çalışıyor ve ücretli hastalık izninden yoksunlar. Bu kişilerin de büyük çoğunluğu, işlerin yüzde 90’ının enformel olduğu yoksul ülkelerde yaşıyor; aynı oran zengin ülkelerde yüzde 18.

Kadınlar, Koronavirüs ile mücadelenin en ön saflarında yer alıyorlar ve bu krizden finansal olarak en çok onlar etkilenecek. Kadınlar ayrıca dünyadaki sağlık çalışanlarının yüzde 70’ini oluşturuyor, çocuk, yaşlı ve hasta bakımını da kapsayan ücretsiz bakım emeğinin yüzde 75’ini sağlıyorlar. Aynı zamanda düşük ücretli riskli işlerde çalışıyorlar.

Bangladeş’teki bir milyondan fazla konfeksiyon işçisinin yüzde 80’i kadın. Bu kişiler Batılı giyim markalarının siparişlerini ertelemeleri veya iptal etmeleri sebebiyle işten çıkarıldılar veya herhangi bir ücret almadan evlerine gönderildiler.

Bangladeş’te tekstil fabrikası

Afrika’da işlerin yarısı kaybedilebilir

Varlıklı ülkelerin birçoğu, işletmeleri ve işçileri desteklemek üzere milyarca dolarlık ekonomik teşvik paketleri açıkladılar. Ancak gelişmekte olan ülkelerin büyük kısmı bunu yapabilecek finansal kaynaklardan yoksun. BM’nin tahminlerine göre Afrika’da işlerin yarısı kaybedilebilir.

Birleşmiş Milletler gelişmekte olan ülkelerin bu salgını atlatmaları için 2,5 trilyon dolarlık bir desteğe ihtiyaç duyulduğunu öngörüyor. Bu tutarın temin edilebilmesi için yurtdışı yardımların 500 milyar dolar daha artırılması gerekiyor.

Bu tutara Oxfam’ın yaptığı tahminlere göre yoksul ülkelerin toplum sağlığı sistemlerini güçlendirmek için gereken 160 milyar dolar ve BM İnsani Yardım Fonu için gereken 2 milyar dolar da dahil. Varlıklı kişilerden veya yüksek miktarlardaki karlardan alınacak acil dayanışma vergileri ile de ek kaynak yaratılabilir.

Sungurlu Barajı ve HES projesine ÇED Olumlu kararı çıktı

İstanbul’un Şile ilçesi ile Kocaeli’nin Kandıra ilçesi arasında yapılması planlanan Sungurlu Barajı ve HES projesine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan ‘ÇED Olumlu’ kararı çıktı.

Kocaeli Barış Gazetesi’nden Merve Dişli’nin haberine göre barajın yapılması durumunda iki köy sular altında kalacak, 16 köy etkilenecek ve baraj inşaatı sırasında 34 bin 500 ağaç kesilecek.

Danıştay iptal kararını onaylamıştı

İstanbul’un su ihtiyacını karşılamak için Şile ve Kandıra arasına yapılması planlanan Sungurlu Barajı’na ÇED olumlu kararı verilmesine ilişkin karar 5 Aralık 2018’de İstanbul 11. İdare Mahkemesi tarafından iptal edilmiş, 14 Mayıs 2019’da da bu karar Danıştay tarafından onaylanmıştı.

Ancak Danıştay’ın onayına ve yerli halkın projeye karşı çıkmasına rağmen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Sungurlu Barajı projesine 3 Nisan tarihinde ‘ÇED Olumlu’ kararı verdi.

263 milyon 82 bin lira harcanacak

ÇED Raporunda yer alan bilgilere göre baraj inşaatının 1 milyon 695 bin 595 metrekarelik bir orman arazisinin su tutma havzası içinde olduğu belirtilerek, Sungurlu Barajı için 263 milyon 82 bin TL harcanacak.

Köyler su altında kalacak

Ayrıca raporda “Sungurlu Barajı yapıldığı takdirde göl alanı içerisinde kalan nüfusun tamamı yer değiştirecektir. Rezervuar alanı içerisinde kalan yerleşim birimlerindeki nüfusun dışında, 300 metrelik mutlak koruma bandında kısmen de olsa etkilenen bir nüfus mevcuttur” ifadeleri yer aldı.

Rapora göre tarım alanları baraj projesinden etkilenirken, su altında kalan yerleşim yerleri oldukça fazla. Teksen Mahallesi ve Akçaova Mahalleleri ile Abdipaşa Mahallesi, Akıncı Mahallesi, Tepeköy Mahallesi, Kabaklar Mahallesi, Çalça Mahallesi, İlyaslar Mahallesi, Yukarıköy Mahallesi, Sungurlu Mahallesi, Yorgalar Mahallesi, Selametli Mahallesi, Kubuzcu Mahallesi ve Gebeşler Mahallesi gibi yerleşim yerleri mutlak koruma alanı içerisinde bulunuyor.

Teksen Köyü

34 bin 500 ağaç kesilecek

ÇED raporuna göre tüm proje alanı içerisinde yaklaşık 1 milyon 691 bin 595 metrekare orman sayılan alan bulunduğunun tespit edildiği amenajman planları verilerine göre, proje alanında yaklaşık olarak 34 bin 500 adet ağaç kesileceği belirtildi.  Planda “Baraj rezervuar sahasında belirli bir ormanlık alanı su altında bırakacaktır” ifadeleri kullanıldı.

Koronavirüs tedavisi acil hal kapsamında: Hastaneler ücret istemeyecek

Sağlık Uygulama Tebliğinde (SUT) Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ, Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Tebliğin 1.7 numaralı maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “acil hal” tanımı yeniden yapılarak salgın hastalıklar da acil sağlık hizmeti kapsamına alındı.

Buna göre, yeni tip koronavirüs vakalarının tanı ve tedavi hizmetleri, acil hal kapsamında olurken, özel hastaneler koronavirüs tedavisinde katılım payı ve ilave ücret isteyemeyecek.

‘Acil hal’ yeniden tanımlandı

Ayrıca değişiklikle, pandemi tedavisi gören hastalar ilaçlarını hastaneden temin edebilecek. Yeni “acil hal” tanımı SUT‘ta şu şekilde yapıldı:

Acil hal, ani gelişen hastalık, kaza, yaralanma ve benzeri durumlarda olayın meydana gelmesini takip eden ilk 24 saat içinde tıbbi müdahale gerektiren durumlar ile ivedilikle tıbbi müdahale yapılmadığı veya başka bir sağlık kuruluşuna nakli halinde hayatın ve/veya sağlık bütünlüğünün kaybedilme riskinin doğacağı kabul edilen durumlar ile pandemi süresince pandemi olgularına yönelik tanı ve tedavileri kapsamaktadır. Bu nedenle sağlanan sağlık hizmetleri acil sağlık hizmeti olarak kabul edilir.

Fotoğraf: AFP

Pandemiler de listeye eklendi

SUT‘un “ilave ücret alınmayacak sağlık hizmetleri” başlığı altındaki 1.9.3. maddesine “pandemi süresinde, pandemi olgularının tanı ve tedavileri” de eklendi.

Koronavirüs hastalığını yenen kişilerin kanından bu hastalığı durduracak antikorların izole edilerek diğer insanların tedavisinde kullanılması için “immün plazma tedarik ve uygulama” tekniği de SUT‘a dahil edildi.

Tedavide kullanılan ilaçlar SGK listesinde

Aynı tebliğin 2.1.2.B numaralı maddesinin birinci fıkrasının d bendinde yer alan “tanımlı ilaçlar” ibaresinden sonra, “Sağlık Bakanlığı tarafından pandemi süresince hastanelerce temin edileceği bildirilen pandemi tedavisine yönelik ilaçlar” ibaresi getirildi. Böylece Covid-19 tedavisinde kullanılan ilaçlar, SGK‘nin ödeme listesine alınmış oldu.

Yeni araştırma: Hava kirliliği, koronavirüs kaynaklı ölümleri artırıyor

Yeni yayınlanan bir araştırma, hava kirliliğinin yüksek olduğu bölgelerde yeni tip koronavirüsten kaynaklı ölüm oranlarının çok daha yüksek olduğunu ortaya koydu.  Çalışmaya göre salgın öncesindeki kirlilik seviyesindeki en küçük artış dahi ölüm seviyesini yüzde 15 artırıyor.

Guardian’da yer alan habere göre ABD’li bilim insanları Manhattan’daki hava kalitesinin daha iyi olduğu bir koşulda yüzlerce kişinin hayatının kurtarılabileceğini öne sürdü. Kirlilik, ölümlerin yaşanmasına sebep olan akut solunum sıkıntısı sendromu riskiyle beraber diğer kalp sorunlarını da tetikliyor.

Ölüm oranlarında yüzde 15 artış

Boston’daki Harvard TH Chan Halk Sağlığı Okulu araştırmacıları tarafından yapılan çalışmada, nüfusun yüzde 98’ini kapsayan üç bin ABD yerleşim yerindeki 4 Nisan’a kadar görülen hava kirliliği ve Covid-19 ölümleri analiz edildi.  Araştırmacılar buldukları sonucu şu şekilde paylaştı:

PM2.5 (partiküller)’de sadece 1 μg/m3’lük bir artışın Covid-19 ölüm oranındaki yüzde 15’lik bir artışla ilişkili olduğunu bulduk.

Parçacık kirliliğine 15-20 yıl boyunca maruz kalınan küçük bir artışın zaten ölüm riskini arttırdığı biliniyordu ancak yeni çalışma bu artışın Covid-19 ölümleri için 20 kat daha yüksek olduğunu gösteriyor.

SARS virüsü ve hava kirliliği arasındaki ilişkiyi doğruluyor

Araştırmacılardan Rachel Nethery daha önce salgın hastalıklar ve hava kirliliği bağlantısı hakkında yapılan bir çalışmaya değinerek “Daha önce yayınlanan bir çalışma hava kirliliğinin 2003 yılında ortaya çıkan SARS koronavirüsünün sebep olduğu ölüm oranlarını yükselttiğini göstermişti. Bizim sonuçlarımızın da bu bulguyla tutarlı olduğunu düşünüyoruz” dedi.

İtalya’daki bilim insanlarının yayınladığı ayrı bir raporda, ülkenin kuzeyinde görülen yüksek ölüm oranlarının en yüksek hava kirliliği seviyeleri ile ilişkili olduğu belirtiliyordu.

Wu: Ek önlemler almamız gerekiyor

Ekip üyelerinden Xiao Wu ise çalışmanın sonuçlarından şu şekilde faydalanılabileceğini söyledi:

Bu bilgiler, yüksek kirliliğe maruz kalan nüfusları ekstra önlemler almaya ve Covid-19’un kötü sonuç riskini azaltmak için ekstra kaynaklar tahsis etmeye teşvik ederek hazırlanmamıza yardımcı olabilir. Bir aşı veya tedavi umudumuza rağmen Covid-19’un uzun bir süre hayatımızın bir parçası olması muhtemel. Bunun ışığında, Covid-19 ölüm ücretini azaltmak için kendimizi kirliliğe maruz kalmaktan korumak için ek önlemler almalıyız.