Ana Sayfa Blog Sayfa 1857

Sağlık Bakanı Koca: İstanbul’un 28 ilçesinde vaka artışı yüzde 50’nin üzerinde

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, koronavirüs pandemisinin İstanbul‘daki seyrine ilişkin yaptığı değerlendirmede, şehirdeki vaka sayısının, Türkiye toplamının yüzde 40’ına eşit olduğunu hatırlatarak, “Bu tablo ülke ortalamasından en az iki kat endişe verici. Risk, mevsim şartları yüzünden giderek artacak. 28 ilçede artış yüzde 50’nin üzerindedir. 11 ilçede artış oranı yüzde 50-60, 10 ilçede yüzde 60 oranındadır” dedi. 

İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, İBB Genel Sekreteri Can Akın Çağlar ve ilçe belediye başkanlarının katılımıyla gerçekleştirilen Salgın Sürecini Değerlendirme Toplantısı’nın ardından açıklama yapan Koca “Uzun süre gösterdiğimiz başarıyı maalesef sürdüremedik. Gelinen nokta daha kuralcı ve disiplinli olmasını zorunlu kılmaktadır” diye konuştu. Sosyal mesafe kuralının uygulanabilir hale gelmesi için şartların iyileştirilmesi gerektiğini ifade eden Bakan toplu taşıma, pazar yerleri, alışveriş mekânlarının müdahale bekleyen alanlar olduğunu kaydetti.  

“Toplu taşımada risk devam ettikçe istediğimiz düzeyde başarılı olamayız” diyen Koca, toplu taşıma için bir düzenlemenin gündeme geldiğini belirtti:  “Kamu ve özel sektör çalışma saatlerinin gözden geçirilmesi ele alınan konulardan biridir. Kurumlar ofise gitmeden yapılması mümkün işleri, uzaktan erişimle evde yapılması sunulmalıdır.”

Bakan Koca Valilikten önce İstanbul’da iki hastaneyi ziyaret etti.

Sağlık Bakanı’nın açıklamaları özetle şöyle: 

  • Uzun süre gösterdiğimiz başarıyı maalesef sürdüremedik. Gelinen nokta daha kuralcı ve disiplinli olmamızı zorunlu kılmaktadır.
  • (İstanbul’da Covid-19 vakaları) Geçen hafta içinde son bir ayın ortalamasına göre 28 ilçede artış yüzde 50’nin üzerindedir.
  • İstanbul’da vaka sayıları Türkiye genelindeki vaka sayılarının yüzde 40’ına ulaşmıştır. Bu tablo ülke ortalamasından en az 2 kat endişe vericidir.
  • İstanbul’da otobüs, metrobüs ve tramvay seferlerine ek seferler konulması, saat düzenlemesi yapılması gündeme getirilmiştir.
  • Nüfusun büyük kısmını oluşturan, riski sabah akşam göğüsleyen işçi, memur çalışan kesimin işe aynı saatte gidip aynı saatte dönmesinin mümkün mertebe önlenmesini amaçlıyoruz.

Mecbur olmayanlar evde kalsın

  • Ofise gitmeden yapılması mümkün işlerin uzaktan erişimle evden yapılması kolaylığı sunulmalıdır.
  • Salgınla savaş tek başına kurumların gücüyle kazanılamaz. Desteğinize daha önce olmadığı kadar ihtiyacımız var.
  • Dışarı çıkma mecburiyeti olmayanlar, lütfen evde zaman geçirsin.
  • Memleketten dönenler mutat buluşmalardan kaçınsın. Zorunlu olmadıkça akrabalarla, başka ailelerle bir araya gelmeyin.
  • Salgınla savaş tek başına kurumların gücüyle kazanılamaz. Desteğinize daha önce olmadığı kadar ihtiyacımız var.
  • (Covid-19) Vaka sayılarındaki artıştan daha güçlü bir uyarı düşünemiyoruz.

Enis Berberoğlu için AYM’ye ikinci başvuru

Milletvekilliği düşürülen eski CHP İstanbul milletvekili Enis Berberoğlu‘nun avukatı Yiğit Acar, müvekkili adına Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvuruyor. Acar, Anayasa’nın üç maddesinin ihlal edildiği yönünde dilekçe verecek.

Başvuru, Anayasa’nın 19. Maddesi’ndeki “kişi hürriyeti ve güvenliği”, 36. maddesindeki “hak arama hürriyeti” ve 67. maddesindeki “seçme, seçilme ve siyasi faaliyete bulunma” haklarının ihlal edildiği iddiasıyla yapılacak.

Ne olmuştu?

Cumhuriyet Gazetesi‘nde 14 Haziran 2017’de yayınlanan “MİT TIR’ları” haberiyle ilgili olarak Enis Berberoğlu hakkında “Siyasi ve askeri casusluk maksadıyla devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından gizli kalması gereken bilgileri açıklama” suçlamasıyla dava açılmış, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi 25 yıl hapis cezası vermiş, Berberoğlu 14 Haziran 2017’de tutuklanmıştı.

Hüküm, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi tarafından 9 Ekim 2017’de bozulmuş, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi ise İstinaf Mahkemesinin bozma kararına “usul ve yasaya aykırı” olduğunu savunarak önceki kararında direnmişti.

Dosyayı yeniden ele alan İstinaf Mahkemesi, 13 Şubat 2018’de bu kez Enis Berberoğlu’na “casusluk” suçundan değil, “devletin güvenliği, iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri açıklamak” suçundan beş yıl on ay hapis cezası vermiş ve tutukluluğunun devamına hükmetmiş, karar İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi‘nce temyiz edilmişti.

Öte yandan Berberoğlu, 24 Haziran Milletvekilliği Seçimi’nde yeniden CHP İstanbul Milletvekili seçilmiş ve yargılamanın durdurulması talebiyle Yargıtay’a başvuru yapmıştı. Başvuru 20 Temmuz 2018’de reddedilmiş, ancak 20 Eylül 2018’de Haziran seçiminde yeniden CHP İstanbul Milletvekili seçilen ve bu sırada tutuklu bulunan Enis Berberoğlu hakkında verilen cezanın infazının, yasama dokunulmazlığı gerekçesiyle durması istemini kabul edilmiş, Berberoğlu tahliye edilmişti.

4 Haziran’da Berberoğlu’nun milletvekilliği düşürülmüş, kendisi bir gün sonra gözaltına alınmış ve tutuklanarak cezaevine konulmuştu. Aynı gün koronavirüs tedbirleri kapsamında izinli olarak cezaevinden çıkarılan Berberoğlu hakkında AYM, “seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı ile kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği” yönünde oy birliğiyle karar vererek, 10 Ekim’de gerekçeli kararını açıklamıştı.

Berberoğlu’nun avukatlarının AYM kararıyla birlikte yeniden başvurduğu İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi AYM’nin yerindelik denetimine girdiğini ileri sürerek, kendi kararında direnmişti. Berberoğlu’nun avukatları 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararına itiraz ederek, dosyayı İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi’ne taşımıştı.

15’inci Ağır Ceza Mahkemesi ise 23 Ekim’de verdiği kararda, hak ihlalinin ortadan kaldırılmasında yetkili mahkemenin İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi olduğunu belirterek, dosyayı 14. Ağır Ceza’ya geri göndermişti.

Erdoğan: Fransız markalarını asla satın almayın

Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi‘ndeki Mevlid-i Nebi Haftası Açılış Programı‘nda konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Fransa’ya olan tepkisini Fransız mallarını boykot çağrısıyla boykot çağrısıyla sürdürdü. Erdoğan, “Buradan milletime sesleniyorum, Fransız mallarını asla satın almayın” dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Almanya Başbakanı Angela Merkel‘e de tepki gösterdi:  “Şansölye Merkel’e de sesleniyorum; hani sizde din özgürlüğü vardı, hani sizde din veya dinini yaşayanlara karşı devletinizin güvencesi vardı? Peki bir sabah namazında nasıl oluyor da 100’ü aşkın polis camiye saldırıyor? Bunların tam tersini siz bugüne kadar Türkiye’den duydunuz mu? Hayır. Niye, çünkü bizde gerçek din özgürlüğü var.”

Erdoğan’ın konuşmasından satır başları şöyle: 

  • Bu sene Mevlid-i Nebi haftasını gerek tüm dünyayı etkileyen korona virüsü salgını gerekse bölgemizde yaşanan sıkıntılar nedeniyle ne yazık ki buruk yaşıyoruz. Salgın dalgalar halinde yayılmaya devam ediyor. Vakitlice attığımız tedbirler sayesinde diğer ülkelere göre bu sağlık krizini hamd olsun daha hafif geçiriyoruz. An be an durumu izliyor, bilgilendirmeleri alıyor ve gerekli talimatları veriyoruz.
  • Dinimiz ve peygamberimizce yasaklanan fiilin her gün her an işlendiği bir dönem içindeyiz. Libya’nın zengin kaynakları darbeciler ve Batı’nın emperyalist güçleri tarafından talan edildi. Filistin‘de zulüm, Arakan’da şiddet, Irak ve Afganistan’da terör can almaya devam ediyor. Her şeyden önce insanız. İnsan olarak bizim dinimizde Hıristiyan olmak suç değildir, biz ona da Museviye de sahip çıkıyoruz.
  •  Fransa’da Müslümanlara bir zulüm varsa hep birlikte biz oraya da sahip çıkalım diye buradan dünya liderlerine sesleniyorum. Avrupa ülkelerinde İslam ve Müslüman düşmanlığının adeta veba gibi toplumlara sirayet ettiğini görüyoruz. Müslümanlara ait iş yerleri, evler, okullar hemen her gün faşist grupların saldırısına uğruyor. Ben buradan milletime sesleniyorum; nasıl ki Fransa’da ‘Türk markalı mal satın almayın’ diyorsa, sakın Fransız markalara asla iltifat etmeyin bunlardan satın almayın.
  •  Şansölye Merkel’e de sesleniyorum; hani sizde din özgürlüğü vardı, hani sizde din veya dinini yaşayanlara karşı devletinizin güvencesi vardı? Peki bir sabah namazında nasıl oluyor da 100’ü aşkın polis camiye saldırıyor? Bunların tam tersini siz bugüne kadar Türkiye’den duydunuz mu? Hayır. Niye, çünkü bizde gerçek din özgürlüğü var. Gün geçmiyor ki Müslümanların inanç hürriyetlerini kısıtlayan bir uygulamayla karşılaşmayalım.

Macron ve Merkel’e: Nazi’nin zincir halkaları

  • Fransa’nın akli noktada kontrole muhtaç olan liderinin teşvikiyle bu saldırılar yapılmaya başlandı. Bugün lafa gelince demokrasiyi kimseye bırakmayan birçok Batılı devlette, Müslümanlara yönelik hukuksuzluklar adeta sıradan hale gelmiştir. Kimi Avrupa ülkelerinde bizzat devlet başkanı seviyesinde teşvik edilen bir politika haline gelmiştir. Buradan sesleniyorum… İşte siz gerçek manada faşistsiniz, siz gerçek manada Nazi’nin zincir halkalarından birisiniz.
  •  Irkçı terörizm, medya ve siyaset eliyle, çoğu zaman da güvenlik birimlerinin de göz yummasıyla toplumda yaygınlaşıyor. FETÖ gibi örgütler en üst düzeyde korunurken, samimi müminler dışlanmakta, ötekileştirilmektedir. Meşru zeminde faaliyet yürüten sivil toplum kuruluşları baskıya uğramaktadır. DEAŞ gibi teröristlerin işlediği cinayetlerin faturaları dinimize ve müminlere kesimlere, Müslümanlara yönelik kin ve nefret körüklenmektedir.
  • Batı toplumları İslam’ı hedef alarak buradan çıkış yolu aramak gibi yanlışa düşmüşlerdir. Koronavirüs salgınının sebep olduğu ekonomik sıkıntıların faturası bile Müslümanlara ve göçmenlere kesilmeye çalışılıyor. Korkarım çok daha karanlık, çok daha sinsi planın çarkları işlemektedir. Müslümanları düşmanlaştırarak elde edebileceğiniz hiçbir kazanım yoktur. Çapsızlığınızı perdelemek için girdiğiniz bu yolun sonu felakettir.
  •  İslam düşmanlığını görmezden gelemezsiniz. Ülkemizle ilgili olur olmaz konuda görüş bildiren Avrupa Parlamentosu üç maymunu oynayarak bu konuyu geçiştiremez. Avrupa’nın basiret, ahlak, vicdan sahibi liderleri korku duvarlarını yıkmalı, İslam ve Müslüman düşmanlığı hakkında konuşmaya başlamalıdır. Avrupalı siyasetçiler, Macron’un başını çektiği nefret kampanyasına artık bir ‘dur’ demelidir.
  • Macron’un hoşuna gitmese de, önceki gün yaptığım çağrıyı tekrarlamak istiyorum; ırkçılık ve İslam düşmanlığı; görevi, konumu, makamı ne olursa olsun insanın akli ve vicdani melekelerini yok eden bir psikozdur. 

Ne olmuştu?

Fransa’da, Samuel Paty adlı bir öğretmenin, Hz. Muhammed’in tartışmalı karikatürlerini öğrencilerine göstermesinin ardından başı kesilerek öldürülmesi sonrası Montpellier ve Toulouse kentlerindeki hükümet binalarına, Charlie Hebdo dergisinde yayımlanan karikatürler yansıtılmıştı. Fransa’da binlerce kişi meydanlarda Samuel Paty’yi anmış ve adına düzenlenen anma töreninde Paty’ye Fransa’nın en yüksek şeref nişanı ‘Légion d’honneur’ verilmişti.

Türkiye’nin tepkisine yol açan Almanya‘daki olayda ise Türkiye kökenlilerin yoğun olarak yaşadığı Berlin/Kreuzberg’de devletin verdiği koronavirüs yardımlarının usulsüzce kullanıldığına ilişkin soruşturma kapsamında Alman polisi Mevlana Camisi‘ne baskın düzenledi.  Dışişleri Bakanlığı’nın polis baskınını kınadığı açıklamasında, “Polislerin baskın bahanesiyle cami içinde botlarıyla dolaşmaları ve ibadethaneyi kirletmeleri hiçbir şekilde mazur görülemez” ifadelerine yer verilmişti.

Erdoğan’ın “Bu Macron denilen zatın Müslümanlarla derdi nedir? Macron’un zihinsel noktada bir tedaviye ihtiyacı var” sözleri üzerine de Fransa Türkiye’deki büyükelçisini geri çağırmıştı.

Türkiye-Fransa ticareti

Doğu Akdeniz ve Libya’daki gelişmeler nedeniyle Türkiye ile Fransa arasında diplomatik gerginlik artarken bu gerilim ticaret sahnesinde bugüne kadar önemli bir karşılık bulmadı.

Fransa hükümetinin verilerine göre Türkiye, Fransa’nın AB dışındaki üçüncü büyük ticaret ortağı konumunda bulunuyor. İki ülke arasında 2019’da gerçekleşen ticaret hacmi 14 milyar 677 milyon avro. Son on yılda, iki ülke arasında ticaret hacmi yüzde 47,4 seviyesinde yükseldi.

Euronews’in aktardığına göre, 2014 yılından bu yana Türkiye’nin Fransa’ya yaptığı ihracat, Fransa’nın Türkiye’ye yaptığı ihracattan fazla. Özellikle 2019 yılında Türkiye’nin ihracatı 8,7 milyar avroya çıkarken Fransız ihracatı 5,9 milyar avroda kaldı.

Türkiye’nin Fransa’ya ihraç ettiği ürünler şöyle:  Otomobil sanayi ürünleri (30,9%), hazır giyim ( 14,0%), otomobil yan sanayi ürünleri (6,1%), elektrikli ev aletleri (5,1%), genel kullanıma yönelik makine ve cihazlar (3,6%), tekstil endüstrisi ürünleri (3,1%) ve elektrikli cihazlar (2,7%).

Fransa’nın Türkiye’ye ihraç ettiği ürünler ise şu şekilde: Genel kullanıma yönelik makine ve cihazlar (9,5%), temel kimyasal, azotlu, plastik ve sentetik kauçuk ürünler (9,1%), uçak ve uzay endüstri ürünleri (8,2%), demir ve çelik ürünleri (8,1%), otomobil yan sanayi ürünleri (7,6%), elektrikli cihazlar (6,9%), tıbbi farmasötik ürünler (6,5%).

50 ülke onayladı: Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması 22 Ocak’ta yürürlüğe girecek

Birleşmiş Milletler, yürürlüğe girmesi için 50 ülkenin onaylaması gereken Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’nın (TPNW) son olarak Honduras tarafından onaylandığını ve anlaşmanın yürürlüğe girme sürecinin 24 Ekim’de başladığını duyurdu.

Yapılan açıklamada, nükleer silahları yasaklayan bu ilk uluslararası anlaşmanın 22 Ocak 2021‘de yürürlüğe gireceği ifade edildi.

Guterres: Nükleer karşıtı hareketin doruk noktası

BM genel sekreteri Antonio Guterres, anlaşmayı “nükleer silahların herhangi bir kullanımının felaket boyutundaki insani sonuçlarına dikkat çekmek için dünya çapında başlatılan bir hareketin doruk noktası” olarak nitelendirdi.

Guterres açıklamasına “Bu, Birleşmiş Milletler’in en yüksek silahsızlanma önceliği olmaya devam eden nükleer silahların tamamen ortadan kaldırılmasına yönelik anlamlı bir taahhüdü temsil ediyor” sözleriyle devam etti.

ICAN: Yeni bir tarih yazdı

Anlaşmanın yürürlüğe girecek olması sivil toplum örgütleri, uluslararası hareket ve kampanyalar tarafından da memnuniyet ile karşılandı.

Guardian’ın aktardığına göre Nükleer Silahların Tamamen Ortadan Kaldırılması İçin Kampanya (ICAN) yaptığı açıklamada Honduras’ın anlaşmayı imzalayan 50’nci ülke olmasıyla anlaşmanın yürürlüğe girmesini sağladığını ve yeni bir tarih yazdığını söyledi.

ICAN, anlaşmanın hayata geçirilmesindeki kilit rolü nedeniyle 2017 Nobel Barış Ödülü’nü kazanmıştı.

Anlaşmanın imzaya açılması 2017’de kabul edilmişti

ABD, Rusya, Çin gibi nükleer güç sahibi ülkelerin karşı çıkmasına rağmen nükleer silahların tüm dünyada imha edilmesi ve yenilerinin yasaklanmasını amaçlayan Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması’nın (TPNW) 7 Temmuz 2017’de 193 üyeli BM Genel Kurulu‘nda 122 ülkenin onayıyla imzaya açılması kabul edilmişti.

20 Eylül 2017’de imzaya açılan anlaşmaya şimdiye kadar 84 ülke imza atarken, anlaşmayı imzalayan ülkelerden 50’si, hiçbir koşulda nükleer silah veya diğer nükleer patlayıcı cihazları geliştirmeme, test etmeme, üretmeme, edinmeme ya da stoklamama taahhüdü verdi.

Nükleer silah sahibi ülkeler imzalamadı

Nükleer silah sahibi olan ABD, Rusya, Birleşik Krallık, Çin, Fransa, Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore ve İsrail ise anlaşmayı imzalamadı.

Dahası, ABD anlaşmayı onaylayan ülkelere yönelik bir mektup kaleme almış ve Trump yönetiminin bu ülkelerin “stratejik bir hata” yaptığını düşündüğünü belirtmişti. Mektupta ülkelerin anlaşmadan çekilmesi tavsiye edilmişti.

Ancak kampanyacılar, anlaşmanın onay vermeyen ülkeler üzerinde dahi bir etkisi olacağı inancında. ICAN yaptığı açıklamada anlaşmayla birlikte “şirketlerin nükleer silah üretimini durdurmasını ve finans kuruluşlarının nükleer silah üreten şirketlere yatırım yapmayı bırakmasını” beklediklerini belirtti.

Anlaşmanın yürürlüğe girmesi ne anlama geliyor?

nukleersiz.org Koordinatörü ve Yeşil Gazete yazarı Pınar Demircan anlaşmayı, 196 ülkeden 50’sinin nükleer silah sahiplerine” Bu dünyanın sahibi siz değilsiniz, onu mahvetmenize izin vermeyeceğiz” mesajını vermesi şeklinde yorumluyor.

Bu tavrın resmi olarak nükleer silahlanmanın “yasal ve de etik olmadığının” ilanı olduğunu belirten Demircan, “Bu anlaşmanın yürürlüğe girmesi nükleer silah sahibi olmayı ‘suç’ ilan etmesi açısından çok önemlidir” diyor.

‘Nükleer silahlanma önlenemez şekilde devam etti’

Nükleer silahlara karşı sürdürülen mücadelenin arka planı hakkında bilgi paylaşan Demircan, 1945’te New Mexico, Hiroşima ve Nagasaki‘ye atılan atom bombalarından sonra dünya genelinde atmosferde, denizaltında ve yer altında iki bin civarında nükleer test yapıldığını hatırlatıyor. Bu testlerin başta Pasifik adalarında yaşayan yerli halk olmak üzere 20 milyondan fazla insanın yaşamına mal olduğu düşünülüyor.

Demircan, 1963 yılında yer altı ve atmosferik testlerin yasaklanmasını 1968 yılında deniz altında devam eden testlere getirilen yasağın izlediğini, Türkiye’nin de 1979 yılında imzalayarak parlamentoda onayladığı Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’nın (NPT) bazı ülkelerde yürürlüğe girmediğini ayrıca nükleer santraller de kurulduğu için nükleer silahlanmanın önlenemez şekilde devam ettiğini belirtiyor.

‘Kapsamlı Nükleer Test Yasağı Anlaşması hala yürürlükte değil’

2017 yılında TPNW imzaya açılana kadar yalnızca nükleer testlere yönelik kısmi yasak ve sınırlamaların getirilmiş olduğuna değinen Demircan, 1996 yılında imzaya açılan ve Türkiye’nin de 2000 yılında 53’üncü ülke olarak imza koyduğu Kapsamlı Nükleer Test Yasağı Anlaşması’nın (CTBT) olduğunu ve yine imzalayan ülkelerin parlamentolarında onaylaması ile geçerli olacağı için anlaşmanın hala yürürlüğe girmemiş olduğunu hatırlatıyor:

Kapsamlı Nükleer Test Yasağı (CTBT)’yı 196 ülkeden yalnızca ABD, İran, İsrail, Mısır ve Çin imzalamışlarsa da parlamentolarında onaylatmadıkları için yürürlüğe girmemişti. Öte yandan, Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore ve Suudi Arabistan dahil aralarında nükleer silah sahibi olduğu bilinen 13 ülkenin ise hiç imzalamadığı için uzayda, deniz altında ve yer altında bu testleri gerçekleştirdiği düşünülüyor.

‘TPNW daha kapsamlı ve gerçekçi bir müdahale’

TPNW’nin nükleer silahların bulundurulmasını yasaklama girişimini ise çok daha kapsamlı ve gerçekçi bir müdahale olarak değerlendiren Demircan “Bu anlaşma akabinde nükleer silah süreçlerini beslediği bilinen nükleer santrallerle ilgili tedbirlerin alınmasına dönük adım atılması anlamına gelebilir” diyor.

Nükleer silah sahibi olmak için nükleer santral kurma gereği olmadığını belirten Pınar Demircan geliştirilen teknoloji ve silah endüstrisi ortamında nükleer santral sahibi ülkelerin nükleer silah sahibi olmasının alt yapısının hazır olduğunu ifade ediyor.

Nükleer santrallerin yarattığı başka bir tehlikeye daha dikkat çeken Demircan, “Öte yandan nükleer santrallerde meydana gelecek bir patlama ihtimali de göz önünde bulundurulmalı. Çünkü santrallerde gerçekleşecek olası bir patlama neredeyse nükleer silah kullanımının sebep olacağı etkiye benzer boyutta bir etki yaratabilir. Bunu Çernobil ve Fukuşima facialarında da deneyimledik.” diyor.

‘İmzacılardan yalnızca Brezilya ve Meksika’nın nükleer santrali var’

TPNW’yi imzalayan ülkeler arasında yalnızca Brezilya ve Meksika‘nın operasyonda nükleer santrali bulunduğuna Bangladeş’in ise kurma hazırlığı içinde olduğuna değinen Demircan, ticari nükleer santral sahibi ülkelerin bu anlaşmayı imzalamamış olmasını nükleer silah-santral bağlamını daha gerçekçi düşünmemizi gerektirdiği değerlendirmesinde bulunuyor.

Ticari nükleer santral sahibi olmaya aday ülkelerden biri olarak 1970 yılında imzalayarak 1979 yılında parlamentoda onaylanmasıyla yürürlüğe giren NPT’nin yeterli olmadığını söyleyen Demircan sözlerine şu şekilde devam ediyor:

Şayet bu anlaşma yeterli olsaydı TPNW’ye ihtiyaç duyulmazdı kaldı ki, NPT’nin fikir olarak ortaya çıkışı bugün dünya genelinde nükleer silahların yarısından çoğuna sahip ABD ile SSCB’nin nükleer silah sahipliğinde zirvede kalmasını garantilemekti.

Türkiye için ne anlama geliyor?

Pınar Demircan, TPNW’nin yürürlüğe girmiş olmasıyla NATO müttefiki olarak İncirlik ve Kürecik‘teki  ABD üslerinde 50 civarında nükleer silah başlığı bulundurmasına izin veren Türkiye’nin pozisyonunun artık rahatlıkla suç ortaklığı olarak okunabileceğine işaret ediyor.

Açıklamasının devamında Demircan, “Özellikle Akkuyu ve Sinop’ta nükleer santral kurma sürecindeki Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca elektrik enerjisi üretimi ise bir an önce TPNW’yi imzalamak konusunda bir çekincesinin olmaması gerekir. Bu nedenle bizler Türkiye kamuoyu olarak ülkenin jeopolitik konumu gereği tehditlere de açık olduğunu göz önüne alarak hükümetin bu anlaşmaya imza atmasını talep etmeliyiz” önerisinde bulunuyor.

HRW: Kavala davası siyasi ve hukuki güvenilirlikten yoksun

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) ve Uluslararası Hukukçular Komisyonu (ICJ) tarafından bugün yapılan açıklamada, Osman Kavala ve ABD‘li akademisyen Henri Barkey hakkında  Türkiye’nin anayasal düzenini ortadan kaldırmaya teşebbüs ettikleri ve casusluk yaptıkları iddialarını içeren iddianamenin siyasi amaçlı olduğunu ve hukuki güvenirlikten yoksun olduğunu ifade edildi.

İkilinin 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimine müdahil olduğunu ileri süren eden iddianamenin, Mayıs 2020’de kesinleşen ve Türkiye’nin Kavala’nın serbest bırakılmasına karar veren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararına uymayı açıkça reddettiğini gösterdiği vurgulanan açıklamada; “İddianame, yalnız Kavala’nın haklarına yönelik devam eden ihlalleri sürdürmekle kalmıyor, aynı zamanda yeni ihlaller doğuruyor” denildi.

Ceza yargısının temel ilkeleri gözardı edildi

Açıklamada İnsan Hakları İzleme Örgütü Avrupa ve Orta Asya Direktörü Hugh Williamson ‘un şu ifadeleri yer alıyor:

Osman Kavala ve Henri Barkey aleyhindeki yeni dava, Türkiye makamlarının mahkemeleri siyasi amaçlar için açıkça kötüye kullandıklarını ve ceza yargısının temel ilkelerini göz ardı ettiklerini gösteriyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Kavala’nın serbest bırakılması kararına uyulmaması, AİHM’in Türkiye’nin tutuklama ve yargılamayı bir insan hakları savunucusunu susturmak için kullandığı tespitini doğruladı.

Açıklamada 28 Eylül tarihli 64 sayfalık iddianamenin, Kavala ve Barkey’i, 20 yıla kadar hapis cezasını gerektirebilen “devletin güvenliği veya iç dış siyasal yararlar bakımından niteliği itibariyle gizli kalması gereken bilgileri siyasal ve askeri casusluk maksadıyla temin etmekle” ve koşullu salıverme olmaksızın müebbet hapis cezasını gerektirebilen “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası‘nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırma veya bu düzen yerine başka bir düzen getirme veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemekle” suçladığı hatırlatıldı.

Önceki kararlara atıf

Açıklamada ayrıca AİHM’in 11 Mayıs tarihli kararına değinildi. Söz konusu kararda, Kavala’nın Gezi protestoları ve 2016 darbe girişimi dolayısıyla tutuklanmasına esas alınan delillerin yetersiz olduğu ve kendisine yöneltilen suçlamaların “onu bir insan hakları savunucusu olarak susturmak yönünde örtülü bir amaç taşıdığı” sonucuna varılmıştı.

3 Eylül’de ise Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Avrupa Mahkemesi kararlarının uygulanmasını denetleme görevi kapsamında, Türkiye hükümetine Kavala’nın serbest bırakılmasını sağlama talimatı veren bir karar verdi ve “Kavala’nın mevcut tutukluluğunun mahkeme tarafından tespit edilen ihlallerin bir devamı olduğuna dair güçlü bir karine olduğuna” işaret etmişti.

İklim aktivistlerinden açık çağrı: Ortak Tarım Politikası kararından dönün

Dünyanın dört bir yanındaki genç iklim aktivistleri Avrupa Parlamentosu’nda onaylanan Ortak Tarım Politikası’na (CAP) karşı bir imza kampanyası başlattı.

Söz konusu tarım politikasını eleştiren aktivistler, Avrupa Komisyonu’nu öneriyi geri çekmeye davet etti.

İklim aktivistleri onaylanan bu politikanın zararlı tarım uygulamalarına yol açacağını, toprak verimliliğini ve biyolojik çeşitliliği kötü yönde etkileyeceğini savunuyor.

Henüz geç değil, Komisyon geri çekebilir

23 Ekim Cuma günü Avrupa Parlamentosu’nda oylamaya sunulan CAP 425 kabul, 212 ret ve 51 çekimser oy ile kabul edilmişti.

Genç aktivistler ise “Avrupa Parlamentosu, bu feci yeni Ortak Tarım Politikası’nı kabul etmek için tüm gerçekleri bilmelerine rağmen oy kullandı, ancak Avrupa Komisyonu teklifi geri çekerek yine de durdurabilir” diyor.

Komisyonun daha önce meşhur toprak direktifi de dahil olmak üzere birçok konuda müdahale ettiğini hatırlatan aktivistler, “Henüz her şeyi kaybetmedik! Mücadelemiz de henüz bitmedi” ifadelerini kullanıyor.

Türkiye’den 47 iklim aktivisti destek verdi

İlk etapta aralarında Türkiye’de gerçekleştirdiği iklim grevleriyle bilinen Atlas Sarrafoğlu‘nun da bulunduğu 100 iklim aktivistinin imzasıyla yayınlanan mektuba yaklaşık 30 bin kişi imzalarıyla destek oldu.

Komisyon üyelerine sunulacak mektuba şu ana kadar Türkiye’den 47 iklim aktivisti de imzacı olarak desteklerini sundu. İmza kampanyasına katılmak isteyenler withdrawthecap.org adresi üzerinden desteklerini gösterebiliyor. Mektubun Türkçe çevirisi ise şu şekilde:

‘Bir kez daha hayal kırıklığına uğrattınız’

23 Ekim Cuma günü, kirli bir anlaşmayı oylarken bizi bir kez daha hayal kırıklığına uğrattınız, bu sadece Paris Anlaşması’na olan bağlılıklarınıza değil, aynı zamanda adalete ve demokrasiye olan bağlılıklarınıza da ihanet etmekte. Bir arka oda uzlaşmasıyla kabul edilen bir anlaşma, yeşil badana için her türlü çabayı gösterdiğiniz bir anlaşma. Şimdi umudumuz, Avrupa Komisyonu’nun bu öneriyi tamamen geri çekme kararı almasıdır.

‘Size nasıl güvenebiliriz?’

Son yıllarda ve aylarda, emisyonların azaltılması, 2050’ye kadar “iklim açısından nötr” olacağına dair pek çok vaatte bulundunuz ve Paris’te, küresel ortalama sıcaklık artışını 2 derecenin çok altında sınırlamayı hedeflediniz. Bu sözlerle bizi hayal kırıklığına uğratıyorsunuz. Bizden size güvenmemizi istiyorsunuz, ama sözler verdiğinizde ancak size fayda sağladığında onları bozduğunuzda size nasıl güvenebiliriz? Güvenimiz kazanılmalı ve bunu hak edecek hiçbir şey yapmadınız.

İki yıldan fazla bir süredir, dünyanın her yerinden gençler, siz sözde liderlerimizden gerçek eylem talep etmek için okul grevleri yapıyor ve diğer hareketler ve STK’larla birlikte protesto ediyorlar. Tekrar tekrar gülümsediniz ve hareketimize ve “En Etkilenen Kişiler ve Bölgelere” desteğinizi gösterdiniz.

‘Grevlerimiz sizi rahatsız etmeli’

Size kaç kez ilham verdiğimizi söylediğiniz sayısını unuttuk, ancak bizimki gibi bir hareket size ilham vermemeli. Çocuklarınızın sokağa çıkıp bir kriz anında harekete geçmenizi talep etmesi gerektiği gerçeğinde kutlanacak hiçbir şey yok, bu gerçek sizi derinden rahatsız etmelidir.

Okul grevleri hareketine duyulan ihtiyaç, iktidar konumundaki insanların, sizin gibi insanların başarısızlığından bahsediyor. Bu kararda başarısızlığınızı bir kez daha ispatladınız, adaletin, bu yeryüzünün ve gelecek nesillerin yanında durmayı reddettiğiniz için greve devam edeceğiz.

‘Seçim tüm dünyayı etkileyecek’

Cuma günü, gezegenin insanlık için yaşanabilirliğini korumak yerine  kâr ve ekonomik açgözlülüğe öncelik vererek, zararlı tarım uygulamalarını ve toprak verimliliği ve biyolojik çeşitliliğin kaybını, sürdürülebilir seçeneklerden daha fazla teşvik etmeye oy verdiniz. Bu seçimler sadece Avrupa’yı değil tüm dünyayı etkileyecek.

Oy kullanmakta çekimser kalanlar da aynı seçimi yaptı. Bunun yerine, En Çok Etkilenen Kişilere ve Bölgelere, insanlığa ve gelecek nesillere felaket ve ıstırap vermeyi seçtiniz, ancak bunu size söylememize ihtiyacınız yok.

Bunu neye oy verdiğinizi tam olarak bilerek yaptınız, ne yaptığınızı biliyorsunuz. Şunu da bilin: Bilimi anlıyoruz ve neyin tehlikede olduğunu biliyoruz, izliyoruz ve sizi asla affetmeyeceğiz. Bundan kurtulamayacaksınız

Maraş’ta açık alanda sigara içmek yasaklandı

Koronavirus tedbirleri kapsamında bir ilde daha sigara içme yasağı geldi. Kahramanmaraş İl Umumi Hıfzıssıhha Meclisi kent genelinde açık alanda sigara içmeyi yasakladı.

Salgının toplum sağlığı ve kamu düzeni açısından oluşturduğu riski yönetmek, sosyal izolasyonu temin ile sosyal mesafeyi koruma ve yayılım hızını kontrol altında tutma amacıyla ilimizde alınan tedbirlere ek olarak ilave tedbirler alındı.

Alınan tedbirler kapsamında salgınla mücadelede maske kullanımını zaafa uğrattığı için meydan, cadde, sokak, park, kamunun ortak kullandığı alanlar vb. yerlerde sigara içilmesinin yasaklanması kararı alındı.

Saype’nin elleri İstanbul’da…

Birliği, karşılıklı yardımlaşmayı ve duvarların ötesindeki ortak çabayı simgelemek amacıyla iç içe geçen, tokalaşmış elleri çimenlerin üzerine çizen sanatçı Saype, Duvarların Ötesinde projesinin sekizinci durağı olarak İstanbul‘u seçti.

AA‘dan Andaç Hongur‘un aktardığına göre, Saype adıyla tanınan Guillaume Legros, çim ve toprak üzerinde anıtsal freskler oluşturuyor. Tebeşir ve kömürden oluşan bir boyanın mucidi olan Saype, sokak sanatı ve “land-art”ı (arazi sanatı) birbirine bağlayan sanatsal bir hareketin öncüsü olarak biliniyor.

Kutuplaşan dünyada, sembolik olarak dünyanın en büyük insan zincirini yaratmayı hedefleyen sanatçı, Duvarların Ötesinde projesiyle insanları yardımseverliğe ve birlikte yaşamaya davet ediyor. 

İsviçre’de yaşayan Fransız sanatçının oluşturduğu devasa eller, Avrupa ve Afrika kıtalarını buluşturduktan sonra Boğaz’ın Avrupa Yakası’na geliyor ve Asya kıyılarına ulaşmak için Boğaz’ı geçiyor.  Haziran 2019’da başlayan projenin önceki durakları Paris, Andorra, Cenevre, Berlin, Ouagadougou, Yamoussoukro ve Torino‘ydu.

İstanbul’da, Beykoz, Boğaziçi Üniversitesi ve Unkapanı Köprüsü’nün altına yapılan eserler, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ, Beşiktaş Belediyesi, Boğaziçi Üniversitesi, İsviçre Başkonsolosluğu, Türkiye Fransız Kültür Merkezi ve UPS’in desteğiyle gerçekleştirildi.

Eserlerin fotoğraf sergisi, 8 Kasım’a kadar Taksim Sanat’ta izleyicilerle buluşacak. Ayrıca 7 Kasım’dan itibaren Türkiye Fransız Kültür Merkezinin İstiklal Caddesi cephesinde sergilenecekler.  

‘Boyalar doğaya zarar vermiyor’ 

Guillaume Legros, sanatın iletişim konusunda çok önemli bir araç olduğunu düşündüğünü ve bu sayede mesajını insanlara ulaştırmayı hedeflediğini ifade ederek eserleriyle ilgili şunları söyledi: 

“İçinde bulunduğumuz konjonktürde insanlar daha çok polarize olmaya ve daha çok yabancılaşmaya başladı. Yaptığım çalışmaların önemli ölçüde ses getirmesini diliyorum, böylece insanların bir araya gelerek, birlikte bir şeyler yapma çabalarını desteklemeyi hedefliyorum.” 

Duvarların Ötesinde projesinin yardımlaşma, birliktelik mesajlarını içerdiğini ve “birbirini tutan kol” hareketiyle bu mesajı vurgulamak istediğini dile getiren Legros, şöyle devam etti:

“İstanbul, sekizinci etabı Duvarlar Ötesi yolculuğunun… Jeopolitik açıdan İstanbul’un önemi tartışılamaz. Birçok kültürün ve insanın buluştuğu noktada ve benim projemin de çok büyük bir sembolü halinde. Çalışmam üç freskodan oluşuyor. Bunlardan bir tanesi Beykoz’da Anadolu Yakası’nı temsilen. Biri, Boğaziçi Üniversitesi‘nde. Biri de Haliç’te Unkapanı Köprüsü’nün altında, denizde yüzen ve iki karayı da birbirine bağlayan sembolik bir çalışma. Eşim Türk olduğu için ben de burada olmaktan mutluluk duyuyorum ve önemini de yansıtmaya çalışıyorum.”

Legros, eserlerini yaparken olumlu reaksiyonlar aldığını belirterek, “Önce insanlar şaşırıyor. Çünkü eserler aynı seviyeden bakıldığında çok fazla anlaşılamayabiliyor, yüksekten bakıldığında portre ve fresko daha net ortaya çıkıyor ve etkileniyor insanlar. Kullandığım boya tamamen doğa dostu, doğaya zarar vermediği için gerçekten güzel yorumlar alıyorum” diye konuştu.

İstanbul’da 12 gündür bulunduğunu kaydeden Legros, “Ana tema ve amaçlardan biri mesajımızı olabildiğinde çok kişiye ulaştırmak. Vermek istediğimiz mesaj, birlikte hareket etmek ve dünyanın daha güzel bir yer haline gelmesi” dedi.

İstanbul’da hava kirliliği karantina dönemine kıyasla yüzde 12 arttı

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Sürekli İzleme Merkezi tarafından güncel olarak paylaşılan hava kirliliği raporlarına göre, İstanbul’da hava kirliliği oranı, koronavirüs pandemisinin başlangıcındaki mart, nisan ve mayıs aylarına göre yüzde 12 artış gösterdi.

Raporu değerlendiren İstanbul Teknik Üniversitesi Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Toros, “Normal şartlarda bunun yaz döneminde düşmesi gerekirken artmış olması, aslında bunun çok daha fazla arttığı anlamına geliyor” değerlendirmesinde bulundu.

Kirlilik ilçelere göre değişiyor

Artış nedenlerini DHA’ya yorumlayan Toros, “İşte burada da hem meteorolojik şartlar önemli, topoğrafya önemli hem de pandemi sonrasında normalleşme süreci ile İstanbul’daki araç sayısının artışı önemli bir faktör olarak gözükmektedir” ifadelerini kullandı.

Kirliliğin bölgelere göre değişiklik gösterdiğini belirten Toros, “Kirliliğin daha yoğun olduğu bölgeler Kadıköy, Göztepe bölgeleri, İkitelli bölgesi, Kağıthane bölgesi bu bölgeler daha göze çarpıyor. Bu bölgelerin daha yoğun kirli olduğunu görüyoruz. Dikkat ederseniz bu bölgelerde araç sayıları daha fazla. Yoğun geçiş güzargahları var” dedi.

‘Karantina zamanında önemli ölçüde düşmüştü’

Pandemi döneminde hava kirliliğinin önemli oranda azaldığını söyleyen Prof. Dr. Toros, “Tüm dünyada mart, nisan, mayıs aylarında pandemi sebebiyle önemli oranda tedbirler alındı. İnsanlar hayatlarını daha çok evde geçirmeye başladılar. Trafikte ciddi anlamda azalmalar meydana geldi. Üretim tesislerinde azalmalar meydana geldi. Bütün bunlar hava kirliliğini olumlu yönde etkiledi” diye konuştu.

Normalleşme süreci ile hava kirliliği değerlerinin de hızlı bir şekilde artışa geçtiğini belirten Toros, “Çünkü trafikteki araç sayısı arttı, sanayi tesislerinde üretim arttı. Bunlar da doğal olarak hava kirliliğini arttırdı” ifadelerine yer verdi.

‘Nasıl azaltabileceğimize bakmalıyız’

Prof. Dr. Toros “İstanbul’da 38 farklı noktada hava kirliliği ölçümleri yapılmaktadır. Dolayısıyla artık şu kültürü kazanmamız gerekiyor. Nasıl evden çıkarken trafik güzargahında trafik var mı diye bakıyorsak veya meteorolojik olarak hava yağmurlu mu değil mi diye bakıyorsak, aslında gideceğimiz güzargahta hava temiz mi değil mi diye bakabiliriz” değerlendirmesinde bulundu.

Hava kirliliğini alınacak önlemlerle en aza indirmenin mümkün olduğunu belirten Prof. Dr. Hüseyin Toros, “Bu hava kirliliği hepimizin sorunu olduğuna göre, hepimiz bu hava kirliliğini nasıl azaltabiliriz şeklinde çalışmalar yapmamız gerekiyor. Artık kış dönemine de giriyoruz havalar soğudu. Isınma kaynakları devreye girmeye başladı. Evimizde kullandığımız enerji giderlerini azaltmanın yollarını aramalıyız. Bunun için binalarda ısı yalıtımı son derece önemlidir” dedi.

Şili’de referandum: Halkın çoğunluğu anayasanın yeniden yazılmasını istedi

Şili’de diktatör Augusto Pinochet döneminden kalma anayasanın yeniden yazılıp yazılmamasına ilişkin referandumda halkın ezici bir çoğunluğu anayasanın yeniden yazılması kararını verdi.

Şili Seçim Servisi’nin aktardığına göre yüzde 99’u açılan sandıklardan çıkan oyların yüzde 78,27’sini anayasanın yeniden yazılmasını isteyenlerin, yüzde 21,73’ü ise anayasanın yeniden yazılmasını istemeyenlerin oyları oluşturdu.

Anayasa Kurulu’ndaki kişiler 11 Nisan’da seçilecek

Referandumda yeni anayasayı yazacak heyet de onaya sunuldu. Bu oylamada da yasayı Anayasa Kurulu’nun yazmasını isteyenlerin oranı yüzde 79,04 olurken, görevi Karma Anayasa Kurulu’nun üstlenmesini isteyenlerin oranı ise yüzde 20,96 oldu.

Sonuç doğrultusunda Anayasa Kurulu’nda bulunacak kişiler 11 Nisan 2021’de gerçekleşecek yerel seçimlerde halk tarafından seçilecek.

Anayasa tamamlanınca yeniden referandum

Kadın-erkek sayısının eşit tutulacağı ve yerli halkların da temsilcilerinin bulunacağı Kurul, yeni anayasayı 9 ayda yazacak. Gerekli görülmesi halinde bu süre 3 ay uzatılabilecek.

Anayasa yazma işlemi tamamlandıktan sonra yeni anayasa yeniden bir referandumla halkın onayına sunulacak. Böylece, Şili 1973’ten 1990’a kadar süren Pinochet diktatörlüğünün ardından ilk kez demokratik yönetim sırasında yazılmış bir anayasaya sahip olacak.

Pinera: Demokrasi zaferi

AA’nın aktardığına göre Şili Devlet Başkanı Sebastian Pinera, sandıkların açılmaya başlandığı saatlerde basına yaptığı açıklamada, halkın özgürce fikrini beyan ettiğini söyledi.

Pinera, “Bugüne kadar anayasa bizi bölmüştü. Umarım bugünden itibaren yeni anayasa, birlik, istikrar ve geleceğin çerçevesi olur. Bugün, birlik olmak bölünmeye, barış da şiddete galip geldi. Şüphesiz bu demokrasi zaferi bize mutluluk ve umut vermeli.” dedi.

Pinera, 2018’de göreve geldiğinde önceki Devlet Başkanı Michel Bachelet’in görev süresinin bitmesine 5 gün kala imzaladığı anayasanın yeniden yazılmasını içeren yasa tasarısını desteklememiş, o dönem anayasanın yeniden yazılmasının önüne geçmişti.

Referandum sonrası kutlamalar

Referandum sonucunun belli olmasının ardından ülkede binlerce kişi, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınına rağmen sonucu kutlamak için sokağa döküldü.

Vatandaşlar, Şili’de geçen yıl düzenlenen protestolarda göstericilerin başlıca toplanma yeri haline gelen başkent Santiago‘daki İtalya Meydanı‘nda referandum sonucunu kutluyor.

Ülkede Ekim 2019’da başlayan ve 5 aydan fazla süren hükümet karşıtı gösterilerde birçok şiddet olayı yaşanmıştı. “Sosyal patlama” adı verilen gösterilerde 30’un üzerinde kişi ölmüş, 4 binden fazla kişi yaralanmıştı. Protestocuların başlıca isteklerinden biri anayasanın yeniden yazılmasıydı.

Mevcut anayasa eşitsizlik yaratıyor

Diktatör Pinochet döneminde yazılan Şili Anayasası, halkın bir kısmına göre diktatörlük rejiminin mirası ve eşitsizliğin temel kaynağı.

Pinochet eliyle yapılan özelleştirmeler ve özelleştirme teşvikleri nedeniyle, mevcut anayasanın yeterli sağlık, eğitim ve emeklilik hizmetlerini garantilemeyen bir ekonomik sistemi koruduğu düşünülüyor.