Ana Sayfa Blog Sayfa 2105

Korona sonrası yeniden açılmanın çevresel maliyeti: Tek kullanımlık plastikler

Tüm dünyada korona önlemlerinde göreceli bir hafifleme başladı. Buna Türkiye de dâhil. Bu amaçla Türkiye’de otellerin açılması için 15 Haziran tarihi belirlenmişken, restoranlar için ortalıkta dolaşan söylentiler 1 Haziran’ı işaret ediyor. Burada önemli olan açılma tarihleri değil, açılma şartları! Çünkü açılacak işletmeler için bazı “hijyen” şartları zorunlu kılınıyor. Bunda anlaşılmayan ne olabilir demeyin! Çünkü hijyen olarak önerilen şartların bazılarının hijyenik olmak ile uzaktan yakından ilgisi yok.

Son bir aydır tüm dünyada koronavirüs salgınını fırsata çevirmek isteyen plastik üreticilerinin plastik kullanımını çeşitli lobi faaliyetleri ile artırmaya çalıştığı sır değil. Hükümetleri, yeniden açılış döneminde tek kullanımlık plastikleri özel şart haline getirmeleri konusunda markaja alan lobiler, birçok ülkede başarılı olurken birçoklarında da olamıyorlar. Bizde başarılı olmuşa benziyorlar. Çünkü oteller için çıkartılan açılma kriterlerinde tek kullanımlıklara birçok yerde atıf yapılıyor. Üstelik alternatif kullanımlarına da fırsat vermeyen atıflar. Gerekçenin hijyen olması ise ayrı bir trajedi. Zira, plastik kullanımını artırmanın hijyen sağlamayacağını herkes biliyor ve söylüyor.

Tek kullanımlık plastik önerisinin sonucu felaket olur

Uygulamanın bir benzerinin restoran kafe ve barlar için de gündeme getirileceği bu aralar sıkça konuşuluyordu. Nitekim restoranların yeniden açılması hakkında yayımlanan genelgede servis ekipmanlarının tek kullanımlık plastiklerden oluşturulabileceğine dair öneri getirilmiş durumda. Eğer eleman çalıştırılmıyorsa ve tedarikçilerle de tek kullanımlık masrafının karşılanması konusunda anlaşma yapılmışsa tam bir felaket olur dersek yanlış söylemiş olmayız. Çünkü bahsi geçen tek kullanımlık plastiklerin neredeyse hiçbiri herhangi bir şekilde tekrar üretim zincirine katılamıyor. Ayrıca tek kullanımlık ürünlerin hangi malzemelerden yapılmış olması gerektiğine dair de herhangi bir belirleyicilik yok.

Plastik & karton karışımı kompozit malzemeler de tek kullanımlık, pet bardak da köpük bardak & tabak da aynı şekilde tek kullanımlık. Bu malzemelerin ortak özelliği ise kullanıldıktan sonra direkt olarak çöp muamelesi görmeleri. Bu çöplerin en yaygın bertaraf yöntemi ise yakma ve depolama alanlarına terk etme şeklinde gerçekleşiyor. İşte bu sebeple yeniden açılmanın plastik tek kullanımlık malzeme kullanılması  önerileri eşliğinde  gerçekleşmesi tam bir çevre felaketi olabilecek özellikte.

Burada sorulması gereken birkaç soru var:

  • Tek kullanımlık plastiklerin hijyen sağladığı bilgisinin kaynağı nedir?
  • Çok kullanımlık tabak, bardak ve çatalların virüsün yayılımına katkı sağlayacağı hangi bilgiye dayanılarak söylenebiliyor?
  • Bu tek kullanımlık plastik çöplerin yönetimine dair nasıl önlemler söz konusu?
  • İş yerlerinin hangi tip tek kullanımlıkları kullanmak zorunda kalacaklarına dair herhangi bir düzenleme neden yok?
  • Yine tek kullanımlık olan bitkisel ve selülöz tabanlı ürünlerin de kullanımına imkân tanınacak mı yoksa sadece plastik mi olmak zorunda?
  • Çok kullanımlık eşyalardan virüs bulaştığına dair herhangi bir vaka bildirimi mevcut mu?
  • Madem çok kullanımlıklardan virüs bulaşabiliyor ve bu sebeple riskli sayılıyorsa tek kullanımlıklardan bulaşmayacağının garantisi var mı?
  • Hijyen ve sanitasyon sağlanırken herhangi özel bir kimyasal mı kullanılacak yoksa eski yöntemlerle mi devam edecek? Eski yöntemler yeterli ise diğer durumlar için de yeterli değil midir?

İşletmeye mi vatandaşa mı güvensizlik?

Bu sorular tabii ki artırılabilir. Mesela Almanya benzeri durum için tek kullanımlık ile ilgili bir atıfta bulunmazken biz neden alternatif olarak öneriyoruz? İşyerlerinin hijyen kurallarına uymadığı ve bu sebeple de çok kullanımlıkların yıkanmasının hijyenik yapılamadığı düşünülüyorsa bu koronaya özgü bir durum olmasa gerek. O zaman hijyenikliğine güvenilmeyen işletmelerin yeni kurallarla hijyen kurallarına uygun davranacağına nasıl güveniliyor bunu da anlamak mümkün değil.

Kestirmece yaklaşımla “bizim insanımız temizliği kavrayamıyor o sebeple tek kullanımlık zorunlu” mu demeye getiriliyor? Çünkü plastik üreticilerini temsil edenler kendilerini pir-ü pak ve plastik kirliliğinde zerre sorumluluğu olmayan insanlar olarak, vatandaşı da tüketmeyi bilmeyen, temizlik ve çevre hassasiyeti yoksunu medeniyetsizler olarak görüyorlar. Benzer bir yaklaşımın işletmeler için de düşünüldüğünü, hem üreticiler hem de yöneticiler nezdinde hâkim olduğunu söyleyebiliriz. Aksi takdirde bu yapılanların başka bir açıklaması yok.

Benzer bir tartışma ABD’de ve birçok ülkede de sürdürülüyor. Ancak oralarda tek belirleyici plastik sektörü değil. Konu birçok kesimce tartışılıyor. Örneğin Avrupa Komisyonu’ndan Frans Timmermans korona döneminde çevre hassasiyetini zaafa uğratacak girişimler için isteksiz davranıyor ve koronanın bir hijyen sorunu olduğunu, bunun çevre yasalarını gevşetmekle bir ilgisi olmadığını açıkça belirtiyor. Benzer şekilde ABD’de de gerek gıda güvenliği ajansı gerekse de hastalıklarla ilgili birimler virüsün eşyadan ziyade insandan insana bulaştığına üstüne basa basa değiniyorlar. Peki, bizde neden böyle tartışmalar olmuyor? Cevabını elbette hepimiz biliyoruz. O halde cevabı bilinen bu yaklaşımın gelecekte yaratacağı felaketleri de şimdiden kabul etmiş görünüyoruz.

Türkiye çevre açısından gittikçe problemli bir ülke haline geliyor. Yaşanan pandeminin, doğayla ilişkimizin çarpıklığından kaynaklandığını anlayıp, bundan ders çıkarmamız gerekiyor. Restoranlar için yayınlanan yeniden açılma genelgesi her ne kadar olumlu olsa da genelgede “mümkünse tek kullanımlık kullanılmalı” ifadesi gereksiz ve yersiz bir öneri olmuştur. Benzer şekilde oteller için de tek kullanımlık zorunluluğu kaldırılmalıdır.

Gitmek, kaçmak ve dönmek üzerine – Esin İleri

Nurdan Gürbilek’in son kitabı İkinci Hayat ‘Kaçmak, Kovulmak, Dönmek Üzerine Denemeler’, mikro düzeyde evde kalabilen ve kalamayan ayrımının sivrileştiği, makro düzeyde ülke hatta şehir sınırlarının kapatıldığı bu günlerde -tesadüf diye bir şey var mıdır?- okuyucuyu yer, yurt, ev, sınır, coğrafya kavramları üzerine düşünmeye davet ediyor. Felsefeden şiire, edebiyattan romana geniş bir alanda gezinerek gitmeye, kalmaya, yazmaya hatta hayallerimize ve içimizdeki o büyük sıkıntıya dair fragmanlara bir bütün halinde bakınca, bize yalnız olmadığımızı, o büyük insanlık komedyasının pek de özel bir parçası olmadığımızı hatırlatıyor.

“Herkesin güvenli bir eve (Heim) ihtiyacı vardır. Ama o güvenli evin içinde daima bir sır (Geheim) vardır. Herkesin başını sokabileceği güvenli bir eve ihtiyacı vardır.” (s.11)

Salgın ve eve kapanma sürecini şiddet gören kadın ve çocuklar açısından düşünelim mi? Yıllardır kadın örgütlerinde canla başla emek veren bir arkadaşım, yalnızca geçen hafta dört kadının evini değiştirmek ve izini saklamak için ne kadar uğraştıklarını anlatıyordu. Gözle görülmeyen virüslerden korunmak için girilen evlerde, görüp de yaygın olarak görmezden gelinen “ev içi” şiddetle karşılaşıyoruz. Biz kadınlar için “ev” bir güvence sunmuyor, “sıcak yuva” ise bir masal. Kitapta Gürbilek’in Freud’dan yola çıkarak yazdığı gibi, “Bizde esas endişe doğuran şey yabancı ya da bilinmeyen değil, içten içe tanıdık olandır.” (s.51)

Gidenle dönen kişi aynı mıdır?

Kitabın ikinci bölümü Eve Dönmenin Yolları’nı okurken, Joachim Du Bellay’nin (1522-1560) “Heureux qui comme Ulysses” şiiri kafamda dönüp durdu. Türkçe çevirisini bulamadığım için hızlıca aktarmaya çalışayım: “Ne mutlu Ulysses gibi güzel bir yolculuk yapana / Ya da şu diğeri gibi altın postu bulunca / Görüp geçirip, hayatının kalanını / Ailesiyle geçirmek üzere evin yolunu tutana.”

Kitapta örnek olarak kullanılan “yerli” bir Cemil Meriç ya da Yahya Kemal olsun, ya da ortaçağda yaşamış Du Bellay’nin bahsettiği “yabancı” bir Ulysses olsun, evden uzaklaşan, uzaklara savrulup nice badireler atlattıktan sonra evine dönenen kişi yaptığı seçim sebebiyle etkileyici bir figür olarak algılanıyor. Oysa ne eve dönmeyi düşleyen kişi artık aynı kişidir, ne de geri dönülen ev aynı evdir. Dönen kişi asla aradığını bulamaz, bulduğu şey hayalini kurduğunun bir suretidir yalnızca. O romantize edilmiş anlatılarda, dışarıdan bakınca özenilen ve etkileyici bulunan “gidip de geri dönen” (s.31) kişinin kaçınılmaz hayal kırıklığı nedense görmezden gelinir.

Belki de, sıkı sıkıya tutunduğu yeni bir hayat kurma ve başka bir insan olma arzusunun karanlık tarafını düşünmek kimsenin işine gelmiyordur. Hayal kırıklığını zaten “gerçek hayat”ta deneyimleyip her şeyden kaçmayı arzularken, hayalin içindeki karanlığı görmek istememek son derece anlaşılabilir değil mi? Bunu “evde mahpus kalanların” hayallerinde mahpusluğu reddetmesi olarak okuyabilir miyiz? Nurdan Gürbilek’in Tanpınar’dan aktardığı iki cümle bunu düşündürüyor: İlki 31 yaşında yazdığı “Ne olur beni geniş insanlıkla bir temas haline getirin”, ikincisi ise hayatının son yılında yazdığı “1925’te Avrupa’ya gitseydim, başka bir adam olurdum” cümlesi. (s. 121)

Hedefsiz bırakıp gitmek

İkinci Hayat; kaçmak, gitmek, dönmek ya da dönmemek üzerine katmanlı bir düşünce sunuyor. Kitabı okurken, kadınlarla kurduğumuz bir Ursula Le Guin okuma grubu için tüm külliyatı gözden geçiriyordum. Le Guin’in hikâyelerinin ana temalarından biri olan yol, yolculuk, gitmek ve dönmekten bahsedecek olsak sayfalar yetmez. Ama hepsinin arasında biri Gürbilek’in yeni kitabını okurken zihnimde çınlayıp durdu: Öykünün çıkış noktası Dostoyevski’nin “Bir kentin mutluluğu, her gün bir kızın işkence görmesine bağlı olsaydı, o kentin halkı ne yapardı?” sorusundan yola çıkarak yazılan Omelas’ı Bırakıp Gidenler.

İkinci Hayat’ı mutlaka okuyun, ama öncesinde şu kısacık Ursula Le Guin hikâyesine bir göz atın; evimizdeki sırlar, kalmanın sıkıntısı ve gitmenin bilinmezliğine dair çok şey söylüyor ikisi de:

“Zaman zaman, çocuğu görmeye giden ergen kızlar ve oğlanlardan biri ağlayarak veya hiddetle dönmez evine. Daha doğrusu, evine dönmez. Kimi zaman daha yaşlı bir adam ya da kadın bir-iki gün susar kalır, sonra evini terk eder. Bu insanlar sokağa çıkar, sokakta bir başlarına yürürler. Yürüdükçe yürürler ve güzel kapılardan Omelas kentinin dışına çıkarlar. Omelas’ın tarlaları boyunca yürür dururlar. Her biri tek başına gider, oğlan veya kız, erkek veya kadın. Gece bastırır; yolcular köy sokaklarından, sarı ışık yanan pencerelerin arasından geçer ve tarlaların karanlığına doğru gider. Her biri, tek başlarına batıya veya kuzeye doğru, dağlara doğru giderler. Yollarına devam ederler. Omelas’ı bırakır, karanlığın içine doğru yürürler ve geri gelmezler. Gittikleri yer çoğunuz için mutluluk kentinden bile daha zor tahayyül edilebilir bir yerdir. Onu hiç betimleyemem. Belki de yoktur. Ama nereye gittiklerini biliyor gibiler Omelas’ı bırakıp gidenler.” (Omelas’ı Bırakıp Gidenler, Çev: Ümit Altuğ)

*

Nurdan Gürbilek, İkinci Hayat ‘Kaçmak, Kovulmak, Dönmek Üzerine Denemeler’, Metis Yayınları, 2020.

Faşizm ve popülizmin temelindeki revizyonist tarihler üzerine

Yazan: Federico Finchelstein

Yeşil Gazete için çeviren: Özde Çakmak

*

Gerek faşizm gerek popülizm, başlıca meşrulaştırma kaynağı olarak politik üçlüye (teslis) – lider, ulus ve halka – başvurur. Her iki oluşumda da halk, ulus ve liderin personasında halkın temsili arasında çelişki yoktur. Bu ideolojiler temsil olarak kişileştirmeye inanır, bu da gerçekte halkın iradesini elde etmenin tamamen liderin yetkisinde olduğu anlamına gelir. Bu üç parçalı temsil miti tek bir liderin her nasılsa bir ulusla ve halkıyla aynı olduğu fantezisine – bir kişi ve iki kavramın tanımlanması – dayanır.

Bununla birlikte, faşizmde bu kişileştirme seçim temsili gibi rasyonel ya da usule uygun bir arabuluculuk gerektirmez. Bunun aksine, popülizmde seçimler liderin ilahi üstünlüğü gerçeğini doğrulamak için önemlidir ve onlar hakkında söylenen yalanları yaymak liderin tarihteki yerine dair fikrini sürdürmenin vazgeçilmez bir parçasıdır.

Popülist lider, plesibiter seçimleri kazanarak iktidarının ikili doğasını sağlamlaştırır; o aynı zamanda halkın seçilmiş temsilcisi ve yarı-transandantal rehberidir. Perón sık sık şunu söylerdi: “Halk… rehberin doğuştan yetenekli olduğunu bilmeli. O ne fermanla ne de seçimlerle sonradan yapılmaz.” Ve eklerdi: “Rehberin kendi kalıplarını bulması, daha sonra bu kalıpları – kendi liyakatına göre – Tanrı’dan aldığı Samuel’in kutsal yağıyla doğrudan ilişkili olan bir içerikle doldurması gerekir.”

Ebedi cisimleşme fikri faşizmde liderin yanılmazlığını – hatta liderin seçilmesinin ulus için son fırsatı temsil etmesini – ilan etmesine yol açtı, popülizmde de aynı şeye neden oluyor. Ulusta ve halkta yaratılan bu aciliyet hissi ve yakın tehlike durumu; liderin dost-düşman konumlandırmaları ve askeri stratejileri rakiplerinin maksatlarına yansıtmasının bir sonucudur. Dönemin adayı Trump yaklaşan 2016 seçimine atıfta bulunarak şu iddiada bulunmuştu: “Onlar (düşmanları) için bu bir savaş ve onlar için her şey mübah. Bu ulusumuz için bir kurtuluş mücadelesi, bana inanın. Ve 8 Kasım onu kurtarmak için son şansımız olacak – bunu unutmayın.”

Faşizm tarihini değiştirmek, onu tarihselden ziyade mitolojik kılarak geçmiş zamanlardaki faşizmin – hatta ve hatta faşizmin kendisinin – o kadar da kötü olmadığını düşündürür.

Trump, destekçilerine kendisinin seçilmesini “bizim bağımsızlık günümüz” diye anlatıyordu. Benzer biçimde, Perón 1946 yılındaki kendi seçimini ikinci bir “bağımsızlık” olarak tanımlamıştı ve “Tanrı beni Arjantin halkının bağımsızlığı ve özgürlüğü için yeryüzüne getirdi” demişti.  Liderliğini de kendisi gibi, halkın rehberi olan militer istilacıların uzun geçmişiyle özdeşleştiriyordu: “Dünya tarihi – İskender, Julius Caesar, Frederick ya da Napolyon örneklerinden giderek – zaferin halkı yükseklere çıkaran ve rehberlik edenlere ait olduğunu gösterir.”

US President Donald Trump and First Lady Melania Trump spray rose petals to pay tribute at Raj Ghat, the memorial for Indian independence icon Mahatma Gandhi, in New Delhi on February 25, 2020. (Photo by Mandel NGAN / AFP) (Photo by MANDEL NGAN/AFP via Getty Images)

Modern popülizm 1945’ten sonra güç kazandığında faşizmi demokratik bir temelde yeniden formüle ettiyse de, çağdaş sağ cenahın yeni popülistleri tarihin yok edilmesine ve yerine yanılmaz lider miti konulmasına dair faşist hayale gittikçe yaklaşıyor. İlk popülist liderler, faşistlerin yapmış olduğu gibi, tarihi kayıtları kökten değiştirmekte tereddüt ediyorlardı. Bu durum bu yeni yüzyılın sağ-kanat popülistleriyle birlikte değişti. Kendi tarihlerinin, özellikle de faşizmin tarihine ilişkin olarak, tersine mühendisliğini yapıyorlar.

Genelde faşist tarihin, özelde ise Nazi tarihinin çarpıtılması, yeni popülist markanın asli bir unsuru haline getirildi. Zaman zaman İsrail’deki ve yurtdışındaki ırkçı ve zenofobik partilerle ittifak yapan İsrail başbakanı Benjamin Netanyahu da kendi siyasi çıkarlarına uydurmak için Holokost tarihini çarpıttı ve yakın bir tarihte iki dünya savaşı arası dönemde Nazi yanlısı Filistinli bir liderin Avrupa Yahudilerinin katledilmesinde başat rolü olduğunu ileri sürdü.

Netanyahu’ya göre, 1941’de Adolf Hitler, müftünün tavsiyesini istemişti: “Onlara ne yapmalıyım?” Müftü şöyle yanıtladı: “Yak onları.” Bu diyaloğun gerçek olduğuna dair hiçbir kanıt yok. Benzer şekilde, Amerikalı caudillo (lider/diktatör) Donald Trump, düşmanlarını sözümona Gestapo taktiklerini benimsemekle suçladı fakat aynı zamanda “Anti-fa”ya da (ABD’de aşırı solcu, antifaşist hareket-çn.) saldırdı ve neo-Naziler arasında bile “iyi insanlar”ın olduğunu iddia etti.

Popülist liderler neden gerçek Nazizm ve faşizm tarihini silmek, çarpıtmak ve yerinden etmek ister? Çünkü bu liderler faşist ideoloji, retorik ve taktikler kuyusundan yararlandıkça politikalarını normalleştirmek için faşizm tarihini nötrleştirmek zorundadır. Faşizm tarihini değiştirmek, onu tarihselden ziyade mitolojik kılarak geçmiş zamanlardaki faşizmin – hatta ve hatta faşizmin kendisinin – o kadar da kötü olmadığını düşündürür. Bu elbette yalandır.

Geçmiş, Hannah Arendt’in yalanın üretilmesi ve merkezileştirilmesi olarak tanımladığı şeyin vazgeçilmez bir parçası haline geldi”

Dolayısıyla tarihi yeniden yazmak, popülist projenin merkezindedir. Brezilya’da Başkan Jair Bolsonaro bunu sadece Nazi tarihiyle değil, kendi ülkesinin tarihiyle de yapıyor. Bolsonaro’nun politik şiddeti savunmasından ve başkanlığının etki alanını genişletme arzusundan kaygı duyanlar için ülkenin diktatör geçmişini temize çıkarma hamlesi, tarih hakkında popülist yalan söylemenin daha geniş bir örüntüsünün belirtisiydi – son derece rahatsız edici. 2019’da Bolsonaro Brezilya tarihindeki en kanlı askeri diktatörlüğe yol açan 1964 darbesini resmi olarak kutlamak istedi. Dahası bu diktatörlüğün Brezilya’da demokrasiyi inşa ettiğini yalan yanlış iddia ederek aslında bir diktatörlük bile olmadığını söyleyecek kadar ileri gitti.

2018’de Macaristan’ın otokratik ve ırkçı popülist lideri Viktor Orban ile görüştü ve Brezilya halkının diktatörlüğün ne olduğunu bilmediğini; 1964 ila 1985 yılları arasında ülkeyi yöneten askeri cuntanın bu şekilde sınıflandırılamayacağını öne sürdü. Bunun, faşist diktatörlüklerin gerçek demokrasi biçimleri olduğunu söyleyen klasik faşist yalanından hiçbir farkı yoktu.

Bu yalanları örtbas eden faşizm tarihçileri bir yana, otoriteryan rejimi inceleyen Brezilya tarihçileri bunun tam aksini kanıtladı. Brezilya Gerçek Komisyonu’na göre, Bolsonaro’nun anmak istediği Brezilya diktatörlüğü başka şeylerin yanı sıra 434 ölüm ve muhaliflerin kaybedilmesinin yanı sıra 8,000’den fazla yerlinin katledilmesinden sorumluydu.

Bolsonaro’nun ölümcül bir rejimi normalleştirmesi, hatta kutlaması, yalnızca Brezilya tarihine el atmasıyla sınırlı değildi. Aralarında sayısız insan hakları ihlali nedeniyle tutuklanan Şili başkanı Augusto Pinochet ile iktidarda geçirdiği nerdeyse 35 yıl boyunca ülkeyi sıkıyönetim altında tutan Paraguay başkanı Alfredo Stroessner’ın da bulunduğu çok sayıda diktatöre övgüler dizdi. Bolsonaro ve Trump gibi liderler bu diktatörlerin ülkelerinin kurtarıcıları olduğunu iddia ederek, tarihin yerine miti koydular.

Geçmiş, Hannah Arendt’in yalanın üretilmesi ve merkezileştirilmesi olarak tanımladığı şeyin vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Arendt’e göre, yandaşlar bu yalanlara inandıklarında gerçekliği olduğu gibi göremezler. Bu bağlamda, politikacılar “gerçeğe karşı silah olarak kasten yalan”ı kullanırlar. Tıpkı, tarihçi Ruth Ben-Ghiat’ın Trump’ın geçmişteki otoriteryan devletlerin propaganda makinaları ile derin bağlantısına ilişkin gözlemlediği üzere, “Göreve başlamasından bu yana kendisini ve ona sadık kişileri gerçeğin tek belirleyicileri olarak sunan ve eleştirenleri partizan yalancılık çığırtkanları olarak yaftalayan bir bilgi aygıtı yerleştirmesi” gibi…

Bu revizyonist dünyada en akıldışı, mesihsel ve paranoyak görüşler yalan yanlış tarih olarak sunuluyor.

Makalenin orijinali için tıklayın

 

Gerçek düşman koronavirüs mü? – Ayşen Eren

Tüm rutinlerimiz değişiyor. En basit, sıradan günlük işlerimizi bildiğimiz, alıştığımız şekilde yapamıyoruz. Yeni öncelikler günlük yaşamımızı baştan sona yeniden şekillendiriyor. Geleceğin nasıl olacağına dair belirsizler artarken, akabinde endişeler, korkular derinleşiyor, yoğunlaşıyor. Bırakın geleceği, yarın ne olacağız öngöremez hale geldik. Bu nedenle, geçmişte yaşanan salgınları hatırlayıp, incelemek korona salgınına yol açan gerçek etkenleri anlamamıza, önümüzü görmemize, bizi içinde bulunduğumuz zor durumdan çıkaracak akılcı sorular sorup, doğru adımlar atmamıza yardımcı olur mu? 

Felaketler insanlığın en büyük ve etkili öğreticisidir. Sosyolog Pitirim Sorokin, tarihsel verileri kullanarak insan ve toplumu sefalete sürükleyen salgın, savaş, devrim ve açlık gibi felaketleri, yarattıkları bireysel, sosyal ve kültürel değişimi, ekonomik sonuçları Afet Yaşayan İnsan ve Toplum (Man and Society in Calamity) kitabında detaylı incelemiş. Araştırmasında vardığı sonuçlardan en önemlisi, her felaketin sadece yıkımlara yol açmayacağı, aynı zamanda yapıcı ve olumlu bir rolü olduğu.

Küresel korona salgınını bir uyarı ve değişim için bir çağrı gibi görmeliyiz.  Naomi Klein, Milton Friedman‘ın kriz anında atılan adımların ortalıkta dolaşan fikirlere bağlı olduğu sözüne referansla “kriz zamanı imkansız gibi görünen fikirler aniden mümkün hale gelir” diyor ve bu fikirlerin toplumu kapsayıcı, her bireyi güvende ve sağlıklı kılmayı amaçlayan akılcı ve adil fikirler olması gerektiğinin altını çiziyor. Bu noktada doğal felaketler ve riskler alanı (disaster and hazards) ile politik ekoloji alanındaki bilimsel çalışmalar önümüzü aydınlatabilir, bize yol gösterebilir.

Kriz zamanı imkansız gibi görünen fikirler aniden mümkün hale gelir”

Deprem, yanardağ patlaması, tsunami, kasırga ve sıcak dalgası gibi doğa olayları ile salgın, kıtlık gibi biyolojik, iklimsel, çevresel etkenlerin yarattığı doğal felaketler sosyal bilimlerde doğal felaket ve riskler alanının çalışma konusu. Bu alandaki araştırmalar doğal felaketleri iki temel soru yardımıyla açıklamaya çalışıyor. 

İlk soru, felaketin neden-sonuç ilişkisini ortaya koyan, ‘neden oldu?’ Korona ile beraber 20. ve 21. yüzyıllarda grip, 16., 17. ve 18. yüzyıllarda yaşanan veba gibi salgınların bize sürekli hatırlattıkları bir özellikleri var: Tekrar etmeleri ve bu tekrarların bir nevi düzenli olması. Adı her ne olursa olsun insan vücudunda hastalık yapan virüsler, mikroplar ve gözle göremediğimiz diğer biyolojik varlıklar zaten varlar ve var olacaklar. Fakat bazı şartlar ve durumlar altında çoğalmaları kolaylaşıyor, yayılma hızları artıyor. İnsan varlığı için yaşamsal risk yaratıyor, hızlı ve yaygın ölümlere neden olup önce felaket dalgası oluşturuyor, ardından yıkımlara yol açıyorlar. Bu şartları ve durumları yaratan ve sürekli kılan ise politik, ekonomik, sosyal, kültürel, psikolojik etkenler.

İkinci soru, bu doğa ve doğal olayların yarattığı felaketler ile ekonomi arasındaki ilişkiyi irdeliyor. Bu felaketler ekonomik kalkınmaya bir tehdit mi oluşturur yoksa onun başarısızlıklarına mı işaret eder? Bu soruyu şu şekilde yeniden kuralım: Korona salgını ekonomik kalkınmaya bir tehdit midir? Yoksa ekonomik kalkınma ideolojisinin aksaklığına mı işaret eder? Ekonomik kalkınmayı amaç edinen ve bu amacı kamusal hizmetleri, kamuya ait kurumları özel şirketlere devrederek, kar/zarar esaslı piyasa mantığını hakim kılarak yapmaya çalışan devlet yöneticileri, küresel yayılma riski olan bu salgınlara karşı kamunun sağlığını korumak için gerekli iyi eğitimli hekimi ve sağlık iş gücünü, kurumları, yönetsel mekanizmaları, fiziksel altyapıyı var etmişler mi? Hazır tutmuşlar mı?

Ekonomik kalkınma ve büyüme rüyası bitti

Ekonomik kalkınmanın tılsımı büyümedir, büyümenin sihirli çubuğu tüketmek. Sihirli çubuğu kullanarak tılsımı yapan büyücüler ise özel sektör ve sermaye sahipleri ile birlikte devlet yöneticileridir. Bu, kalkınmanın sadece ekonomik kalkınma ile sınırlandırıldığı, kamu sağlığını korumak, kamunun refahını sağlamak, çevre sorunlarını çözmek gibi amaçların doğrudan ve sadece ekonomik kalkınmaya şartlandığı bir devlet yönetim anlayışı, bir dünya görüşü ve aslında bir rüya. Korona küresel salgını bizi bu rüyadan sertçe uyandırdı, gerçekleri neredeyse yüzümüze çarptı.

Paradigma kayması dönemine girdik. İçine girdiğimiz kriz ortamında, ekonomik büyüme, ekonomik ve sürdürülebilir kalkınma, kentsel yapılanmayı mercek altına yatıran, süregelen politikaları, programları ve uygulamaları sorgulayan, ezber bozan, yeni ve çeşitli bakış açıları sunan bilimsel çalışmalar, bize geleceğe dair bir umut, taze bir dünya görüşü sunabilir.

KENT – KIR DENGESİ:  Sağlıklı Kentlere Doğru

Korona virüsünün neden olduğu ölümlerin coğrafi dağılımını gösteren haritada metropolleşen kentleri işaret etmek çok kolay. İstanbul, Ankara, İzmir örneğin, kent sınırları içindeki vaka çokluğundan ve yoğunluğundan çok kenarlı, koyu kırmızı, dikkat çeken büyüklükte geometrik şekillere dönüşmüşler. Sanki iki boyutlu haritada metropollere üçüncü bir boyut eklenmiş, korona salgını boyutu. Bu boyut, kent coğrafyasının virüse yaşam alanı sağladığının, onu beslediğinin ve yayılmasını kolaylaştırarak çoğalmasına yardım ettiğinin kanıtı. Murray Bookchin‘in “kentler kanser hücreleri gibi toprağa yayılıyor” şeklinde ifade ettiği kontrolsüz büyütülerek doğayı yutan, toplum-doğa ilişkilerini zayıflatan, zedeleyen, yok eden ve yaşamsal dengeleri bozan kentler, şimdi de insanlığa karşı korona virüsü ile işbirliği yapıyor.  Dünyada Wuhan, New York, Boston, Chicago ve Tokyo gibi metropollerde de durum aynı.

Korona günleri yaşadığımız kent ve onu nasıl sağlıklı yapabiliriz üzerinde düşünmek, hayaller kurmak ve bugüne kadar olamaz dediğimiz fikirleri raftan indirip tozunu alarak canlandırmak için bize esin kıvılcımı sunuyor.”

Felaket coğrafyalarının metropol alanları ile örtüşmesi bir tesadüf değil. Bozulan kent-kır dengesinin ve obezleşip sağlığını yitiren kent metabolizmalarının doğal bir sonucu. Ekonomik kalkınmanın kentlerde sunduğu olanaklar, asırlardır süren “iyi yaşam arzusu”nu ateşleyerek ülkemizde son elli yıl içinde kırdan kente göçleri mümkün kılıp, kolaylaştırıp hızlandırdı ve kent-kır dengesi giderek bozuldu. Heynen, Kaika ve Swyngedouw‘ın gibi kentsel politik ekolojistlerin işaret ettiği gibi kentler büyürken, güçlü aktörler (siyasiler, inşaat sektörü, gayrimenkul sektörü, arsa spekülatörleri, planlamacılar) daha fazla rant elde etmek, ekonomik büyümeyi ateşlemek amacıyla toprak, orman, akarsular, sahil gibi doğal varlıkları kullanmak için eğer, büker, yok ederler. Bir taraftan da dar alana daha çok sayıda insanı yerleştiren ekonomik çıkar temelli bir kentleşme formülü sıkça, yaygın olarak uygulanır. Böylece kentlerin sadece nüfusu değil nüfus yoğunlukları da artar. Candan ve Özbay, İstanbul’un kentsel gelişiminin belli bir dönemini inceledikleri Yeni İstanbul Çalışmaları başlıklı derleme kitapta benzer bulguları ortaya koyuyorlar.

Bu tespitlerden sonra nasıl bir kentte, mahallede, evde yaşamak isterim? sorusunu kendimize sormanın tam yeri ve zamanı. Çünkü, korona günleri yaşadığımız kent ve onu nasıl sağlıklı yapabiliriz üzerinde düşünmek, hayaller kurmak ve bugüne kadar olamaz dediğimiz fikirleri raftan indirip tozunu alarak canlandırmak için bize esin kıvılcımı sunuyor.

Karantina tedbirlerine kırsalda yakalanarak İstanbul’daki şehir yaşantıma dönemediğim için kendimi şanslı hissediyorum. Çünkü İstanbul felaketlere dayanıklı kurulan ve işleyen bir kent değil. Oysa nüfusu ve nüfus yoğunluğu düşük kırsal bölgeler salgına karşı doğal bir karantina ortamı sağlıyor. Köyde yaşayanlardan, haftalık kurulan pazardan ve açık olan bir-iki bakkaldan temel ihtiyaçlarımı satın alabiliyorum. Bahçeye domates, salatalık, nane, fesleğen fideleri diktim.  Görüş alanıma mavi ve yeşil hakim. Karantinadayım, fakat kent hapishanesinde değilim.  Kırın bana sunduğu bu olanakların en azından bir kısmını kent bana sunabilir mi?

Candan ve Özbay ekonomik büyüme yerine afetlerle mücadeleyi odağı yapan, sağlıklı yaşam alanları kuran bir kentleşme formülü öneriyorlar. Bu formülün diğer parametreleri kentsel büyüme ve gelişigüzel yayılımın sınırlandırılması, kent bostanlarının ve parkların geliştirilmesi, kentsel planlamanın yayalar gözetilerek yapılması.

KÜÇÜLEBİLMEK: Ekonomik küçülme, azaltılan küresel hareketlilik

1970li yıllarda Roma Kulübü‘nün hazırlattığı “Büyümenin Sınırları” (Limits to Growth) çalışması, ekonomik büyümenin sınırları olduğunu, büyüme temelli ekonomik sistemin bu sınırlara çok yaklaştığını, sınırlar aşılırsa sistemsel ve yaşamsal çöküş olacağını ortaya koydu. 1980 sonrasında kurulan, çoğaltılan, geliştirilen devletler arası küresel gıda, mal ve hizmet, üretim, taşıma, tüketim ağları bu sınırları biraz esnetip genişletti. Bunun sonucunda küresel hareketlilik artmaya başladı. Dahası 2000’li yılların başından itibaren, Antonio Gramsci’nin tanımladığı “Fordizm”in yarattığı siyam ikizleri seri üretim-seri tüketimden (mass production – mass consumption) ilhamla geliştirilen, yeni üretim-tüketim sektörü kitle turizmi (mass tourism) teşvik edilmeye başlandı.  Böylece ekonomik büyüme sınırlarını biraz daha genişleten küresel insan hareketliliği patladı.

Hızlı yayılan korona virüsü ekonomik büyümeyi besleyen bu küresel sistemin hiç “dirençli” (resilient) ve “sürdürülebilir” (sustainable) olmadığını kanıtladı. Bunu ezber bozarak, ekonomik sistemi kündeye getirip tuş ederek yaptı.  Bilim insanları aşırı artan üretimin doğal kaynakları tüketmesini, çevre krizleri yaratmasını beklerken, aşırı düşen tüketim, ekonomik sistemin işleyen çarklarını durdurdu. İnsanlar ev karantinasına mecbur kalınca seri tüketim ani, şiddetli bir düşüş yaşadı. Siyam ikizi seri üretimin de azalması gerekiyor. Bir sistemin dirençli, sağlam olması, sistemin dağılmadan ve çökmeden, öngörülemeyen, değişen şart ve koşullara ayak uydurabilmesi olarak tanımlanıyor. Sistemsel esneklik büyüme becerisi yanında küçülebilme yeteneğini gerektiriyor. Sadece ekonomik büyümeye şartlanan devletler ve küresel sistem ekonomik olarak küçülebilecek mi? Genişlettikleri bu sınırları şimdi daraltabilecekler mi?

Ekonomide küçülme fikri derhal tedavüle sokulmalı, çünkü korona ekolojisi ev ekonomisinden, şehir ekonomisine ve en nihayetinde devlet ekonomisine küçülmeyi dikte ediyor.”

Ekonomide küçülme kavramı (degrowth) uzun süredir bilimsel çevrelerde ve çevre aktivistleri arasında tartışılıyor ve “insanlığın refahını arttırıp gezegendeki ekolojik şartları ve eşitliği düzeltecek şekilde üretim ve tüketimin küçülmesi” olarak ekonomik, ekolojik ve toplumsal boyutlarıyla tanımlanıyor. Ekonomide küçülme fikri derhal tedavüle sokulmalı, çünkü korona ekolojisi ev ekonomisinden, şehir ekonomisine ve en nihayetinde devlet ekonomisine küçülmeyi dikte ediyor. Peki ekonomik büyümeyi dillerinden düşürmeyen, siyasi varlıklarını ekonomik büyüme vaadine borçlu kılan, büyüme rakamlarını devleti yönetme başarılarının en önemli göstergesi haline getiren devlet yöneticileri,  siyasi liderler bunu nasıl başaracaklar? Noam Chomsky‘nin “piyasa ekonomisinin devasa başarısızlığı” diye tanımladığı korona krizini nasıl aşmaya çalışacaklar? Değişen gelir ve kaynak dağılımında emekçiler ile sermaye sahipleri arasında adaleti, eşitliği idame etmeye istekli olacaklar mı? Küresel yeniden yapılanma sırasında vatandaşın “dirliğini” (well-being), toplumsal dayanışmayı temin etme becerisini gösterebilecekler mi?  Peki biz sade vatandaşlar ekonomik küçülmeden ne anlayabiliriz? Nasıl yapılabilir? Nereden başlanabilir? Bireysel ve toplumsal hangi yeteneklere ve becerilere sahip olmak gerekir?

DAYANIŞMA: İlişkileri zenginleştirmek, sade yaşayabilmek

Korona salgını bireyleri, toplumları ve insanlığı alışık olmadığımız üç bölümlü bir sınava tabi tutuyor. Birincisi  kamu sağlığını koruma adına disipline olabilme becerisi. Virüsün bulaşma riskini en alt düzeye indirmek için, bireyler küresel ev karantinası, fiziksel mesafe kuralı, maske kullanımı gibi kuralları günlük hayatın bir parçası yapmaya çabalıyor. İkincisi ev karantinasının dayattığı sosyal ve ekonomik küçülebilme, yaşamda “sadeleşebilme” yeteneği. Üçüncüsü belki de en güç olanı. Çünkü altruism, gönüllülük, arkadaşlık, komşuluk gibi olumlu davranışları; dayanışma, işbirliği, imece, kendi kendine organize olabilme gibi toplumsal becerileri sınava tabii tutuyor.

Devlet yöneticileri, Dünya Sağlık Örgütü, Birleşmiş Milletler gibi küresel kurumların yöneticileri de aynı sınava tabii. Bu sınavı toplumsal sorumluluğun ağır bastığı doğu kültürüne sahip Çin, Tayvan, Güney Kore gibi ülkeler çok daha başarılı götürüyor. ABD, İngiltere, İtalya, İspanya gibi bireyci batı kültürüne sahip ülkeler ise zorlanıyor. Avrupa Birliği ülkeleri arasında işbirliği olmadı. ABD’de eyaletler arası dayanışma yok.  Korona virüsü bu bağlamda pek çok taşı yerinden oynattı, siyasi dengeleri zorluyor, bozuyor.

İnanması zor ama korona virüsü bazılarına sağlık ve yaşam sunacak.”

Özellikle  küresel ev karantinası ve zoraki sadeleşme hali üzerine eğilmek istiyorum. Çünkü bu zorunlu hal  bir anda muazzam boyutlu bir bireysel sadeleşme ve ekonomik küçülme eylemine yol açtı. Akabinde çevresel iki olumlu sonuç hemen fark edildi. İlki, insanlar evlerine çekilince dünya kendini tamir etmeye başladı. Dünya genelinde hava kirliliği yaşanan geniş bir alanda hava kalitesinde önemli iyileşmeler olduğu raporlanıyor. Himalaya Dağları 30 yıldan sonra ilk defa hava kirliliği azalan Hindistan’dan görülmeye başlandı. Delhi, Bangkok, San Paulo, Bogota gibi megapollerde yaşayanlar uzun bir aradan sonra ilk defa temiz hava soluyor.  Bunun devamında uzmanlar hava kirliliğine bağlı hastalık ve ölümlerde azalma olacağını müjdeliyor. İnanması zor ama korona virüsü bazılarına sağlık ve yaşam sunacak.

İkincisi insanın diğer türler üzerindeki baskısı azaldı. Aşırı özütleme (intense extractivism) yaptıkları için eleştirilen endüstriyel balıkçılık faaliyetleri balık talebindeki ani düşüşten, durma noktasına geldi. Politik ekolojistlerin “mavi küçülme” kavramıyla önerdikleri hal bir anda gerçek oldu.  Balık popülasyonlarının bu dönemde kendini onaracağı tahmin ediliyor. Tayland‘da türü tehdit altında olan deniz kaplumbağalarının yuva sayısı yıllar sonra ilk kez arttı. Sosyal medyada insanların çekildiği alanlara inen, insan baskısı olmadan doğal ortamlarında gezinen yaban hayvanlarını gösteren videolar paylaşılıyor.  Bu haberler doğa korumacıları, hayvanseverleri,  “toprak etiğine” sahip olanları sevindiriyor.

Sonuç olarak, korona küresel salgını şaşırtıcı bir domino taşı hareketini tetikledi. Hazırlıksız yakalandığımız birbiri ardı sıra gelen küresel boyutlu yaşamsal krizler “gerçek düşman kim” sorusunu sormak ve “başkalarının yararını kendi yararı kadar gözetme” olarak tanımlanabilen Sorokin‘in mirası “yaratıcı alturizm” (creative altruism) temelli paradigmatik değişim için bize değerli bir fırsat sunuyor.

Türkiye’de koronavirüs: 27 kişi daha hayatını kaybetti, 952 yeni tanı

 

Artan test sayısına rağmen YENİ VAKA SAYISI 1.000’İN ALTINDA. Destek tedavisine ihtiyaç duyanların sayısı azalıyor. Yeni hayat tarzımız: KONTROLLÜ SOSYAL HAYAT, hep birlikte tedbir. Koşulu: Maske + 1,5 metre Sosyal Mesafe.”

Türkiye’de ilk koronavirüs vakası 11 Mart’ta tespit edildi. O günden bu yana ölüm ve vaka sayıları şöyle: 

11 Mart: 1 vaka
13 Mart: 3 vaka
14 Mart: 6 vaka
15 Mart: 18 vaka
16 Mart: 29 vaka
17 Mart: 51 vaka, 1 ölüm
18 Mart: 93 vaka, 1 ölüm
19 Mart: 168 vaka, 2 ölüm (1.981 test)
20 Mart: 311 vaka, 5 ölüm (3.656 test)
21 Mart: 277 vaka, 12 ölüm (2.953 test)
22 Mart: 289 vaka, 9 ölüm
23 Mart: 293 vaka, 7 ölüm (3.672 test)
24 Mart: 343 vaka, 7 ölüm (3.952 test)
25 Mart: 561 vaka, 15 ölüm (5.035 test)
26 Mart: 1196 vaka, 16 ölüm (7.286 test)
27 Mart: 2069 vaka, 17 ölüm (7.533 test)
28 Mart: 1704 vaka, 16 ölüm (7.641 test)
29 Mart: 1815 vaka, 23 ölüm (9.982 test)
30 Mart: 1610 vaka, 37 ölüm (11.535 test)
31 Mart: 2704 vaka, 46 ölüm (15.422 test)

1 Nisan: 2148 vaka, 63 ölüm (14.396 test)
2 Nisan: 2456 vaka, 79 ölüm (18.757 test)
3 Nisan: 2786 vaka, 69 ölüm (16.160 test)
4 Nisan: 3012 vaka, 76 ölüm (19.664 test)
5 Nisan: 3015 vaka, 73 ölüm (20.065 test)
6 Nisan: 3148 vaka, 75 ölüm (21.400 test)
7 Nisan: 3892 vaka, 76 ölüm (20.023 test)
8 Nisan: 4117 vaka, 87 ölüm (24.900 test)
9 Nisan: 4056 vaka, 96 ölüm (28.578 test)
10 Nisan: 4747 vaka, 98 ölüm (30.864 test)
11 Nisan: 5138 vaka, 95 ölüm (33.170 test)
12 Nisan: 4789 vaka, 97 ölüm (35.720 test)
13 Nisan: 4093 vaka, 98 ölüm (34.456 test)
14 Nisan: 4062 vaka, 107 ölüm (33.070 test)
15 Nisan: 4281 vaka, 115 ölüm (34.090 test)
16 Nisan: 4801 vaka, 125 ölüm (40.427 test)
17 Nisan: 4353 vaka, 126 ölüm (40.270 test)
18 Nisan: 3783 vaka, 121 ölüm (40.520 test)
19 Nisan: 3977 vaka, 127 ölüm (35.344 test)
20 Nisan: 4674 vaka, 123 ölüm (39.703 test)
21 Nisan: 4611 vaka, 119 ölüm (39.429 test)
22 Nisan: 3083 vaka, 117 ölüm (37.535 test)
23 Nisan: 3116 vaka, 115 ölüm (40.962 test)
24 Nisan: 3122 vaka, 109 ölüm (38.351 test)
25 Nisan: 2861 vaka, 106 ölüm (38.308 test)
26 Nisan: 2357 vaka, 99 ölüm (30.177 test)
27 Nisan: 2131 vaka, 95 ölüm (20.143 test)
28 Nisan: 2392 vaka, 92 ölüm (29.230 test)
29 Nisan: 2936 vaka, 89 ölüm (43.498 test)
30 Nisan: 2615 vaka, 93 ölüm (42.004 test)

1 Mayıs: 2188 vaka, 84 ölüm (41.431 test)
2 Mayıs: 1983 vaka, 78 ölüm (36.318 test)
3 Mayıs: 1670 vaka, 61 ölüm (24.001 test)
4 Mayıs: 1614 vaka, 64 ölüm (35.771 test)
5 Mayıs: 1832 vaka, 59 ölüm (33.283 test)
6 Mayıs: 2253 vaka, 64 ölüm (30.303 test)
7 Mayıs: 1977 vaka, 57 ölüm (30.395 test)
8 Mayıs: 1848 vaka, 48 ölüm (33.687 test)
9 Mayıs: 1546 vaka, 50 ölüm (35. 605 test)
10 Mayıs: 1152 vaka, 47 ölüm (36.187 test)
11 Mayıs: 1114 vaka, 55 ölüm (32.722 test)
12 Mayıs: 1704 vaka, 53 ölüm (37.351 test)
13 Mayıs: 1639 vaka, 58 ölüm (33.332 test)
14 Mayıs: 1635 vaka, 55 ölüm (34.821 test)
15 Mayıs: 1708 vaka, 48 ölüm (38.565 test)
16 Mayıs: 1610 (vaka) 41 ölüm (42.236 test)
17 Mayıs: 1368 vaka, 44 ölüm (35.369 test)
18 Mayıs: 1158 vaka, 33 ölüm (25.141 test)
19 Mayıs: 1022 vaka, 28 ölüm (25.382 test)
20 Mayıs: 972 vaka, 22 ölüm (20.838 test)
21 Mayıs: 961 vaka, 27 ölüm (33.633 test)
22 Mayıs: 961 vaka, 27 ölüm (37.507 test)

[Yeşil Gazete TV] Sedat Kalem ile Bu Gün: Çözüm doğada

Yeşil Gazete TV’deki Bu Gün programlarının dördüncüsünde 22 Mayıs Dünya Biyoçeşitlilik Günü ele alındı. Programda Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) Türkiye Koruma Direktörü Sedat Kalem, Defne Sarıöz‘ün konuğu oldu.  

Biyoçeşitliliğin önemi, insan eliyle doğada yaratılan harabiyetin konuşulduğu Bu Gün’de, bunun gezegendeki tüm türlerin yaşamı üzerinde yaratacağı sonuçlar ele alındı.

‘Bedeli çok ağır olabilir’

WWF Direktörü Kalem, biyoçeşitlilik denildiğinde genellikle yalnızca “türlerin çeşitliliğinin” anlaşıldığını ancak konunun çok daha geniş olduğunu söyledi.

Dünyanın şimdiye kadar geçirdiği yok oluş evrelerinin evrimin doğal bir süreci olarak gerçekleştiğini belirten Kalem, günümüzde ise insan eliyle ilerleyen, hızlandırılmış bir “yokoluş” sürecinin yaşanmakta olduğunu anlattı.

Kalem, dünyanın bu denli hızlı bir tükenişe adapte olmakta zorlanacağının, bunun insanlar açısından da tüm canlılar için de çok ağır bir bedeli olacağını söyledi.

 

Bayramda hangi işletmeler açık?

 

Arefe günü açık olacak işletmeler


Vatandaşlar (65 yaş ve üzeri ile 20 yaş ve altında bulunanlar hariç) zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak için araç kullanmadan ikametlerine en yakın market, bakkal, manav, kasap ve kuruyemişçilere gidip alışveriş yapabilecek. Bu iş yerleri çalışma saatleri arasında evlere servis yapabilecek.

Bayram boyunca kapalı olacak işletmeler

24-25-26 Mayıs tarihlerinde market, bakkal, manav, kasap ve kuruyemişçiler ile online satış yapan işletmeler tamamen kapalı olacak.

Fırın, pastane ve tatlıcılar dört gün boyunca açık

Fırın, pastane ve tatlıcılar ise 23-24-25-26 Mayıs günlerinin tamamında hizmet verebilecek. Bu iş yerlerinde sadece ekmek, unlu mamul ve tatlı satışı yapılacak.

Bayramda sadece sadece evlere paket servis şeklinde hizmet sunmak üzere lokanta ve restoran tarzı iş yerleri açık olacak.

İzmir’de bazı camilerde bu kez de ‘Yuh Yuh’ çalındı

İzmir’de cami hoparlörlerinden İtalyan halk şarkısı Bella Ciao‘nun ardından şimdi de sözleri Aşık Mahsuni Şerif’e ait, Selda Bağcan’ın seslendirdiği “Yuh Yuh” şarkısı çalındı. Minarelerden iki gün üst üste şarkı çalınması üzerine müftülük merkezi ezan sistemine geçici olarak son verildiğini açıkladı.

İzmir Müftülüğü’nden yapılan açıklamada şöyle denildi:

20 Mayıs Çarşamba günü İlimizdeki bazı camilerimizin hoparlörlerinden yapılan müzik yayınından sonra bugün de yine Bornova ve Bayraklı ilçelerimizdeki bazı camilerimizde de yine aynı tarzda bir saldırı gerçekleştirilmiştir. Yaşanan bu olayın ardından da konu adli mercilere intikal ettirilmiştir. Diğer taraftan söz konusu saldırılar aydınlığa kavuşturulana kadar, tedbir amaçlı olmak üzere İzmir’de merkezi ezan sistemi uygulamasına geçici bir süreyle son verilmiştir.”

Selda Bağcan da tepki gösterdi

Parçanın cami hoparlöründen çalınmasına Bağcan da tepki gösterdi. Sanatçı,  “İzmir’de cami hoparlörlerinden benim şarkımı dinletmişler. Tamamen provokatif bir eylem. Ülkeyi bir yerlere çekmeye çalışıyorlar. Şiddetle kınıyorum” açıklamasını yaptı.

CHP’li Özdemir tutuklandı

CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel, CHP’li İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer ve CHP İzmir İl Başkanı Deniz Yücel, önceki gün cami hoparlörlerinden çalınan şarkı için “provokasyon” değerlendirmesini yapmışlardı. Yücel, konu hakkında suç duyurusunda bulunduklarını açıklamıştı.
 
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AKP Genel Başkan Yardımcısı ve İzmir Milletvekili Hamza Dağ ise olayla ilgili CHP’yi hedef aldı. Konuyla ilgili olarak camilerden yapılan Bella Ciao yayınını sosyal medyada paylaşan CHP üyesi ve eski İzmir İl Başkan Yardımcısı Banu Özdemir “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme” gerekçesiyle tutuklandı. 
 
 

Silivri Cezaevi’nde koronavirüs vaka sayısı 82’ye çıktı, bir kişi hayatını kaybetti

Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, Silivri Ceza ve İnfaz Kurumları’ndaki koronavirüs vaka sayısının 82’ye yükseldiğini açıkladı.  Başsavcılık ayrıca kronik hastalığı bulunan bir hükümlünün de hayatını kaybettiğini söyledi.

Daha önce 8 Mayıs’ta duyuru yapan Başsavcılık, 44 tutuklu ve hükümlünün Covid-19 testinin pozitif çıktığını belirtmişti. Bugün yapılan açıklamada, 8 Mayıs tarihinden bu yana İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü ile koordineli bir şekilde rutin aralıklarla filyasyon çalışması yapıldığı belirtildi.

Kronik akciğer hastalığı bulunan hükümlü vefat etti

Açıklamaya göre tespit edilen vaka sayısı Silivri 7 No’lu L Tipi Cezaevi’nde 47, 8 No’lu L Tipi Cezaevi’nde ise 35 oldu. 7 Mayıs’ta sağlık kurumuna sevk edilen tüberküloz ve verem gibi kronik akciğer hastalıkları bulunan bir hükümlü hastanede yoğun bakımdaki tedavisi devam ettiği sırada 21 Mayıs’ta saat 17.45’te hayatını kaybetti.

‘Aileler bilgilendirildi’

Başsavcılık 82 tutuklu ve hükümlünün genel sağlık durumunun iyi olduğunu ve tedavilerinin devam ettiğini aktardı. Açıklamada “Bu kişilerden hiçbir semptom göstermeyen 72 tutuklu/hükümlü doktor kontrolünde kendilerine ayrılan izole bir bölümde, 10’u da sağlık kurumlarında tedavi edilmektedir. Aileleri, tedavi süreçleri hakkında bilgilendirilmiştir” denildi.

Gergerlioğlu: Sayı çok daha fazla

Öte yandan HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Silivri Cezaevi‘nde görülen koronavirüs vaka sayısının açıklanandan çok daha fazla olduğunu iddia ediyor. HDP’li vekil kendisine ulaşan kişilerden yola çıktığı açıklamasında vaka sayısının en az 191’e ulaştığını belirtiyor.

Gergerlioğlu yaptığı paylaşımlarda koğuşlarda olması gerekenin yaklaşık yedi misli fazla kişinin kaldığına dikkat çekerek böyle bir ortamda virüsün kolaylıkla yayılabileceğine dikkat çekiyor.

RTÜK’den Sevda Noyan kararı: Ülke Tv’ye 3 kez program durdurma cezası

Televizyon yönetimi ve program sunucusunun bahse konu ifadeleri tasvip etmediklerini açıkladıkları ve kamuoyundan özür diledikleri hatırlatılan Ülke TV raporunda, yayında dile getirilen sözlerin ifade özgürlüğünü aştığı belirtildi.

Raporu ele alan RTÜK Üst Kurulu, müzakerelerin sonucunda yayıncı kuruluşa müeyyide uygulanmasına hükmetti. Yayının, 6112 sayılı Kanun’da yer alan “Yayın hizmetleri toplumu kin ve düşmanlığa tahrik edemez veya toplumda nefret duyguları oluşturamaz” hükmünü ihlal ettiği kanaatine varan Üst Kurul, Ülke TV hakkında 3 kez program durdurma cezası verdi.

https://twitter.com/okonuralp/status/1263810322177167361

RTÜK Başkanı ‘Büyütülecek konu değil’ demişti

Sevda Noyan, Ülke TV’de Esra Elönü‘nün sunduğu televizyon programında “15 Temmuz kursağımızda kaldı, istediklerimizi yapamadık. Boş bulunduk. Ayaklarını denk alsınlar. Bizim sitede hâlâ 3-5 var, benim listem hazır” demişti.

Tepkiler üzerine açıklama yapan RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin ise  tehdit açıklamasının ‘büyütülecek’ bir konu olmadığını söylemiş; “Darbeyi övenlerin karşısında söylenenleri biz cezalandırmak gibi bir pozisyonda değiliz” demişti. Ancak daha sonra fikrini değiştiren Noyan, “gereğinin yapılacağını” bildirmişti.