Köşe Yazıları

Doğadan mı, sanayiden mi korkmalıyız?

Bu yazı Yüksel Selek tarafından 24 Temmuz 2011 tarihinde Bodrum Gümüşlük Akademisi’nde yapılan “Doğadan mı, Sanayiden mi Korkmalıyız” konulu toplantının açış konuşmasının metnidir.

Düşüncelerimiz mi dilimizi, dilimiz mi düşüncelerimizi belirliyor? Doğru cevap, tabii ki, ikisi bir birini belirliyor. Düşüncelerimizi, arzularımızı sözcüklerle, terimler ve kavramlarla, yani anlam yüklenmiş sembollerle, belirli kodlarla ifade ediyoruz. O halde dilimiz neyse, biz de oyuz, diyebiliriz.

Şimdi, Gümüşlük Akademisi’nin bu 15 dönümlük bahçesi üzerinden insan – doğa ilişkisine dair küçük bir dil bilgisi sorgulaması yapalım.

Akademiye ait bu doğal cennet bahçesinde hayat var; bizden başka hayvanlar, kelebekler, böcekler, balıklar, ördekler, kurbağalar, yılanlar, kuşlar, kediler, sinekler… çoğu yabanıl, bir kısmı ise evcilleştirilmiş bitkiler, çiçekler, ağaçlar. Bir de yapay gölümüz var.

Ama bu bahçenin sahibi, hakimi, efendisi biziz. Bu bitkilere, hayvanlara, bu doğaya egemeniz. Başka türlü söylersek, biz özneyiz, bu bahçe de bizim arzularımızın nesnesi.  Öyle ya, Ahmet Filmer bir özne olarak burayı seçti, aldı, çitle çevirdi ve Latife Tekin ile birlikte kısmen de olsa evcilleştirdiler.

Peki, ya buraya kadarki cümlelerim, bu dil bilgisi baştan ayağa yanlışsa! Ya bu akıl yürütmeler, bu mantık zinciri biz insanlara hizmet eden bir kibirden ibaretse!

Mesela, Latife’nin Kayseri’den getirip diktiği şu çiçek, şu ağaç, türünü yaymak için Latife’yi kullanmış olamaz mı?

Öte yandan şu yaban arısı, elma ağacının çiçeklerine konarak nektarını emerken, bedenine bulanan polenleri taşıyarak elma ağacının tohumlarını yaymasına hizmet etmiyor mu?

Peki, Ahmet ile Latife yaban arısından farklı bir şey mi yapıyorlar? İkisi de bir takım türlerin taşınmasına hizmet etmiyorlar mı?

Elma ağacı, arıyı kendine çekmek için ürettiği nektar ile polenlerini taşıtmak için arıyı kullanmış olmuyor mu? Şimdi arı mı özne, elma mı? Sonuçta, ikisi de karşılıklı birbirini kullanarak arzu ve ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Yaban arısı ile elmanın yaptıkları birlikte evrimsel bir alışveriş. Karşılıklı yardımlaşma. Bireysel çıkarlarını geliştirmek adına birbirlerini kullanıyor, birbirlerini etkiliyorlar.

Elma ile arının bu yaptıklarının bilinçle bir ilgisi yok tabii. Onlar için özne ile nesne arasındaki ayrım da bir anlam taşımıyor.

Her ikisi de hem özne hem nesne.

***

Hani, “Bir kitap okudum hayatım değişti,” denir ya, ben de “Arzunun Botaniği” adlı bir kitap okudum, doğaya bakışımda bir aydınlanma oldu.  Eğer bu kitabı okumamış olsaydım, buraya kadar yaptığım akıl yürütmeyi yapamazdım.

Arzunun Botaniği’ni Amerikalı Gazeteci-Botanikçi Michael Pollan yazmış. Harika anlatımı var. Sevin Okyay da olağanüstü güzel bir Türkçeyle çevirmiş. (Yayımlanma tarihi Nisan 2011) Arzunun Botaniği’ni hepinize tavsiye ederim. Bir romandan daha heyecanla okunuyor.

İzninizle, Kitaptan küçük bir paragraf okumak istiyorum:

“O Mayıs öğleden sonrasında bahçe aniden önümde yepyeni bir ışığın altında belirdi; göze, burna ve dile sunduğu pek çok çeşitli keyifler artık o kadar masum değil. Hep arzumun nesnesi gözüyle baktığım tüm bu bitkiler, anladım ki, aynı zamanda beni etkileyen, onlar için kendilerinin yapamadığı şeyleri yaptıran öznelermiş meğer.”

Yaa.. demek ki insanın, tüketilecek sınırsız kaynak, egemen olunacak nesneler olarak gördüğü doğa “kendinde bir şey” değil, aynı zamanda “kendisi için bir şey,” bir özneymiş.

Şimdi, acaba kendisi için bir varlık olan insanın bir takım hakları varken; bu haklar yasalar, anayasalar, uluslararası sözleşmeler tarafından koruma altına alınmışken, “kendisi için bir varlık” olan doğanın hakları da yasalarla, anayasalarla korunamaz mı?

***

Yeşiller Partisi olarak, yeni Anayasa çalışmaları bağlamında, doğanın haklarını Anayasaya nasıl yazdırabiliriz, diye birlikte kafa yormak için konunun uzmanlarını, emektarlarını, siyasi parti temsilcilerini, akademisyen, yazar, doğa korumacı, ekolojist dostları davet ederek bir toplantı yaptık. Konuyu enine boyuna tartıştık.

“Ekolojik Anayasa Girişimi’ adıyla, toplantıya katılanlar ve sonradan imza verenlerle 40 kişinin adıyla bir çağrı metni çıkardık ve yaydık. Girişim olarak biz, henüz az da olsa dünyada örnekleri de olan ekolojik bir anayasa yapılabileceğine inanıyoruz.

Gelgelelim Anayasa hukukçuları, hayır diyorlar, doğa bir hak öznesi olamaz! Neden diyoruz, “doğanın bilinçli seçme yetisi, iradesi yoktur; mahkemelere başvurup hakkını araması söz konusu olamaz”, diyorlar.  Doğaya en saygılı olanları ise, şimdi doğayı insanın hukuk sistemine taşımanın ne alemi var, diyerek, güya doğayı yüceltip işin içinden çıkıyorlar.

***

Nihai tahlilde, Aydınlanmanın ürünü, pozitivist düşüncenin koşulladığı, aklı determinizm ile kalıplanmış insan ve onun uygarlığı, insanın iyiliğini, refahını yalnızca ekonomik büyümede, sanayileşmede, kentleşmede, sınırsız tüketimde görmeyi sürdürüyor.

Oysa, acı bir şekilde görüyoruz ki, doğa hakkını arıyor, hem de cezamızı kendi yasalarına göre keserek! Küresel iklim değişikliğiyle, amansız yağmurlarla, sellerle, yangınlarla, kum fırtınalarıyla, buzulları eriterek, kuraklıkla insanlığın cezasını kesiyor. Parmağı yok ki gözümüze soksun.

Ve biz onun gazabından korkuyoruz. Korkmalıyız! Ancak korkunun ecele faydası yok!

Neticede doğanın gazabı bir sonuç. Biz asıl nedenlere bakmalıyız. Doğanın döngülerini, dengelerini alt üst eden nedenlere, buna yol açan egemen sisteme bakmalıyız. Böyle devam edemiyeceğimize göre!

Aslında bu felaketlere yol açan sistem de böyle gitmeyeceğini bildiği için, anlamış görünüyor; “sürdürülebilirlik” diye bir kavramı çılgınca büyümenin kılıfı yapıyor. Ürünlerine Yeşil badana vurup ekolojik ürün, diye satıyor. Yani felaketi de kara dönüştürmenin yolunu buluyor.

Bu dünyanın efendisi ulusötesi şirketler de, onların kontrol ettiği hükümetler ve uluslar arası örgütleri de her şeyin farkındalar, ama işlerine gelmiyor.

Sürdürülebilir büyüme adına doğal dengeleri, ekosistemleri alt üst eden çılgın projelerden korkmalıyız.! Aksi halde doğanın  gazabından kaçış yok! O edilgen bir nesne değil aynı zamanda bir öznedir. Bana kalırsa, hakkını arayan doğadan korkmalıyız!