Ana Sayfa Blog Sayfa 2068

Türkiye’de koronavirüs: 21 kişi yaşamını yitirdi, 1.304 yeni vaka

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Türkiye’de koronavirüs nedeniyle son 24 saatte 21 kişinin daha hayatını kaybettiğini, 1304 yeni vaka tespit edildiğini açıkladı. Böylece toplam ölü sayısı 4 bin 882’ye toplam vaka sayısı 184 bin 31’e yükseldi.

Vaka sayısında düne kıyasla 125 azalma oldu. İYİLEŞEN HASTA SAYIMIZ BUGÜN TEKRAR YENİ VAKA SAYISINI GEÇTİ. Birimizin ihmali, hepimizi ilgilendiriyor. Hayatımıza tedbirlerle devam edelim.”

Türkiye’de ilk koronavirüs vakası 11 Mart’ta tespit edildi. O gün bu yana vaka ve ölüm sayıları şu şekilde:

11 Mart: 1 vaka
13 Mart: 3 vaka
14 Mart: 6 vaka
15 Mart: 18 vaka
16 Mart: 29 vaka
17 Mart: 51 vaka, 1 ölüm
18 Mart: 93 vaka, 1 ölüm
19 Mart: 168 vaka, 2 ölüm (1.981 test)
20 Mart: 311 vaka, 5 ölüm (3.656 test)
21 Mart: 277 vaka, 12 ölüm (2.953 test)
22 Mart: 289 vaka, 9 ölüm
23 Mart: 293 vaka, 7 ölüm (3.672 test)
24 Mart: 343 vaka, 7 ölüm (3.952 test)
25 Mart: 561 vaka, 15 ölüm (5.035 test)
26 Mart: 1196 vaka, 16 ölüm (7.286 test)
27 Mart: 2069 vaka, 17 ölüm (7.533 test)
28 Mart: 1704 vaka, 16 ölüm (7.641 test)
29 Mart: 1815 vaka, 23 ölüm (9.982 test)
30 Mart: 1610 vaka, 37 ölüm (11.535 test)
31 Mart: 2704 vaka, 46 ölüm (15.422 test)

1 Nisan: 2148 vaka, 63 ölüm (14.396 test)
2 Nisan: 2456 vaka, 79 ölüm (18.757 test)
3 Nisan: 2786 vaka, 69 ölüm (16.160 test)
4 Nisan: 3012 vaka, 76 ölüm (19.664 test)
5 Nisan: 3015 vaka, 73 ölüm (20.065 test)
6 Nisan: 3148 vaka, 75 ölüm (21.400 test)
7 Nisan: 3892 vaka, 76 ölüm (20.023 test)
8 Nisan: 4117 vaka, 87 ölüm (24.900 test)
9 Nisan: 4056 vaka, 96 ölüm (28.578 test)
10 Nisan: 4747 vaka, 98 ölüm (30.864 test)
11 Nisan: 5138 vaka, 95 ölüm (33.170 test)
12 Nisan: 4789 vaka, 97 ölüm (35.720 test)
13 Nisan: 4093 vaka, 98 ölüm (34.456 test)
14 Nisan: 4062 vaka, 107 ölüm (33.070 test)
15 Nisan: 4281 vaka, 115 ölüm (34.090 test)
16 Nisan: 4801 vaka, 125 ölüm (40.427 test)
17 Nisan: 4353 vaka, 126 ölüm (40.270 test)
18 Nisan: 3783 vaka, 121 ölüm (40.520 test)
19 Nisan: 3977 vaka, 127 ölüm (35.344 test)
20 Nisan: 4674 vaka, 123 ölüm (39.703 test)
21 Nisan: 4611 vaka, 119 ölüm (39.429 test)
22 Nisan: 3083 vaka, 117 ölüm (37.535 test)
23 Nisan: 3116 vaka, 115 ölüm (40.962 test)
24 Nisan: 3122 vaka, 109 ölüm (38.351 test)
25 Nisan: 2861 vaka, 106 ölüm (38.308 test)
26 Nisan: 2357 vaka, 99 ölüm (30.177 test)
27 Nisan: 2131 vaka, 95 ölüm (20.143 test)
28 Nisan: 2392 vaka, 92 ölüm (29.230 test)
29 Nisan: 2936 vaka, 89 ölüm (43.498 test)
30 Nisan: 2615 vaka, 93 ölüm (42.004 test)

1 Mayıs: 2188 vaka, 84 ölüm (41.431 test)
2 Mayıs: 1983 vaka, 78 ölüm (36.318 test)
3 Mayıs: 1670 vaka, 61 ölüm (24.001 test)
4 Mayıs: 1614 vaka, 64 ölüm (35.771 test)
5 Mayıs: 1832 vaka, 59 ölüm (33.283 test)
6 Mayıs: 2253 vaka, 64 ölüm (30.303 test)
7 Mayıs: 1977 vaka, 57 ölüm (30.395 test)
8 Mayıs: 1848 vaka, 48 ölüm (33.687 test)
9 Mayıs: 1546 vaka, 50 ölüm (35. 605 test)
10 Mayıs: 1152 vaka, 47 ölüm (36.187 test)
11 Mayıs: 1114 vaka, 55 ölüm (32.722 test)
12 Mayıs: 1704 vaka, 53 ölüm (37.351 test)
13 Mayıs: 1639 vaka, 58 ölüm (33.332 test)
14 Mayıs: 1635 vaka, 55 ölüm (34.821 test)
15 Mayıs: 1708 vaka, 48 ölüm (38.565 test)
16 Mayıs: 1610 vaka, 41 ölüm (42.236 test)
17 Mayıs: 1368 vaka, 44 ölüm (35.369 test)
18 Mayıs: 1158 vaka, 33 ölüm (25.141 test)
19 Mayıs: 1022 vaka, 28 ölüm (25.382 test)
20 Mayıs: 972 vaka, 22 ölüm (20.838 test)
21 Mayıs: 961 vaka, 27 ölüm (33.633 test)
22 Mayıs: 961 vaka, 27 ölüm (37.507 test)
23 Mayıs: 1186 vaka, 32 ölüm (40 .178 test)
24 Mayıs: 1141 vaka, 32 ölüm (24.589 test)
25 Mayıs: 987 vaka, 29 ölüm (21.492 test)
26 Mayıs: 948 vaka, 28 ölüm (19.853 test)
27 Mayıs: 1035 vaka, 34 ölüm (21.043 test)
28 Mayıs: 1182 vaka, 30 ölüm (33.559 test)
29 Mayıs: 1141 vaka, 28 ölüm (36.155 test)
30 Mayıs: 983 vaka, 26 ölüm (39.230 test)
31 Mayıs: 839 vaka 25 ölüm (35.600 test)

1 Haziran: 827 vaka, 23 ölüm (31.525 test)
2 Haziran: 786 vaka, 22 ölüm (32.325 test)
3 Haziran: 867 vaka, 24 ölüm (52.305 test)
4 Haziran: 988 vaka, 21 ölüm (54.234 test)
5 Haziran: 930 vaka, 18 ölüm (57.829 test)
6 Haziran: 878 vaka, 21 ölüm (35.846 test)
7 Haziran: 914 vaka, 23 ölüm (35.335 test)
8 Haziran: 989 vaka, 19 ölüm (39.361 test)
9 Haziran: 993 vaka, 18 ölüm (37.225 test)
10 Haziran: 922 vaka, 22 ölüm (36.521 test)
11 Haziran: 987 vaka, 17 ölüm (49.190 test)
12 Haziran: 1195 vaka, 15 ölüm (41.013 test)
13 Haziran: 1459 vaka, 14 ölüm (45.092 test)
14 Haziran: 1562 vaka, 15 ölüm (45.176 test)
15 Haziran: 1592 vaka, 18 ölüm (42.032 test)
16 Haziran: 1467 vaka, 17 ölüm (46.800 test)
17 Haziran: 1429 vaka, 19 ölüm (52.901 test)
18 Haziran: 1304 vaka, 21 ölüm (48.412 test)

TTB: Erken yeniden açılmanın sonuçları alarm veriyor

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi, pandemi dünyada hız kesmemişken ve Türkiye’de henüz salgının ilk dalgası kontrol altına alınmamışken, TTB’nin ve ilgili uzmanların tüm uyarılarına karşın başlatılan erken yeniden açılmanın sonuçlarının alarm verdiğini bildiren bir açıklama yayınladı.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın 17 Haziran 2020 tarihinde düzenlediği basın toplantısında paylaştığı verileri değerlendiren TTB Merkez Konseyi, Sağlık Bakanlığı’nın ısrarla Covid-19 pandemisi ile ilgili epidemiyolojik verileri açıklamaktan kaçındığını söyledi.

‘Sağlık Bakanlığı verileri açıklamalı’

Doğrulanmış olgu sayılarındaki artışın alarm verdiğini belirten TTB, “Sağlık Bakanlığı’nın elindeki verileri açıklaması halinde illere göre hastalanma ve ölüm hızlarının hesaplanması, karşılaştırılması ve daha etkili önlemler alınması mümkün olabilecektir” denildi.

Açıklamada, pandemiyle mücadelenin bireylerin sorumluluğunu aşan bir kamusal irade ve duyarlılık gerektiğine dikkat çekildi. Açıklamanın devamında Bakanlık tarafından verilerin birbirlerini tutmadığı belirtildi:

Türkiye’de 18 Mayıs – 17 Haziran 2020 tarihleri arasındaki son bir ayda Sağlık Bakanlığı tarafından bildirilen toplam doğrulanmış olgu sayısı 33 bin 292’dir ve gün başına ortalama 1.074 doğrulanmış olgu düşmektedir.

Fotoğraf: AA

‘Veriler birbirlerini tutmuyor’

Sayın Bakan’ın dün gerçekleştirdiği basın toplantısında “Son bir ayda günlük ortalama vaka sayısı” olarak 10 kente ilişkin verdiği günlük olgu sayıları toplandığında günlük ortalama olgu sayısının 1.099 olması anlaşılamamıştır.

Bu sayı Bakanlığın her gün açıkladığı olgu sayılarının ortalamasından yüksek olduğu gibi, yalnızca 10 ile ait olması, geriye kalan 71 ildeki olgu sayıları açısından da bir tartışmayı gündeme taşımaktadır. Bakanlığın bu konudaki hatayı açıklaması beklenmektedir.

Sayın Bakan’ın açıklamasından bu 10 ilde;

  • son bir haftada günlük ortalama olgu sayısının 1.193 olduğu ve günlük olgu sayısında Türkiye ortalamasının (1.384 olgu) %86,20’sini oluşturduğu,
  • son üç günde ise günlük ortalama olgu sayısının 1.293’e yükseldiği ve günlük olgu sayısında Türkiye ortalamasının (1.496 olgu) %86,43’ünü oluşturduğu anlaşılmaktadır.

Sayın Bakan’ın geriye kalan 71 il hakkında da açıklama yapması, kafalardaki soru işaretlerini gidermesi bakımından önem taşımaktadır.

‘İstanbul, hala Wuhan’

Sağlık Bakanı’nın dün yaptığı basın toplantısında bazı illere ilişkin vermiş olduğu bilgilere göre; son bir ayda olguların %60,80’ni İstanbul’dan bildirilmiştir. Türkiye nüfusunun %18,66’sının yaşadığı İstanbul’dan halen olguların %60’dan fazlasının bildiriliyor olması, kentin ‘Wuhan’ gibi bir yoğunluk merkezi olarak nitelendirilmesinin sürdüğünü göstermektedir. 

Ankara, Bursa, Kocaeli, Konya ve Diyarbakır Bakan’ın Türkiye nüfusu içerisindeki oranına göre son bir ayda ortalama olarak daha yüksek oranda doğrulanmış olgu bildirilen iller arasındadır.

İL

SON 1AY GÜNLÜK ORTALAMA OLGU SAYISI

TÜRKİYE TOPLAM OLGU SAYISINA ORANI (%)

İLİN TÜRKİYE NÜFUSUNA ORANI (%)

ANKARA

127

11,82

6,78

İSTANBUL

653

60,80

18,66

İZMİR

32

2,98

5,25

BURSA

64

5,96

3,68

KOCAELİ

78

7,26

2,35

KONYA

41

3,82

2,68

KAYSERİ

14

1,30

1,69

DİYARBAKIR

58

5,40

2,11

ŞANLIURFA

25

2,33

2,49

VAN

7

0,65

1,37

10 İL TOPLAM

1.099

DİĞER İLLER

TÜRKİYE

1.074

Bakanın yaptığı açıklamaya göre, son bir hafta içerisinde Ankara ve İstanbul’da günlük olgu sayılarında son bir aya kıyasla azalma gözlenirken, diğer bütün illerde artış gözlenmiştir. Son üç günde artış gözlenmeyen tek il İstanbul olurken, son gün İstanbul’da da son bir aya göre %7,20 artış gözlenmiştir. Son gün son bir aya göre Diyarbakır’da %72,41 ve Konya’da %143,90 artış gözlenmiştir.

İL

SON BİR HAFTA GÜNLÜK ORTALAMA OLGU SAYISI

SON BİR HAFTADA SON BİR AYA GÖRE ARTIŞ (%)

SON ÜÇ GÜN GÜNLÜK ORTALAMA OLGU SAYISI

SON ÜÇ GÜNDE SON BİR AYA GÖRE ARTIŞ (%)

ANKARA

125

-1,57

177

39,37

İSTANBUL

620

-5,05

616

-5,67

İZMİR

38

18,75

34

6,25

BURSA

84

31,25

93

45,31

KOCAELİ

91

16,67

113

44,87

KONYA

73

78,05

88

114,63

KAYSERİ

25

78,57

28

100,00

DİYARBAKIR

81

39,66

87

50,00

ŞANLIURFA

42

68,00

43

72,00

VAN

14

100,00

14

100,00

10 İL TOPLAM

1.193

1.293

DİĞER İLLER

TÜRKİYE

1.384

28,91

1.496

39,30

Türkiye’de doğrulanmış olgu sayılarındaki artış alarm vermektedir. Sağlık Bakanlığı’nın elindeki verileri açıklaması halinde illere göre hastalanma ve ölüm hızlarının hesaplanması, karşılaştırılması ve daha etkili önlemler alınması mümkün olabilecektir.

‘İller arası farklılığın ivedi olarak analizi şart’

Sınırlı verilerle yapılan değerlendirmeler bile ülkemizde başta İstanbul olmak üzere illerde pandeminin etkisi ve yükü açısından farklılıklar olduğunu açık olarak ortaya koymaktadır. Bu farklılıklara yol açan etmenlerin ivedi olarak ayrıntılı analiz edilmesi ve ortadan kaldırılması için çaba harcanması halk sağlığı açısından bir zorunluluktur.

Şeffaf veri paylaşımı 

Pandemi, gerekçeleri bilinmeyen yönetsel kararlarla değil, şeffaf olarak sağlanan veriler üzerinden yapılan bilimsel değerlendirmelere dayanan, şehir ve koşullar arasındaki farkı gözeten kararlarla geriletilip, halkın sağlık içinde yaşaması sağlanabilecektir.

Mücadele kamusal irade ve duyarlılık gerektirir

Pandemiye karşı mücadele Sayın Bakan’ın açıklamasında yaygın bir biçimde görüldüğü üzere tek başına bireylerin sorumluluğuna indirgenmeden, ivedi olarak toplumsal hareketliliği azaltacak önlemlerle yürütülmelidir.

Sağlık Bakanlığı’nı – bir kez daha- epidemiyolojik verileri açıklamaya ve karar verme süreçlerini sağlık meslek örgütlerinin katılımına açmaya çağırıyoruz.

Sınavlar için uygulanacak sokağa çıkma yasağı saatleri belli oldu

Bakanlığın açıklamasına göre, LGS’nin yapılacağı 20 Haziran günü 09.00-15.00 saatlerinde; YKS’nin yapılacağı 27 Haziran Cumartesi günü 09.30-15.00, 28 Haziran Pazar günü 09.30-18.30 saatlerinde, istisnalar hariç 81 ilde sokağa çıkma kısıtlaması uygulanacak.  

Toplu ulaşım artırılacak; fırın, market, manav, kuruyemişçi açık

Açıklamaya göre, toplu taşıma ile sınava gidecek öğrencilerin yanlarında bir veli, özel araçla gidecek öğrencilerin ise araç şoförü dışında bir yakını daha bulunabilecek. 

Adaylar, yakınları ve görevlilerin toplu ulaşımında aksama olmaması için belediyeler gerekli tedbirleri alacak, ihtiyaca göre sefer sayısı artırılacak

Sokağa çıkma kısıtlaması uygulanacak saatlerde fırın, market, bakkal, manav, kasap, kuruyemişçi, tatlı üretim ve satışı yapılan iş yerleri açık olacak

Şehirlerarası toplu ulaşım araçlarından (uçak, otobüs, tren, vapur, feribot vs.) önceden bilet almış olanlar sokağa çıkma kısıtlamasına tabi olmayacak.

Ünlülerden orman yangınlarına yönelik kampanya: Geleceği Yakma

Aralarında Cüneyt Arkın, Metin Şentürk, Seray Sever gibi isimlerin olduğu 16 ünlü isim, Orman Genel Müdürlüğü’nce başlatılan kampanya çerçevesinde bir araya geldi. Orman yangınları konusunda toplumsal bilinç oluşturmak için hazırlanan reklam filminde ünlüler, “Lütfen Geleceğimi yakma!”, “Kamp Ateşini Söndür”, “Ormanı Yakma” gibi sözlerle vatandaşa seslendi.

Dün İzmir’de gerçekleşen basın toplantısında tanıtımı yapılan kampanya kapsamında açıklamada bulunan Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, “Sanat dünyasının değerli üyelerine verdikleri desteklerden ötürü teşekkürlerimi sunarım” dedi.

Yangınların 100’de 90’ı insan eliyle çıkarılıyor

Ünlüler, salgına karşı alınan tedbirler dolayısıyla bir araya gelmediği için videolarını kendileri çekti.

Reklamda orman yangınlarında erken müdahale için hayati önem taşıyan Alo 177 Orman Yangını İhbar hattına da “Ormanda ateş ve duman gördün mü hemen 177’yi ara” sloganı ile dikkat çekildi. 

Orman Genel Müdürlüğü’nün 2010-2019 istatistiklerine göre yangınların yüzde onu yıldırım, yüzde 90’ı ise insan kaynaklı.

Tarım zehirleri tüketimi artıyor – Ali Ekber Yıldırım

Tarımda zararlılara karşı kullanılan ürünler, çok farklı şekilde tanımlanıyor. Bilimsel adıyla pestisit, bu ürünleri üretenlerin ve bakanlık yetkililerinin deyimi ile “bitki koruma ürünleri”, çiftçilerin deyimi ile zirai ilaç veya böcek öldürücü, tüketicilerin ve sivil toplum kuruluşlarının deyimi ile tarım zehirleri. Adına ne derseniz deyin zararlılara karşı kullanılan bu ürünlerin kullanımı/tüketimi son yıllarda hızla artıyor.

Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre 2015 yılında 39 bin ton olan pestisit kullanımı 2018’de 60 bin tona ulaştı. Ayrıca, kayıt dışı, kaçak kullanımının çok yaygın olduğunu da unutmamak gerekir.

Bu hızlı tüketim artışı bir çok sorunu beraberinde getiriyor. Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği bu sorunlara dikkat çekmek için “zehirsiz sofralar” adıyla bir kampanya başlattı. Bir çok sivil toplum örgütünün de destek verdiği kampanya ilk sonuçlarını vermeye başladı.

Tarım ve Orman Bakanlığı geçtiğimiz günlerde 16 pestisit (tarım zehiri) etken maddesinin yasaklandığını açıkladı. Daha öncekilerle birlikte, kullanılması yasak etken madde sayısı 200’ü aştı. Etken maddelerin yasaklanması elbette çok önemli. Ancak yasaklanmayan ve bilinçsizce kullanılan çok sayıda etken madde var.

Türkiye ve Avrupa’da pestisit kullanımı

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Osman Tiryaki’nin verdiği bilgilere göre; dünyada yılda 3 milyon ton pestisit kullanılıyor. Türkiye’de ise 2018 verileri ile 60 bin ton pestisit kullanıldı.

Bunun anlamı şu; 2018’de topraklarımıza, bitkilere, meyvelere, sebzelere 60 bin ton pestisit(tarım zehiri) atıldı.

Türkiye’de 2019 sonu itibariyle ruhsatlı bitki koruma ürünü (formülasyon) sayısı, 5 bin 224. Ruhsatlı etken madde sayısı ise 369. Türkiye’de hektar başına 1587 gram pestisit kullanılıyor.

Avrupa Birliği ülkelerinin çoğunda, Türkiye’nin bir kaç katı daha fazla pestisit kullanılıyor. Tarımda herkesin “örnek ülke” olarak anlattığı Hollanda’da hektara 13 bin 800 gram pestisit kullanılıyor. Türkiye’nin 8.7 katı daha fazla. Yunanistan’da hektar başına 13 bin 500 gram kullanılıyor, yani Türkiye’nin 8.5 katı daha fazla. İtalya, Fransa, İngiltere ve Almanya’da da Türkiye’den bir kaç kat daha fazla pestisit kullanılıyor.

Erken alarmda Türkiye ilk sırada

Türkiye’de ilaç kullanımı diğer ülkelere göre düşük, fakat bilinçli kullanılmaması nedeniyle önemli sorunlara neden oluyor. Avrupa Birliği’ne ihracat yapan ülkelerin sebze meyvelerinde uygun bulunmayan ürünler erken alarm sistemi ile açıklanıyor. Erken alarm sistemi ile duyurulan ve uygun bulunmayan parti sayılarına (RASFF 2019) bakıldığında ilk sırada Türkiye var.

Avrupa Birliği’ne sebze meyve ihracatı 10 milyar dolar olan Hollanda’nın 2019 yılında 31 parti ürünü uygun bulunmazken, 1.5 milyar dolarlık ihracat yapan Türkiye’nin 85 parti ürünü uygun bulunmadı. Yaklaşık 5 milyar dolarlık ihracat yapan İspanya’nın 13 parti ürünü uygun bulunmadı. İtalya’nın 4.2 milyar dolarlık ihracatında 11 parti ürün uygun bulunmadı.

Zehir kullanımında çiftçi ne kadar bilinçli?

Pestisitleri kullanan çiftçilerin ne kadar bilinçli kullandıkları da hep tartışılıyor. Uludağ Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü’nden Doç. Dr. Nabi Alper Kumral’ın Bursa’da 15 ilçe ve 61 köyde 2017-2018 yılları arasında yüz yüze yaptığı anketin sonuçları çok çarpıcı.

  • Çoğu çiftçi (%78) zararlılara karşı sentetik insektisit(böcek öldürücü) kullanmaktadır.
  • Çok sayıda çiftçi ilaçlama sırasında doğru ekipmanı kullanmamaktadır.
  • Çiftçilerin büyük bir çoğunluğu insektisitlerin kendilerine ve çevreye olan olumsuz etkilerini bilmemektedir.
  • Çiftçilerin büyük çoğunluğu pestisit uygulaması yaparken çevreye ve hedef dışı organizmalara zarar vermektedir.
  • Bu durumu değiştirmek için çevre dostu Entegre Zararlı Yönetimi sistemlerini yaygınlaştırmak ve İyi Tarım Uygulamalarına yönlendirmek gerekmektedir.

Anket sonuçlarını değerlendiren Kumral, şu uyarıyı yapıyor: “Hastalık ve zararlılarla mücadelede «Entegre Mücadele Teknik Talimatları» doğrultusunda öncelikle kültürel tedbirler, mekanik mücadele, biyolojik mücadele veya biyoteknik yöntemler uygulanmalıdır. Son çare olarak kimyasal mücadele kullanılmalıdır.”

Yasaklanan zehirler kullanılmaya devam edilecek

Tarım ve Orman Bakanlığı 16 etken maddeyi yasakladı. Fakat, yasaklanan bu maddeler kullanılmaya devam edilecek. Evet, yanlış okumadınız. Bakanlık bu maddeleri kanserojen, insan yaşamına,çevreye, doğaya zarar verdiği için yasaklıyor. Ancak, belli bir zaman diliminde bu etken maddelerin ithalatı, üretimi, kullanılması devam edecek.

Bakanlığın yaptığı açıklamaya göre; 16 etken maddeden sadece 1 tanesinin ithalatı durduruldu. Yasaklı maddelerin 4 tanesi 30 Haziran 2020’ye kadar ithal edilecek, 31 Temmuz 2020’ye kadar imalatı yapılacak ve 31 Aralık 2020’ye kadar kullanılacak.

Yasaklanan etken maddelerden 10 tanesinin ithalatı 31 Ağustos’a, imalatı 15 Ekim’e kadar sürecek. Bunlardan 8 tanesi 30 Eylül 2021 tarihine kadar kullanılmaya devam edilecek. İki tanesi ise 31 Aralık 2021’e kadar kullanılabilecek.

Chlorothalonil etkin maddesi yasaklandı ama ithalatı 31 Aralık 2020 tarihine kadar serbest. İmalatı 15 Şubat 2021 ve kullanımı ise 31 Aralık 2021 tarihine kadar serbest.

Yasaklama gerekçelerine aykırı uygulama

Tarım ve Orman Bakanlığı pestisitlerde kullanılan 16 etken maddenin neden yasaklandığını şu gerekçelerle açıklıyor:

1- İnsan ve çevre sağlığına olumsuz etkileri: Genotoksik, Nörotoksik, Kanserojenik,
2- Üreme için toksik, Endokrin bozucu etkileri; Topraktaki kalıcılıkları; Yer altı sularını kirletmeleri; Arılara, balıklara, memelilere riskleri,
3- Uygulayıcılar, işçiler ve uygulama alanı yakınında bulunan kişiler için oluşturduğu riskin yüksek olması,
4- Metabolitlerinin yer altı sularına geçmesi ve kirletmesi
5- Toksikolojik ve ekotoksikolojik çalışmaların yetersizliği,
6- Aktif maddeyi üreten firmaların desteğini çekmesi, istenilen çalışmaları sunmaması sebebiyle söz konusu aktifin kullanımının güvenilirliğinin kalmaması,
7- RASFF (Gıda ve Yem İçin Hızlı Alarm Sistemi) bildirimlerinin önemli bir kısmının pestisit kaynaklı olması nedeniyle, ülkemizden Avrupa Birliği ülkelerine yapılacak yaş sebze ve meyve ihracatında sıkıntıların yaşanması, bu nedenle ülke ihracatının olumsuz etkilenmesi,
8- Gümrük Birliği anlaşması gereği yükümlülüklerimizin yerine getirilmesi,
9- Yasaklanacak aktif maddelerin ruhsatlı olduğu konularda alternatif bitki koruma ürünlerinin bulunması.

Bu gerekçeleri okuduktan sonra, yasaklanan tarım zehirlerinin kullanılmaya devam edilmesi nasıl açıklanabilir?

Türkiye’de pestisit kullanımı

YIL        Tüketim(ton)
2014      39.723
2015      39.026
2016      50.054
2017      54.098
2018     60.020

(Bu yazı ilk kez Tarım Dünyası’nda yayımlanmıştır.)

MNG’nin Kamilet Vadisi’ndeki zararına seyirci kalan yetkililere suç duyurusu

Arhavi Doğa Koruma Platformu, MNG Holding’in Kamilet Vadisi’nde yarattığı zarar nedeniyle şu ana kadar sorumluluklarını yerine getirmeyen İl Çevre Müdürlüğü, Orman Bölge Müdürlüğü ve sorumlu firma yetkilileri hakkında suç duyurusunda bulundu.

18 Haziran Perşembe saat 13.15’te Arhavi Adliyesi önünde bir araya gelen platform üyeleri imzaladıkları şikayet dilekçelerini adliye sundular. Dilekçede “Kamilet Vadisinin katledilmesine seyirci kalan ve görevlerini yapmayan yetkililerin ile firma yöneticilerinin  hesap vermesini ve cezalandırılmalarını talep ediyoruz” denildi.

Çok sayıda imzalı dilekçe platform üyesi Erdoğan Güler tarafından savcılık makamına teslim edildi. İlçe dışında olan Arhavililer de suç duyurusunu UYAP sistemi üzerinden ve bulundukları bölge adliyelerden gerçekleştirdi. 

Vadi çamura bulandı

Artvin’e bağlı Arhavi ilçesinde bulunan ve yıllardır koruma altına alınması için mücadele yürütülen Kamilet Vadisi’nde MNG Holding tarafından dereye dökülen hafriyat ve yükleme havuzundan sürekli olarak taşırılan su dereyi haftalardır çamura buluyor.

Arhavi Doğa Koruma Platformu ise bölgede Orta Hidroelektrik Santrali (HES) işleten şirketin sözleşmede ve Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporunda yer alan kurallara uymadığını iddia ediyor.

Raporda şirket yol yapımında ortaya çıkan hafriyatın önceden belirlenen depolama alanlarında muhafaza edileceği taahhüdünde bulunuyor. Ancak ortaya çıkan görüntüler hafriyatın vadi yamaçlarından aşağıya döküldüğünü ortaya koyuyor.

 

 

HDP Türkiye partisi olsun ama çok da olmasın – Murat Sevinç

HDP etnik siyaset yapmamalı. Başka çaresi yok ki, sonuçta Kürt partisi. HDP’ye Kürtler oy vermiyor yalnızca, her kesimden oy alabiliyor. İyi de daha çok Kürtler oy veriyor, yani Türkiye partisi olması mümkün değil. Etnik siyaset Türkiye’yi böler, bu yüzden terk edilmeli. Terk edemezler ama. Terörle arasına mesafe koymalı. E HDP’nin bağı var mı ki terörle? Yoktur herhalde, olsa kapatılıp yasadışı ilan edilirdi. Ama var diyorlar, olmasa derler miydi? HDP yasal bir parti, terörle ilişkisi olsa serbest faaliyette bulunabilir miydi? Hayır, ancak zaten tam olarak serbest değil. Olmamalı da. Tümüyle serbest bırakılırsa diğer partilerden bir farkı yokmuş gibi algılanır. İyi bir şey değil mi peki bu, diğer partiler gibi muamele görmesi? Hayır değil tabii ki, o zaman Türkiye bölünebilir. Bu nedenle aynı muameleyi görmemeli.

Bu anayasaya aykırı bir durum diyorlar ama. Olsun, anayasaya önemli bir şey olsa da her şey demek değil. Kürtler siyaset yapmalı. Kürtler siyasi alanda bulunsa da Kürt gibi bulunmamalı. Kürtlerin siyasi alanda Kürt gibi davranmaları ülkeyi bölebilir. Buna mukabil Türkler Türk gibi davranmalı. Boşnaklar da Boşnak gibi davranmalı. O zaman ülke bölünmez. HDP’lilerin Kürt gibi davranmaması çok kritik. Bak Turgut Özal da Kürt’tü ama lafını etmiyordu. Demek ki Kürtler siyaset yapmalı ama kararında yapmalı. Eğer siyasette ölçüyü kaçırırlarsa, partileri kapatılmalı. Partiler kapatılmamalı aslında, demokratik bir yöntem değil bu. Karşı olunmalı. Ancak Kürt partisi gibi davranıyorsa kapatılmalı. Türk partisi gibi davranıyorsa kapatılmamalı. Eğer Kürt gibi davranmayan bir partiyse, o da kapatılmamalı.

Kürt değil, Kürt kökenli vatandaş

Bu durumda HDP kapatılmasa da, tam anlamıyla açıkmış hissi yaşamamalı. Bazen de öylece bırakılmalı parti, kendi başına, hadi bakalım ne yapacaklar! Ama Kürtlerin oyu değerli kuşkusuz. Onların oyuna talip olunsa da önemli değilmiş gibi tavır takınmaya özen göstermeli. Oy istemeli fakat istemiyormuş gibi yapmalı; böyle, yarım ağız. HDP ile ittifak yapılmalı mutlaka ancak tam manasıyla yapılmamalı. Seçim zamanı cezaevi ziyareti iyi olur. Hazır yollar cezaevine düşmüşken, birden çok ziyaret yapılıp sanki HDP için gitmemiş gibi davranmalı. Kürtlerden değil de, Kürt kökenli vatandaştan oy istenmeli. Kürtler’den oy istenmeli ama çok üstelememeli. Şöyle, sanki o anda akla gelmiş de istemiş gibi yapmalı.

Hakikaten ya, siz neden bize oy vermiyorsunuz, gibi. Sanki onlar HDP’liymiş gibi oy istenirse ülke bölünebilir. Seçimden bir ay önce değil, hemen bir iki gün önce mutlaka bir jest yapmalı. İki değil, en çok bir jest. Fakat o jesti de göze sokmamalı ve Kürtlerle ilgisi yokmuş gibi sunulmalı. Herhangi bir konuda da aynı tavır sürdürülmeli. Diyelim dokunulmazlıklar kaldırıldı ve bir Kürt vekil cezaevine girdi. Olmaz ya, hayal edelim. O halde kınamalı ama biraz kınamalı. Çok kınayarak dikkat çekmemeli. Kınarken sanki HDP’ye destek veriyor görüntüsünden kaçmalı, genel bir çerçeve çizilmeli. Genel kınamalı, özel değil. Ya da diyelim bir Kürt siyasetçi ve ailesi hakarete uğradı. Eğer sıradan bir hakaretse duymazdan gelmeli. Buna mukabil çok fenaysa tepki göstermeli ama çok göstermemeli. Az göstermeli. Biraz bekleyip günün sonuna doğru tweet atılmalı. Ola ki ani ve çok tepki gösterilirse ülke bölünebilir.

Temel hak tanınarak tehlikeye atılan beka

Temel haklar söz konusu olduğunda, özellikle HDP’lilerin şımarmasının önüne geçilmeli. İktidar yandaşı birine tanınan temel hak, bir HDP’liye de tanınarak ülkenin bekası tehlikeye atılmamalı. Yürüyüş mü yapılacak? İzin verilmemeli. Anayasada barışçıl gösteriler bir hak olarak tanınmış olabilir. Bu anayasanın sorunu. Biraz konuşabilirler belki ama yürüyemezler. Yürürlerse ülke bölünebilir, muhalefet yürüyüş yaptığı için bölünen kaç ülke var yeryüzünde. HDP yasal bir parti, doğru. O kadar değil yalnız, tam yasal kabul edilmemeli. Mecburen yasal görülmeli. Sorarlarsa “Yargı bağımsız kardeşim, ben mi kapatacağım partiyi” filan denmeli. Ama tam da denilmemeli, o zaman yargı etkilenebilir.

Yargı çok güzel bir organ. Yasama da çok güzel bir organ. Yürütme ha keza. Güçler ayrılığı klasik demokrasinin temeli, kuşkusuz abartmamak kaydıyla. Güçleri birbirinden fazla ayırdığınızda ülke bölünebilir. Bu nedenle ölçülü ayrılmalı. Baktın olmuyor, hemen birleştirilmeli. Kul yapısı nihayetinde. HDP mecliste bulunabilir. Barajı geçmesin diye her şeyin yapılması, geçerse kabullenilmemesi ve kapatmaktan beter edilmesi kaydıyla. Seçim yaklaşınca HDP’nin iktidarla ittifak yapacağı dedikodusuna başlanmalı. Ama çok değil, az yapılmalı dedikodu, zira o oylara herkesin ihtiyacı var.

Bazen bazı süreçler başlatılabilir tabii. Diyelim barış süreci. Çok başlatılmamalı bu süreçler, az başlatılmalı. Uzatılmamalı kesinlikle. Diyelim uzar gibi oldu, hemen sona erdirilmeli. Süreçte HDP’ye iyi davranılabilir ama çok değil, biraz iyi davranılmalı.

Süreç sona erince kötü davranılmalı. İsteyenler, sona ermeden de kötü davranabilmeli, bu konuda herhangi bir sınırlamaya gerek yok, anti-demokratik olur. Kötü davranırken Kürt kökenli kardeşlerimizi kırmamaya özen gösterilmeli. Bu esnada sık aralıklarla “Ne istiyor bu Kürtler” sorusu yöneltilmeli. Ama çok da yöneltilmemeli ve yanıt beklenmemeli. Kürtler’in siyasette bulunması önemli. Tam değil, biraz önemli. Çeyrekle yarım arası gibi. Ne fazla ne hiç. Az işte. Kararında. Siyaset yapmalılar mutlaka. Hiç kimse olmasınlar demiyor. Olmalılar. Misal, Hikmet Çetin. Bu durumda HDP de mecliste olabilir belki ama siyaset yapmamak kaydıyla. Siyaset yaparsa huzur kaçar. Bir siyasal partinin siyaset yapması gerektiği şart olmadığı gibi, kesinlikle yasal bir zorunluluk da değil.

SPK’de ‘partiler mutlaka siyaset yapmalıdır’ nevi bir düzenleme var mı, yok. HDP seçmeni maskesini takmak kaydıyla yürüyüş de yapabilir herkes gibi. Şimdi, HDP’ye oy vermiş biri çıkıp sahilde yürüdü diyelim, kim karışır buna. Ancak siyasi faaliyet olarak yürümek doğru değil. CHP’liler yürüyebilir. HDP’liler yürümemeli. Çünkü HDP’liler CHP’li değil. Şuncacık mantığı kuramayan, ne siyaset yapmalı ne yazı yazmalı. Siyaset elbette Kürt kökenli vatandaşlara da serbest. Ancak Kürt gibi davranan Kürt kökenlilere, eğer ikametleri Toledo’da değilse fazla serbest değil. Biraz serbest.

Demokrasi, özgür basın, güçler ayrılığı, serbest siyasi faaliyet, temel hak ve özgürlükler vs. çok önemli. Abartılmaması kaydıyla. Ölçülü olmalı. Azla çok arası, orta karar. Ortalamadan biraz daha az sanki. Fakat çok az da değil, ikisinin arası. Çeyreğin biraz üstü, yarımın az altı gibi. İşte tam o zaviyede demokrasi çok güzel bir şey olur. HDP’li arkadaşlarım da var. Çok değil ama… 

(Bu yazı ilk kez Diken’de yayımlanmıştır.) 

TGS’den Bakan Soylu’ya ‘namussuzluk’ yanıtı: Haddinizi bilin

Sözcü gazetesi yazarı Saygı Öztürk, Trabzon Belediyesi’nde işçi olarak işe başlayıp Ankara İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’ne kadar yükselen Ali Ayvazoğlu’nun hikayesini, “Trabzon böyle bir yükseliş görmedi” başlığıyla haberleştirdi. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ise Twitter’dan yazı için yaptığı yorumda, “Saygı Öztürk’ün bu yazısı namussuzluktur” dedi.

Bakan’ın Öztürk’ü hedef alan açıklamasına karşı Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) ve gazeteciler büyük tepki gösterdi. TGS “Haber hoşunuza gitmedi diye gazeteciye hakaret edemezsiniz. Haddinizi bilin” derken, gazeteciler “Bakanın hakaret serbestisi mi var” diye sordu.

Öztürk’ün gazetesinde yayımlanan haberine göre, Ali Ayvazoğlu belediye şirketinde işe başladı, ardından eşinden boşandı ve AKP’li Bahar Ayvazoğlu’yla evlendi. Ali Ayvazoğlu’nun bu evlilikten sonra hızla yükseldiğini belirten Öztürk, Trabzon’un 20 yıllık Kültür ve Turizm İl Müdürü İsmail Kansız’ın görevinden alınarak yerine vekaleten Ali Ayvazoğlu’nun bu görevi yürüttüğünü yazdı. 2015’te Bahar Ayvazoğlu’nun milletvekili seçildiğini hatırlatan Öztürk, Ali Ayvazoğlu’nun da bu göreve asaleten atandığını belirtti. Ali Ayvazoğlu sonra da Trabzon’dan Ankara Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü’ne atandı. Saygı Öztürk, Ali Ayvazoğlu’nun bu görevde de uzun süre kalmayacağını ve bakan yardımcılığı ya da genel müdürlüğe atanacağının ileri sürüldüğünü kaydetti.

Soylu: Namus düşmanı, haysiyet celladı

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Öztürk’ün haberinin yer aldığı tweet’ini alıntılayarak “İnsanlık görevimi yapıyorum. Saygı Öztürk’ün bu yazısı namussuzluktur. Bahar Hanım ahlaklı, faziletli bir kadındır. Ali Beye minnettarız Trabzon turizmini ayağa kaldırdı. Bugünden sonra bu namus düşmanını kim muhatap alırsa, gözümde aynı namussuzluğun ortağıdır, haysiyet celladıdır” yazdı.

Soylu’nun, gazeteci Saygı Öztürk’ü hedef almasına karşı meslek örgütü Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS)  “Haber hoşunuza gitmedi diye gazeteciye hakaret edemezsiniz Sn. Soylu. Haddinizi bilin” açıklaması yaptı. 

TGS Ankara Şubesi ise Soylu’yu özür dilemeye çağırdı: “İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun gazeteci-yazar Saygı Öztürk’e hakaret etmesini, onu hedef göstermesini kınıyoruz. Halkın bilgi edinme hakkını yerine getiren gazeteciler, kimsenin hedef tahtası değildir. Soylu’yu yaptığı hakaretten dolayı kamuoyundan özür dilemeye çağırıyoruz.”

Medya ombudsmanı Faruk Bildirici de Bakan’a “İçişleri Bakanı’nın gazeteciye hakaret etme serbestisi mi var? Soylu, Müyesser Yıldız’dan sonra şimdi de gazeteci Saygı Öztürk’e hakaret yağdırıyor” diye yazdı.

Özgür Mumcu, aynı sözleri Saygı Öztürk Süleyman Soylu’ya söylese ne olurdu diye sorarken,  CHP İstanbul Milletvekili Mehmet Bekaroğlu  tepkisini şöyle dile getirdi: Böyle Bakan olur mu? Gazeteci Trabzon’la ilgili iddiaları yazmış, yanlışsa yanlış dersin, gerekirse mahkemeye gider dava açarsın. Bu Bakan sövüyor! Bakan böyle yaparsa vatandaş ne yapar?”

 

Haliç Dayanışması: Haliç tersanesini yaşatmanın yolu müze değil, üretim

Haliç Dayanışması, Beyoğlu Belediye Başkanı Haydar Ali Yıldız tarafından detayları paylaşılan Haliçport (Tersane İstanbul) projesine yönelik Haliç Tersanesi önünde basın açıklaması yaptı.

Söz konusu proje alanının kamuya ait ve özgün değerleri koruyan bir sit alanı olduğunu ve dünyada üretimini kısmen de olsa sürdüren tek tersane olduğunu da hatırlattı. Açıklamada “Haliç Tersanesi’ni ‘yaşatma’nın tek yolu ‘müze’ değil, üretimin sürdürülmesidir” denildi.

‘Yıkım ve asbest riski devam ediyor’

Tersanedeki yıkımların ve asbest riskinin devam ettiğini belirten eylemciler “Bu duruma derhal son verilmesi, Koruma Kurulu ve ilgili diğer kurumların görevlerini yerine getirmeleri gerektiğini bir kere daha ifade ediyoruz” dedi.

Açıklamada “Haliç’in İBB’nin ‘Haliç Kıyıları Tasarım Yarışması’ gibi yedi parçaya bölüp planlanmasına değil, aksine tüm değerleriyle bütüncül bir vizyonla ele alınmasına ihtiyacı vardır”ifadelerine yer verildi.

Fotoğraf: Haliç Dayanışması

‘Eğitim ve üretim merkezine dönüştürülsün’

Oluşum yaptığı açıklamada tersanenin bütünlüğünü koruması gerektiğini belirterek “Ülkemizin ve İstanbul’un ihtiyacı olan gemilerin yapımı, bakım ve onarımını gerçekleştirmek üzere, yeniden yapılandırılma çalışmalarına ivedilikle başlanmalıdır” talebinde bulunuldu.

Ayrıca, “İlgili üniversitelerimiz de sürece dahil edilerek Haliç Tersanesi bir ‘Gemi ve Teknolojileri Eğitim ve Üretim Merkezi’ne dönüştürülmeli; yıllarca sektöre kaliteli ara teknik eleman yetiştirmiş olan Gemi Yapı Meslek Lisesi, çağın şartlarına uygun olarak yeniden açılmalıdır” ifadeleri kullanıldı.

‘İstanbul’da Tersane-i Amire’ye ihtiyaç var’

Küresel salgın koşullarında ve bir su kenti İstanbul’da sağlıklı bir ulaşım aracı olan vapurların öneminin dikkate alınması gerektiği belirtilen açıklamanın devamında şu ifadelere yer verildi:

İstanbul’un vapurlara, daha ötesinde çağdaş teknoloji ile donatılmış yeni nesil çevre dostu deniz ulaşım araçlarına, bunları planlayacak, tasarlayacak, üretecek ve çağdaş teknoloji ile donatacak bir ‘Gemi ve Deniz Teknolojisi Üretim Merkezi’ne, kısacası tarihi Tersane-i Amire’ye ihtiyacı vardır.

Adı Haliçport’tan Tersane İstanbul’a değiştirilerek kötü imajı düzeltilmek istenen yıkım projelerine de, Bilim ve Teknoloji Merkezi adı altında üretimi ve sanayi faaliyetini ortadan kaldıracak girişimlere de, başına ‘yaşayan’ sıfatı eklenerek meşruiyet kazandırılmaya çalışılan ‘müze’lere de Tersane-i Amire dışında başka yerler aranmalıdır.

‘Yaşatmanın yolu müze değil’

Haliç Tersanesi’ni ‘yaşatma’nın tek yolu ‘müze’ değil, üretimin sürdürülmesidir. Ortak değerlere, ülkesine, kentine, mahallesine, doğaya sahip çıkan; tarihi-kültürel mirasın korunması ve geleceğe aktarımı konusunda duyarlı tüm kişi, oluşum, sendika, meslek örgütü vb. ile siyasi partileri Haliç Dayanışmamıza katılmaya çağırıyoruz.

Hukuka aykırı, değerlerimizi yok eden, çevreye zararlı bu kent suçuna imza atan Tabanlıoğlu Mimarlık başta olmak üzere tüm meslektaşlarımıza da toplumsal sorumluluklarını hatırlatmak istiyoruz.

Haliçport projesinde neler yaşandı?

“Haliç Yat Limanı ve Kompleksi Projesi” 2013 yılının Temmuz ayında gerçekleştirilen bir ihaleyle gündeme geldi. Proje kapsamında Haliçport ihalesinin kapsadığı koruma altındaki alanın önemli bir bölümünü oluşturan Camialtı Tersanesi boşaltıldı.

Haliç Tersanesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) bundan önceki döneminde Bilim ve Teknoloji Merkezi adı altında yeniden işlevlendirilmeye çalışıldı. İBB’nin yeni yönetimi ise, alanın tersane olarak kullanılacağını ilan etti.

Şiddet ile ihtimam arasında: İstanbul’un köpekleri

İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, Bursiyer Konuşmaları’nın üçüncüsünde, siyaset bilimi doktora adayı Mine Yıldırım’ı konuk ediyor.

Yirminci yüzyıl başında İstanbul’da gerçekleşen köpek itlafının bütün bir yüzyıla yayılan kesintili etkilerinin ve bu konuda cereyan eden çatışmaların mercek altına alınacağı konuşma, 25 Haziran Perşembe günü saat 18.00’de video konferans uygulaması Zoom üzerinden gerçekleşecek.

Yeni yaklaşımlarla İstanbul çalışmalarına katkıda bulunan akademik araştırmaları destekleyen burs programı kapsamında düzenlenen konuşmalar, bu çalışmaların daha geniş bir kitleye ulaşmasına ve yeni sorularla geniş bir perspektifte ele alınmasına aracı oluyor.

Hayırsızada Sürgünü ve ardında yatanlar

Dizinin üçüncü etkinliğinde, siyaset bilimi doktorasını The New School for Social Research’te sürdüren Mine Yıldırım, kentin 1910 yılında şahit olduğu trajik bir olayı, dönemin siyasal ve toplumsal arkaplanı eşliğinde gündeme taşıyor.

İstanbul’daki 80 bin sokak köpeğinin bir adaya sürülerek ölüme terk edildiği, “Hayırsızada Sürgünü” olarak bilinen bu olay, kentte köpeklerin kamusal varlığını korumaya yönelik ihtimam geleneğinden bir krize işaret ediyor. 

Mine Yıldırım bu tecrübeyi, “Yirminci yüzyılda kamusal alanlarda hareketliliğin, gündelik zamanın ve rastlantısal karşılaşmaların denetimini; asayiş ve hıfzıssıhha siyasetini; yerleşme, aidiyet, bir arada yaşama ilişkilerini düzenleyen yönetimsellik anlayışını, kamusallığın kullanımını ve bölüşümüne dair hak ve adalet mücadelesini şekillendirmiş bir yıkım anı” şeklinde nitelendiriyor.

İstanbul neden köpeksizleştirildi?

Araştırmacı, ‘İstanbul’un köpeksizleştirilmesi’ olarak adlandırdığı yüzyıla yayılan süreci incelerken, kentte sokak hayvanı nüfusu, beden ve hareket idaresini şekillendiren siyasi, mekânsal, yasal ve sembolik düzenlerin eş zamanlı gelişimine odaklanıyor.

Diğer yandan, İstanbul’da sokak köpeği nüfus idaresini şekillendiren yönetimsellik teknolojilerinin gelişimini, bilgi ve iktidar ilişkilerinin dönüşümünü, hayvanlara yönelik ihtimam ve koruma pratiklerinin kurumsallaşmasını ve yasallaşmasını ele alıyor. Bu dönüşümü incelerken, hayvanları korumaya ve kentsel kamusal mekânları onlarla paylaşmaya yönelik pratiklerde yaşanan kesinti, ayrışma ve çıkmazları da tartışmaya açıyor.

Sınırlı katılımcının alınacağı “Şiddet ile İhtimam Arasında: İstanbul’un Köpekleri” başlıklı konuşmaya İstanbul Araştırmaları Enstitüsü web sitesindeki rezervasyon formunu doldurarak kayıt olabilirsiniz.