Ana Sayfa Blog Sayfa 1203

EŞİK, ‘#YasalaraDokunmaUygula’ kampanyasını başlattı

Yüzlerce kadın ve LGBTİ+ örgütünün ve destekleyen karma örgütlerin bir araya gelerek oluşturduğu Eşitlik İçin Kadın Platformu (EŞİK), dün düzenlediği basın toplantısında son 11 yılda kadınların kazanılmış haklarına yapılan saldırıları ve buna karşı verilen mücadeleyi, bugün yayınladığı bir zaman çizelgesinde ortaya koydu.

Basın toplantısında kadın haklarına yönelik muhtemel yeni saldırılara karşı “#YasalaraDokunmaUygula” kampanyasını başlattığını da duyuran EŞİK, “İktidarın kazanılmış haklarımızı yok etme girişimlerine, muhalefetin kadınların ve taleplerinin yer almadığı çalışmalar yapmasına, hayatımız ve haklarımız üzerine pazarlık edilmesine izin vermeyeceğiz” dedi.

‘Her yasal düzenleme hak gaspıyla sonuçlandı’

Toplantı EŞİK gönüllüsü 150’ye yakın kadının katılımıyla, gazeteci Sevilay Çelenk’in moderatörlüğünde gerçekleşti. Toplantı, Anayasa’nın eşitlik ilkesine ve kadın haklarına aykırı pek çok girişimin adım adım hayata geçirildiğini ve bunlara karşı kadınların ve LGBTİ+’ların verdiği mücadeleyi gösteren zaman çizelgesinin paylaşılmasıyla başladı.

Toplantıda iktidarın her değişiklikte yasalara kadınlar aleyhine bir ibare eklediği, bu yüzden yasalara dokunma uygula kampanyası başlatıldığı belirtilerek, “Çünkü 6284’ü, İstanbul Sözleşmesi’ni, TCK ve Medeni Yasa’daki kadınlar lehine değişiklikleri kadınlar yaptı. Topluma düşen, yeni yasa değişikliklerini Meclis’e gelmeden durdurmak” ifadeleri kullanıldı.

Platform gönüllüsü Özgül Kapdan, kampanyanın pek çok faaliyetten oluştuğunu ve hazırladıkları zaman çizelgesine neden ihtiyaç duyduklarını bir örnekle açıkladı. Kamuoyunda çocuk cinsel istismarcılarına af tasarısı diye bilinen TCK 103’te yapılmak istenen değişikliğin 10 yılda örülen arka planını ve yasal mekanizmaların cinsiyet eşitsizliği yönünde nasıl aşındırıldığını anlattı.

Hukukta evrensel ilkeleri tersine işleten reformlar yapıldığı gibi, her yasal düzenlemenin hak gaspıyla sonuçlandığını belirten Kapdan, kampanyadan kastın yüzlerce kadının yaşadığı ve tanık olduğu eşitsizlikten kaynaklanan isyanıyla, geceli gündüzlü çalışarak, elinden ne gelirse ortaya koyarak, birlikte eyleme çabası, bir mücadele programı olduğunu belirtti.

‘Yasalarda sorun yok, sorun uygulanmamasında’

Avukat Hülya Gülbahar ise, Türkiye kadın hareketinin dünya tarihine geçecek bir mücadele verdiğini, çok ciddi yasal değişiklikler yapılmasını sağladığının altını çizerek şunları söyledi:

Yasalarımızda bir sorun yok. Sorun uygulanmamasında. AKP döneminde asla uygulanmadı. Kadınların yarattığı devlet içi mekanizmalar yok edildi. Kadın Bakanlığı’ndan kadın çıkarıldı, Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü (KSGM) işlevsizleştirildi, değişik bakanlıklar içinde kurulan kadın birimleri kapatıldı. TÜİK verileri eksik, yetersiz, inandırıcı olmaktan çıktı. Sadece KSGM ve TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’nda kadın adı kaldı. Bunların da kaldırılıp yerine ailenin konması ihtimal dahilinde. Şimdi hala var olan yasaların orasını düzelteceğiz, burasına bakacağız denilerek içleri boşaltılıyor.”

‘Aynı sancıları tekrar yaşamak istemiyoruz’

Gülbahar ayrıca, söz konusu politikalar sonucunda kadınların çalışma yaşamından çekildiğini, ev içi emeklerinin iyice karşılıksız kaldığını, can güvenliklerinin azaldığını kaydetti ve çocukla cinsel ilişki yaşının 12’ye kadar çekilmesinden 6284 sayılı şiddeti önleme yasasına ilişkin aleyhte gelişmelere, cinsel suçlarda somut delil aranmasından nafaka hakkının kısıtlanmasına kadar pek çok tehditten bahsetti:

Çocuk teslimi de nafaka da doğrudan kadın haklarıyla ilgili. TCK 103’e de evlilik yaşının 18 olarak belirlenmesine de karşı çıkan bir zihniyetin ürünü. 15 yaş altı çocuklara yönelik her türlü cinsel hareketi suç sayan ve rıza aranamayacağını belirten 103. maddede yapılan değişiklikler çok riskli idi. 12 yaş altı çocuklara cinsel istismarda daha fazla ceza veriyoruz denilerek, 12 yaş üstü çocuklarda rıza aramayı meşrulaştırmaya yönelik bir tuzak kuruldu. Şimdi de çocuk istismarcılarına af girişimleri ile çocuklarla evlilik ve cinsel ilişki yaşını 12’ye dek çekecek, evlilik halinde tecavüzü aklayacak yeni tuzaklar hazırlanıyor. Her yargı paketinde nefesimizi tutup sabahladığımız geceler oldu. Aynı sancıları 5. Yargı Paketinde de yaşamak istemiyoruz, o yüzden bu kampanyayı başlattık.”

‘Çocuğun üstün yararı değil icraya ödenen harç tartışılıyor’

Yazar Berrin Sönmez ise EŞİK’in, muhalefet partileriyle de görüştüğünü, yeni sistem arayışlarında kadınların ve taleplerinin de olması için çalıştıklarını kaydetti. Sönmez, gelecek yeni yargı paketinde en önemli konulardan birinin çocuk teslimi olduğunu söyledi ve şunları kaydetti:

Bu çocukla kişisel görüşme hakkı olarak isimlendiriliyor. Ama çarpıtılarak tersten ele alınıyor. Hakkın öznesi ebeveyn değil çocuk. Yani onun kişisel görüşme hakkı. Ama velayet genelde anneye verildiği için bu babanın hakkı gibi sunuluyor. Basına icralık çocuklar diye yansıtıp çocuk ağlamalarını mizansen olarak kullanıp bundan mağduriyet çıkarıyorlar. Çocuğun üstün yararı değil icraya ödenen harç tartışılıyor. Oysa daha önemli sorunlar var. Boşanma durumunda icra memuru, psikolog, polis olmadığı durumlarda kadınların ve çocukların can güvenliği tehlikeye giriyor. İcra harcı sorun yaratıyorsa o kaldırılabilir ya da görüşmeden sonra geri alınabilir hale getirilebilir. Burada önemli olan çocuğun hasar almadan görüşmesi, annesiyle birlikte can güvenliği olması. Bu konu il sulh komisyonlarına havale edilecek kadar basit bir konu değil.”

Eşitlik İçin Kadın Platformu, #YasalaraDokunmaUygula kampanyası yasama yılı boyunca sürecek. EŞİK tarafından hazırlanan zaman çizelgesine de buradan ulaşabilirsiniz.

CHP’li vekil badem üreticilerinin sorunlarını Meclis gündemine taşıdı

TBMM Başkanlık Divanı Üyesi ve CHP Adıyaman Milletvekili Avukat Abdurrahman Tutdere, badem üreticelerinin sorunların Meclis gündemine taşıdı.

CHP’li Milletvekili, badem üretim potansiyelinin tam anlamıyla ortaya çıkartılması, pazarlama ve tanıtım konusundaki eksikliklerin giderilmesi, üretici birlik ve kooperatiflerinin sayılarının ve etkinliklerinin arttırılması için TBMM Başkanlığı’na araştırma önergesi verdi.

‘Büyük ölçekli tarım arazileri kullanılmalı’

Gelişmiş ülkelerde Ar-Ge sonuçlarının önemsenip daha kaliteli fidan üretimini gerçekleştirildiği, elde edilen ürünün tüketici taleplerini dikkate alarak maksimum pazarlama geliri ile hem sektör katılımcılarına hem de ülke ekonomilerine katkı sağlandığına dikkat çeken Milletvekili Tutdere şunları söyledi:

“Ülkemizde badem üreticiliği çoğunlukla 100 dekar veya daha düşük alanlarda ve kuru şartlarda gerçekleşmektedir. Bu alanların ekonomik getirisi, artan tarımsal girdilerle kıyaslandığında çok düşük olmaktadır. Bu nedenle katma değeri yüksek olan bu türün üreticiliğinin planlanmasında ve alt yapının hazırlanmasında sulanabilen büyük ölçekli arazilerin kullanılması ve bu arazilerin üreticiliğe kazandırılması gerekmektedir” dedi.

Abdurrahman Tutdere

‘Meclis araştırma yürütmeli’

Adıyaman Milletvekili Abdurrahman Tutdere ve bazı CHP milletvekillerinin imzasıyla açılması istenen Araştırma Komisyonu önergesinde, “Yerel badem ağaçlarında gerçekleşen kurumalara karşı gerekli önlemlerin alınması, türev ürünlerin çoğaltılması, ülkemizin badem üretim potansiyelinin tam anlamıyla ortaya çıkartılması, pazarlama ve tanıtım konusundaki eksikliklerin giderilmesi, üretici birlik ve kooperatiflerinin sayılarının ve etkinliklerinin arttırılması, ülkemizin ithalatçı konumdan ihracatçı konuma gelebilmesi için gerekli çalışmaları yapmalıyız” ifadeleri kullanılarak konuyla ilgili meclis araştırması yapılması çağrısında bulunuldu.

‘Fiyatlar açıklanmalı’

Milletvekili Tutdere ayrıca, badem hasadının üzerinden yaklaşık iki ay geçmiş olmasına karşın badem ürün fiyatının halen açıklanmadığını bundan dolayı da üreticilerin büyük mağduriyet yaşadığını ifade etti.

Milletvekili Tutdere, “Desteklenmesi gereken badem üreticileri Tarım Kredi Kooperatifleri Genel Müdürlüğü’nce hasadın üzerinden yaklaşık iki ay geçmiş olmasına karşın ürün fiyatlarının açıklanmamış olması nedeniyle de mağdur ediliyor. Bu kadar büyük bir pazar payına sahip olan badem üretiminin arttırılması ve ülkemizin ithalatçı konumdan ihracatçı konuma gelmesine yönelik etkin çalışmalar yürütülmesi gerekirken, bakanlıkça hasadın üzerinden yaklaşık iki ay geçmiş olmasına rağmen ürün fiyatlarının bile açıklanmıyor olması badem üretimine yeterince önem verilmediğinin en açık göstergelerinden biridir” şeklinde konuştu.

WWF-Türkiye liseli doğa öncülerini çağırıyor

WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) 2017’den bu yana 500 okulla yürüttüğü Doğa Öncüleri Gençlik Programı’na lise öğrencileri ve lise öğretmenlerini çağırıyor.

Doğa Öncüsü olarak bir doğa koruma projesi yazıp yürütmek isteyen lise öğrencileri, bir öğretmenleri liderliğinde Doğa Öncüleri Gençlik Programı’na katılabiliyor.

Değişimin parçası olmaları hedefleniyor

Doğa Öncüleri Programı gençleri proje yönetimi ve liderlik becerilerini geliştiren, toplumsal dönüşüm ve değişime hizmet eden bir eylem projesi.

Program öğrencilerin projelerini planlama ve uygulama sürecinde dünyada ve toplumda görmek istedikleri değişimin bir parçası olmalarını hedefliyor. WWF-Türkiye Eğitim departmanı ve gönüllüleri program süresince öğrencilere mentörlük ve rehberlik sağlıyor.

Beş başlıkta projeler

Doğa Öncüleri Gençlik Programı çerçevesinde gençlerin doğa adına değişim yaratma gücünü ortaya çıkarmak amacıyla

  • Sürdürülebilir Gıda ve Gıda Atıkları
  • Tatlı Su ve Denizler
  • Biyoçesitlilik, Yaban Hayatı ve Doğa
  • Plastikler
  • İklim ve Enerji olmak üzere beş modülde projeler yürütülüyor.

Başvuru için son tarih 1 Kasım

Yukarıdaki alanlarda yürütecekleri projeleri ile etkili bir değişim yaratan ve değerlendirme aşamasını geçen “Doğa Öncüleri” projelerini Ulusal Çevrimiçi Gençlik Konferansı ve Uluslararası Çevrimiçi Genç Panda Ödülü gibi ortamlarda duyurma şansını elde edecek.

Doğa Öncülerine liderlik edecek öğretmenler 1 Kasım 2021 tarihine kadar bu bağlantıdaki formu doldurarak Dağa Öncüleri Gençlik Programı’na başvuru yapabilir. Programın tanıtımı amacıyla Doğa Öncüsü Öğretmenlere yönelik düzenlenecek çevrimiçi webinarın bilgileri ve katılım bağlantısı başvuru yapan öğretmenlerin e-posta adresine ayrıca gönderilecek.

 

MUÇEV, dava sonucunu beklemeden iskele için inşaata başladı

Muğla Marmaris‘te arkeolojik sit alanı ve özel çevre koruma bölgesi içerisinde kalan Karacasöğüt’te, MUÇEV, projeye karşı açılan davanın sonucunu beklemeden tekne bağlama iskelesi kapasite artırımı için inşaata başladı.

Proje için Muğla Valiliği tarafından 24 Eylül 2020’de ‘Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) gerekli değildir’ kararı alınmıştı.

Marmaris Belediyesi, 60 yat bağlama kapasitesine sahip olan iskelenin 187 yat kapasitesine çıkarılmasının ÇED sürecine tabi yat limanları kapsamında incelenmesi gerektiğini belirterek Muğla İdare Mahkemesi’nde dava açtı. MUÇEV ruhsatı alır almaz bölgede proje çalışmalarına başladı. Bölge halkı, dava sürerken projenin başlamasına tepki gösterdi.

Davacı belediye, şirkete ruhsat vermiş

Birgün’den Aycan Karadağ’ın haberine göre, Marmaris Kent Konseyi Başkanı Ufuk Beytekin konu hakkında verdikleri dilekçeler sonrasında Marmaris Belediyesi’nin dava açtığını, fakat belediyenin şirkete ruhsat verdiğini söyledi:

“Geçtiğimiz günlerde inşaat sahasına iskele yapımında kullanılmak üzere denize çakılacak kazıklar yığıldı, akabinde kazıklar bir bir çakılmaya başlandı. Devam eden dava süreci ve hâlâ yürürlükte olan inşaat yasağı nedeniyle tepki gösteren köy halkı ve çevre gönüllüleri ile halka açık bir toplantı düzenlendi. Bu toplantı esnasında alana apar topar daha boyası kurumamış bir tabela getirilince büyük bir şaşkınlık yaşandı. Tabela okununca anlaşıldı ki daha önce davacı avukatı tarafından verilen bilgiye göre 23 Ağustos’ta dava dosyasına sunulan bilirkişi raporunda ‘ÇED gereklidir’ sonucu olduğu halde davacı belediyenin inşaata ruhsat vermiş olduğu görüldü. MUÇEV’in doğamıza zarar vermesine izin vermeyeceğiz.”

 

The Lancet: Sağlıklı bir gelecek için iklim değişikliği ile mücadele hızlandırılmalı

The Lancet‘in iklim değişikliği ve halk sağlığı arasındaki ilişki hakkında kritik güncellemeler sunan raporu 2021 Lancet Sağlık ve İklim Değişikliği Geri Sayımı bugün yayımlandı.

Rapor, sağlığı ve iklimi tehdit eden ve giderek artan riskleri özetliyor ve bu risklerin, özellikle gıda ve su güvensizliğine, sıcak hava dalgalarına ve bulaşıcı hastalıkların yayılmasına maruz kalan topluluklarda, birçok kişinin halihazırda karşı karşıya olduğu sağlık tehditlerini daha da kötüleştirdiğini söylüyor.

‘Pandemi sonrası toparlanma Paris ile uyumlu değil’

Yazarlar, iklim değişikliğinin etkilerini azaltmak ve herkes için daha sağlıklı ve sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek üzere küresel çapta koordine edilen bir acil eylem çağrısında bulunuyor:

  • Mevcut Covid-19 sonrası toparlanma planları Paris Anlaşması ile uyumlu değildir ve bu nedenle sağlık üzerinde uzun vadeli etkileri olacaktır.
  • Fosil yakıtların iklim üzerindeki yıkıcı etkilerine rağmen, devletler fosil yakıtları desteklemeye devam ediyor. 2018’de, Lancet Geri Sayım araştırmacıları tarafından analiz edilen 84 ülkeden 65’inde genel olarak sübvanse edilen fosil yakıtlara eşdeğer net negatif karbon fiyatları bulunuyordu. Ortalama sübvansiyon değeri 1 milyar ABD dolarıyken bazı ülkelerde fosil yakıtlara sağlanan net desteğin miktarı her yıl on milyarlarca doları bulabiliyordu. Ankete katılan 84 ülke, küresel CO2 emisyonlarının yaklaşık yüzde 92’sinden sorumlu.

Bulaşıcı hastalık riski artıyor

  • 2020’de, 65 yaşın üzerindeki yetişkinler 3,1 milyar gün daha fazla sıcak hava dalgasına maruz kalırken, bu rakam önceki on yıllık dönemde yılda ortalama 2,9 milyar gündü. Sıcak hava dalgalarından en çok Çin, Hindistan, Amerika, Japonya ve Endonezya’daki yaşlı vatandaşlar etkilendi.
  • İklim değişikliği ve arkasındaki etkenler, bulaşıcı hastalıklar için ideal koşullar yaratarak dang humması, chikungunya, Zika, sıtma ve kolera gibi hastalıkları kontrol etmek için onlarca yıldır gösterilen çabaları boşa çıkarma riski taşıyor.
  • Sağlık sistemleri, mevcut ve gelecekte ortaya çıkabilecek iklim kaynaklı sağlık krizlerine karşı yeterince hazır değil. 2021 yılında 91 ülkenin sadece 45’i (yüzde 49) iklim değişikliği ve sağlık alanında bir boşluk analizi ve uyum değerlendirmesi yaptığını bildirdi.

‘Sağlık koşullarını iyileştirmek için emisyon azaltın’

Covid-19 salgınının, küresel krizler karşısında uluslararası iş birliğinin artırılması gereğini ortaya koyduğu belirtilen raporda “31 Ekim 2021 Pazar günü İskoçya’nın Glasgow kentinde başlayacak olan BM İklim Değişikliği Konferansı’nda (COP26) siyasiler söylemin ötesine geçerek liderlik göstermeli ve harekete geçmelidir” deniliyor.

Raporda “Sağlık koşullarını iyileştirmek ve daha adil ve sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek için karbon emisyonları hızla azaltılmalıdır” çağrısı yapılıyor.

‘Kamu harcamaları eşitsizliği azaltmalı’

Ülkeler Covid-19 salgınının ortasında ekonomilerini yeniden canlandırmak için trilyonlarca dolar harcama yapmayı taahhüt ederken, rapor, siyasi liderleri ve politika yapıcılarını söz konusu kamu harcamalarını eşitsizlikleri azaltmak için kullanmaya çağırıyor.

Raporda “Yeni ve yeşil iş olanaklarının yaratılması ve sağlığın korunmasıyla birlikte hayata geçirilecek bir yeşil toparlanma süreci, şimdi ve gelecekte daha sağlıklı toplumların oluşturulmasını sağlayacaktır” deniliyor.

Uzun vadede tehlikeli

Lancet raporu petrol, gaz ve kömür için büyük sübvansiyonların ve temiz enerji için sınırlı finansal destek içeren fosil yakıt odaklı bir toparlanmanın, kısa vadeli ve dar perspektifli ekonomik hedefleri karşılama potansiyeline sahip olsa da dünyayı uzun vadede geri dönülmez bir şekilde raydan çıkarma ve Paris Anlaşması’nda belirtilen en fazla 1,5 derecelik sıcaklık artışı hedefini tutturmayı imkânsız hale getirme riski taşıdığı uyarısında bulunuyor.

Bunun bedelini insan sağlığının ödeyeceği belirtilen raporda “İklim değişikliğine katkısı nispeten en az olan düşük gelirli ülkelerin toplumları da en sert darbeyi alacaktır. Hükümetler acil harcamalardan salgın sonrası uzun vadeli toparlanmaya geçerken, bu fonların daha fazlasının, yatırımların ortalama yüzey sıcaklığı artışını 1,5 dereceyle sınırlamak için yapılması gereken yatırım seviyesinin gerisinde kaldığı sıfır karbonlu enerji sektöründe istihdamı teşvik etmek gibi iklim değişikliğini azaltacak şekilde harcanması hayati önem taşıyor” deniliyor.

Ülkelerin yarısının sağlık konusunda planı yok

Lancet Geri Sayım raporu, birçok ülkenin iklim değişikliğinin sağlık üzerindeki etkilerine ne kadar az hazırlıklı olduğunu gösteriyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2021 yılında sağlık ve iklim değişikliğiyle ilgili yaptığı bir ankette, ankete katılan 91 ülkeden sadece 45’i (yüzde 49) sağlık ve iklim değişikliği konusunda ulusal bir plana veya stratejiye sahip olduğunu söylüyor.

Analizde bu 45 ülkeden sadece 8’i, iklim değişikliğinin sağlık üzerindeki etkilerine ilişkin değerlendirme sonuçlarından yararlanarak insan kaynakları ve mali kaynak ayarlamaları yaptıklarını belirtiyor. Araştırmaya göre, bu analizde incelenen ülkelerin yüzde 69’u yetersiz finansman nedeniyle bu planları uygulayamadığını bildirildi.

Kırmızı alarm veriyor

Lancet Countdown İcra Direktörü Profesör Anthony Costello, “İklim değişikliği yaşanıyor ve şimdiden dünya çapında insan sağlığına zarar verdiğini görüyoruz” yorumunu yaptı.

Costello “Her ülke bir taraftan COVID-19 kriziyle, diğer bir taraftan da iklim krizinin çeşitli yönleriyle mücadele ediyor. 2021 raporu, 134 ülkede orman yangınlarında bir artış yaşadığını gösteriyor. Milyonlarca çiftçi ve inşaat işçisi, çalışamayacak kadar sıcak geçen günler nedeniyle gelir kaybına uğruyor. Kuraklık her zamankinden daha yaygın. Lancet Geri Sayım raporunda 40’ın üzerinde gösterge var ve bunların çoğu kırmızı alarm veriyor” dedi.

Açıklamasında “Ancak iyi haber şu ki, ülkelerin salgından sonra ekonomilerini yeniden canlandırmak için gösterdikleri büyük çabalar, iklim değişikliği ve Covid salgınıyla aynı anda mücadele etmeye yönlendirilebilir. Önümüzde bir seçenek var. Covid-19’dan sonra toparlanma, bizi insan sağlığını iyileştirme ve eşitsizlikleri azaltma yoluna sokan yeşil bir toparlanma olabileceği gibi, mevcut durumun devam ettirildiği ve hepimizi riske atan bir süreç de olabilir” ifadesini kullandı.

44 gösterge

Lancet Geri Sayım Raporu, 38 akademik kurum ve Birleşmiş Milletler kuruluşlarında görev yapan araştırmacıların fikir birliğini temsil ediyor. 2021 raporunda takip edilen 44 gösterge, iklim değişikliğinin sağlık üzerindeki etkilerinin hiç durmadan arttığını ortaya koyuyor:

  • Dang humması, chikungunya ve Zika salgınlarının patlak verme olasılığı, Avrupa ülkeleri de dahil olmak üzere, insani gelişme endeksi yüksek ülkelerde en hızlı şekilde artıyor. İnsani gelişme endeksi düşük olan ülkelerin yüksekte kalan ve diğer alanlara kıyasla daha serin bölgelerinde sıtmaya elverişli ortamlar çoğalıyor. Kuzey Avrupa ve ABD’nin kıyı bölgeleri, gastroenterit, ağır yara enfeksiyonları ve sepsis üreten bakterilerin gelişmesine daha elverişli hale geliyor. Aynı dinamikler, sınırlı kaynaklara sahip ülkelerde bu hastalıkları kontrol etme veya ortadan kaldırma yolunda yıllarca gösterilen çabalar sonucu kat edilen mesafeyi riske atıyor.
  • Mevcut deniz seviyelerinden beş metre ve altı yüksekliklerde yaşayan 569,6 milyon insan var ve bu insanlar sel, şiddetli fırtına ve toprak ve su tuzlanması riskleriyle karşı karşıya kalabilir. Bu insanların çoğu bu bölgeleri kalıcı olarak terk etmek ve daha iç bölgelere göç etmek zorunda kalabilir.

‘Sağlık krizinden sağlığımız pahasına kurtuluyoruz’

Lancet Geri Sayım raporunun baş yazarı Maria Romanello, “Sağlık ve iklim değişikliği konusundaki ilerlemeyi beş yıldır takip ediyoruz ve ihtiyacımız olan hızlandırılmış değişimi ne yazık ki hâlâ göremedik. Emisyonlar, yenilenebilir enerji ve kirlilikle mücadele alanlarındaki eğilimler olumlu yönde çok az ilerleme gösterdi. Bu yıl yoğun sıcak hava dalgaları, ölümcül seller ve orman yangınları birçok insanı mağdur etti. Bütün bunlar, iklim değişikliğine karşı mücadele etmediğimiz her gün, durumun daha da kritik hale geldiğini gösteren dehşet verici uyarılardır” dedi. Romanello şu yorumda bulundu:

“Hükümetler Covid salgınından sonraki toparlanma sürecine trilyonlarca dolar harcıyor. Bu yatırımlar rotamızı daha güvenli, daha sağlıklı ve düşük karbonlu bir yola çevirme fırsatı veriyor, ancak henüz bunu yapmadık. Covid sonrası toparlanma için harcanan her beş doların yalnızca bir dolarının sera gazı emisyonlarını azaltması bekleniyor ve genel olarak olumsuz bir etkinin ortaya çıkması muhtemel. Sağlık krizinden kurtuluyoruz ama sağlığımız pahasına.

Kimsenin iklim değişikliğinin etkilerinden muaf olmadığını anlamanın zamanı geldi. Covid’den kurtulma sürecinde, farklı bir yola sapmak ve hepimiz için daha sağlıklı bir gelecek yaratmak için hâlâ zamanımız var.”

Raporun öne çıkan bulguları

  • Dünyanın Covid aşısı tedarikini adil bir şekilde sağlayamadığı şu günlerde yayınlanan rapordaki veriler, iklim değişikliğine karşı yürütülen küresel mücadelede de benzer eşitsizlikler görüldüğünü ortaya koyuyor.
  • Genel olarak, insani gelişme endeksi sıralamasında en alt sıralarda yer alan ülkelerin, artan sera gazı emisyonlarında en az payı olan ve iklim değişikliğine uyum ve azaltma çabalarında ve hızlandırılmış karbonsuzlaşmanın sağlık üzerindeki etkilerinden yararlanmada en geride kalan ülkeler olduğu görülüyor.
  • 2020’de, dünya genelindeki karaların yüzde 19’u, yıl boyunca aşırı kuraklıklardan etkilendi; bu oran 1950 ve 1999 yılları arasında yüzde 13’ü aşmamıştı.
  • İklim değişikliği, kuraklık olaylarının sıklığında, yoğunluğunda ve süresinde bir artışa yol açıyor, su güvenliğini, sanitasyon hizmetlerini ve gıda verimliliğini tehdit ediyor ve orman yangınları ve kirleticilere maruz kalma riskini artırıyor.
  • Aşırı kuraklığın en yoğun yaşandığı beş yılın tümü 2015’ten sonraki yıllardı. Tekrarlayan aşırı kuraklık ve gıda güvensizliğinden 2020’de en çok etkilenen bölgelerden biri Afrika Boynuzu’ydu.

Gıda güvensizliğini artırıyor

  • İklim değişikliği, 2019’da 2 milyar insanı etkileyen gıda güvensizliğini daha da arttırma riski taşıyor. Artan sıcaklıklar bitkilerin olgunlaşma süresini kısaltıyor, azalan verim nedeniyle gıda sistemlerimiz üzerindeki yük artıyor. 1981 – 2010 seviyelerine kıyasla, mısır bitkisinde mahsul verim potansiyeli yüzde 6, buğdayda yüzde 3 ve pirinçte yüzde 1,8 düşüş yaşadı.
  • İncelenen kıyı ülkelerinin yüzde 70’inin (136 ülkeden 95’i) karasularında ortalama deniz yüzeyi sıcaklığı 2003-2005 dönemine kıyasla yükseldi. Bu, söz konusu ülkelerin deniz kaynaklı gıda güvenliğine yönelik tehdidin giderek arttığını gösteriyor. Dünya çapında 3,3 milyar insan gıdasını denizlerden elde etmektedir.

Sağlığa ayırılan fon çok küçük

  • 2021’de Dünya Sağlık Örgütü, Sağlık ve İklim Değişikliği Küresel Anketi’ne cevap veren ülkelerin yarısından biraz fazlasının (70 ülkeden 37’si) ulusal sağlık ve iklim değişikliği stratejisine sahip olduğunu tespit etti, bu oran 2018’dekine benziyordu. Ankete katılan ülkelerin yaklaşık dörtte üçü, böyle bir strateji geliştirmenin önündeki en büyük engelin maddi kaynakların yetersizliği olduğunu ifade ederken, diğerleri nitelikli insan kaynakları eksikliği, Covid nedeniyle yaşanan kısıtlamalar ve yetersiz araştırma ve kanıtlar gibi sebepleri öne sürdü.
  • Tüm dünyada, iklim değişikliğine uyum paketlerinde sağlık alanına ayrılan fonlar, toplam iklim değişikliği uyum fonunun sadece yüzde 0,3’üne karşılık geliyor.

DSÖ: Yoksul ülkeler aşıya erişemedikleri için Covid gereğinden bir yıl daha uzun sürebilir

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), yoksul ülkelerin yeterince aşıya erişemediklerinden dolayı koronavirüs salgınının gereğinden bir yıl daha uzun süreceğini kaydetti.

Afrika kıtasında nüfusun yüzde 5’inden azı aşılanmış durumdayken, diğer kıtaların çoğunda bu oran yüzde 40 civarlarında.

‘Zengin ülkeler yerilerini yoksul ülkelere bıraksın’

BBC Türkçe‘de yer alan habere göre, Dünya Sağlık Örgütü’nün üst düzey yöneticilerinden Dr. Bruce Aylward, yoksul ülkelerin aşıya erişemedikleri için koronavirüs salgınının 2022’de de etkili olabileceğini ifade etti.

Dr. Aylward, ilaç şirketlerinin en düşük gelirli ülkelere öncelik verebilmeleri için varlıklı ülkelere aşı kuyruğundaki yerlerini bu ülkelere bırakmaları çağrısı yaptı.

‘Ahlaki olarak savunulamaz’

Birleşik Krallık merkezli uluslararası yardım kuruluşu Oxfam‘ın da aralarında bulunduğu bazı sivil toplum kuruluşları, Birleşik Krallık ve Kanada‘yı, aşıları dünya çapında adil dağıtmak için oluşturulan program Covax aracılığıyla kendi halkları için aşı tedarik etmekle suçluyor.

Resmi rakamlara göre, bu yılın başlarında Birleşik Krallık 539,370 Pfizer dozu aldı. Kanada ise bir milyona yakın AstraZeneca dozu aldı.

Covax, zengin ülkeler de dahil olmak üzere tüm ülkelerin kendi havuzundan aşı elde edebilmelerini amaçlasa da, çoğu G7 ülkesi ilaç şirketleriyle kendileri anlaşma yapmaya başladıkları için bu havuzdan çekildi.

Oxfam’ın Küresel Sağlık Danışmanı Rohit Malpani, Covax mekanizmasına ödeme yapan Birleşik Krallık ve Kanada’nın teknik olarak bu yolla aşı alma hakkına sahip olduğunu, ancak her iki ülkenin de kendi ikili anlaşmaları doğrultusunda milyonlarca doz elde ettiklerini ve bunun “ahlaki olarak savunulamaz” olduğunu kaydetti.

Malpani, “Bu dozları Covax aracılığıyla almamalıydılar. Çifte kazanç elde ettiler ve bu zaten sıranın gerisinde olan yoksul ülkelerin daha uzun süre bekleyeceği anlamına geliyor” ifadelerini kullandı.

Covax, 371 milyon doz aşı gönderebildi

Birleşik Krallık hükümeti ise geçen yıl 548 milyon sterlinlik bir bağışla Covax’ı başlatan ülkelerden biri olduğuna dikkat çekti.

G7 ülkeleri de bu yaz ihtiyaç sahibi ülkelere toplam 1 milyar doz Covid aşısını Covax programı aracılığıyla hibe etme sözü vermişti. Bu aşılardan 100 milyondan fazla dozunu Birleşik Krallık gelecek yıl sonuna kadar bağışlamayı taahhüt etmişti.

Kanada hükümeti ise artık Covax aşılarını kullanmayı bıraktığını açıkladı.

Covax bu yılın sonuna kadar iki milyar doz aşı teslim etmeyi hedefliyordu. Ancak, şimdiye kadar 371 milyon doz aşı gönderebildi.

Sızan belgeler ülkelerin kilit iklim raporunu değiştirmek için lobi yaptığını ortaya çıkardı

BBC tarafından açığa çıkarılan belgeler ülkelerin iklim değişikliğiyle nasıl mücadele edileceğine dair hayati önem taşıyan bilimsel raporu değiştirmeye çalıştıklarını ortaya koydu.

Sızan belgelere göre Suudi Arabistan, Japonya ve Avustralya; Birleşmiş Milletler’den (BM) fosil yakıtlardan hızla uzaklaşma ihtiyacına yapılan vurgunun azaltılmasını isteyen ülkeler arasında yer alıyor.

Ayrıca belgeler bazı zengin ulusların daha yeşil teknolojilere geçmek için gelişmekte olan ülkelere daha fazla ödeme yapmayı sorguladığını gösteriyor.

Et tüketimine karşı bitkisel beslenemenin önerildiği argümanların kaldırılmasını, karbon yakalama teknolojisinin ve nükleer enerkinin öneminin vurgulanmasını isteyen ülkeler de bulunuyor.

COP26 öncesinde soru işaretleri

Bu lobicilik faaliyetleri kasım ayında Glasgow’da yapılacak ve iklim değişikliğine karşı atılacak adımlara karşı dönüm noktası niteliği taşıyan BM İklim Değişikliği Konferansı COP26’ya dair şüpheleri de gündeme getiriyor.

Sızıntı, birçok ülkenin BM’nin eylem tavsiyelerini reddetmek için ellerinden geleni yaptıklarını ortaya koyuyor.

Belgeler hükümetler, şirketler ve diğer ilgili taraflarca iklim değişikliğiyle nasıl mücadele edileceğine dair en iyi bilimsel kanıtları bir araya getirmek için tasarlanmış bir BM raporunu derleyen bilim insanlarından oluşan ekibe sunulan 32 binden fazla sunumdan oluşuyor.

Bu “değerlendirme raporları”, iklim değişikliği bilimini değerlendirmekle görevli BM organı olan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) tarafından her altı ila yedi yılda bir hazırlanıyor.

Hükümetlerin yorumlarıyla şekilleniyor

Bu raporlar hükümetler tarafından iklim değişikliğiyle mücadele için hangi eylemin gerekli olduğuna karar vermek için kullanılıyor ve en sonuncusu Glasgow’daki konferansındaki müzakereler için önemli bir veri olacak.

Hazırlanan raporlara hükümetler tarafından yorumlar yapılıyor ve bütün yorumların değerlendirilmesiyle birlikte rapor son halini alıyor. Yorumların büyük çoğunluğu ise raporun kalitesini artırmak için tasarlanmış durumda.

Yorumların önbelleği ve raporun son taslağı Greenpeace Birleşik Krallık’ın araştırmacı gazeteciler ekibi Unearthed’de yayımlandı ve BBC News tarafından haberleştirildi.

Fosil yakıtlar

Sızan belgeler dünyanın raporun mevcut taslağının önerdiği kadar hızlı bir şekilde fosil yakıt kullanımını azaltmaya ihtiyacı olmadığını savunan bir dizi ülke ve kuruluşu gösteriyor.

Dünyanın en büyük petrol üreticilerinden biri olan Suudi Arabistan’da Petrol Bakanlığı’nın bir danışmanı “her ölçekte acil ve hızlandırılmış azaltım eylemlerine duyulan ihtiyaç…” gibi ifadelerin rapordan çıkarılmasını talep ediyor.

Kömürlü santrallerin kapatılmasına karşı çıkış

Önemli bir kömür ihracatçısı olan Avustralya’da üst düzey bir hükümet yetkilisi, COP26 konferansının belirtilen hedeflerinden biri kömür kullanımına son vermek olmasına rağmen, kömürle çalışan elektrik santrallerinin kapatılmasının gerekli olduğu sonucunu reddediyor.

Dünyanın en büyük ikinci kömür tüketicisi Hindistan’da hükümetle güçlü bağları olan Hindistan Merkez Madencilik ve Yakıt Araştırma Enstitüsü’nden kıdemli bir bilim insanı, uygun fiyatlı elektrik sağlamanın “muazzam zorlukları” olarak nitelendirdikleri şey nedeniyle kömürün muhtemelen onlarca yıldır enerji üretiminin temel dayanağı olmaya devam edeceği konusunda uyarıyor.

Fotoğraf: IANS

Karbon yakalama teknolojileri

Birkaç ülke, karbondioksiti yeraltında yakalamak ve kalıcı olarak depolamak için tasarlanmış, gelişmekte olan ve şu anda pahalı teknolojilerin lehinde tartışıyor.

Suudi Arabistan, Çin, Avustralya ve Japonya- tüm büyük üreticiler veya fosil yakıt kullanıcıları – ve petrol üreten ülkeler örgütü OPEC, karbon yakalama ve depolamayı (CCS) destekliyor.

Bu CCS teknolojilerinin enerji santrallerinden ve bazı endüstriyel sektörlerden kaynaklanan fosil yakıt emisyonlarını önemli ölçüde azaltabileceği iddia ediliyor.

Suudi Arabistan, BM bilim insanlarının “enerji sistemleri sektöründeki karbondan arındırma çabalarının odak noktasının hızla sıfır karbon kaynaklarına geçiş ve fosil yakıtları aktif olarak kullanımdan kaldırma üzerinde olması gerektiği” şeklindeki vardıkları sonucu silmelerini istiyor.

Arjantin, Norveç ve OPEC de açıklamaya itiraz ediyor. Norveç, BM bilim insanlarının fosil yakıtlardan kaynaklanan emisyonları azaltmak için potansiyel bir araç olarak CCS olasılığına izin vermesi gerektiğini savunuyor.

Taslak rapor, CCS’nin gelecekte bir rol oynayabileceğini kabul ediyor, ancak uygulanabilirliği konusunda belirsizlikler olduğunu söylüyor. Paris Anlaşması’nda belirtildiği gibi “CCS’li fosil yakıtların 2C ve 1.5C hedefleriyle ne ölçüde uyumlu olacağı konusunda büyük bir belirsizlik var” diyor.

Fosil yakıt lobiciliği

Avustralya, IPCC bilim insanlarında, Avustralya ve ABD’de iklimle ilgili eylemleri sulandırmada fosil yakıt lobicilerinin oynadığı role ilişkin analize yapılan bir referansı silmelerini istiyor.

OPEC ayrıca IPCC’den “lobi aktivizmini, rant elde eden iş modellerini korumayı, siyasi eylemi önlemeyi” silmesini istiyor.

Taslak rapora ilişkin yorumları hakkında BBC’nin kendisinden istediği görüşe verdiği yanıt ise şu oldu: “Emisyonlarla mücadele etmenin IPCC raporunda da kanıtlandığı gibi birçok yolu var ve hepsini keşfetmemiz gerekiyor. Mevcut tüm enerjileri de kullanmamız gerekiyor. Emisyonları azaltmaya yardımcı olacak temiz ve daha verimli teknolojik çözümler, kimsenin geride kalmamasını sağlıyor.”

Yorumları dahil etme yükümlülüğü yok

IPCC, hükümetlerden gelen yorumların bilimsel inceleme sürecinin merkezinde yer aldığını ama yazarlarının bunları raporlara dahil etme yükümlülüğünün olmadığını söylüyor.

IPCC verdiği demeçte, “Süreçlerimiz her yönden lobiciliğe karşı korunmak için tasarlandı. İnceleme süreci, IPCC’nin çalışması için kesinlikle temeldir (ve her zaman böyle olmuştur) ve raporlarımızın gücü ve güvenilirliğinin önemli bir kaynağıdır” dedi.

IPCC için üç ana raporun derlenmesine yardımcı olan önde gelen bir iklim bilimcisi olan East Anglia Üniversitesi’nden Profesör Corinne le Quéré, IPCC’nin raporlarının tarafsızlığı konusunda şüphe duymadığını söyledi.

Tüm yorumların, nereden geldiklerine bakılmaksızın yalnızca bilimsel kanıtlara göre değerlendirildiğini belirterek, “Bilim insanları üzerinde yorumları kabul etmeleri için kesinlikle hiçbir baskı yok. Yorumlar lobi amaçlıysa, bilim tarafından doğrulanmadıysa, IPCC raporlarına dahil edilmeyecekler” ifadelerini kullandı.

‘Devlet yorumları önemli’

Hükümetler de dahil olmak üzere her türden uzmanın bilimi gözden geçirme şansına sahip olmasının önemli olduğunu belirten Prof. Le Quéré, “Raporlar ne kadar çok incelenirse, sonunda kanıtlar o kadar sağlam olacaktır” dedi.

2015 yılında Paris’te düzenlenen dönüm noktası niteliğindeki BM iklim konferansını yöneten Kosta Rikalı diplomat Christiana Figueres, hükümetlerin IPCC sürecinin bir parçası olmasının çok önemli olduğunu kabul ederek şu ifadeleri kullandı:

“Herkesin sesi orada olmalı. Bütün amaç bu. Bu tek bir iplik değil. Bu, pek çok iplikle dokunmuş bir duvar halısı.”

Et tüketimini azaltmak

Dünyanın en büyük sığır eti ürünleri ve hayvan yemi ürünleri üreticilerinden ikisi olan Brezilya ve Arjantin, taslak rapordaki sera gazı emisyonlarını azaltmak için et tüketimini azaltmanın gerekli olduğuna dair kanıtlara şiddetle karşı çıkıyor.

Taslak rapor, “bitki bazlı diyetlerin, ortalama emisyonları yoğun Batı diyetine kıyasla sera gazı emisyonlarını yüzde 50’ye kadar azaltabileceğini” belirtiyor. Brezilya ise bunun yanlış olduğunu söylüyor.

Her iki ülke de yazarları, iklim değişikliğiyle mücadelede rol oynayan “bitki bazlı diyetler”e atıfta bulunan veya sığır eti “yüksek karbonlu” bir gıda olarak tanımlayan metindeki bazı bölümleri silmeye veya değiştirmeye çağırıyor.

Arjantin ayrıca kırmızı et üzerindeki vergilere ve insanları bir günlüğüne etten vazgeçmeye teşvik eden uluslararası “Etsiz Pazartesi” kampanyasına yapılan atıfların rapordan çıkarılmasını istiyor.

‘Genelleme yapmaktan kaçının’ uyarısı

Güney Amerika ülkesi, et bazlı diyetlerin karbon emisyonlarını da azaltabileceğine dair kanıtlar olduğunu savunarak “et bazlı diyetlerin düşük karbon seçenekleri üzerindeki etkileri hakkında genelleme yapmaktan kaçınılmasını” tavsiye ediyor.

Aynı temada Brezilya, “bitki bazlı diyetlerin kendileri için ilgili emisyonların azaltılmasını veya kontrolünü garanti etmediğini” söylüyor ve tartışmanın odak noktasının gıda türlerinden ziyade farklı üretim sistemlerinden kaynaklanan emisyon seviyelerinde olması gerektiğini savunuyor.

Amazon’da ve diğer bazı orman alanlarında ormansızlaşma oranında önemli artışlar gören Brezilya, bunun yanlış olduğunu iddia ederek bunun hükümet düzenlemelerindeki değişikliklerin bir sonucu olduğuna dair bir referansa da itiraz ediyor.

Daha fakir ülkeler için para

İsviçre‘nin yorumlarının önemli bir kısmı, raporun gelişmekte olan ülkelerin, emisyon azaltma hedeflerini tutturmak için zengin ülkelerden özellikle mali desteğe ihtiyaç duyacaklarını savunan kısımlarını değiştirmeye yönelik.

2009’da Kopenhag’da gerçekleşen iklim konferansında, gelişmiş ülkelerin 2020’ye kadar gelişmekte olan ülkelere iklim finansmanı için yılda 100 milyar dolar sağlaması yönünde anlaşmaya varılmıştı. Ancak bu hedefe henüz ulaşılmadı.

Avustralya, İsviçre’ye benzer bir şekilde gelişmekte olan ülkelerin iklim vaatlerinin tamamının dışarıdan mali destek almaya bağlı olmadığını söylüyor. Ayrıca, taslak raporda finans konusunda güvenilir kamu taahhütlerinin eksikliğine ilişkin bir ifadeyi “öznel yorum” olarak tanımlıyor.

İsviçre Federal Çevre Dairesi BBC’ye verdiği demeçte, “İklim finansmanı, iklim hırsını artırmak için kritik bir araç olsa da ilgili tek araç değil. İsviçre, Paris Anlaşması’nın bunu yapma kapasitesine sahip tüm taraflarının, böyle bir desteğe ihtiyaç duyanlara destek sağlaması gerektiği görüşünde” ifadelerini kullandı.

Nükleer enerji

Çoğu Doğu Avrupa ülkesi, taslak raporun nükleer enerjinin BM’nin iklim hedeflerini karşılamada oynayabileceği rol konusunda daha olumlu olması gerektiğini savunuyor.

Hindistan “neredeyse tüm fasılların nükleer enerjiye karşı bir önyargı içerdiğini” savunarak daha da ileri gidiyor. Bunun “birkaç ülke dışında iyi bir siyasi desteğe sahip yerleşik bir teknoloji” olduğunu savunuyor.

Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Slovakya, raporda nükleer enerjinin BM’nin 17 Sürdürülebilir Kalkınma hedefinden yalnızca birini gerçekleştirmede olumlu bir rolü olduğunu söyleyen bir tabloyu eleştiriyor. Ülkeler, nükleer enerjinin BM’nin kalkınma gündeminin çoğunu yerine getirmede olumlu bir rol oynayabileceğini savunuyorlar.

Kuzey Kıbrıs’ta akaryakıt krizi

Kuzey Kıbrıs‘ta TL’deki değer kaybından dolayı akaryakıt sektöründe kriz oluştu.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Benzinciler BirliğiK-PET ve AL-PET’in akaryakıt satışını durdurduğunu duyurdu.

‘Litre başına 1 TL zarar ettik’

Akaryakıt dağıtım şirketleri K-Pet ve Al-Pet, dövizdeki kur değişiminin ardından zarara uğradıklarından dolayı benzin istasyonlarına akaryakıt satışını durdurduklarını açıkladı.

Benzinciler Birliği Başkanı Levent Çağdal, akaryakıtta otomatik fiyatlandırma sistemi olduğunu, 15 günde bir döviz kuruna göre akaryakıt fiyatını güncelleyen bu sistemde 26 Ekim’de fiyatlarda değişim olacağını açıkladı. Fakat dağıtım şirketlerinin bu tarihi beklemediğini ifade eden Çağdal, litre başına ortalama 1 TL zarar ettiklerini öne sürerek dağıtımı durdurduklarını kaydetti.

Çağdal, benzin istasyonlarındaki yoğunluğa da değindi ve istasyonların mevcut yakıt stoklarını kullandıklarını kaydetti.

PTT’den yurt dışı gönderimlere yüzde 300’e yakın zam

Posta ve Telgraf Teşkilatı Genel Müdürlüğü (PTT), mektup, kartpostal, tebrik kartı gibi gönderim tarifeleri için sabit fiyat uygulamasını kaldırarak yerine her ülke için farklı miktarda, anlık kura göre değişen Özel çekme hakları (SDR) birimi üzerinden fiyat belirledi. Bu yeni uygulamayla birlikte yurt dışı gönderim ücretlerine yüzde 300 civarında zam gelmiş oldu.

Zamlar henüz ilan edilmedi

Sözcü‘den Batuhan Serim‘in haberine göre, bu zamla birlikte örneğin 2020’de Almanya‘ya 6,5 TL’ye gönderilen kayıtsız mektup artık ortalama 20 TL’ye gönderiliyor.

PTT şubelerinde henüz güncel fiyatlar ilan edilmiş olmasa da, işlem gerçekleşirken zamlı fiyatlarla karşılaşılıyor.

Boğaziçili iki öğrencinin tutukluluğuna yapılan itiraz reddedildi

Boğaziçi Üniversitesi’ndeki yeni kayyım rektör Naci İnci‘yi protesto ettikleri için Naci İnci tarafından yapılan şikayet sonucunda tutuklanan iki öğrencinin tutukluluğuna yapılan itiraz reddedildi.

Boğaziçi Direnişi tarafından yapılan paylaşımda “6 Ekim gecesi tutuklanan sıra arkadaşlarımız Berke ve Perit’in tutukluluğuna avukatlar tarafından yapılan itiraz reddedildi” ifadeleri kullanıldı.

Neler yaşandı?

Boğaziçili öğrenciler 4 Ekim’de Naci İnci rektörlük binasından çıkarken atanmış rektörü yuhalamış ve arabasının önünde durmuşlardı.

Naci İnci tarafından yapılan şikayetin ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan‘ın “terörist” diyerek hedef göstermesinin ardından polisler 5 Ekim günü 10 öğrenciyi gözaltına aldı.

Üç öğrenci serbest bırakılırken, yedi öğrenci geceyi nezarethanede geçirdikten sonra adliyeye çıkarıldı. Burada iki öğrenci hakkında tutuklama kararı verildi. Beş öğrenci ise adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Öğrenciler “Naci İnci’ye hakaret”, “kamu malına zarar verme”, “2911’e muhalefet” ve “görevli memura görevini yaptırmama” ile suçlandı.