Dış Köşe

“Erdoğan’ın hükümetten isteyip de alamadığı şey ‘Başyücelik’ olabilir mi?” – Murat Özbank

0
blank

AKP saflarında, bir yanda Erdoğan ve Erdoğan’a koşulsuz biat eden ya da hiç değilse kamuoyu önünde bu izlenimi vermeye özen gösteren “Erdoğancılar” ile, Erdoğan’ın irade beyanlarını ve ödün vermez, buyurgan üslubunu eleştirmeye, onunkinden farklı fikirleri sadece kapalı parti toplantılarında değil, ürkek, çekingen, mahçup bir ifadeyle de olsa, kamuoyu önünde de dile getirmeye cüret edebilen bazı partililer arasında bir ayrışma olduğu, Gezi Eylemlerinden bu yana sezilen, konuşulan ama AKP’lilerin varlığını özenle gizlemeye çalıştığı bir gerçekti. Bu gerçek, Erdoğan Cumhurbaşkanı seçildikten, Ahmet Davutoğlu da Başbakan olduktan sonra daha belirgin bir hal aldı. Önce Cumhurbaşkanının hükümeti toplayacağını Ahmet Davutoğlu’nun değil de, Erdoğan’ın gayri resmi danışmanı Binali Yıldırım’ın açıklaması; daha sonra Davutoğlu hükümetinin meclise getirmeye niyetlendiği “şeffaflık” paketini, MİT müsteşarı Hakan Fidan’ın ise milletvekili adaylığını, Erdoğan’ın açık itirazı üzerine geri çekmek zorunda kalmaları ve nihayet Erdoğan’ın Merkez Bankası’nın bağımsızlığı ve faiz indirimi konusunda sonunda “tatlıya bağlanan” çıkışı — bunların tümü, AKP saflarında Erdoğan’ın dediğim dedik liderlik tarzı ile ilgili olarak var olan, ama kamuoyuna ancak “söylentiler” şeklinde yansıyan hoşnutsuzluğun, artık dışarıdan da görülebilecek boyutlara ulaştığını gösteren olaylardı. Gelgelelim bu ayrışmanın artık reddedilemez bir aleniyet kazanması, Erdoğan’ın barış sürecinde oluşturulan “izleme heyetini” onaylamadığını belirten açıklaması, Bülent Arınç’ın da “barış sürecinde sorumluluk hükümette, sen hele bir sus” minvalideki çıkışıyla oldu. Yine Bülent Arınç’ın “Erdoğan güçlü, ama hükümet olarak biz de güçlüyüz” minvalindeki resti ise bu yarılmayı masum bir “aile içi tartışma” boyutundan çıkartıp, açık bir güç mücadelesine, bir inatlaşmaya dönüştürdü. Erdoğan’ın hep yaptığı şeyi yapacağı, yani bu inatlaşmada da “sağlam iradesini” konuşturacağı ve geri adım atmayacağı, tam aksine tırmandıracağı, çok geçmeden belli oldu. Önce hükümetin barış sürecinde Kürt hareketi ile yapılacak müzakerelerin çerçevesini belirleyen mutabakat protokülünün, Dolmabahçede HDP temsilcileri ile birlikte açıklamasını yanlış bulduğunu, sonra Hükümetin kabul ettiği bu protokolde yer alan “on maddenin onuna da karşı olduğunu” söyledi ve nihayet Öcalan’ın Newroz mektubunda, PKK’nin silah bırakmasının bu on madde üzerinde ilkesel bir anlaşma sağlanması koşuluna bağlanması üzerine de, PKK silah bırakmadığı sürece, barış sürecinin sürmemesi gerektiği yönünde bir irade beyanında bulundu. Bu toz duman içinde, topa Melih Gökçek’in de girip, Bülent Arınç’ı “paralel yapının” adamı olmakla suçlayarak AKP içinde istenmeyen adam ilan etmesi, Bülent Arınç’ın da ona zehir zemberek bir yanıt vermesiyle, AKP saflarında artık üzeri örtülemez boyutlara varan bu ayrışmaya, bir de  kavga boyutu eklendi.

Muhtemelen önümüzdeki günlerde AKP’liler gerilimi düşürmek, çatışmayı yatıştırmak, tarafları uzlaştırmak, olmadı susturmak ve kamuoyunu bu yarılmanın çok da büyük bir şey olmadığına, AKP saflarında hala birlik ve beraberliğin hüküm sürdüğüne, Erdoğan’ın hala bu hareketin gönüllerdeki  lideri olduğuna ikna etmek için bazı adımlar atacaklar. Ancak artık mızrak çuvaldan çıktı ve 13 yıllık AKP iktidarında, daha önce olmayan oldu. Adını koyalım: AKP saflarında Erdoğan’ın nobran, buyurgan politik dili, hoyrat, dediğim dedik politika yapma tarzı hakkında önceleri fısıl fısıl dile getirilen hoşnutsuzluk, büyüdü, serpildi ve açık bir çekişmeye dönüştü. Adı AKP ile özdeşleşmiş Erdoğan ve Erdoğancılar ile, adı Erdoğan ile özdeşleşmiş AKP’nin kurduğu hükümet ve onun destekçileri arasında, kamuoyunun gözü önünde yaşanan bir görüş ayrılığı, bir tartışma, bir çatışma, bir ihtilaf boy gösterdi.

Peki bu ihtilaf ne hakkında? Erdoğan hükümetten ne istiyor da alamıyor? Yanıt, Erdoğan’ın Arınç’ın çıkışından sonra, İzleme heyetinden haberdar olup olmadığına ilişkin bir soru üzerine söylediklerinde gizli:

“Bakın. Hükümetle Cumhurbaşkanı her an her konuyu görüşüyor diye bir şey yok. Yani olaya böyle abartılı yaklaşım doğru değil. O dediğiniz başkanlık sistemine geçtiğimiz zaman olabilir. Başkanlık sistemine geçmeden olmuyor. Orada kendi tasarruflarını kullanmışlar.”

Yani Erdoğan “başkan” olmak, bir başkan gibi hükümetle, her an, her konuyu konuşmak istiyor. Peki Erdoğan nasıl bir başkan olmak istiyor? Bu sorunun yanıtı da, Erdoğan’ın Abdullah Gül’ün yaptığı bir açıklamaya, Gül’ün ismini vermeden gösterdiği tepkide gizli. Hatırlarsınız, bir kaç hafta önce Abdullah Gül,  “bir başkanlık sistemi olacaksa, Türk tipi olmasın,  ABD’de olduğu gibi gerçekten kuvvetler ayrılığının açık seçik sarih bir şekilde yazıldığı, demokratik, hukukun üstünlüğüne dayalı  bir sistem olsun” demiş, şimdiki Cumhurbaşkanımız Erdoğan da ona, isim vermeden, “Türk tipi başkanlık sistemi olmaz diyorlar, bal gibi olur, neden olmazmış?” diye cevap vermişti.

Yani Erdoğan “Türk tipi” bir başkan olmak istiyor. Bu kadarını anladık. Anladık da, Gül’ün olmaz dediği, Erdoğan’ın da “bal gibi olur” dediği bu “Türk tipi” başkanlık modeli ne ola ki? Yani demek istiyorum ki siyaset bilimi literatüründe bilinen iki tür başkanlık sistemi var: Amerikan tipi tam başkanlık ve Fransız tipi yarı başkanlık. Amerikan tipinde, Başkan’ın hem iç, hem de dış politika bağlamında yürütme sorumluluğu ve yetkileri var; ama bu yetkiler, teorisi ilk olarak Montesquieu tarafından yazılmış “güçler ayrılığı” ilkesi çerçevesinde bir “kontrol ve denge” mekanizmasının getirdiği kısıtlara tabi. Fransız tipinde ise Başkan münhasıran dış politika alanında sorumlu ve yetkili, iç politika ise Başbakan’dan soruluyor. Tabii, söylemeye hacet yok, Fransız tipinde de güçler ayrılığı ilkesi işliyor. Ama belli ki “Türk Tipi” başkanlıktan kastedilen bu ikisi de değil. Başka bir şey olmalı.

Peki Türkiye siyasi tarihinde “Türk tipi başkanlık” diye anılabilecek bir sistem örneği var mı? O da yok. Tamam, kamuoyuna yansıyan tartışmalarda padişahlık, sultanlık filan gibi laflar geçiyor ama, Erdoğan arzusunun bu olmadığını da açıkça söylüyor:

“ABD’nin demokrasisi ileri mi ileri, ekonomi ileri mi ileri. Hangi sistem var? Başkanlık sistemi. Biz illa onu almak durumunda değiliz. Bir arı gibi her çiçekten nasibimizi alırız ondan sonra da kendi başkanlık sistemimizi yaparız…  Bize sadece hakaret, iftira demagoji yapıyorlar. Neymiş diktatörlük, padişahlıkmış. Bunların hepsi boş laf. Selin ağzı tutulur, elin ağzı tutulmaz…” (Haberin linkine buradan ulaşabilirsiniz)”

Politik teori literatüründe de, Türkiye siyasi tarihinde de Türk tipi başkanlık sistemi denilen şeyin bilinen bir örneği olmadığına göre acaba bu modelin teorik tarifini, hem Gül’ün, hem de Erdoğan’ın okumuş olduğunu varsayabileceğimiz, başka, daha yerli bir kaynakta bulabilir miyiz? Necip Fazıl Kısakürek’in İdeolocya Örgüsü isimli kitabında mesela? Gül’ün de, Erdoğan’ın da “Milli Görüş” geleneğinden geldiklerini ve islami hassasiyetlerle siyaset yaptıklarını, özellikle Erdoğan’ın bir Necip Fazıl hayranı olduğunu, konuşmalarında ona sık sık atıf yaptığını, Necip Fazıl’ın bu kitabının da, Türkiye coğrafyasındaki siyasal islami hareketin en önemli ideolojik yapı taşlarından biri olduğunu düşünürsek… Neden olmasın? Nitekim bu kitabın “Devlet ve idare mefkuremiz (idealimiz)” başlıklı sekizinci bölümünde, gerçekten de içinde güçler aykırılığı ve hukukun üstünlüğü ilkelerine yer vermeyen bir yönetim sistemi tarif ediliyor .

Necip Fazıl buna “Başyücelik” adını veriyor ve ideal Başyüce’nin yetki ve özelliklerini sıralıyor. Bunlardan, konumuzla ilgili bir kaçını aşağıda alıntılıyorum:

– “Başyüce” kaba ve umumî manasiyle herhangi bir devlet reisi değil, derin ve girift, içtimaî bir remzdir. Bir timsal…

– “Başyüce”nin kendi öz lisanından başka her edâsı ve işi, “Ben milletimin, görünürde en ahlâklı, en bilgili ve en akıllı ferdiyim!” diye ilân edecektir.

– “Başyüce” “Yüceler Kurultayı’nın her şubede lif lif örülmüş kanunlar manzumesine aykırı emir veremez ve vermez; fakat her emri, kanunu tamamlayıcı ve belirtici ayrı bir kanundur. Kanunun birşey söylemediği yerde “Başyüce”nın emri, kat’îdir.

– “Başyüce”nin bir emriyle hükûmet değişir.

– Bütün hükûmet manzumesi, en büyük mümessilinden en küçüğüne kadar onun adına iş görür.

– Kaza cihazı onun adına işler ve adalet onun adına dağıtılır.

– “Başyüce”, bütün icra vasıtalarının ve bütün şubeleriyle ordunun başıdır. Başbuğ, doğrudan doğruya “Başyüce”nin vekilidir…”

Şimdi, acaba Gül’ün olmaz, Erdoğan’ın da bal gibi olur dediği Türk tipi başkanlık, Necip Fazıl’ın tanımladığı bu “Başyücelik” rejimi olabilir mi? Bilmem mümkün değil tabii. Ama bana soracak olursanız, Erdoğan’ın, emirleri kat’i, bir emriyle hükümet değiştirebilen, bütün hükümet manzumesinin, en küçüğünden en büyüğüne kadar onun adına iş gördüğü bir “Başyüce” olmak istediği; hükümete ise zaman zaman “kendi tasarruflarında işler yaparak,” onun emirlerini kat’i görmediği, onun adına iş görmediği için kızdığı, eldeki veriler ışığında makul bir varsayımdır, derim. Yukarıda, AKP saflarında artık varlığı aleniyet kazanmış ihtilaf ne hakkında diye sormuştuk, hatırlarsınız. Eğer bu varsayım doğruysa, AKP’nin içindeki bu ihtilafın ana ekseninde, politik ayrışmaların en hasının, yani bir rejim tartışmasının bulunduğunu söyleyebiliriz. Erdoğanın hükümetten isteyip de alamadığı şey, “Başyücelik” yetkileri olabilir yani.

Dolayısıyla, genelde Gezi eylemlerinden ve 17 – 25 Aralık soruşturmalarından bu yana akıl ve hukuk dışı bir kulvarda seyreden Erdoğan güdümündeki Türkiye siyasetine ve Erdoğan’ın kendisine oy vermeyen insanları dışlayan, ötekileştiren o buyurgan üslubuyla hiç ödünsüz izlediği kutuplaştırma politikasına, özelde ise Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı dönemindeki şeffaflık paketi, Hakan Fidan, Merkez Bankası gerginliği, izleme heyeti çıkışlarına ve nihayet, en önemlisi, barış sürecinde, hükümetin HDP ile birlikte açıkladığı Dolmabahçe mutabakatına karşı dile getirdiği yüksek sesli itiraza ve barış sürecini askıya alma yönündeki irade beyanına bir de bu rejim tartışması gözlüğüyle bakmakta yarar var. Gerçi Erdoğan, hükümetin uygun gördüğü mutabakatın on maddesinin onuna da karşı olduğunu açıkladı ama sakın bunların içinde onu en çok rahatsız eden, “Demokratik Cumhuriyetin, ortak vatan ve milletin demokratik ölçütlerle tanımlanması, çoğulcu demokratik sistem içerisinde yasal ve anayasal güvencelere kavuşturulmasını” öngören ve bu yönüyle Necip Fazıl’ın tanımladığı Başyücelik düzeniyle temelden çelişen 9. Madde olmasın?

Bu da başka bir yazının konusu.

 

Murat Özbank – www.t24.com.tr

Kategori: Dış Köşe

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.