Ana Sayfa Blog Sayfa 2071

Kimya Mühendisleri Odası: Termik santrallerin yeniden açılması izaha muhtaç

TMMOB Kimya Mühendisleri Odası (KMO), Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un yılbaşından bu yana kapalı olan bazı termik santrallerin bir yıllık geçici çalışma ruhsatıyla tekrar faaliyete geçtiğini bildirmesi üzerine  yazılı bir açıklama yaptı.
 
Yeniden açılan termik santralların yarattığı ekolojik yıkıma dikkat çeken Oda, altı ay kadar kısa bir sürede santrallerin yönetmeliklere uygun hale getirilmesinin açıklanmaya muhtaç olduğunu söyledi.

‘Kamuoyuyla paylaşın’

Kimya Mühendisleri Odası’ndan yapılan açıklama şu ifadelere yer verildi:
 
“İki ünitesinin yeniden işletmeye alınmasına izin verilen Afşin- Elbistan A Santrali’nin, kapasitesinin büyüklüğü ve yakma sisteminin özelliği de dikkate alındığında, kül tutma sistemleri rehabilite edilerek ve iki ünitesinin Baca Gazı Kükürt Arıtma tesisi tamamlanarak nasıl kısa sürede yönetmeliklere uygun hale getirildiği açıklanmaya muhtaçtır.

Şimdi ve daha önce geçici faaliyet izni verilen santrallerde, çevre ile ilgili yükümlülüklerinin yerine getirilmesi amacıyla santral işletmecileri tarafından yapılması gereken yatırımların ilerleme-tamamlanma durumunun ayrıntılı olarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından kamuoyuyla paylaşılması yararlı olacaktır.” 

‘Bütün kirleticiler ölçüldü mü?

Kömür santrallarından kaynaklanan gaz halindeki kirleticilerin kükürtdioksit ile sınırlı olmayıp, azot oksitlerin de dikkate alınması gerektiğine dikkat çekilen açıklamada, “Dünya Sağlık Örgütü`nün halk sağlığı açısından daha zararlı olarak gördüğü 2,5 mikrondan küçük partiküller konusunda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın çalışmaları var mıdır?” diye soruldu. 

Kimya Mühendisleri Odası, kömürle çalışan tüm santrallerin etki alanı içerisinde hava kalitesinin ölçülmesi için hakim rüzgar yönü, gerekli mesafeler, çevredeki yerleşim yerleri gibi faktörler dikkate alınarak, maruz kalınan kirliliği temsil edecek şekilde hava kalitesi ölçümü istasyonları kurulmasını ve sürekli olarak ölçülen kirletici değerleri kamuoyuyla paylaşılmasını istedi.  

Oda ayrıca, santrallerden kaynaklanan sıvı atıkların ilgili yönetmeliklere uygun olarak bertaraf edildiğinin denetlenmesi ve bu konudaki verilerin kamuoyu ile paylaşılması gerektiğine vurgu yaptı; su kaynaklarının rasyonel kullanımının da konunun diğer önemli bir boyutu olduğuna dikkat çekildi.  

1 Ocak 2020’de Çevre Kanunu gereği filtre takma zorunluluğuna uymadıkları gerekçesiyle, beş termik santral tamamen, bir termik santralin ise kısmi olarak kapatılmış; dokuz kömürlü termik santralin ise filtresiz olmasına rağmen, Ocak 2021’e kadar “geçici faaliyet belgesi” ile çalışmasına izin verilmişti. Çevre Bakanı Murat Kurum, 8 Haziran’da yaptığı açıklamada termik santrallerin tekrar faaliyete başladığını duyurdu.

Neden çevre savunucuları aynı zamanda ırkçılık karşıtı olmak zorunda?

Çevre savunucusu siyah aktivist Leah Thomas’ın Vogue‘da yayınlanan yazısı Yeşil Gazete tarafından çevrilmiştir.

*

Çevreciler, yeni nesiller için yeryüzünün korunması gerektiğine inanan iyi niyetli ve ileri görüşlü insanlar olma eğilimindedir. Yeniden kullanılabilen ürünler alırlar, insanca üretilen giysiler giyerler ve tehlikedeki türleri savunurlar; bununla birlikte pek azının, hayatı tehlikede olan siyahlarla ilgili benzer çekinceleri vardır.

Siyah bir çevre savunucusu olarak, bununla ilgili ciddi sorunlarım oldu. Mesela, neden kendi insanlığım için savaşmak benim için iklim mücadelesine bir ek seçenek ya da eklenti olsun? İklim protestoları boyunca beyaz iklim savunucularının yanında durdum, ama siyahlara ve beyaz olmayanlara gösterilen meşru olmayan şiddet karşısında  kendi topluluğum tarafından yalnız bırakıldığımı hissettim. Bu kadar yeter. Artık Black Lives Matter (Siyahların Hayatı Değerlidir) hareketinin ve çevre savunuculuğunun nasıl birbiriyle ilişkili olduğunu göstermenin vakti geldi.

Ferguson ayaklanmasının ardından…

2014 yazı boyunca, tatil için gittiğim memleketimde, Florissant, Missouri‘deydim. Siyah genç Michael Brown, yolun ortasında, evimden birkaç kilometre ötede polis tarafından en az altı kez vurularak can vermişti. Cansız bedeni saatlerce sokağın ortasında yatarken, yetkililerden bilgi alamayan halk, neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Derken tansiyon giderek yükseldi ve isyan başladı. Ben de çevre bilimleri ve siyaset eğitimimi tamamlamak üzere Güney Kaliforniya‘ya döndüm.

Ferguson ayaklanması sırasında doğada vakit geçirmek bana, eve döndüğümde yaşadığım travmayla baş etmemde yardımcı oldu, ancak buna rağmen suçluluk da duyuyordum. Ben kumsalda gezerken ya da yürüyüşteyken ailem ve arkadaşlarım benim haklarım için savaşıyor, protestolarda göz yaşartıcı bombalardan kaçıyorlardı. Ben Orange County‘de temiz hava, temiz su ve doğanın bolluğunun keyfini sürüyordum, Ferguson’dakilerin ise böyle bir şansı yoktu, üstelik bu yalnızca toplumsal huzursuzluklar olduğunda değil hep böyleydi.

Ne zaman dışarı çıkıp derin bir nefes alsam, aklıma Eric Garner‘ın son sözleri geliyordu: “Nefes alamıyorum.” Çevre bilimleri dersinde, kötü hava kalitesine ve çevresel koşullara en çok farklı renkten ırkların maruz kaldığını çok net bir şekilde ortaya koyan verileri gördüğümde dehşete düşmüştüm. O zaman çalışma alanımın doğrudan ırkçılıkla mücadeleye katkı sunacağını anladım.

Katrina Kasırgası’nın gösterdiği eşitsizlik

2018 yılında American Journal of Public Health‘te (Amerikan Halk Sağlığı Dergisi) yayımlanan hava kalitesi ile ilgili bir makalede araştırmacılar, beyaz olmayanların 1.28 kat daha fazla bedel ödediğini ve siyahların nüfusun tümüne oranla 1.54 kat daha fazla partikül maddeye maruz kaldığını ortaya koydu. Önceki çalışmalar da hava kalitesinin demografik yapıya göre orantısız bir şekilde dağıldığını göstermişti. 2016 tarihli Environmental International çalışması da beyaz olmayan belli başlı toplulukların çok daha yüksek oranda partikül maddeye maruz kaldığı yönünde bulgular elde etmişti.

Chapman Üniversitesi‘nden Georgiana Bostean‘ın, iklim değişikliğini ve doğal afetlerin artış sıklığı üzerine söyledikleri bunu doğruluyor:

Katrina Kasırgası‘nın sonuçları her topluluk için aynı olmadı. Siyahların yoğun olarak yaşadığı bölgelerin kasırgadan daha fazla hasar görmesine rağmen yardımlar, daha az etkilenen, beyazların yoğunlukta yaşadığı varlıklı bölgelere daha hızlı ve etkin biçimde ulaştı.

Bu ırksal temelli eşitsizlikler, ABD’nin tamamında sağlık ve çevre alanında krizlere yol açıyor.  Siyahların hayatına mal olan baskı sistemleri, çevresel eşitsizlikleri sürdüren sistemlerle aynıydı. Bunu fark etmek, beni “kesişimsel çevrecilik” tanımına götürdü. Bu tanımı çevreci diyaloğa katmak, çevreci toplulukların ırkçılıkla mücadele yönünde evrilmesi için zorunluydu.

‘Irkçılıkla mücadele etmeden yeryüzünü koruyamayız’

Kesişimsel çevrecilik, insanların da yeryüzünün de savunuculuğunu yapan çevreciliğin, kapsayıcı bir versiyonudur. Marjinalleştirilmiş topluluklarda yaşanan adaletsizliklerin yeryüzü ile ilişkisini belirler. En kırılgan topluluklara ve yeryüzüne yapılan haksızlıkları öne çıkarır, sosyal eşitsizliği küçümsemez ya da ona sessiz kalmaz.

Irkçılık hedef alınmadıkça, yeryüzünü korumak daha zor olacak. Bunun bir nedeni de siyah aktivistlerin zamanının ve enerjisinin tükenmeye başlaması. Kapsayıcı iklim adaleti aktivisti Mikaela Loach bunu şöyle anlatıyor:

Müttefikler öne çıksın ki siyahlar, vakit ve enerjilerini ağırlıklı olarak beyazlardan oluşan çevreci ortamlarda “varlıklarını diğer insanlara anlatmak” için harcamak yerine iklim çözümleri üretmeye ayırabilsin.

Her çevreci, bu sorumluluğu almalı ve hem iklim adaletine hem de sosyal adalete erişilmesi için, ırkçılığa karşı hareket içinde çalışmalar yapmalı.

Atılabilecek adımlar hakkında daha fazla fikir edinebilmek için Kesişimsel Çevreci Vaadi‘ni alın, Siyah Doğa: Afrikan Amerikan Doğa Şiiri‘nin 400 Yılı‘nı okuyun ve The Yikes adlı podcasti dinleyin. (Bunlar başlangıç için benim en sevdiğim kaynaklardan yalnızca birkaç örnek) Gezegeni ve siyahların hayatlarını korumak için kesişimsel çevreciliği yükseltmek ve adım atmak zorundayız.

Çölleşme 10 yıl içinde 50 milyon insanı göçe zorlayabilir

Bugün çölleşme tehdidinin yol açtığı sorunlar ve buna karşı yürütülen mücadeleye yönelik belirlenen Dünya Çölleşme ve Kuraklıkla Mücadele Günü. Birleşmiş Milletler (BM) kararıyla 1994’ten bu yana her yıl 17 Haziran’da çeşitli etkinlikler yapılarak farkındalığın artırılmasına çalışılan bu özel gün kapsamında, bu yıl bu yıl çölleşme ve toprak bozulmasının önlenmesinde insanların davranışlarını dönüştürmeye odaklanıldı.     

İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Öğretim Üyesi Prof. Dr. Levent Şaylan, nüfus arttıkça daha fazla gıda üretme ve beslenme talebinin ortaya çıktığına vurgu yaparak, “Bu durum mevcut ekilebilir arazilerin sağlık ve üretkenliğinin azalmasına neden olmakta ve buna ilave olarak ekilebilir arazilerin durumu iklim değişikliği nedeniyle de daha da kötüleşebilmektedir.” dedi.

AA‘ya konuşan Şaylan, çölleşmenin günümüzdeki en büyük çevresel problemlerden birisi olduğunu kayderek şu noktalara vurgu yaptı: 

  • Çölleşme, iklim değişikliği ve topraktaki besin maddelerini azaltan sürdürülebilir olmayan tarım, madencilik, aşırı otlatma, ormansızlaştırma ve benzeri insan faaliyetleri ile kurak arazilerin sürekli olarak bozulması sonucu meydana gelir.
  • Çölleşme ve kuraklık doğayı, nüfusu, ekonomiyi gibi bir çok alanı etkiler. Bu nedenle biyolojik çeşitlilik, yoksulluğun ortadan kaldırılması, gıda, sosyo-ekonomik istikrar ve sürdürülebilir kalkınma üzerinde ciddi etkileri olan küresel bir konudur.
  • Çölleşme ve kuraklık arttıkça, insanlar, hayvancılık ve çevre üzerindeki etkileri yıkıcı olabilir.
  • Çölleşme ve kuraklık dünyada 169 ülkeyi, yaklaşık 1,5 milyar insanı ve dünya kara alanlarının yaklaşık yüzde 25’ini etkilemektedir.
  • Çölleşme, önümüzdeki 10 yıl içinde dünyada yaklaşık 50 milyon insanı yerinden edilebilir. 2030 yılına kadar, gıda üretimi için 300 milyon hektar daha fazla arazi gerekecek.”

‘Salgını tarımın önemini gösterdi’

Şaylan, dünyada ve Türkiye’de tarım alanında aşırı su kullanımının azaltılması gerektiğinin de altını çizerek, tarım, orman, çayır ve mera alanlarının korunmasının iklim değişikliği açısından da son derece önemli olduğunu kaydetti: “Yağışın yetersiz, su kaynaklarının kısıtlı olduğu yerlerde su tüketimi fazla olan bitkilerin değil, daha az su tüketen bitkilerin yetiştirilmesi çölleşme ve kuraklık ile ilgili alınabilecek önlemlerden.”

Türkiye’de tarım arazilerinin büyük bir kısmında kuru tarım yapıldığını, bu nedenle su eksikliğinin sulamayla tamamlandığını aktaran Şaylan,sulama suyunu daha verimli kullanan yöntem ve teknolojilerin yaygınlaştırılması gereğine dikkat çekti. 

İklim değişikliğine dikkat!

Salgının, gıda ve beslenmenin, tarımın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdiğini kaydeden Şaylan, insanların gıda ihtiyacını karşılayacak yeterli araziye sahip olmak için yaşam tarzlarını değiştirmesi gerektiği bildirdi: 

“İklim değişikliğinin gelecekte ülkemizde bazı bölgelerde ve yerlerde yağışların azalmasına, sıcaklıkların artmasına neden olacağı modeller kullanılarak farklı iklim değişikliği senaryoları ile tahmin edilmektedir. Bu durum gelecekte bazı bölgelerde/yerlerde kuraklık problemi ile karşı karşıya kalınacağını, sulama için daha fazla su kullanılması gerekeceğini, kuru tarım yapılan yerlerde verimin azalabileceğini, orman yangınlarının artabileceğini göstermektedir. Bu nedenle ülkemizde günümüzden geleceğe farklı modeller ve senaryolar kullanılarak tahmin edilen iklim değişikliği sonuçlarının, özellikle kuraklık ve çölleşme, tarımda iklim değişikliğine uyum, etkilenebilirlik ve meydana gelebilecek zararların azaltılması; orman yangınları, erozyon gibi alanlar üzerine yapabileceği etkilerin analiz edilmesi ve buna göre planlamaların yapılması, tedbirlerin alınması son derece önemlidir.”

Prof. Dr. Şaylan, ormansızlaştırma, arazi kullanımındaki değişiklik gibi faaliyetlerin iklim değişimine neden olan sera gazlarını atmosferden alan ormanların yok olmasına, iklim değişikliğine ormanların ve arazi kullanımının olumlu etkilerinin azalmasına neden olacağını söyledi.

Akşener: Çekin çirkin ellerinizi kadınların üzerinden

Akşener’in konuşmasından satır başları şöyle:

  • Başak Demirtaş‘a saldırı ne ilk ne de son olacaktır. Benzeri çirkin saldırıları yaşamış bir kadın olarak umarım ki son olur ama bu bir zihniyet meselesi. Bizi yönetenler bu konuda net bir tavır almadıkları sürece bu çürümüşlük devam edecektir.
  • Onun için sayın Erdoğan başta olmak üzere Türkiye’yi yönetenleri bu konuda tutum almaya davet ediyorum. Buradan bir kez daha sesleniyorum yeter. Çirkin ellerinizi kadınların üzerinden çekin artık.

‘Türkiye uluslararası topluma rezil edildi’

  • Geçtiğimiz hafta bu kirli zihniyetin ifşa oluşuna şahit olduk. Binlerce trol hesap kapatıldı. Türkiye uluslararası toplumda rezil edildi.
  • Nedir bu trol ordusu? Birinci görevleri Sayın Erdoğan’ı övmek, ikinci görevleri bize sövmek. Türkiye parayla kendini alkışlatan bir yönetimi hak etmiyor. Türk milleti böylesine çapsız bir siyaseti hak etmiyor.

‘Güç sevdanız yerin dibine batsın’

  • AKP’li bir genç yönetici canlı yayında itirafta bulundu. “FETÖ’cülerle kol kola girdik” aynen böyle dedi. İstifa etmesi görevden alınması bu kirli ittifakı aklamaz.
  • Sayın Erdoğan, kumpaslarla askerlerimiz, sivillerimiz özellikle mi FETÖ’cülere kırdırıldı. İktidar hesaplarınızı vatanını milletini seven insanları teröristlere kırdırmak üzerine mi yaptınız. Güç sevdanız yerin dibine batsın. Devlet yönetme anlayışınız yerin yedi kat dibine batsın. Yazıklar olsun size.

Akşener, yeniden artan koronavirüs vaka sayılarına da dikkat çekerek, “Kurallara uyalım ki sağlık ordumuzun işini kolaylaştıralım” diye konuştu. 

Ankara Adliyesi’nde koronavirüs paniği: PTT ve ön büro kapatıldı

Normalleşme kararı gereği açılan adliyelerde ilk gün, İstanbul ve Ankara Adliyesi’ndeki yoğunluk dikkat çekmişti.

Adliyedeki vakalara ilişkin açıklama yapan Ankara Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Özgen Hindistan, “Bugün birden fazla bölümde koronavirüs vakası tespit edildi. Kaçakçılık, aile mahkemesi, ön büro, PTT çalışanlarında çıktı. PTT ve ön büro kapatıldı” dedi.

‘Adliyelerde yeni düzenleme yapılmalı’

Koronavirüs tehdidinin halen devam ettiğine dikkat çeken Hindistan, adliyelere dönük daha ciddi tedbirler alınması gerektiğine dikkat çekti. Hindistan, “Özellikle adliyelerde icra, idari yargının açılması ile yoğunluk arttı. Adliyeye gelen insanlar da tehlike altında. Özellikle icra bölümünde yoğunluk çok fazla. Yeniden düzenlemeye ihtiyaç var” diye konuştu.

AKP, sosyal medyada ‘yeşil top’ uygulamasına son verdi

AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Tanıtım ve Medya Başkanı Mahir Ünal, ‘Sosyal Medya Etik Kuralları’ doğrultusunda başlatılan ‘yeşil top’ uygulamasına son verildiğini açıkladı. Ünal, 40 gün süren ‘Etik farkındalık’ çalışmasıyla küfür, hakaret ve dezenformasyonun görünür kılındığını ve kamuoyunun gündemine taşınarak tartışılmasının sağlandığını belirtti.
 
Ünal, Twitter’dan yaptığı paylaşımda,”1 Mayıs 2020 tarihinde başlattığımız “Etik Farkındalık” çalışması, “Dijital Farkındalık” çalışmamızın 10 Haziran 2020’de başlaması ile sona ermiştir… Hakareti, küfürü, saldırganlığı, kısaca etik olmayan paylaşımları kamuoyu gündemine taşıyarak tartışılmasını sağlamış ve dezenformasyonla mücadelede turnusol etkisi oluşturmuştur” ifadelerini kullandı.
 
Ünal’ın paylaşımları şöyle: 
 

Ne olmuştu?

AKP’nin 12 maddede etik kurallarını açıklayan Mahir Ünal, sosyal medya hesaplarında, “etik kurallara uyacağım” ve “milli hesap” anlamına gelen işaretleri kullanan profilleri takip edeceğini duyurmuştu. Ünal’ın duyurusunun ardından  bu işaretleri kullanan hesaplar, kadın siyasetçi gazeteci ve oyuncuları hedef alarak hakaret ve cinsel saldırı tehdidinde bulunmuşlardı.

Son olarak Silivri Cezaevi’nde bulunan önceki dönem HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş‘ın eşi Başak Demirtaş‘a yönelik cinsel saldırı tehdidi içeren bir paylaşım yapan yeşil toplu hesabın kullanıcısı, kamuoyunun tepkisi ardından tutuklandı

Şule Çet davasında cezalar onandı

Dayanışma Platformu’ndan teşekkür

Davayı başından itibaren takip eden kadınların oluşturduğu Şule Çet Dayanışma Platformu, kararı bir Twitter mesajıyla duyurdu:

“Şule Çet davasında sanık Çağatay Aksu’ye müebbet ve 12 yıl 6 ay, diğer sanık Berk Akand’a ise 18 yıl 9 ay verilen hapis cezaları onandı. 

Şule Çet darp edilip tecavüz edilerek, boynu sıkılarak öldürülüp yirminci kattan aşağı atılmıştır. Yanımızda olan herkese teşekkür ederiz.” 

 

Sorgül buğdayında üçüncü hasat: Üretim 400 tonu aştı

Mardin‘de “Topraktan Tabağa: Yaşayan Toprak, Yerel Tohum Projesi” kapsamında ekilen, Mezopotamya’nın en eski buğday tohumlarından biri olarak bilinen Sorgül’ün üçüncü kez hasadı gerçekleşti. 2017 yılında 2 ton buğdayın ekimiyle başlayan projenin ilk yılında 35’i mülteci olmak üzere 70 kadın yer almış, 102 dönüm arazide 20 ton rekolte elde edilmişti. Bu yıl üçüncüsü gerçekleşen hasatta ise 17 gönüllü çiftinin bin 400 dönümlük arazisinde yapılan ekimde rekolte 400 tonu aştı. Projede 310 kadın çiftçi ve 24 kadın mühendis istihdam edildi.

Susuz tarım maliyetleri de düşürüyor

Her yıl hasat şenliği kapsamında, halkın da yoğun katılımı ile gerçekleşen Sorgül buğdayı hasadı, bu yıl koronavirüs önlemleri nedeniyle projenin yürütücüsü Ebru Baybara Demir ve çiftçi kadınların katılımı ile gerçekleşti. Her geçen gün büyüyen üretim ile sürdürülebilir bir ekosistem sağladıklarını söyleyen Şef Baybara Demir, “Yerel tohumlarla doğaya, insana saygılı tarımın mümkün olabileceğini, susuz tarımın su kaynaklarını korumada ve tarım girdi maliyetlerini azaltmada ne kadar önemli olduğunu Sorgül buğdayı ile deneyimlemeye devam ediyoruz” dedi.

‘Hayatın devamı için tarımın önemini anladık’

Hasatta proje hakkında bilgi veren Demir şunları söyledi:

“2017 yılında Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ile başladığımız  ve Ekonomik Tarımsal Kalkınmayı ve Sosyal Gelişimi Destekleme Derneği olarak yürüttüğümüz projede amacımız her türlü doğa koşuluna ve hastalıklara dayanıklı olan bu tohumları ekerek, kuraklık başta olmak üzere bizi bekleyen tehlikelere karşı önlem almanın önemini göstermekti. Projemizde toprağın korunması, iyi tarım uygulamaları, yerel tohumların bulunması, çoğaltılması ve gelecek nesillere aktarılması için bölgedeki toprak sahipleri, iyi tarım uygulamalarını deneyimleyerek projeye destek vermeye devam ediyor.

Projemizde geleneksel tarım yönetmeleriyle başladığımız ekimde bir yandan yerel tohumların korunmasını sağlarken, bir yandan da kadın istihdamını arttırmaya çalışıyoruz. Kültürel bilgi ve becerinin gücüyle başlatmış olduğumuz entegrasyon sürecinde Suriyeli mülteci kadınların bize öğretmiş olduğu geleneksel tarım tekniklerinden de faydalandık. Bu yıl da elde ettiğimiz buğdayı tohumluk olarak sağlayıp yeniden ekimini gerçekleştireceğiz.”

Proje ile tohum ve toprağa sahip çıktıkları kadar topraktan düzenli gelir elde etmeye başlayan kadınları da desteklediklerini anlatan Baybara Demir, salgın döneminde Mardin’de duran üretim sırasında kadınların tarlada çalışmaya devam ettiğini ve istihdamı koruduklarına dikkat çekti.

13 bin yıllık tohum

Anadolu’da tarihi 13 bin yıl öncesine dayandığı bilinen buğday tarımının anavatanı Mezopotamya. Sorgül ise Mezopotamya ovasında yetişen, bilinen en eski buğday türü. Adını kehribar sarısından kırmızıyı yansıtan renginden alan Sorgül, tane yapısı camsı, kırmızıya dönen sarı renkte, mükemmel bir koku ve aromaya sahip. 140 cm’e ulaşan boyu ile yüksek saman verimine de sahip Sorgül’ün kimyasal gübreye ve sulamaya tepkisi de düşük. Kök yapısı derin ve kuvvetli olduğu için yağışa dayalı şartlarda ve organik yetiştirilmeye uygun olan Sorgül, gelecekte kuraklık tehlikesine karşı susuz tarıma da elverişli.

Çevre adaleti aktivistlerine neden destek verilmeli?

Yeşil Gazete için çeviren: Ayça Ceren Akdemir

  • Çevre savunucularının desteklenmesi, çevre çatışmalarının daha iyi anlaşılmasını gerektirir.
  • Çevre savunucuları büyük ölçüde şiddet içermeyen protesto biçimleri kullanıyor. 
  • Yerli çevre savunucuları ciddi oranda daha yüksek şiddet oranlarıyla karşı karşıya.
  • Önleyici seferberlik, taktiksel çeşitlilik ve dava birleştirmek aktivistlerin başarısını artırır.
  • Küresel taban,  çevreci aktivizmin sürdürülebilirliği için umut verici bir güçtür.

Konuyla ilgili Global Enviromental Change’in hazırladığı raporun tümüne ulaşmak için tıklayın.

Bu yoksulların ve yerli halkların çevreciliği. “Çevre adaleti”, adını 1980’lerde Amerika Birleşik Devletleri‘nin güneyinde, ağırlıklı olarak Siyah, Hispanik ve yerli nüfusların yaşadığı alanlarda haksız, orantısız sosyo-çevresel etkilere karşı yapılan hareketlerden aldı.

Yıkıcı kaynak kullanımını protesto eden çevre savunucuları, küresel sürdürülebilirlik ve çevre adaleti için gerçekten de umut verici bir güç. Bununla birlikte, aktivizmin ağır bir bedeli var: Birçoğu suçlanma, şiddet ve cinayetle karşı karşıya.

İlkeler

Bunlar, çevre savunucularının daha fazla desteklenmesi için doğrudan etkileri olan bulgularla bugüne kadar çevresel çatışmaların en büyük analizini sunan EJAtlas’a dayanan EnvJustice ekibinden yeni bir makalenin bulguları.

Global Environmental Change’de yayınlanan makale, dünya çapında yaklaşık 3.000 vakayı ele alıyor. Bu hareket hakkındaki bilgilerin büyük kısmı akademisyenlerden ziyade aktivistlerden geliyor.

Önemli noktalar şunlar:

  • Dünyada neden bu kadar çok çevre çatışması var?
  • Çevre savunucuları, özellikle de yerli halklar, genellikle şiddete maruz kalıyor
  • Bu tür taban hareketleri çevreyi savunmada ne sıklıkla başarılı oluyor?

Latin Amerika‘daki OCMAL (Observatorio de Conflictos Mineros) gibi aktivistler; Oilwatch, 1980’ler ve 1990’larda doğan diğer organizasyonlar gibi çatışma haritaları yapmaya başladılar.

Başka bir sivil toplum kuruluşu olan Global Witness, yıllık rakamlar ve çevreyi savunurken öldürülen çevre savunucularının isimlerini ve geçim kaynaklarını sunuyor. Bu veriler BM departmanından veya akademik bir kuruluştan gelmiyor.

Çevre adaleti için dünya hareketi şimdiye kadar merkezi bilgi alanlarını işgal eden ve kamu politikaları öneren uluslararası toplantıların (COP) ve panellerin (IPCC, IPBES) sınırlarında faaliyet göstermekte.

Dönüm noktası

Yeni makale dünya çapındaki çevresel taban hareketlerinden ilham alıyor ve faaliyetlerini, başarısızlıklarını ve başarılarını daha görünür hale getirerek onları desteklemeyi hedefliyor.

Akademik açıdan, EJAtlas (www.envjustice.org) başlıklı araştırma, bir ERC Advanced Grant (2016-21) hibesi tarafından destekleniyor. Açık erişimli Çevresel Adalet Atlası (www.ejatlas.org), 2011 yılında ICTA-UAB’da (Barselona)daha önce Avrupa tarafından finanse edilen bir proje olan EJOLT’da başladı. Mayıs 2020’ye kadar 3155 ekolojik dağıtım çatışması hakkında veri girişi yapıldı.

Her veri girdisi bir açıklama, bilgi kaynakları ve birçok kodlanmış değişken içermekte. Leah Temper ve Daniela Del Bene tarafından yönetilen; J. Martinez-Alier tarafından koordine edilen çalışmanın yüzlerce destekçisi bulunuyor. Bu makalenin yazarları da onlar arasında. 

Bu makale, küresel Çevre Adaleti Atlası (www.ejatlas.org) aracılığıyla mümkün olan istatistiksel ve karşılaştırmalı siyasi ekoloji alanında bir dönüm noktası. 

Şiddet

Çevre savunucuları çoğunlukla şiddet içermeyen protesto biçimlerini kullanan savunmasız grupların üyeleri. Bu proje, çevresel çatışmaların ve çevre savunucularının özelliklerine ve başarılı seferberlik stratejilerine ışık tutan nicel analizler sunuyor.

Aktivistler, küresel olarak vakaların yüzde 11’inde, çevreyi ve geçim kaynaklarını savunup çevresel olarak yıkıcı ve sosyal olarak çatışan projelerin durdurulmasına katkıda bulundular.

Önleyici mobilizasyon, protesto çeşitlendirme ve dava açma stratejilerini birleştirmek, bu başarı oranını yüzde 27’ye kadar önemli ölçüde artırabilir.
Bununla birlikte, dünya çapında savunmacılar aynı zamanda yerli halkın katılımıyla önemli ölçüde artan yüksek suçlanma (vakaların yüzde 20’si), fiziksel şiddet (yüzde 18) ve suikastlarla (yüzde 13) karşı karşıya. 

Sosyal olarak sadece çevrenin kullanımı dünya çapında tüm gelir gruplarındaki ülkelerde gerçekleştiği için, aşağıdan yukarıya mobilizasyonu daha sürdürülebilir buluyoruz, sürdürülebilirlik için umut verici bir güç olarak çeşitli formlardaki çevreci taban örgütlenmelerinin varlığına tanıklık ettiğini görüyoruz.

Çalışmanın Yazarları

Arnim Scheidel, Daniela Del Bene, Juan Liu, Grettel Navas, Sara Mingorría, Federico Demaria, Sofía Avila, Brototi Roy, Irmak Ertör, Leah Temper ve Joan Martinez-Alier. Bu araştırmacıların tümü İspanya’daki Universitat Autònoma de Barcelona’daki Institut de Ciència i Tecnologia Ortamlarında (ICTA-UAB) çalışıyorlar.

Makalenin İngilizce orijinali

Kuzey Irak’ta operasyon

Milli Savunma Bakanlığı (MSB), Irak’ta “Pençe-Kaplan Operasyonu” adıyla harekat başlatıldığını açıkladı. MSB’nin Twitter hesabından yapılan açıklamada, askerlerin Haftanin bölgesine olduğu belirtildi.

Açıklamada şu ifadeler kullanıldı: “#Pençe-Kaplan Operasyonu başladı. Kahraman Komandolarımız Haftanin’de! Halkımızın ve hudutlarımızın güvenliğini tehdit eden PKK ve diğer terörist unsurları etkisiz hale getirmek maksadıyla; Hava Kuvvetleri, ateş destek vasıtaları, ATAK Helikopterleri, İHA ve SİHA’larla desteklenen Komandolarımız, hava hücum harekâtıyla bölgeye intikal etmişlerdir.”

Gece yarısı başlayan operasyona Diyarbakır, Konya, Eskişehir ve Adana’dan kalkan 30 adet F-16 savaş uçağı katıldığı bildirildi. Bakanlıktan dün yapılan açıklamada, TSK ve Milli İstihbarat Teşkilatı’nın koordine ettiği hava harekâtında, 4 PKK’lının öldürüldüğü duyurulmuştu. 

Irak’tan nota

Irak hükümeti operasyonla ilgili tepkisini iletmek üzere Türkiye’nin Bağdat Büyükelçisi Fatih Yıldız‘ı Dışişleri Bakanlığına çağırdı. Irak Dışişleri Bakanlığı, “Pençe-Kartal” operasyonunun Irak’ın egemenliğini ihlal ettiğini belirterek Türkiye’ye nota verdi.