Ana Sayfa Blog Sayfa 2149

ABD’de ev kedilerinde koronavirüs görüldü

ABD‘nin New York kentinde ilk kez, ev kedileri koronavirüs ile enfekte oldu.New York’un farklı bölgelerinde bulunan kedilerin solunum yolları rahatsızlıkları olduğu ve tamamen iyileşmelerinin beklendiği bildirildi.

ABD Hastalıkları Kontrol ve Önleme Merkezi‘ne (CDC) göre kedilerin virüsü hane halkından ya da komşulardan aldığı sanılıyor.

Koronavirüsle ilgili verdiği günlük brifinginde konuya değinen ABD Alerjik ve Bulaşıcı Hastalıklar Ulusal Enstitüsü yöneticisi Dr. Anthony Fauci “Hayvanlar, evcil hayvanlar enfekte olabilir (…) Ancak virüsün hayvndan insana geçtiğine dair bir bulgu yok” diye konuştu.

Dünyada şu ana kadar Covid 19 enfekte olduğu bilinen pek az hayvan mevcut. New York’ta daha önce de Bronx Hayvanat Bahçesi’nde yaşayan Malay kaplanı Nadia enfekte olmuştu. 

 

Copernicus’un koronavirüs haritası, virüsün sıcaklığa ve neme dayanıklılığını ölçecek

AB’nin yeryüzü gözlem programı Copernicus İklim Değişikliği Gözlemleme Kurumu (CS3), çevreyle ilgili yazılımlar geliştiren B-Open‘dan uzmanlarla birlikte koronavirüsün sıcaklık ve nemden nasıl etkilendiğini gözlemlemeye yönelik ortak bir uygulama geliştirdi. Uygulamada ölüm oranları sıcaklık ve nem verilerine bağlı olarak haritalanıyor. 

Virüslerin, genellikle sezonluk döngüler sırasında ortaya çıktığı biliniyor. Koronavirüs için de benzer bir durum olduğu sanılıyor. Sezon döngülerinin belirleyiciliğinde en temel faktörler ise sıcaklık ve nem.

CS3, söz konusu uygulama için sıcaklık ve nemle ilgili geçmiş, güncel ve gelecek zamanlı verileri sağladı, B-Open ise, bu verileri ocak şubat ve mart aylarında, Covid 19‘a bağlı ölümlerin olduğu yerler üzerinde haritaladı.

CS3 direktörü Carlo Buontempo uygulamayla ilgili olarak şunları söyledi:

Uygulama sağlık yetkililerine ve epidemyoloji merkezlerine, sıcaklık ve nemin virüsün yayılmasını etkileyip etkilemediği yolundaki iddiaları araştırmalarına imkanı veriyor. Yayılmada iklimin rolü olsun ya da olmasın, koronavirüsün doğası üzerine daha fazla şey öğrenmemizde ve yetkililerin etkin önlemler almasında bu fayda sağlayabilir ve bu bilgiye kolay erişimi sağlamak bizim sorumluluğumuzdur. 

Virüs sıcaklıktan etkileniyorsa, gelen sıcak havalar etkisini kırabilir 

Uygulama ayrıca, 20 yıl öncesinin verilerine dayanarak dünyada sıcaklık ve nemin aylar içindeki olası değişimini de gösteriyor. Bu da virüsün yayılması için şartların iklimsel olarak uygun olup olmadığının anlaşılmasına olanak veriyor:

Eğer sıcaklık ve nem, yeni epidemiyoloji çalışmalarının savunduğu gibi koronavirüsün yayılmasını etkiliyorsa, söz konusu uygulama gelmekte olan sıcak ve nemli havaların, Avrupa’nın güneyi gibi virüsten en çok etkilenen bölgelerdeki şartları virüsün yayılma eğilimini azaltacak biçimde değiştirebileceğini gösteriyor.

Sağlık sektörü, uygulamayı faydalı bulursa her ay yeni güncellemeler ve yeni özelliklerle donatılarak geliştirilmeye devam edilecek.  

 

‘Herkes evdeyken yapılan korona fırsatçılığı, salgının etkisini ikiye katlıyor’

Dosya Haber: Nida Kara

2019 yılının sonlarından itibaren, tüm dünya ülkelerinin ana gündemini Covid-19 salgını belirliyor. Her geçen gün artan vaka ve ölüm sayılarıyla hayatımızı uzun bir süre meşgul edeceği belli olan salgınla ilgili tüm kaynaklar seferber edilmiş durumdayken Türkiye’de, bir yandan da baraj, maden sahası, inşaat çalışmaları, ihalelere de ara verilmeksizin devam ediliyor. Doğa tahribatı ile koronavirüsün meydana çıkması ve etkisi arasındaki ilişki sadece bilim insanlarının ilgi alanında olmaktan çoktan çıkmasına rağmen, süregelen söz konusu proje çalışmalarının, ilerleyen yıllarda ülke habitatını, iklimini ve halk sağlığını nasıl etkileyeceği ise salgın koşullarında konuşulamıyor bile.

Kanal İstanbul ihalesi 

Mart ayında, Kanal İstanbul projesi kapsamında ilk ihale gerçekleşti. Karayolları 1.Bölge Müdürlüğü’nde gerçekleştirilen ihalede, kanalın etki alanında kalan tarihi Odabaşı ve Dursunköy köprülerinin rekonstrüksiyon projeleri için beş firmadan teklifler alınmıştı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu da ihale sonrası “İnanılır gibi değil ama millet can derdindeyken, birilerinin bugün Kanal İstanbul derdinde olması akıl alır gibi değil” demişti.

26 Mart tarihinde konuyla ilgili Ulaştırma Bakanlığı tarafından yapılan açıklama da ise, ihaledeki asıl amacın ülke ekonomisini sürdürmek olduğu belirtilerek şu ifadelere yer verilmişti: “İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Kanal İstanbul güzergahında bulunan iki adet tarihi köprünün taşınması veya yerinde koruma altına alınmasına karar verilmesi için yapılan proje ihalesini eleştirerek, “Koronavirüs ile mücadele ederken bunlar Kanal İstanbul derdinde” şeklinde açıklamaları olmuştur. Ancak bir taraftan salgın ile mücadele ederken öte yandan hayatın devam ettiği unutulmamalıdır. Üretim ve yatırımın devam etmesi, ülke ekonomisinin çökertilmemesi, salgından kurtulduktan sonra da ihtiyaç olan ürünlerin üretilmesi gerekli yatırımların yapılması da son derece önemlidir. Türkiye Cumhuriyeti, salgın ile mücadele ederken üretim ve yatırımları da yapabilecek güçtedir.” 

Kanal İstanbul ihalesi sırasında çekilen bu maskeli fotoğraf uzun süre gündemde kalmıştı.

Sivrihisar’a ikinci siyanür havuzu

Eskişehir Sivrihisar‘da, TMSF (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu) yönetimindeki Koza Altın İşletmeleri tarafından yaşam alanlarının yakınına 40 hektar alan içinde 1 milyon 750 bin metreküp kapasiteli atık depolama göleti yapımı için çalışmalar başlatıldı. Çalışmalara bölge sakinleri tarafından tepki gösterildiği belirtilirken, Kaymaz Mahalle Muhtarı Bayram Canigür 12 Mart’ta Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından gönderilen yazının 31 Mart’ta ulaştığını söyleyerek “Koronavirüs ile mücadele döneminde bu yazı bize geç geldi. Sosyal izolasyon nedeniyle mahallemizde yaşayanları doğru dürüst bilgilendiremedik bile” diye konuştu. CHP Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer de“Binlerce Sivrihisarlı’nın, Eskişehirli’nin yaşamını, hayvanların sağlığını, doğayı tehlikeye atacak siyanür havuzu için bu acele neden? Havayı, toprağı, suyu, koyunu, kuşu, insanı zehirleyecek adımdan derhal vazgeçin. Altın madeninin siyanür ile temizlenmesinden sonra ortaya çıkan atıklar bu dev gölete bırakılacak. Bu göletin yapılacağı yer Kaymaz Mahallemizin dibi. Baktığınızda evler gözüküyor. Bu atık havuzu Eskişehir’deki tüm canlılar için bir tehlike oluşturmakta” diyerek yapılan çalışmalara tepki göstermişti. 

Yapılması planlanan siyanür havuzu için, uluslararası platform Change.org üzerinden, Anadolu Üniversitesi Doğa Sporları Kulübü tarafından, “Eskişehir’de siyanür havuzuna hayır!” başlığıyla bir imza kampanyası oluşturuldu.

Sungurlu Barajı’na ÇED olumlu kararı 

3 Nisan tarihinde, İstanbul’un Şile ile Kocaeli’nin Kandıra ilçesi arasında yapılması planlanan Sungurlu Barajı ve HES projesine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan ‘ÇED Olumlu’ kararı çıktı. Devlet Su İşleri (DSİ) tarafından planlanan ve ilk ÇED raporu 10 Haziran 2016 yılında kabul edilen Sungurlu Barajı’na karşı köylüler dava açmış ve İstanbul 11’inci İdare Mahkemesi verilen ‘ÇED Olumlu’ kararını eksik bularak 2018’de iptal etmiş, Danıştay da bu kararı geçen yıl onaylamıştı. 

ÇED raporunda yer alan bilgilere göre Sungurlu Barajı için toplam 263 milyon 82 bin lira harcanacak. Baraj inşaatının 1 milyon 691 bin 595 metrekarelik bir orman arazisinin su tutma havzası içerisinde kaldığı belirtildi. ÇED raporuyla ilgili bir rapor hazırlayan Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, proje alanının ekolojik yapısının detaylı incelenmediğine dikkat çekerek “Ekolojik yapının detaylı incelemesi yapılması halinde ekolojik yıkımın etkisi de anlaşılacağından bu çalışmadan özellikle kaçınıldığı anlaşılmaktadır” dedi. Çevre Mühendisleri Odası, barajın ve baraj ile ilgili HES, Beton ve Malzeme Tesislerinin; bölgedeki tarım alanları, ekolojik alanlar ve yerleşim alanlarına etkisinin belirtilmediğini de vurguladı.

Salda Gölü’ne Millet Bahçesi inşaatı

Yine Mart ayı ortasında başlayan diğer bir inşaat da, Burdur Yeşilova’daki Salda Gölü’ne yapılması planlanan Millet Bahçesi çalışmalarıydı. Kurulmak istenen 300 bin metrekarelik Millet Bahçesi için ihaleyi alan şirket tarafından göl çevresine konteynerler getirilip beyaz çizgilerle bazı alanlar belirlenmişti. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından alanın Özel Çevre Koruma Bölgesi ilan edilerek, Salda Gölü’nde mescit, otopark, tuvalet, duş, büfe, kafeterya gibi düzenlemeler yapılacağı belirtilmişti. 

Başlayan inşaat çalışmalarına ilişkin konuşan Salda Gölüme Dokunma Platformu sözcüsü Gazi Osman Şakar şunları söyledi:  “Salda Gölü kapalı bir havza. İçeride pisliği toplayabiliyor, ancak dışarı deşarj edemiyor. Bizim amacımız burada Salda’nın doğal güzelliğini korumak. İktidar her yere para hırsıyla bakıyor. Bu yüzden Salda Gölü’ne de yok etmek istiyorlar. Biz bölgenin doğal güzelliğini korumak için elimizden geleni yapacağız. Proje defalarca değiştirildi, şirket ihaleyi aldıktan sonra da değişti. Şirket bile orada ne yapacağını bilmiyor.”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın eşi Emine Erdoğan Salda Gölü’ne ziyarette bulunmuş ve duyduklarıyla burada gördükleri arasında büyük bir fark olduğunu dile getirerek şunları ifade etmişti: “Herkese gelip Salda Gölü’nü görmesini tavsiye ediyorum. Bize ilk söylendiğinde böyle şeyler anlatılmadı. ‘Burası bakanlık eliyle kötü bir hale getirilecek.’ dediler. Ben de Bakanıma bunu bildirdim. Dedi ki, ‘Asla böyle bir şey yok. İsterseniz sizi davet ediyorum. Salda Gölü’ne gelin birlikte gezelim. Önceki ve sonraki halini size göstermek istiyorum.’ dedi. Gerçekten görünce mutmain oldum. Bütün halkımızın da mutmain olmasını tavsiye ediyorum. O halden bu hale gelişi, gerçekten çok güzel bir girişim.”

Ancak söylendiği gibi olmadı. 13 Nisan tarihinde, Salda Gölü’nün tarihi 3.7 milyar yıl öncesine dayanan beyaz kumlarının, ayak basması bile yasak olan kumsala giren iş makinalarıyla taşınmaya başlandığı görüntüleri medyaya yansıda. Görüntülerinin kamuoyuna ulaşması üzerine, olay yerine giden CHP Burdur Milletvekili Mehmet Göker, çalışmaların durdurulduğunu açıkladı. Yaptığı açıklamada kendilerine çalışmaların müteahhit firma tarafından tek taraflı bir kararla başlatıldığının aktarıldığını söyleyen Göker, “Buradan sonra Cumhuriyet savcılığına gidip olayın sorumluları hakkında suç duyurusunda bulunacağız” dedi. 

Konuyu uzun süredir takip eden CHP Doğa Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Denizli Milletvekili Gülizar Biçer Karaca ise Bakan Kurum’a yaptığı çağrıda şu ifadelere yer verdi: “Geçen sene Kesin Korunacak Hassas Alan olarak ilan edeceğinizi söylediğiniz alanda, bugün kamyon ve kepçelerle binlerce canlının yaşam alanına saldırılıyor. Sayın Bakan ya sizi kandırıyorlar ya da siz bu milleti kandırıyorsunuz. Salda siz inşaat yapasınız diye değil, korona virüsü tedbirleri gerekçesiyle ziyarete kapatıldı. Virüs sonrasında, yurttaşları bu manzarayla mı karşılamak istiyorsunuz? Çıplak ayakla dahi basılmaması gereken o beyaz kumları, kamyon ve kepçeler kirletiyor, binlerce yılda oluşan doğal ve özel kıyıları geri dönülmez şekilde yok ediyorsunuz.” 

Göl çevresine yapılacak Millet Bahçesi inşasına en çok karşı çıkan isimlerden biri olan Yeşilova ilçesi Belediye Başkanı Mümtaz Şenel ve eşi Fatma Şenel, 20 Nisan tarihinde, Koyunlar Çeşme Mahallesi’ndeki evinde saat sabah dört sularında, kimliği belirsiz kişiler tarafından saldırıya uğradı. Başkan Mümtaz Şenel’in sağ ve sol ayaklarına beş el ateş eden şüpheliler, eşi Fatma Şenel’i de ayağından vurduktan sonra kaçtı. Yeşilova Devlet Hastanesi’ne kaldırılan Başkan ve eşi, buradaki ilk müdahalelerinin ardından da Burdur Devlet Hastanesi’ne sevk edildi. Saldırı sonrasında Yeşilova Belediyesi’nin resmi Twitter hesabından yapılan açıklama şöyle:

https://twitter.com/Yesilovabld/status/1252123220972625927

Yenişehir’e atık barajı ve çinko zenginleştirme tesisi

Bursa’nın Yenişehir ilçesine bağlı Kirazlıyayla köyünde faaliyet göstereceği açıklanan Meyra Madencilik, kurşun, çinko, bakır zenginleştirme tesisi ve atık barajı için çalışmalarına başladı. Kasım ayında yapılan açıklamalarda, “Yenişehir’de kimyasal çöplük istemiyoruz” diyen köylüler, tesisin hayata geçmesi durumunda, 3 milyon metreküp zehirli balçığın ovaya yayılacağını ve 55 ton cevher için 894 ton toprağa zehir karışacağını söylemişlerdi.

Meyra Madencilik’in yapacağı çalışmalar için, güvenlik güçleri tarafından köye giden yolun kapatılmasının ardından, CHP Genel Başkan Yardımcısı Orhan Sarıbal, yapılan çalışmalara tepkisini dile getirerek, “Burada bir yasak var; köylere girme yasağı. Bu yasak, koronavirüsün yaratmış olduğu hastalıktan dolayı değil. Bu yasak, iktidarın yağma ve talan politikasının devamı olan madencilere sağladığı imkanlar yüzünden kaynaklanan bir yasak. Gördüğünüz emir, madenciler işlerini rahat yapsın, ağaçları rahat talan etsinler diye, tarım alanlarını yok etsinler diye verilmiştir” demişti. 

Bayındır’a kurşun ve çinko ocağı

İzmir Bayındır’ın Sarıyurt Mahallesi’nde Yaban Hayatı Koruma ve Geliştirme Sahası’na yıllık 150.000 ton kapasiteli kurşun ve çinko ocağı için ÇED (Çevre Etki Değerlendirme) başlatılması amacıyla gerekli izin verilmişti. Kurşun ve çinko gibi canlılar için tehlikeli ağır metallerin çıkaracağı ocağın bulunduğu alan, Bayındır’da 57.8 hektarlık Ovacık Yaban Hayatı Koruma ve Geliştirme Sahası içinde yer alıyor. Ayrıca 26 Mart’ta 810 hektarlık alanda kurulacak ocak için halkı bilgilendirme toplantısı yapılacağı da belirtilmişti. 

Köylüler, İzmir Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne maden projesinin iptal edilmesi için gönderdiği dilekçede ortaya çıkabilecek zarardan duydukları endişeyi şöyle dile getirdi: “Hem tarım topraklarının, hem içme ve sulama suyu kaynaklarının, hem yaban hayatı yaşam alanlarının, hem de eko turizm olanaklarının bulunduğu böyle zengin bir coğrafyanın tam ortasındaki kurşun ve çinko maden sahasının kat be kat genişletilmesi talebi, ekonomik, ekolojik ve sosyal açıdan çok yönlü zararlara ve mağduriyetlere neden olacaktır.” 

Ula’da endüstriyel plantasyon alanı olarak belirlenen ormanda ağaç kesimi

4 Nisan tarihinde, Muğla’nın Ula İlçesi Çıtlık Mahallesi‘nde 30 hektar yetişmiş orman alanının endüstriyel plantasyon alanı olarak belirlenmesinin ardından sabah saatlerinde ağaç kesimine başlanmıştı. Kesilecek ağaçların damgalanma işleminin tamamlanmasının ardından kesim ihalesi yapıldı. Taşkesiği mevkisinde, tespit edilen ağaçların kesimine başlanmasının ardından çevre aktivistleri ve yöre halkı bu duruma tepki göstererek, ağaç katliamının durdurulması için harekete geçti. Gelen tepkiler üzerine, Muğla Orman Bölge Müdürlüğü tarafından yapılan açıklamada ise, kesimlerin durdurulduğu açıkladı.  

Konuyla ilgili yaptığı açıklamada, kesimin sadece 3-4 ay süreyle durdurulduğunun bilgisini aldıklarını belirten Muğla Çevre Platformu’ndan Serdar Denktaş şöyle konuştu:

Kamu kaynakları virüsle mücadeleye ayrılması gerekirken, böyle bir müdahale kabul edilemez. Bir takım telefon görüşmeleri yaptık, daha sonra gerekçemizi ve talebimizi kabul edildiği, bu anlamda olayın büyümesini kendilerinin de istemediğini ve çalışmayı durduracaklarını söylediler. Ve hemen ekiplere talimat verilerek çalışmalar durduruldu. Olayın sosyal medyada paylaşılmasından sonra Muğla milletvekilleri de devreye girdiler. Muğla Milletvekili Mürsel Alban, Orman Bölge Müdürlüğüyle görüşerek bizim taleplerimizi aynen kendisine iletmiş. Buna devam edilirse buraya çok sayıda insan geleceğini ve virüs nedeniyle çok sayıda insanın hayatının tehlikede olacağını ve bunun da sorumlusunun Orman Bölge Müdürlüğü olduğunu belirtmiş. Bölge Müdürlüğü de bu durumu ciddiye alarak çalışmanın 3- 4 ay boyunca durdurulacağını söylemiş. Fakat biz elbette bu çalışma tamamen iptal edilinceye kadar çalışmalarımızı sürdüreceğiz.” 

Saraçoğlu Mahallesi’nde sondaj çalışmaları

Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Ankara’nın merkezinde bulunan Saraçoğlu Mahallesi’nde sondaj çalışmaları başlatıldığını ve buradaki ağaçların kesildiğini açıkladı. Mimarlar, Çevre Şehircilik Bakanı ve Kültür Turizm Bakanı hakkında görevi kötüye kullanmaktan suç duyurusunda bulundu. Saraçoğlu Mahallesi’nde incelemelerde bulunan Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, “Binalarıyla, ağaçlarıyla tescilli kültür varlığı ve kentsel SİT alanı olan Saraçoğlu Mahallesi’nde ağaçlar, kepçelerle devrilmiş parçalanmış. İnsanların sağlık mücadelesinde olduğu böylesi bir dönemde, rant ve talandan vazgeçmeyenler yargı önünde hesap verecekler” dedi.

‘Bu dönemdeki tahribat, devlet-toplum arasındaki güven ilişkisini zedeler’

Salgın dönemine rağmen ihale ve projelere ayrılan bütçeler ve daha da önemlisi doğal yaşama verilen zararı Yeşil Gazete‘ye yorumlayan Greenpeace Akdeniz Direktörü Deniz Bayram, dünyanın bu sağlık krizine ikinci bir evrensel kriz olan ‘iklim krizi’ içerisinde yakalandığını söyledi. İçinde bulunduğumuz dönemi, tüm kaynakların sağlık ve sağlıklı bir çevre politikası inşa etme üzerine yatırılması gereken bir dönem olarak tanımlayan Deniz Bayram, insan sağlığı ve çevre sağlığı arasındaki doğrusal ilişkiye dikkat çekerek şunları söyledi:  

Deniz Bayram.

“Salgın döneminde, bu projelerin tamamı askıya alınmalı ve sürecin sonunda, halk sağlığı ve çevre politikaları bir bütün olarak değerlendirilerek yeniden planlama yapılmalı. Gezegenimize ve insan sağlığına zarar verecek projeler yerine kamu kaynaklarının iklim krizine karşı önlemlerin alınmasına, bu salgında da gördüğümüz gibi sağlık sistemine harcanması gerekiyor. Örneğin, Greenpeace Akdeniz’in hazırladığı “Eskişehir’de santral neye mal olacak” raporuna göre, Eskişehir Alpu Ovası’nda yapılması planlanan kömürlü termik santrale verilecek devlet teşviği ile 11 adet 700 yataklı hastane yapılabilir. Buradaki esas mesele, kamu kaynaklarını Kanal İstanbul gibi, kömürlü termik santraller gibi bizi iklim krizine karşı daha da kırılgan hale getirecek, insan sağlığını tehdit eden projelere mi, yoksa daha temiz, daha yeşil ve daha adil bir dünya için mi harcamak istiyoruz?”

Kuzey Ormanları Savunması’ndan (KOS) Batuğhan Otyıldız ise dünyanın küresel salgınla mücadele ettiği bir dönemde, devletlerin doğaya verdiği zararın devlet-toplum arasındaki güven ilişkisini zedeleyeceğine dikkat çekti: “Devlet-toplum ilişkisinin üst düzey güven ilişkisinde ilerlemesi gereken salgın ile mücadele sürecinde, iktidarın doğanın talanına yol açacak politikalarında korona fırsatçılığı gözeterek gerekli güven ortamının zedelemesine yol açması siyasal iktidarın politik olarak da nasıl bir çıkmazda olduğunu görmemize vesile oluyor.” 

Batuğhan Otyıldız.

Salgın nedeniyle toplumun evde izole durumda olmasının ‘fırsatçılığa’ dönüştürüldüğüne dikkat çeken  Otyıldız şu ifadeleri kullandı: “COVİD-19 pandemisinin dünya üzerindeki tüm yönetimlere öğretmesini umduğumuz sağlıklı toplumsal yaşayışa, adaletli yönetimine, su hakkına, temiz hava hakkına, iklim adaletine, insan eliyle doğaya verilen zararlara son verilmesi gerektiğine ve tüketim endüstrisinin değiştirilmesine yönelik öğütleri mevcut iktidar bakımından göz ardı ediliyor. Doğamızı rant için tahrip etmeye çalışanların, bunun için yaşam savunucularının evinde olduğu anı değerlendirerek tüm projelerini bir an önce tamamlayıp ceplerini doldurma peşinde olması, doğaya ve insana düşman yağmacı zihniyetin net bir göstergesidir.” Batuğhan Otyıldız, bahsi geçen doğa tahribatlarının aynı zamanda bir hak ihlali olduğuna da vurgu yaptı.

Kızıldere: Doğal yaşam ihlalleri, salgının etkisini ikiye katlıyor

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Ekoloji Komisyonu Eş Sözcüsü Menekşe Kızıldere ise bahsi geçen ihale ve projelerin sermayeden bağımsız değerlendirilemeyeceği görüşünde. Her dönemde olduğu gibi bu dönemde de sermaye sahipleri şirket patronlarını zarara uğratmamak adına söz konusu ihlallerin süregelmesinin çok da şaşırtıcı olmadığı ifade eden Kızıldere, normal süreçlerden farklı olarak içinde bulunduğumuz salgın dönemine dikkat çekerek şunları dile getirdi: “Ekonomi anlamında açıklanan önlemlere bakıldığında küçük esnaf ya da işçi sınıfından ziyade, bunlar büyük patronları yani sermayeyi destekleyen önlemler. Aslında şu anda da devam eden doğaya karşı yıkım da bununla alakalı; çünkü bunlar aynı patronlar. Maden işletmeleri sahiplerine ya da kısa zaman önce ilk ihalesi yapılan Kanal İstanbul projesinde yer bulan firmalara bakıldığında bunlar aynı aktörler. Ama salgın devam ederken bunların da devam etmesi, salgının etkisini ikiye katlıyor.” Eş Sözcü, maruz kalınacak zararın önceki dönemlere nazaran iki kat artacağını da sözlerine ekledi. 

Menekşe Kızıldere.

Doğaya verilen zararın, hayatımızın her noktasına etki ettiğine dikkat çeken Kızıldere, “Yaşam ve çevre şartlarının kalitesizleşmesi, hava kirliliği, suyun parayla satılmak zorunda bırakılan bir ihtiyaç haline gelmesi, sürdürülemez gıda aslında tüm bu yıkımların bir sonucu. Yani bu yüzden her şey çok pahalı ya da bu yüzden doğadan elde edebileceğimiz şeyleri de satın alıyoruz” diyerek yıkımın çapını vurguladı. 

Karaca: Doğa ihlalleri iki-üç kat hız kazanmış durumda

Toplumun zorunlu izolasyonun bir çeşit fırsatçılığa dönüştürüldüğü konusunda Kızıldere ile aynı fikirde olan CHP Doğa Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Gülizar Biçer Karaca da, söz konusu ihale ve projelere ayrılan kaynakların sağlık için kullanılması durumunda, salgınla ilgili oldukça olumlu ilerlemeler kaydedileceğini kaydetti ve ekledi:

“Şu anda birçok ilde, özellikle maden sahalarının genişletilmesi, siyanür ya da zehirli atık havuzlarının daha yaygın bir şekilde açılması; yani toplumun tepki göstereceği toplumun havasına, suyuna, toprağına sahip çıkmak adına refleks göstereceği birçok alana ilişkin çalışmalar, ‘Evde Kal’ çağrılarının ardına gizlenerek daha da hızlı bir şekilde sürdürülmeye çalışılıyor. Yurdun dört bir yanında bu doğa hakkı ihlalleri yaygınlaştırıldı; çünkü hukukun işletilemediği bu süreçte, bu mücadelede geri adım attırabilen tek davranış biçimi halkın eylemselliğiydi. Korona günlerinde de maalesef, halkın bu tepkiselliğinin olmayacağı düşüncesiyle ihlaller iki kat, üç kat daha hız kazanmış durumda. ”

Konuyla ilgili, Karaca’nın katkılarıyla Mart ayında hazırlanmış olan “Korona, Doğa Hakları İhallerini Durduramadı” adlı raporda, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın, 2020 yılı Mart ayı içerisinde toplam 37 adet proje için ÇED Olumlu kararının verildiğine değiniliyor. Doğal alanların yapılaşmaya açılmasıyla ilgili yayımlanan yönetmelik değişikliğine de işaret eden raporda “16 Mart’ta yayınlanan yönetmelik değişikliği ile koruma altındaki doğal alanların yapılaşmaya ve yüksek yoğunluklu faaliyetlere açılması maksadı taşıyor. Hükümet, bir yandan doğal sit olarak ilan ettiği bölgeleri merkezi hamlelerle yönetimi altına alıyor, yönetmelik ve ilke kararları ile bu alanları yapılaşmaya açmaya çalışıyor. Sorduğumuzda ise bunun adının koruma olduğunu söylüyor” ifadelerine yer veriliyor.

Çevre kirliliği ile halk sağlığı arasındaki doğrusal ilişki

Doğa tahribatı yalnızca doğal alanların yağmasına yol açıp biyoçeşitliğe zarar vermiyor. Önemli etkilerinden biri, doğrudan halk sağlığını da tehdit ediyor oluşu. Koronavirüs gibi diğer solunum rahatsızlıklarından kaynaklı ölümlerin çevre kirliliğiyle paralel olarak arttığına dikkat çeken Deniz Bayram, bu konuda İçişleri Bakanlığı tarafından, büyükşehirlere getirilen giriş-çıkış yasağına Zonguldak’ın da dahil edilmiş olmasını örnek verdi:

“Bu konudaki en somut örnek, 30 büyükşehirle birlikte karantina altına alınan Zonguldak ilininin virüsün tehditlerine karşı olan kırılganlığı, savunmasızlığı. Koronavirüs, yaş almış insanlar gibi kronik rahatsızlıkları olan insanları daha ciddi düzeyde etkilemektedir. Zonguldak kronik obstrüktif akciğer hastalığının (KOAH) çok sık görüldüğü illerden biri. Zonguldak ili ile ilgili 2010’lu yıllarda yapılan sağlık araştırmalarında, sanayiden kaynaklanan kükürtdioksit (SO2) ve parçacık madde (PM10) kirletici konsantrasyonları ile bazı kronik akciğer hastalıkları arasında anlamlı pozitif korelasyon olduğu tespit edilmiştir.”

Uluslararası medya kuruluşu The Guardian‘da 17 Mart tarihinde yayımlanan bir makale de bunu doğrular nitelikte. Makalede, uzmanların, hava kirliliğine maruz kalan şehirlerde yaşayan insanların koronavirüs nedeniyle hayatını kaybetme ihtimalinin, hava kirliliği oranının normal seviyelerde seyrettiği şehirlerde yaşayan insanlara nazaran çok daha fazla olabileceğine değiniliyor. “Hava kirliliğine uzun süre maruz kalmanın neden olduğu veya seyrini ağırlaştırdığı kronik akciğer ve kalp rahatsızlıkları olan hastalar, akciğer enfeksiyonlarıyla daha az savaşabilir ve hayatını kaybetme olasılığı daha yüksektir. Bu aynı zamanda Covid-19 için de geçerlidiyor İtalya Cagliari Üniversitesi akademisyenlerinden ve Avrupa Solunum Derneği Çevre Sağlığı Komitesi üyesi Sara De Matteis: “Hava kirliliği seviyelerini düşürerek, bu ve gelecekteki olası salgınlara karşı mücadelede en savunmasız kişilere yardımcı olabiliriz.” 

Makalede, daha önceki koronavirüs salgınlarından kirli havaya maruz kalanların ölme riskinin daha yüksek olduğuna dair çalışmaların mevcut olduğuna ve 2003 yılında Çin’de Sars koronavirüs salgınını analiz eden bilim insanlarının daha fazla hava kirliliği olan bölgelerde yaşayan enfekte kişilerin daha az kirli yerlerde olanlardan iki kat daha fazla hayatını kaybetme olasılığının olduğuna değiniliyor.

Yeşil Gazete yazarlarından karantinada okumalık, izlemelik ve dinlemelik öneriler

Eşi benzeri görülmemiş bir zamandan geçiyoruz. Artan vakalar, karantinalar, sokağa çıkma yasakları… İmkanı olanlar kendilerini çoktan evlerine kapattı ve bugünlerin geçmesini bekliyor. Biz de Yeşil Gazete ekibi olarak dört duvar arasındaki zamanını daha verimli geçirmek isteyen okuyucularımıza gündemden biraz uzaklaşmalarını sağlayacak bir liste hazırladık. 

Listede biraz yeşil, biraz klasik, biraz da kenarda köşede kalmış, evde geçirdiğimiz zamanı daha değerli kılacak kitap, film, belgesel, dizi ve müzik albümlerinden öneriler yer alıyor. Koronavirüse karşı kolonya neyse bu önerilerin de okuyucularımızın ruhuna aynı şekilde iyi gelecek, onu arındıracak bir katkı olmasını umuyoruz. 

1-Ümit Şahin

İstanbul Politikalar Merkezi İklim Çalışma Koordinatörü, gazetemizin iklim krizi editörü ve yazarı Ümit Şahin‘in seçkisinde şu eserler yer alıyor:

  • Kitap: Anton Çehov, Bütün Öyküleri – 8 Cilt, 1880-1900.

“Nasılsa zaman bol, Doktor Çehov’un öykülerine el atmak için en iyi zaman. Salgın günlerinde ‘Köylüler’ öyküsüne özellikle dikkat…”

  • Film: Ingmar Bergman, Yedinci Mühür (Det Sjunde Inseglet), 1957.

“Veba salgınında ölümle satranç…”

  • Belgesel: Hubert Sauper, Darwin’in Kabusu (Darwin’s Nightmare), 2004.

“Ekoloji ve adalet teması için aşılamamış çarpıcılıkta bir belgesel.”

  • Dizi: Stefan Kolditz ve Philipp Kadelbach, Annelerimiz, Babalarımız (Unsere Mütter, Unsere Väter), 2013.

“Benim gibi çok bölümlü uzun diziler izlemeyi sevmeyenler için müthiş bir kısa (3 bölümlük) savaş zamanı dizisi.”

  • Müzik albümü: John Prine’ın The Tree of Forgiveness, 2008.

“Covid-19’dan geçen hafta 73 yaşında kaybettiğimiz Amerikalı ozan-şarkıcı John Prine’ın son ve en bilgece albümü.”

2-Ali Serdar Gültekin

Bilim kurgu eserleri seviyorsanız ve biraz da nostalji yaşamak istiyorsanız çeviri editörümüz Ali Serdar Gültekin‘in hazırladığı liste tam size göre. Edebiyat klasiği Dune serisinin sürükleyici sayfaları arasında kaybolabilir, Geleceğe Dönüş filmiyle önce 35 yıl geriye gidip oradan tekrar günümüze yolculuk yapabilirsiniz. 

  • Kitap: Frank Herbert, Dune, 6 Cilt 

“Tüm seriyi okuyun, madem sonsuz vakit. Kendisi uzay temasında geçen bir siyasetname aslında ve bazılarına göre gelmiş geçmiş en iyi bilim kurgu ürünü.”

  • Film: Robert Zemeckis, Geleceğe Dönüş I-II-III, 1985-1990

“Hem güzel üç film, hem dozunda her şey var. Klişeler, zaman yolculuğu, great scottlar. Sonrasında ilginizi çekerse Telltale Games‘in yaptığı oynaması epey kolay bir oyun/hikaye seri de var. Filmler kadar uzun belki daha uzun. Öyle eski bir oyuncu olmaya gerek de yok. İnteraktif hikaye anlatımı gibi.”

  • Belgesel: Everardo Gout, Stephen Cragg & Ashley Way, Marslılar, 2016-2018.

“Tam belgesel gibi değil aslında ama heyecanlı ve az biraz kafa açıcı.”

  • Dizi: Nick Hurran, Çocukluğun Sonu (Childhood’s End) Üç bölüm dizi, 2015.
  • Müzik albümü: The Cranberries, In the End, 2019

“Dolores O’Riordan öldükten sonra onun son kayıtlarından yapıldı.”

3-Ercüment Gürçay

Salgının yayılması ve toplu etkinliklerin yasaklanmasıyla birlikte pek çok film festivali de seçkisini evde kalanlara açtı. Belki de önceden vakit bulamadığımız için kaçırdığımız birçok belgesel ve film şu anda yalnızca bir tık uzağımızda. Kültür-Sanat editörümüz Ercüment Gürçay‘ın önerileri şu şekilde:

  • Kitap: Prof. Dr. Levent Kurnaz, Son Buzul Erimeden, 2019

“Prof. Dr. Levent Kurnaz’ın iklim değişikliğinin dünyadaki tüm varlıkların yaşamını tehdit eden boyutlarını tüm yönleriyle ele alıp, bireysel, ulusal ve uluslararası boyutlarıyla irdelediği “Son Buzul Erimeden” kitabında, istersek son buzul erimeden kendi ellerimizle yarattığımız bu sorunun üstesinden gelebileceğimizi vurguluyor.”

  • Film: İstanbul Film Festivali ödüllü filmleri

“MUBİ ve İKSV işbirliğiyle İstanbul Film Festivali’nin ödüllü filmlerinden oluşan bir seçki 30 gün süreyle ücretsiz gösterimde.” 

  • Belgesel: Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali

“Birçok belgeselin yer aldığı bir kanala düştüm, çıkmak istemiyorum! Abone olup izlemeye başlayın derim.”

  • Dizi:  Pandemic, 2020

“Netflix dizisi “Pandemic” in 1’nci sezonu ilk 6 bölümle gösterime girdi. Dizide küresel salgına karşı önlemler geliştirmeye çalışan bilim insanlarının hikâyesi anlatılıyor.”

  • Müzik albümü: Joan Baez, Whistle Down the Wind, 2018

“Joan Baez, albümde yer alan ‘I Love The Were All Over’ adlı şarkısında, ‘Daha iyi bir dünya gelecek mi? Bilmiyorum. Ama işimizi yarın gelip gelmeyeceğini düşünmeden, adil ve sevgi dolu bir toplum için severek yapmalıyız…’ diyordu.”

4- Mahmut Boynudelik

Şehirler koronavirüs salgınıyla kilitlenmiş, şehrin avantajları dediğimiz her şey dezavantaj haline gelmiş ve apartman dairelerinde doğadan iyice kopmuşken belki de kırsal ile ilişkimizi yeniden gözden geçirme zamanı da gelmiştir. Eğer siz de böyle düşünüyorsanız yerel ve dış köşe haber editörümüz Mahmut Boynudelik‘in listesi tam size göre:

  • Film: Claude Berri, Jean de Florette & Manon des sources

“Fransız kırsalında geçen ve/fakat evrensel kırsaldaki ilişkilere inceden dokunan 2 film birden.”

  • Dizi: Nicholas Meyer, Frank Spotnitz, Medici, 2016

” RAI yapımı dizi Floransa’da rönesansın ve burjuvazinin ortaya çıktığı döneme dair; tabii ki veba da var bir yerlerde.”

  • Kitap: Henry David Thoreau, Walden Gölü, 1854

“İnziva ve kırsalda yaşam kurma deneyimi üzerine öncü düşünürden deneyimler.”

“Eve tıkılıp kaldığımız günlerde biraz Akdeniz havası almak iyi geliyor, hem de İtalyan dostlarımızı anıyoruz.”

5- Koray Doğan Urbarlı

Koronavirüs salgınıyla beraber güvencesiz çalışanların durumu, toplumdaki eşitsizlikler iyice gün yüzüne çıktı. Sosyal devlet anlayışını yeniden gözden geçirmemiz için bundan daha uygun bir zaman olamaz belki de. Politika editörümüz Koray Doğan Urbarlı‘nın listesi bu sorularımıza cevap verebilecek nitelikte:

  • Kitap:  Guy Standing, Temel Gelir, 2020

“Kitap Tellekt Yayınevi’nden çıkmış durumda. İçinde bulunduğumuz dönemdeki arayışlarımıza belki bir kaç soru işareti ve bir kaç yanıt ile katkıda bulunabilir.”

  • Film: Taika Waititi, Jo Jo Rabbit, 2019

“İkinci Dünya Savaşı’na biraz da komedi bakışı. Asla hafife almadan, Nazileri komediyle eleştiren güzel bir film.”

  • Belgesel: Anthony Bourdain, No Reservations, 2007

“Geçtiğimiz yıllarda intihar eden aşçı Anthony Bourdain‘in No Reservations isimli seri programını öneririm. Eve kapandığımız şu günlerde dünyanın çeşitli noktalarından sokaklar ve sokakların lezzetleri iyi gelecektir.”

  • Dizi: Maria Schrader, Unorthodox, 2020

“Hasidik tarikatına mensup Yahudi bir kadının bu çemberi kırması ve kendini bulmasıyla ilgili 4 bölümlük kısa bir dizi.”

  • Müzik Albümü: Spotify çalma listesi: Celtic Punk

“Albüm mü kaldı arkadaşlar? Korona salgını zamanlarındayız, Domuz Gribi geçeli çok oldu. Spotify’dan Celtic Punk çalma listesini öneririm.”

6- Alidost Numan

Kendimizle baş başa kaldığımızda hem doğayla olan ilişkimizi hem de kırılgan erkekliği ve bunların birbirleriyle ilişkisini sorgulayacak bol bol vaktimiz olacak. Kıbrıs ve dış haberler danışmanımız Alidost Numan‘ın listesi bu konuda yardımcı olabilir:

  • Kitap: J.M. Coetzee, Barbarları Beklerken (Waiting for the Barbarians), 2003.

“Masküleniteyi sorgulatacak bir kitap.”

  • Film: Mia Hansen-Love, Gelecek Günler (Løve’ün L’Avenir), 2016.

“Batı düşünü ve kimliğinin akıbeti hakkında bir çok gerilimiyle bir sorgulama olarak ele alabilirsiniz.”

  • Belgesel: David Attenborough, The Living Planet, 1984. 
  • Dizi: Bron/Broen, 2011-2018
  • Müzik albümü: J.S. Bach, Matthaus-passion, Otto Klemperer idaresinde EMI kaydı, çünkü ilahî!

7- Bahar Topçu

Karantina uygulamaları sebebiyle bir süre daha sanatsal aktiviteler ile aramıza mesafe koymamız gerekiyor. Ancak bir yandan da daha önce farklı kıtalarda olduğu için erişemediğimiz etkinlikler koronavirüs sayesinde ayağımıza geliyor. Aktivizm danışmanımız Bahar Topçu‘nun listesi tam da içindeki bu sanatsal boşluğu doldurmak isteyenlere yönelik.

  • The Royal Opera‘nın online performanslarını takip edebilirsiniz 17 Nisan’da premieri olan Kafka‘nın Dönüşüm romanından uyarlanan baleyi de buradan izleyebilirsiniz.
  • Daha klasik bale sevenler için Avustralya Balesi “dijital sezon” açmış. Nisan sonuna kadar Uyuyan Güzel Balesi‘ni, Mayıs ayının ilk iki haftasında da Romeo ve Juliet‘i izleyebilirsiniz.

Koreografiler

Canlı izlemek yerine koreograflardan danslar izlemek isterseniz, aşağıda küçük açıklamalarla linkler paylaşıyorum. Son zamanlarda izlediklerimden… :

  • Ohad Naharin, Last Work 
  • Anne Teresa De Keersmaeker, Rain
    “Rain koreografisini tavsiye ederim. 2000’lerin başında yapılmış minimalist beste ve koreograf için gerçekten zihin açıcı. Bir röportajında dansın insan olmayı kutlamanın bir yolu olduğunu söylemiş  Keersmaeker. Gündelik hayatın sadeliğinin kutlanışının dansını da Rain’de ifade etmiş sanki.”
  • Jiri Kylian, Wings of Wax
  • Hofesh Schechter, The art of not looking back
  • Crystal Pite, The Seasons’ Canon

Okumalık, dinlemelik, izlemelik öneriler

  • Kitap: James Joyce, Ulysses, 1922. “Gündelik hayata övgü, şimdi değilse ne zaman?”
  • Film: Theodoros Angelopoulos, Sonsuzluk ve bir gün (Eternity and a Day).
  • Belgesel: Pina‘yı halen izlememiş olanlar için bir hatırlatma yapmak şart. Cafe Müller‘i buraya bırakıyorum. Ohad Naharin’in Tel Aviv’de oluşturduğu ve dünyaya yayılan dansın hikayesini anlatan Mr. GaGa belgeseli de izleme listesinde olması gerekenlerden. Ayrıca, Documentarist‘in twitter adresinden nette açık olan belgesel paylaşımlarını takip edebilirsiniz. 
  • Dizi: Leslye Headland, Jamie Babbit & Natasha Lyonne, Russian Doll, 2019.

  • Müzik: Son zamanlarda Michael Kiwanuka‘nın albümlerini ve James Francies‘in Flight albümünü dinliyorum. Bir de youtube’dan takip ettiğim klasik müzik dünyasının kadın sanatçıları var. Nisan Ak, Khatia Buniatish, Hilary Hahn, Yuja Wang ve Olga Scheps gibi.
  • Podcast: Son ekleme ise bir podcast: Burada Nisan Ak, bir kadın olarak erkek egemen orkestra şefliği mesleğinde var olmak üzerine konuşmuş.

İyi okumalar, keyifli seyirler…

DSÖ: Virüs uzun süre daha bizimle olacak

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Türkiye’de normalleşme için bayramdan sonrasını işaret ederken Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus yine bir açıklama yaparak virüsün sanıldığından daha uzun süre dünyayı etkilemeye devam edeceğini söyledi. 

Afirka’nın belli bölgelerinde, Orta ve Güney Amerika’da endişe verici artışlar olduğunu söyleyen Ghebreyesus “Yanılgıya kapılmayın. Daha çok uzun yolumuz var. Virüs uzun süre daha bizimle olacak” dedi.

Ghebreyesus ayrıca salgın sürecini iyi yönetememekle suçladığı DSÖ’ye maddi yardımı kestiğini açıklayan ABD Başkanı Donald Trump’a da kararını gözden geçirme çağrısında bulundu.

‘Uçuş kısıtlamaları sürmeli’

Ülkelerin salgınla mücadeleye yönelik yatırımlar yapmaya devam etmesinin öneminin altını çizen Ghebreyesus, “Ülkelerin savunmalarında hala büyük boşluklar var. Hiçbir ülke tam olarak her şeyi halletmiş durumda değil” dedi.

Ghebreyesus, DSÖ’nün uluslararası acil durum ilan etmekte geç kaldığına dair eleştirilere de yanıt verdi ve “Geriye dönük baktığımda bence acil durum ilanını tam zamanında yaptık. Ülkelere hazırlık için zaman tanıdık. 30 Ocak’ta Çin dışında 82 vaka vardı, ölü ise yoktu” dedi.

DSÖ’nün üst düzey acil durum uzmanlarından Dr. Mike Ryan da küresel uçuş kısıtlamalarının çok erken kaldırılmaması konusunda uyararak bunun çok dikkatli risk yönetimi gerektirdiğini söyledi.

Gökçeadalıların protestoları, oldu bittiyle yapılmak istenen inşaatı durdurdu

Haber: Defne Sarıöz

Çanakkale‘nin Gökçeada ilçesinde, 800 Konutlar olarak bilinen ve TOKİ‘ye ait 732 konutun bulunduğu alandaki tek yeşil alana, iki gün önce iş makinaları girdi ve ağaçların kesimi sırasında bölge halkının direnişiyle karşılaştı. Gökçeada sakinleri inşaatın hukuksuz olduğunu savunuyor. 

‘Elimizde bir tek burası kaldı’

Yeşil Gazete‘ye konuşan Gökçeada sakini Kaya Sayım‘ın aktardığına göre, satılmadan önce Gökçeada Belediyesi’ne ait olan 700 metrekarelik alan, TOKİ konutlarının içinde kalan yegane yeşil alan. Burası aynı zamanda bölgede yaşayanların depremde toplanma alanı olabilecek tek yer:

Konutlar yapıldığından bu yana gündeme gelen park, çocuklar için oyun alanı vs. hiçbiri yapılmadı. Elimizde bir tek burası vardı ve şimdi burayı alıyorlar.

İhaleye çıkarıldı

Söz konusu yeşil alanın arsaya dönüştürülmesi üzerine 26 Aralık 2019’da mahkemeye başvuruldu. Mahkemenin henüz sonuçlanmamış olmasına rağmen sürecin hızla ilerlediğini ve arsaya dönüştürülen bölgenin ihaleye çıkarıldığını söyleyen Sayım,  ihalenin duyurulmadığını ve özel bir şahsın burayı belediyeden satın aldığını anlattı:

Mehmet Akmugan bununla ilgili dava açtı. Ancak İdare Mahkemesi 28 Ocak 2020’de Belediye’den istenen evrakları alamadı. On gün içinde karar vermesi gerekiyordu, ancak bugüne kadar karar verilmedi. Belediye, imar planı askı süresine de uymadı ve ihaleyi başlattı. İlan etmeden başlattı. İhaleye katılan şahıs burayı satın aldı, sonra inşaat ruhsatı aldı, derken inşaata başladı.

Gökçeadalılar inşaatı durdurdu

Sayım’ın aktardığına göre, dün başlayan inşaatı haber alan yaklaşık 30 Gökçeadalı, inşaat alanına giderek iş makinalarının çalışmalarının durdurulmasını istedi.

Çalışmalar şimdilik durdu, ancak firmanın mahkeme sonucunu bekleyip beklemeyeceği bilinmiyor. Sayım ise ihalenin duyurulması sürecinde yaşananlar da dahil olmak üzere sürecin sonraki aşamalarına itiraz etmek üzere mahkemeye başvuracaklarını belirtiyor.   

[Yeşil Gazete Tv] Dr. Kahraman Şahin: Covid-19’u öğrenme sürecindeyiz

Yeşil Gazete Tv’de yayımlanan onuncu Karantina Günleri programına  Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Kahraman Şahin konuk oldu. Kendisi de koronavirüse yakalanan, tedavi olduktan sonra çalıştığı hastanede görevi başına dönen Şahin, Alev Karakartal, Koray Doğan Urbarlı ve Ümit Şahin ile izleyicilerin sorularını yanıtladı. 

Programın canlı olarak yayınlandığı 18 Nisan tarihinin verilerini değerlendiren Kahraman Şahin, ölüm ve yeni vaka sayısında azalma görüldüğünü belirtti; “En azından poliklinik başvurularında azalma olduğunu söyleyebiliriz. Umarım bu dalgasal bir azalma değildir” dedi.

Teşhis, tedavi, ilaçlar…

Şahin, teşhis için halen PCR testinin altın standart olduğunu, ancak bu testin duyarlılığının sınırlı olduğunu, “yalancı negatiflik” olasılığının yüksek olduğunu belirtti; klinik bulguları olan hastaların tedavisinin de test sonuçlarını beklemeden hemen başlatıldığını vurguladı. Antikor testlerinin de yapılmaya başlandığını ancak çok yaygın olmadığını anlatan Şahin, tedavi yöntemleri hakkında da şunları söyledi: 

“Bu hastalığa özgü bir ilaç henüz yok. Başka amaçla kullanılan ajanları, yani sıtma tedavisinde kullanılan klorokin, başka virüslere karşı kullanılan favipiravir ve kombine antiviraller kullanıyoruz şimdilik ama bunların sonuçları da kanıtlanmış değil. Tedavinin gidişatı için en önemli şey, risk faktörleri. Bunlar varsa ve hasta 50 yaş üzeriyse hastaneye yatırıp takip ediyor ve izole ediyoruz. Genellikle de tedavi başarılı oluyor. ” 

 

Plazma tedavisinin henüz yaygın olarak kullanılmadığını ifade eden Şahin, bu tedavi yönteminin başarı şansı olduğunu düşündüğünü söyledi.  

Koronavirüs kaptığımızı nasıl anlarız? 

Şahin “Bir kişi virüs kaptığını nasıl anlar” sorusuna şu yanıtı verdi: “Anlamaması imkansız. Şu anda zaten alarm halindeyiz, insanlar iki kere öksürdü mü hastaneye geliyor. Ateş, öksürük, boğaz ağrısı, yorgunluk, nefes darlığı en çok görülen semptomlar.  Bunlardan sonra koku kaybı gibi yeni öğrendiğimiz semptonlar geliyor.” En büyük riskin, semptom göstermeyen hastalardan kaynaklandığını söyleyen Şahin, “Bu kişiler bulaş kaynağı. Son yayınlara göre, gerçek semptomsuz hastanın oranı yüzde 14. Yüzde 36’sında ise semptom olmamasına rağmen, radyolojik bulgu bulunuyor.” 

Türkiye’de “sürü bağışıklığı” yöntemi uygulandığını düşünmediğini kaydeden Şahin, “Bu çok riskli bir yöntem. Ölüm oranlarını da çok yükseltir. Şu anda bile ölüm oranları yüksek” diye konuştu. 

Zonguldak valisine: Virüs yükümüz çok fazla

Sağlık çalışanlarının kendilerini koruyamadıkları ve yük olduklarına ilişkin açıklaması da sorulan Şahin, “Hekimlerin, sağlık çalışanlarının virüs yükü çok fazla. Maske yetmiyor. Her yerde, her koşulda önlük ve tulumla çalışamıyorsunuz ” dedi. 

Zonguldak Valisi Erdoğan Bektaş, 17 Nisan’da bir açıklama yaparak, enfekte olmuş sağlık çalışanlarına yönelik şu sözleri sarf etmişti: 

567 hasta arasında maalesef 137 sağlıkçı var. Sağlıkçılarımız kendilerini koruyamadılar. Sağlık Bakanlığı her türlü tedbiri alırken kendilerini hastalardan korudular, birbirlerinden koruyamadılar. Bu bizim faturamızı ağırlaştıran bir olay oldu. Normalde sağlıkçılarımızın bize getirdiği yük olmasaydı belki de biz bugün geri dönüşü konuşuyor olacaktık. Sağlıkçılarımızı biz misafirhanede misafir ettik. Devletimiz oturdu, düşündü, onlardan ücret de almadı. Tesisleri sağlamaya çalıştık ama orada kendi aralarındaki ilişkilerinde yeterince dikkatli olmadıkların için hem kendilerini hem bizi sıkıntıya soktular.”

Vali, gelen tepkiler üzerine özür dilemişti. 

 

Koca: 3 bin 83 yeni hasta tespit edildi, 117 hastamızı kaybettik

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Bilim Kurulu toplantısının ardından koronavirüs (Covid-19) salgınıyla ilgili açıklama yaptı. Bakan şunları söyledi:  “Bugün 37 bin 535 yeni testin sonucunu aldık. Bu sonuçlara göre 3 bin 83 yeni hasta tespit edildi. Yani bugün düne göre önemli oranda hasta sayısının düştüğünü görüyoruz. Toplam vaka sayımız 98 bin 674’e ulaştı. Son 24 saat içinde 117 hastamızı kaybettik. Gelmesini en çok umut ettiğimiz günler hiç vefat haberi vermeyeceğimiz günlerdir. Yoğun bakımdaki hasta sayımız bugün 1814. Bunların 985’inin solunumu yapay yolla sağlanıyor. Hem yoğun bakım hastalarımızda hem de entübe hastalarımızda belirgin azalma görülmüştür. Hastalığı yenen 1559 vatandaşımızla birlikte iyileşen hasta sayımız 16 bin 477’ye ulaştı.”

‘Hastanelerdeki doluluk oranı düştü’

Hastanelerdeki yatak doluluk oranları hakkında bilgi veren Koca, “Salgın başlar başlamaz tedavileri daha sonra da yapılması mümkün olan hastalarımızın tedavilerini o dönem ertelemiştik. Bu sayede hastanelerimizde ciddi bir rahatlama sağlayarak salgına, yani pandemiye hazırlık yapmıştık. Biz bu dönemde yatak doluluk oranlarımızı yüzde 70’lerden yüzde 30’lara çektik” diye konuştu.

Yoğun bakımlardaki yatak doluluk oranının da yaklaşık yüzde 20 düştüğünü söyleyen Bakan Koca, “Yüzde 80’lere yakın seyreden yoğun bakım yatak doluluk oranlarımızı da şu an yüzde 60’lara indirmiş durumdayız. Pandemiye rağmen, şu anda bile gerek servis, gerek yoğun bakım odalarımız pandemiden önceki kadar bile dolu değildir” ifadelerini kullandı.

Bakan, Türkiye’nin Avrupa ülkeleri ve ABD ile karşılaştırıldığında çok iyi durumda olduğunu öne sürdü,  vakaların zatürreye dönüşme oranlarının da düştüğünü  belirttiği Türkiye’nin, Çin’e benzer bir seyir izlediğini söyledi.

 ‘Normalleşme, tedbirlere uyulmasına bağlı’

Salgına karşı alınan önlemlere uyma çağrısı yapan Koca şöyle konuştu: “Bu salgında kimse ‘Bana bir şey olmaz’ deme gücüne sahip değildir. Hayatını kaybedenlerin yüzde 8’i 60 yaşından küçük ve başka herhangi hastalığı bulunmayan kişilerdir. Tedbiri her yaş grubunda elden bırakmamak gerekiyor. Kurallara uymamız ve bilinçli hareket etmemiz ölçüsünde normalleşme takvimi gecikmeyecektir. Bayram ve sonrasında kademeli olarak normalleşme sürecine geçebilmemiz ilan edilen tedbirleri sıkı uygulamamıza bağlıdır. İzolasyondan, sosyal mesafe kuralından taviz vermemeliyiz. Sokağa çıkma yasağını harfiyen uygulamalıyız. Bu yasak değil fırsattır.”

Fahrettin koca, cuma günü Ramazan ayının başlayacağını hatırlatarak, bunun tedbirlerin gevşetme bahanesi olarak görülmemesini, kalabalık iftarları, sohbet ortamlarını ve Ramazan sohbetlerinin gelecek yıla ertelenmesini istedi. Soru üzerine bazı ülkelerde ikinci salgın yaşandığı haberlerini değerlendiren Koca, önlemlere uyulmayı halinde yeni bir dalga beklemediklerini kaydetti.

Ölüm oranlarıyla ilgili de bilgi veren Koca, şunları söyledi: “İstanbul özelinde ise bildiğiniz gibi hıfzısıha kurulu ve iller idaresi bir karar almıştı. Bundan böyle il dışında vefat edenlerin bulaşıcı hastalık olan ölüm raporu olanların il dışına defnedilmemesi kararını aldı. Daha önce vefat edenler kendi memleketlerinde bu defni yapar iken bu tarihlerden sonra buna izin verilmiyor. Dolayısıyla İstanbul’da vefat eden herkes İstanbul’da defnediliyor. O yüzden yer yer bazı mezarlıklarda kalabalıklar olmuş olabilir. Burada bakılması gereken Türkiye’deki toplam ölüm oranlarının ne olduğu.”

Yeşil hareket 50 yaşında: Doğum günümüz kutlu olsun

Bir siyasi hareketin miladını belirlemek zordur. Bir ölçüde keyfidir de.

Sosyalizm ne zaman doğdu? İsterseniz Spartaküs’e kadar geri gidebilirsiniz mesela. Ya da daha gerçek ve “kitabi” bir doğum günü arıyorsanız 1848’de Komünist Manifesto’nun yayınlanışına, daha “eylemci” bir doğum günü arıyorsanız 1864’te Birinci Enternasyonel’in toplanmasına işaret edebilirsiniz.

Aynı şey yeşil siyasi hareket için de geçerlidir. Yeşil düşüncenin herkes tarafından kabul görmüş belli bir kitabı veya manifestosu yok belki, ama 19’uncu yüzyıla kadar geri gitmek isterseniz John Muir’in, Hanry David Thoroeu’nun veya George Perkins Marsh’ın yazılarına göz atmayı deneyebilirsiniz. Tabii bu biraz zorlama olur. Modern çevre hareketinin 1962’de Rachel Carson’un Sessiz Bahar’ı ile başlatılması adettendir.

Bir günlük eylem zinciriyle doğan hareket

Ama benim yeşil siyasi hareketin doğum günü olarak önerdiğim gün bir kitaptan, bir manifestodan, hatta herkesin tanıdığı bir ismin yaptığı bir işten kaynaklanmıyor. Bence yeşil siyasi hareket yeşil partilerin kurulmasıyla da doğmadı. Yeşil siyasi hareket yaklaşık 20 milyon kişinin katıldığı bir günlük büyük bir eylem zinciriyle doğdu. Bugün bu tarihi 22 Nisan Yeryüzü Günü olarak kutluyoruz.

Önce bundan tam 50 yıl önce, yani 22 Nisan 1970’te neler olduğunu hatırlayalım:

Avrupa’da ve ABD’de 1960’lar büyük bir toplumsal kıpırdanışa sahne oldu. Bugünün genç kuşağı tarafından “yaşlılar” anlamına gelen “boomer” deyimiyle alaya alınan savaş sonrası çocukları, yani “baby boom” kuşağının gençleri, muhafazakarlığa, ırkçılığa, cinsiyetçiliğe, tüketim toplumuna, savaşlara, nükleer denemelere ve çevre kirliliğine isyan ederek yeni sosyal hareketlerin ortaya çıkışını hazırladılar.

Dönemin zirve noktası yirminci yüzyılın en devrimci anlarından biri olan 1968 öğrenci ve gençlik hareketiydi. Avrupa ve çevresinde öğrenci eylemleri ve sokak çatışmalarıyla kendini gösteren 68 isyanı ABD’de daha çok sivil haklar hareketi ve Vietnam Savaşı’na karşı mücadele şeklinde büyüdü. İşte pestisitler (özellikle de DDT) ve nükleer denemelerden kaynaklanan radyasyon başta olmak üzere kirleticilere, doğa üzerindeki baskıya ve ekolojik yıkıma karşı mücadele hem bu hareketin bir temasıydı hem de yeşil hareket bu kıpırdanışın içinden doğdu.

Çevre sorununun siyasette yer almadığı günler

O yıllarda hava ve su kirliliğine yönelik ciddi yasalar, yaygın uluslararası anlaşmalar, çevresel etki değerlendirmeleri, yeşil partiler, büyük çevre örgütleri yoktu. Sanayi tesisleri atıklarını rahatça çevreye bırakıyor, hava ve su kirliliği alıp başını gidiyordu.

Çevre örgütleri daha çok eski doğa korumacı hareketlerin uzantısıydı ve doğanın araçsal ve estetik değeri ön plandaydı. Çevre sorunları yerel bazı örnekler dışında siyasi partilerin, seçimlerin konusu değildi. Nüfus artışı en büyük sorun olarak görülüyor, çevre sorunlarının yoksulluk ve adaletsizliklerle ilişkisi ancak dar bir kesim tarafından dile getiriliyordu. Çevre sorunlarının sosyal ve politik krizle olan bağlantısı yeni yeni kuruluyordu.

20 milyonun isyanı

İşte böyle bir dönemde 68 ruhunu yaratan gençler, yani çiçek çocukları kuşağı, dünya tarihinin yeryüzü temalı ilk kitlesel eylemini örgütlediler. 22 Nisan 1970’te, Amerika Birleşik Devletleri’nin dört bir yanında iki bini aşkın üniversitede, liselerde ve kentlerin sokaklarında toplam 20 milyona yakın insan çevre kirliliğine ve ekolojik yıkıma karşı ayağa kalktı. Sadece New York’ta 100 bin kişi sokakları doldurdu. Toplam katılımcı sayısı ABD’nin o günkü nüfusunun yüzde onunu buluyordu.

Etkinlikten kitleselliğe

Yeryüzü Günü (“Earth Day”) olarak adlandırılan bu çok merkezli eylem zincirini Demokrat Parti üyesi Wisconsin Senatörü Gaylord Nelson ortaya atmıştı, ama onun orijinal fikri bütün üniversitelerde aynı gün çevre temalı forumlar ve benzeri etkinlikler düzenlemekti.

Organizasyonu ele alan gençlerin başını Harvard Üniversitesi’nde lisans üstü eğitimini sürdüren Denis Hayes çekiyordu. Öğrenci hareketinin ve Vietnam Savaşı protestolarının içinden gelen ve gençlik yıllarını üç yıl boyunca dünyayı, özellikle de Asya ve Afrika ülkelerini dolaşarak geçiren Hayes o günlerde 25 yaşındaydı ve kurduğu ekiple birlikte militan bir tarz benimseyerek birkaç ay içinde bütün üniversiteleri ve gençlik örgütlerini dolaştı, 22 Nisan’ı bir kitlesel sokak eylemine dönüştürdü. 22 Nisan tarihinin seçilmesi de üniversitelerin sınav dönemine ve bahar tatiline rastlamayan uygun bir tarih olmasından kaynaklanıyordu.

Denis Hayes (sağda)

‘Komünist komplosu’ suçlamaları

Vietnam savaşına karşı protestoların taktiklerini benimseyen Hayes ve arkadaşları eylemlerinin büyük ses getirmesinin ardından sağ basının saldırısına uğrayacak, hatta 22 Nisan 1970 tarihini V.İ. Lenin’in 100. doğum günü olduğu için seçtikleri söylenecek, Yeryüzü Günü’nün bir “komünist komplosu” olduğu iddia edilecekti.

Ancak eylem o kadar çok ses getirdi ki, ABD tarihinin en sağcı ve en karanlık başkanlarından biri olan Richard Nixon eylemi izleyen üç yıl içinde Temiz Hava Yasası, Temiz Su Yasası ve Tehlike Altındaki Türler Yasası gibi çok önemli üç yasal düzenlemeyi çıkartmak zorunda kaldı. 22 Nisan 1970’in ardından çevre hareketleri kitleselleşmeye, sokağa taşınmaya, 68 kuşağının başlıca mücadele alanlarından biri haline gelmeye başladı. Yeşil siyasi partiler de bu dönemin ardından, 1972’den itibaren kurulmaya başlandı.

22 Nisan’ı yeşil siyasi hareketin doğum günü olarak önermemin nedenleri işte bu tarihçede yatıyor.   Yeşil siyasi hareket çevrecilikten farklı olarak çevre ve ekolojiye dair meselelerin sisteme dair olduğunu, savaşla, şiddetle, ekonomik sömürüyle, demokrasi yoksunluğuyla, otoriterlikle, ayrımcılıkla vb. aynı kaynaktan beslendiğini, temelinde insan doğa ilişkisinin tahribinin yattığını ve çözümün teknik araçlarla değil politik mücadeleyle mümkün olduğunu söyler.

Yeşil siyasi hareket uluslararası kurumların örneğin BM’nin yaptığı toplantılara, uluslararası hukuka, yasal düzenlemelere, bilimsel çalışmalara, uzmanların görüşüne, teknolojik çözümlere ve yaşam biçimi değişikliklerine önem verse de bunları politik mücadelenin yerine koymaz ve yurttaşların ve kitlelerin aktör olduğu bir politik alan örgütler.

İşte 22 Nisan milyonlarca insanı sokağa dökerek hem çevre sorunlarının politik olduğunu ve diğer politik sorunlarla olan bağını gösterdi hem de politik mücadelenin asıl aktörünü işaret etti. Üstelik 22 Nisan 68 kuşağının, yani çiçek çocuklarının işiydi, tıpkı bunu izleyen yıllarda kurulacak yeşil siyasi partilerin de 68 kuşağının bir ürünü olması gibi. Ve 22 Nisan’ın Vietnam Savaşı’na karşı mücadelenin içinden çıkması da barış mücadelesiyle ve şiddetsizlikle olan bağı anlamında yeşil siyasi hareketi tanımlayan önemli bir göstergeydi.

50 yıllık birikimle dünyanın en genç siyasi hareketi

Yeşil siyasi hareketin doğum günü için bu kadar ABD merkezli bir olayı göstermem yadırganabilir. Ancak yeşil hareket neticede Batı’da doğmuştur. 5 Haziran Çevre Günü’ne vesile olan 1972 Stockholm İnsani Çevre Konferansı gibi kurumsal çabaların da, öncü bilim insanı, aktivist ve düşünürlerin yazdıkları kitapların veya düzenledikleri eylem ve etkinliklerin de (Roma Kulübü’nün Büyümenin Sınırları raporu, Rachel Carson’un Sessiz Bahar kitabı veya Greenpeace’in ilk eylemi olabilir bunlar) yeşil hareketin doğumunu tanımlamakta bir kitlesel eylemin yerini tutabileceğini düşünmüyorum.

Bugün iklim hareketi milyonlarca çocuk ve gencin dünyanın her yerinde aynı anda yaptığı kitlesel okul grevi eylemleriyle tanımlanıyor. İşte bu 22 Nisan 1970’te başlayan bir sürekliliğin sonucudur.

Yeşil hareket dünyanın en genç siyasi hareketi. Ancak arkamızda 50 yıllık da bir birikim var. Tarihsel perspektif önümüzü görmemize yardımcı olur.

Gelecek yeşil hareketin. Daha doğrusu yeşil hareketin değişimin öncüsü olmadığı yerde bir gelecek olmayacak. 50. yaşımız kutlu olsun.

 

Fotoğraflar 22 Nisan 1970 yeryüzü Günü eylemlerinden. Kaynak: Buzzfeednews

Koronavirüse karşı geliştirilen aşı Almanya’da insanlar üzerinde denenecek

Almanya‘da Covid 19‘a karşı geliştirilen bir aşı için klinik deney yapma izni verildi. Almanya Sağlık Bakanlığı’na bağlı aşı ve biyotıptan sorumlu Paul Ehrlich Enstitüsü (PEI) tarafından yapılan açıklamada, geliştirilen etken maddenin insanlar üzerinde denenmesi izninin Mainz merkezli araştırma şirketi BioNTech‘e verildiğini duyurdu.

Klinik öncesi deneyler tamamlandı

PEI’in açıklamasında “Almanya ve Almanya dışındaki toplumlar için insan üzerinde deney yapılması, koronavirüse karşı güvenilir ve etkili bir aşı bulunması konusunda önemli bir mihenk taşıdır” denildi.

Söz konusu aşı, ilaç şirketi Pfizer ile Türkiye kökenli bilim insanları Uğur Şahin ve Özlem Türeci çiftinin kurucu ve yöneticileri arasında olduğu BioNTech adlı şirket tarafından geliştirildi. Aşıyı geliştiren Mainz merkezli BioNTech şirketinin yönetim kurulu başkanı Dr. Uğur Şahin, Alman haber ajansı DPA‘ya yaptığı açıklamada, “Almanya’da klinik öncesi deneyleri tamamladığımız için mutluyuz ve insanlar üzerinde ilk deneyimlere beklenenden çok daha hızlı başlayabiliriz” dedi.

Bu yıl halka sunulması beklenmiyor

BioNTech şirketinden yapılan açıklamada, aşının, 18 ila 55 yaş arasında 200 sağlıklı gönüllü üzerinde deneneceği belirtildi. PEI, klinik deney süresinin üç ila beş ay sürmesini bekliyor. Araştırmada doğru dozajın ve aşının uyumluluğunun klinik deneylerde belirlenmesi hedefleniyor. 

ABD’li ilaç üretisi Pfizer ile Alman BioNTech koronavirüse karşı aşı geliştirmek için geçen ay işbirliği anlaşması yapmıştı. 

Koronavirüsün ortaya çıkmasından bu yana en az 80 aşı projesinin yürütüldüğü, Çin ve ABD’deki araştırmalarda ise en az dört etken maddenin test edildiği bildiriliyor.

PEI Başkanı Klaus Cichutek, bu yıl koronavirüs aşısı için etken madde ile ilgili Almanya’da dört klinik test başlamasının öngörüldüğünü açıkladı. Ancak Cichutek, bu yıl bir aşının halkın kullanımına sunulmasının muhtemel olmadığını söyledi.