Ana Sayfa Blog Sayfa 2112

Likya Yolu’nu ortaya çıkaran Kate Clow, yürüyüş sırasında kayboldu

Antalya’dan Fethiye’ye uzanan 535 kilometrelik Likya Yolu’nun keşfedilmesinde büyük katkısı olan İngiliz tarihçi Kate Clow, dün akşam arkadaşlarıyla yaptığı kamp sonrasında çıktığı yürüyüşte kayboldu.

Clow, yaptığı çalışmalar ile Türkiye’nin en uzun yürüyüş rotasının güzergahını ortaya çıkarmış ve yaptığı işaretleme çalışmalarıyla bu yolu tüm doğa severler ile paylaşmıştı.

Bununla ilgili ‘Likya Yolu’ isimli kitabı kaleme alan Clow’un çabaları sayesinde bu rota şu anda dünyanın en önemli 10 yürüyüş parkuru arasında gösteriliyor.

Fotoğraf: Advenport

Yolunu kaybetti

1997 yılında Türk vatandaşlığına geçip ‘Kardelen Karlı‘ ismini alan İngiliz tarihçi Kate Clow, beraberinde Andrzej Leszek Wielochowski ve Onur Dumlupınar ile dün sabah Kemer ilçesine bağlı Beycik Bükü‘nde kamp yaptı.

Burada yanındaki arkadaşlarından ayrılan ve Likya Yolu’nda yürüyüşe çıkan Clow, saat 12.00 sularında arkadaşlarını arayarak, yolunu kaybettiğini, suyunun bittiğini, ancak yolunu bulabileceğini söyledi.

Fotoğraf: Beycik Bükü

Jandarmayı aradılar

Hava kararınca yolunu bulamayan Kate Clow’un, Antalya’daki arkadaşları saat 21.30 sularında Tekirova Jandarma Komutanlığı‘nı arayarak kayıp ihbarında bulundu.  Ekipler, yaklaşık 3 saatin sonunda Kemer’e bağlı Tekirova Mahallesi’nde bulunan Likya Yolu üzerindeki dere yatağı içerisinde Kate Clow’u yorgun ve susuz halde buldu.

Jandarma ekipleri ilk olarak yanlarında getirdikleri suyu verdikleri Kate Clow’un sağlık durumunun iyi olduğunu belirtti. Clow ve arkadaşları sabaha karşı Tekirova Jandarma Karakolu’na getirildi.

 

Ekoloji Birliği: Madran Dağı’nda vahşi madenciliğe hayır!

Ekoloji Birliği, Aydın’ın Çine ilçesi yakınlarındaki Madran Dağı’nda  feldspat ve kuvars madeni işletmek amacıyla yürütülen faaliyetler  hakkında bir açıklama yaptı.

Bileşenlerinden Aydın Çevre Platformu‘nun (AYÇEP) Çine’nin köylerinden Dedeler mevkiinde yaptığı keşifin sonuçlarını paylaşan Birlik, bölgede madencilik nedeniyle yaşanan yıkımı ortaya koydu.

‘Silikozis hastalığına sebep oluyor’

Madenciliğin hem doğa hem de insan sağlığını kötü etkilediği belirtilen açıklamada “Madran Kaynak Suyu’nun su toplama havzasında yapılan ve feldspat, kuvars çıkartılan bu vahşi madencilik, hem doğayı hem insan sağlığını oldukça olumsuz etkiliyor. Madenlerde çalışanlar dışında yörede oturan köylüler de silikozis hastalığına yakalanıyor” denildi. 

Civar köyler de etkileniyor

İncelemeler sonucunda hafriyat atıklarının gelişigüzel bir şekilde, dere yatakları dahil her tarafa atıldığı kaydedildi.Ayrıca bölgede toz emisyonunun yüksek olduğu, yağışlar sonucu oluşan erozyon ile atıkların çevreye iyice yayıldığı ve tarlaların zarar gördüğü belirtildi.

Şantiyelerde tuvalet vb. olmaması nedeniyle orman içlerinin bu amaçla kullanıldığı bilgisinin paylaşıldığı açıklamada dinamit ile yapılan patlatmaların da civar köyleri çok fazla etkilediği ve hasara yol açtığı ifade edildi.

Köylüler de rahatsız

Köylülerle konuyla ilgili görüşmelerin de yapıldığının belirtildiği açıklamada, köylülerin durumdan rahatsız olduğu ve madende çalışmasalar da akciğer hastalıklarına yakalandıklarını anlattıkları belirtildi.

Açıklamanın sonuç kısmında sağlığa ve çevreye zarar veren söz konusu projelerin derhal durdurulması ve şimdiye kadar yol açılan yıkımın telafi edilmesi talep edildi:

Aysim, Kaltun vb. gibi firmalar tarafından gerçekleştirilen ve doğa yıkımına yol açan, bölgenin içme sularını tehdit eden bu vahşi maden projeleri acilen durdurulmalı ve sağlığını kaybeden işçilerin tedavileri gerçekleştirilmeli ve tazminatları ödenmeli, mevcut çalışanlara yeni iş olanakları sağlanmalı ve yıkıma uğramış alanlar da acilen rehabilite edilmelidir.

Avrupa Konseyi: Kayyım atamaları demokrasiye kalıcı bir tehdit

HDP’li belediye başkanlarının birbiri ardına yerine önce kayyım atanması daha sonra da “terör örgütü propagandası” gerekçe gösterilerek tutuklanmasına ilişin Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi Başkanı Anders Knape bir açıklama yaptı.

Knape açıklamasında Türkiye’yi çok zorlayan Covid-19 salgını sırasında dahi ülkenin güneydoğusundan seçilen belediye başkanlarının görevden alındığına dair haberler aldıklarını belirtti.

‘Belediyeler devlet atamasıyla yönetiliyor’

Knape “Sonuç olarak, ilgili belediyelerin önemli bir kısmı şu anda 31 Mart 2019’da seçilenler tarafından değil, devlet atamaları tarafından yönetiliyor” ifadelerini kullandı.

Bu müdahalelerin Türkiye’de yerel demokrasiye karşı kalıcı bir tehdit oluşturduğunu söyleyen Knape,  “Yerel seçilmiş temsilcilere karşı yasal işlemlerin aşırı kullanımı ve bunların devlet tarafından atanan yetkililer tarafından değiştirilmesi sadece özgür ve adil seçimleri destekleyenlere bir hakaret değil, aynı zamanda Türkiye’de yerel demokrasinin düzgün işlemesi için de ciddi ve kalıcı bir tehdittir” dedi.

Venedik Komisyonu’ndan açıklama

Konuyla ilgili Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu’nun yasal görüşünün talep edildiğini söyleyen Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi Başkanı, “Komisyonun görüşünü büyük bir ilgiyle bekliyoruz” açıklamasını yaptı.

 

Havası en kirli yere, dolgu araziye, ormana şehir hastanesi yapılmış

Hastanelerin yaratacağı sakıncalar yüzünden Türk Tabipler Birliği (TTB) tarafından açılan davalar ve Danıştay‘ın verdiği yürütmeyi durdurma kararı hatırlatılan raporda, 2014 yılında yargı kararlarının hükümsüz hâle gelmesi için yasa değişikliği yapıldığına da dikkat çekildi: 6228 sayılı yasa ile idari davalarda verilecek iptal kararlarının da uygulanmayacağı düzenlemesi yapılmış oldu. Ayrıca şirketlerin her türlü borçlarına tam Hazine garantisi verildi. 

Raporda, özetle şu tespitlere yer verildi:

Maliyetler katlandı 

Şehir hastanelerinin maliyeti, klasik kamu ihale yöntemlerine göre çok daha yüksek. Bilkent Şehir Hastanesi için yapılan analizlerle klasik ihale yöntemlerine göre yüzde 173 daha maliyetli olduğu belirlendi. İngiltere’de yapılan hesaplamalar ise maliyetin 3 katına kadar çıkabildiğini gösteriyor. Kayseri Şehir Hastanesi’nin 3.5 yıllık kirasıyla sabit yatırım tutarının karşılanacağı hesaplandı.

Döviz üzerinden hesaplanan garanti gelirlerinin, TL’nin yaşadığı değer kaybı oranında yükselerek hazinenin kaldırabileceğinin ötesinde bir borç yükü yarattığına dikkat çekilen raporda, Yüksek Planlama Kurulu’na sunulan ön fizibilite raporlarının toplumdan gizlendiğine, bunun da şeffaflık ve hesap verilebilirlik ilkeleri aykırı olduğuna dikkat çekildi. 

Seçilen araziler 

Raporda hastaneler için belirlenen arazilerin nitelikleri ile ilgili şu tespitler yapıldı: Kayseri Şehir Hastanesi için belirlenen arazi, bataklık alanı ve bir kısmı şahıslara ait. Elazığ Şehir Hastanesi için belirlenen arazinin bir kısmı şehitlik diğer kısmı sit alanı. Isparta Şehir Hastanesi, hava kirliliğinin en çok hissedildiği alana yapıldı. Konya’da ülkenin ilk tohum geliştirme arazisi üzerine inşa edilmek istenen şehir hastanesi, itirazlar sonucu mezbaha ve otoyol arasına sıkıştırıldı. Bilkent Şehir Hastanesi dere yatağı üzerine inşa edildi. Bursa Şehir Hastanesi ulaşımın olmadığı otoyollar arasına ve verimli tarım arazileri üzerine yapıldı.

2/b orman arazileri ile şehir hastaneleri arasında ilişki kuran 6292 sayılı Yasa ile ormanlık alanların hastanelere tahsisinin önünün açıldığına dikkat çekilen çalışmada 500 ve üzeri yatağı olan hastanelerin Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) kapsamından çıkartıldığı da kaydedildi. Raporda 7033 sayılı Yasa ile Kıyı Kanunu’nda yapılan değişiklikle ile Trabzon’da dolgu alanına şehir hastanesi yapılmasının önünün açıldığı da hatırlatıldı. .

Ulaşım 

Hastaneler yapılırken ulaşım kolaylığının göz önüne alınmadığı belirtilen raporda, kalkış noktaları illerin valilik binaları olan taksilerle belirlenen fiyatlara göre, şehir hastanelerine şehir merkezinden ulaşımın 30 ile 150 TL arasında, ulaşım süresinin ise 10 dakika ile 1 saat arasında değiştiği belirlendi. Yalnızca Yozgat’ta hastaneye 10 dakikada gidilebiliyor.

Sözleşme ve kira bedelleri bilinmiyor

Şehir hastanelerinin sözleşmeleri ve kira bedelleri ticari sır gerekçesiyle kamuoyu ile paylaşılmıyor. Ayrıca, kira ve hizmet bedellerinin ne kadarının Bakanlık bütçesinden ne kadarının döner sermayeden karşılandığının bilgisine erişilemiyor. Kalkınma Bakanlığı öngörülerine göre 10.6 milyar dolarlık sözleşme karşılığında 30.3 milyar dolar kira ödenecek. TL’nin yaşadığı değer kaybı nedeniyle döviz üzerinden yapılan sözleşmeler, her yıl artan bir yük olarak genel bütçeye yansıdı.

Hizmet bedelleri TL, borçlar döviz ile 

2020’nin ilk 3 ayında, şehir hastanelerinin kira bedelleri 817 milyon 301 bin TL, hizmet bedelleri ise 648 milyon 480 bin TL olarak gerçekleşti. Ayrıca, hastaneler ürettikleri sağlık hizmeti karşılığında TL olarak gelir elde ederken, borçlarını döviz olarak ödüyor.

Şirketlere büyük avantajlar

Türkiye’de dünyada uygulanan yöntemlerden farklı olarak şirketlere bazı yeni avantajlar sağlandı. Şehir merkezindeki kamu hastanelerin taşınmazları yüklenici şirketlere otel, rezidans ve AVM yapmak üzere bedelsiz devredilecek. 

Yatak sayıları fark etmedi

Yüksek Planlama Kurulu’nun “yapılacak hastanedeki yatak sayısı kadar mevcut hastanelerden azaltılması ya da mevcut hastanelerin kapatılması kaydıyla” şehir hastanelerinin açılmasına izin verdiği için herhangi bir kapasite artışı gerçekleşmemektedir” saptamasına yer verilen raporda, şu ifadeler yer aldı:

“Etlik ve Bilkent Şehir Hastanelerinin toplam yatak sayısı 7 370 yatak iken bu hastanelerin açılması nedeniyle Ankara’nın belirli bölgelerinde kapatılacak hastanelerde ise toplamda 6 590 yatak bulunmaktadır. Adana il merkezinde kamu hastaneleri önceden 3 011 yatak kapasitesi ile hizmet verirken, şehir hastanesi açıldıktan sonra 3 025 yatak kapasitesi ile hizmet vermeye başlayacaktır.”

Çalışmada ayrıca, yalnızca 2018 bütçesine “şehir hastaneleri” kullanım ve değişken hizmet bedeli için konulan 2.6 milyar TL ile 150 yataklı tam teşekküllü 64 hastane yaptırılabileceği hesaplandı. 2019 yılında Sağlık Bakanlığı bütçesine şehir hastanelerinin kirası ve hizmet bedeli için koyulan 6.15 milyar TL ile 400 yataklı 26 devlet hastanesi yapmanın mümkün olacağı belirlendi.

İş arttı, çalışan sayısı aynı

Ayakta muayene ve yatan hasta sayıları arttı. Hizmet verilen uzmanlıkların artırılması ve büyüyen fiziki alanlar nedeniyle sağlık çalışanlarının iş yükü önemli oranda arttı; fakat personel sayısında kayda değer bir artış olmadığı tespit edildi. 

Avdan Termik Santrali’ne muhtarlar da tepkili

Aralarında Denizli’nin Tavas ve Kale ilçeleri muhtarlarının da olduğu 18 muhtar ile Ziraat Odası Başkanlarının da olduğu çevre savunucuları, Tavas’ın Avdan mahallesine yapılmak istenen Avdan Termik Santrali‘ne karşı imzalı metin yayınladı.

Metinde, ÇED sürecinde 74 kişinin itiraz ettiği santralin insan hayatını ve bitki örtüsünü tehdit ettiği belirtildi.

Mezarlar bile tehdit altında

Açıklamada, ÇED raporundan anlaşıldığına göre bölgede 639.689 hektarlık bir alanın proje kapsamında kullanılacağı, Avdan mahallesi, Adamharmanı, Kırköy, Narlı, Sofular, Kayapınar ve Denizoluk mahallelerinin de çalışmalardan etkileneceği belirtildi: “Avdan’ın evleri dışında mezarlığı, ekim alanları, ormanlık alanları, su kaynakları proje sahası içerisinde kalmaktadır ve yok olma tehlikesi altındadır.” 

639.689 hektarlık alanın termik santral projesi kapsamında kullanılacak
639.689 hektarlık alanın termik santral projesi kapsamında kullanılacak

Termik santral projelerinin doğaya ve insana zararlarının tüm dünyada bilindiğinin hatırlatıldığı metinde, “Bu zararlar ülkemizde de geçmiş dönemde yaşanmış ve günümüzde de canlı olarak yaşanmaktadır” denildi ve Zonguldak‘taki termik santrallerin bölgede insanların sağlığına olumsuz etkisine değinildi:

Buna en yakın örnek: Covid 19 önlemleri kapsamında sokağa çıkma kısıtlaması uygulamasında büyükşehirlerin yanında Zonguldak ilimizin de yer almasıdır. Zonguldak’ta termik santrallerin fazlalığı ve buna bağlı solunum rahatsızlıklarının çok olduğu herkesçe bilinmektedir.

Partiküller çevreye yayılacak

Avdan Termik Santrali’nin kurulacağı alanın yüksekliği dolayısıyla çok farklı yönlerde ve şiddette rüzgar aldığı belirtilen açıklamada, proje yüzünden oluşabilecek zehirli gazlardan ve uçucu partiküllerden Tavas Ovası ve çevresinin, Gölbaşı ve Yaykın Ovaları’nın, Ataeymir Ovası‘nın ve Denizli il merkezinin olumsuz etkileneceği kaydedildi.

Açıklamada ayrıca yeraltı sularının aşırı tüketiminin risklerine yer verildi:

Söz konusu Santral’in işletme sürecinde yeraltı sularımızdan günde 5.616 ton su çekilecektir. Sınırlı su kaynaklarına sahip yörenin yeraltı suları olağanın çok üstünde kullanımla, tükenme tehlikesi ile yüz yüze kalacaktır.

Akdeniz’de altı deprem

Depremlerin 5,71 ila 39,70 kilometre derinlikte olduğu ve Muğla’nın Datça ilçesine 269 ile 320 kilometre arasında uzaklıkta gerçekleştiği belirlendi. 

 

 

‘Hewsel Bahçeleri’nde molozlar nehir kıyısına özellikle boşaltılıyor’

UNESCO tarafından dünya mirası kabul edilen Hewsel Bahçeleri’nin Millet Bahçesi’ne dönüştürülmesi sırasında ortaya çıkan molozlar Dicle Nehri kıyısına dökülerek nehri ve bölgenin ekolojik varlığını tehdit ediyor.

Mezopotamya Ekoloji Hareketi’nden Vahap Işıklı Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada bu durumun sadece ortaya çıkan molozları nereye koyacaklarını bilememek ile ilgili olmadığını söyledi. Işıklı, “Oraya moloz dökülsün isteği de var. Moloz iyice dökülsün kapansın böylece orası da kullanıma açılsın istiyorlar” dedi.

Işıklı bunun yanı sıra oradaki moloz yığınını gören dışarıdan insanların da hafriyatlarını bir süre sonra buraya bırakmaya başladıklarını söyledi.

700 hektarlık alana Millet Bahçesi

Dicle Nehri kıyısında, Diyarbakır Kalesi ile nehir vadisi arasında yer alan yaklaşık 700 hektarlık verimli arazinin 2015 yılında özel proje alanı ilan edilmesiyle birlikte ekolojik dönüşümü de başlamıştı.

Etaplar halinde planlanan projenin 1’inci etabının iptali için İdare Mahkemesi’ne yapılan başvuru ise, proje tamamlandıktan sonra sonuçlanmış böylece mahkemenin verdiği durdurma kararı alanı kurtarmak için yeterli olmamıştı.

‘Valilik engelleyici olmuyor’

Vahap Işıklı molozların inşaat boyunca nehre boşaltıldığını belirterek “Aslında bu molozlar öncesinden beri var. Millet Bahçesi inşaatı yapıldığı sırada da molozlar buraya dökülüyordu” ifadelerini kullandı.

Diyarbakır’daki kurumlar ve Hewsel Platformu olarak da alana gidip molozları temizlemeye çalıştıklarını söyleyen Işıklı, “Gittik molozları topladık ama dağ tepesi kadar moloz var. Ve sürekli inşaat firmaları yenilerini getiriyor. Valilik de kurumlar da engelleyici olmuyor” dedi.

Bu konuda Valiliğe ve bölge müdürlüklerine çok fazla şikayette bulunduklarını belirten Işıklı, bu şikayetlere de herhangi bir geri dönüş alamadıklarını söyledi.

‘Girişler bize yasak onlara değil’

Aslında koronavirüs salgını sebebiyle Türkiye’deki birçok park ve bahçe gibi Hewsel Bahçeleri’ne girişler de kısıtlanmış durumda. Ancak şirketler buradaki çalışmalarına hala deva edebiliyor. Işıklı bu durumu şu sözleri ile açıklıyor:

Bize yasak onlara yasak değil. Akşam gene birisi gelir molozlarını döker. Kimse de bu duruma bir şey demez. Dicle nehri boyunca rahatlıkla her yerden moloz görebilirsiniz.

Maden şirketlerinden Kozak Yaylası’na rahat yok

İzmir‘in Bergama ilçesinde, Aşağıcuma ve Hacıhamzalar mahallelerinde bulunan Aktaş Madencilik‘e ait granit ocağının faaliyet alanının genişletilmesi için gerekli ÇED süreci başlatıldı. Ocak, halihazırda 35 hektarlık alanda faaliyet gösteriyor, bu alanın 189 hektarlık alana çıkarılması isteniyor.

Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü verilerine göre ise söz konusu taş ocağının ruhsat sahası içerisinde tarla ve fıstıklık vasıflı alanlar var.

‘Artık köylüler şirketlerin peşinden koşuyor’

ÇED onayı gelirse, işletmenin yıllık 3.000 m3 (8.100 ton) olan üretim kapasitesi 110.000 m3’e (297.000 ton) çıkarılacak. Ruhsat sahasının yanına malzeme (ürün) stok sahaları, atık madde stok alanları ve bitkisel toprak depolama alanlarının da kurulmasıyla işletmenin yayılacağı toplam alan 250 hektarı geçecek. Bu bölgedeki tarım arazisinin yok edilmesi demek.

Yeşil Gazete’ye açıklama yapan Bergama Çevre Platformu sözcüsü Erol Engel‘e göre, çam fıstığının merkezi olan Bergama’da artık köyler taş ocaklarıyla çevrelenmiş durumda. Bölge çam fıstığı ağaçları yönünden son derece zengin olsa da, taş ocakları üretimi verimsizleştirmiş. Bu da, düne kadar bölgenin asıl sahibi olan köylüleri taş ocağı şirketleri karşısında savunmasız bırakmış.

Köylü yoksul düştü ve taş ocağı sahipleri peşinden koşmaya başladı. Eskiden, çam fıstığı verimliyken taş ocağı sahipleri köylülerin peşinden koşardı şimdi tam tersi oldu.

‘Kozak Yaylası’nın iki geçim kaynağı…’

Engel, 17 köylü Kozak yaylasındaki durumu acı acı gülerek, “Kozak Yaylası’nın temel geçim kaynağı çam fıstığı. İkinci kaynak ise taş ocakları…” sözleriyle  özetliyor.

Engel, Türkiye’de çam fıstığının yaklaşık yüzde sekseninin  buradan toplandığını ancak taş ocakları ve madenlerin ormanları ve tarım alanlarını yok ederek büyük bir kayba yol açtığını belirtiyor. Engel, bu nedenle çam fıstığından alınan verimin geçen 11 12 yıl içinde yüzde doksan oranında düştüğünü söylüyor.

‘Komşu köylü’ işletmeye iltimas

Yıllık 3 bin metreküplük kapasitesi olan Aktaş Madencilik, Kozak‘ın yerli firmalarından. Yıllık kapasitesini yüz on bin metreküpe çıkarmak istiyor. En son 74 bini gördüklerini söyleyen Engel bunu “devasa bir artış” olarak değerlendiriyor.

Bununla birlikte yerel yönetimlerde yerli işletmelere karşı deyim yerindeyse bir “hoşgörü” söz konusu:

Bölgede son dört beş yıldır taş ocağı sayısı çok arttı. Köyde beş taş ocağı var altıncısı açılacak, muhtara halkı bilgilendirme toplantısından önce diyorum ki, ‘Nefes alamayacak haldesiniz, gelin karşı çıkalım.’ Muhtar diyor ki ‘İşletmeci komşu köyden. Bunu da geçirelim de, bundan sonra yabancı bir işletme gelecek ona karşı duralım.’

Maden işletmelerinin çevrede yol açtığı yıkımın uydudan görüntüsü.
Maden işletmelerinin çevrede yol açtığı yıkımın uydudan görüntüsü.

Engel’e göre, belediyeler de bu konuda üzerine düşeni yapmıyor. Köylünün zor durumda olduğunu ve taş ocağı firmalarıyla pazarlığa mecbur kaldığını söyleyen Engel, pek çok kez Büyükşehir Belediyesi‘ne başvurduklarını, endemik türlerle ilgili hassasiyetlerini dile getirdikleringi ancak hiçbir yanıt almadıklarını anlatıyor: “Köylü çaresiz, yerel yönetimler de istihdam açısından bakıyor olaya.”

 

 

 

Türkiye’de koronavirüs: Vaka sayısı 150 bin 593’e, can kaybı 4 bin 171’e çıktı

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca Türkiye’de koronavirüs nedeniyle son 24 saatte 31 kişinin hayatını kaybettiğini, 1.158 yeni vakanın tespit edildiği açıkladı. Böylece toplam ölü sayısı 4 bin 171’e, toplam vaka sayısı 150 bin 593’e yükseldi. 
 
Açıklamada 1.615 hastanın iyileştiği, son 24 saatte 25 bin 141 test yapıldığı belirtildi. Koca paylaşımında şu ifadeleri kullandı: 
 

Yoğun bakıma ve solunum desteğine ihtiyaç duyan hastalarımızın sayısı azalmaya devam ediyor. Vaka sayısı öngörülebilir düzeyde seyrediyor. Koronavirüs’ün yayılmasına karşı verdiğimiz mücadelede evde kaldığımız günlerin rolü çok büyük. Yarın evde kalalım.”

Yeni önlemler: Camiler 29 Mayıs’ta okullar eylülde açılacak, bayramda sokağa çıkma yasağı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Bakanlar Kurulu toplantısının ardından açıklama yaptı. Toplantıda koronavirüs salgının ele alındığını aktaran Erdoğan, İstanbul’un Başakşehir ilçesindeki şehir hastanesinin perşembe günü, Japonya Başbakanı Şinzo Abe ile birlikte açacaklarını söyledi. Erdoğan, “Bu hastanemizin adının Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi olarak belirledik. Çam bizi temsil etsin, sakura da Japonya’yı temsil ettin dedik” ifadelerini kullandı.

Atatürk Havalimanı ve Sancaktepe’deki hastane inşaatlarının tamamlanmak üzere olduğunu aktaran Cumhurbaşkanı, “Sancaktepe Prof. Dr. Feriha Öz Acil Durum Hastanemizi 29 Mayıs’ta, Yeşilköy Prof. Dr. Murat Dilmener Acil Durum Hastanemiz ile Hadımköy Dr. İsmail Niyazi Kurtulmuş Hastanemizi 31 Mayıs’ta inşallah hizmete açıyoruz” dedi.

Tedbirlere uyulması çağrısı yapan Erdoğan,  şunları söyledi: “Artık koronavirüs veya benzeri salgın hastalıklara karşı eskisinden daha hazırlıklı durumdayız. Her gün şeffaf bir şekilde paylaşılan veriler, yeni hasta ve ölüm oranının belirli bir düzeyde yatay çizgiye geçtiğini gösteriyor. Bu çizgiyi aşağı yönlü sürdürmemiz gerekiyor. Normalleşme takviminin sürmesi vaka sayısının çok daha aşağı inerek sıfırlanmasıyla mümkündür. Şayet salgının seyrinde olumsuz yönde bir gelişme olursa bazı tedbirleri belki çok daha sert şekilde yeniden uygulamak durumunda kalabiliriz.” Erdoğan, bayramdan sonra bu tür sınırlamalara ihtiyaç olmayan bir tablo ile karşılaşılacağına inandığını kaydetti. 

Cumhurbaşkanı’nın açıkladığı sınırlamalar ve alınan tedbirler şöyle:

  • Şeker Bayramı’nda 81 ilde, Arefe gününden bayramın son gününe kadar, 23-26 Mayıs tarihlerinde sokağa çıkma kısıtlaması uygulanacak. Bayramın birinci günü olan 24 Mayıs Pazar günü 14-20.00 saatlerinde 65 yaş üstü vatandaşlar sokağa çıkabilecek. Çarşamba ve Cuma günleri de gençler ve çocuklar dışarı çıkabilecek.
  • 15 ile seyahat yasağı 15 gün süreyle uzatıldı. Bu iller şöyle: Ankara, Balıkesir, Bursa, Eskişehir, Gaziantep, İstanbul, İzmir, Kayseri, Kocaeli, Konya, Manisa, Sakarya, Samsun, Van ve Zonguldak.
  • Cezaevlerinde bir süredir yapılmayan kapalı görüşler, Açık cezaevlerinde olup salgın sebebiyle izne gönderilmiş bulunan 60 bin mahkumun mayıs sonunda dolan izin süreleri 2 ay süreyle uzatıldı.
  • 29 Mayıs Cuma günü cuma namazıyla birlikte valilikler ve müftülüklerce belirlenen şartları uygun camilerden başlayarak camiler ibadete açılacak. Bir süre sadece öğlen ve ikindi vakitlerinde cemaatle namaz kılınacak, diğer vakitlerde bireysel ibadet uygulaması sürecek.
  • Eğitim öğretim yılı sona erdirildi. Yeni eğitim öğretim yılı önümüzdeki eylül ayında başlayacak.
  • Kreşler ve bakımevleri 15 Haziran’da faaliyete geçecek.
  • Çay hasadı için Karadeniz’e gitmek isteyenler, yarın geceden itibaren yola çıkabilecek. Tarım, hayvancılık, sanayi ve ticaret faaliyetleriyle ilgili vatandaşlara kolaylık sağlanacak.