Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cadı Kazanı] Hiç bitmeyen pandemi: Şiddet

Binyıllardır devam eden şiddet pandemisi sadece erkekler arasında yayılıyor ve sadece erkekten erkeğe bulaşıyor. Erkek çocuğun yüceltilmesiyle başlayan bu pandemi, penislerinden bir deri parçası koparıldığında şahlanıyor ve “erkek olma” tanımını perçinleniyor. Babaların çoğu erkek çocuklarına toz kondurmayıp, “o erkek ama…” cümlelerini çoğaltırken, erkek çocuklar sokakta birbirlerinin “analarına” küfrediyor. Analara küfretmenin neredeyse bir gelenek olduğu ülkemizde ne yazık ki bir hükümet yetkilisinin annesine de bu davranış sosyal medyadan yönlendirilince kızılca kıyamet o zaman kopuyor. Böylece her “anne”nin de eşit olmadığını anlıyoruz.

Şiddetin kaynağı “erkeklik” kavramında yatıyor. Erkekliği yücelten bütün söylemler, rol modelleri, kadınlık üzerinde yoğunlaşan küfürler kadını değersizleştirirken erkeğin kadın üzerinde baskı kurmayı bir hak olarak görmesini meşrulaştırıyor.

‘Sesimi duy’

Kadın ve erkeğe doğduğu anda biçilen “kız çocuğu”, “erkek çocuğu” ayrımında vücut bulan “kadınlık” ve “erkeklik” kavramları (toplumsal cinsiyet), o andan itibaren beyinlere nakış gibi işleniyor. Dinsel söylemler de bunun tuzu biberi oluyor. Kadın bedenini saçından bileğine kadar bir günah nedeni olarak yorumlayan ve kendilerine “din adamı” diyen cehaletin temelinde yatan  “erkeklik” kavramı da bu aslında…

“Sesimi Duy” adlı belgeselimde, kocasından öldüresiye şiddet gören bir kadının neden bu şiddete katlandığıyla ilgili,  kızının söyledikleri hala kulaklarımda:

“Anneme, niye katlanıyorsun bu şiddete ayrıl dediğimde, Allah’ın onun sabrını sınadığını  ve bunun kaderi olduğunu söylemişti!”

Kader’e ölesiye inanan bir toplum olarak bunun  kadınlar için ne demek olduğunu anlamak zor değil.

Evlilik kurumu kadın için bir SGK mı?

Kadınların en büyük çıkmazı evlilik kurumunun onlara bir sosyal güvenlik kuruluşu gibi sunulması oldu. Birey olmak değil “eş” olmak öğretildi kız çocuklarına. Kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmek yerine, erkeğin sırtında bir yük oldukları düşüncesiyle boyun eğdiler, her türlü zorluğa katlandılar. Evlilik onlar için bir kaderdi, çok geç olmadan da evlenmeleri gerekirdi. Bu düşünce toplumda o kadar işlendi ki sonunda bir hukuksuzluğun da nedeni oldu.

Geçtiğimiz günlerde medyaya  yansıyan onlarca iş kazalarından bir olan ve ölümle sonuçlanan bir davada işçinin ölümüne mi yoksa  tazminat kararının gerekçesine mi üzülsek bilemedik. Ölen işçinin ailesine istenen tazminat uygun bulunmadı, çünkü tazminattan yararlanacak olan işçinin kız evladının  beş-altı yıl sonra, en geç 25 yaşında evleneceği öngörülerek, yani bakımını “kocası üstlenecek” diye fazla bulunmuştu. Bilir”kişi” raporunda böyle yazmıştı çünkü. O çok bilen kişinin, bir kız çocuğunun kaderinin eninde sonunda evlenmek olduğunu, hatta büyük bir öngörüyle 25 yaşında evleneceğini bilecek kadar “bilir”liği vardı. Bilir “kişi”nin bu kararına hakim de o kadar isabetli bulmuş olmalı ki tazminatı kuşa çevirmişti. Genç kadının cevabı ise trajikomikti: “Bari bir de koca gönderseydi!”

Yine aynı adalet yıllarca kocasından şiddet ve işkence gören, çocuklarını korumak için çıkan arbedede kocasını onun av tüfeğiyle öldüren kadını müebbet hapse mahkum etti. Kadın tutuklandığında gördüğü işkence ve şiddetin hunharca izleri hala yüzünde ve vücudundayken üstelik. Yani hakim dedi ki kadınlara: Kocanızın sizi öldüresiye dövse de işkence yapsa da hatta çocuklarınızı  gözünüzün önünde öldürmeye kalksa da o suçlu değil, eğer onu öldürürseniz siz suçlu olursunuz.

Bu adalet sisteminde bir karşılığı yokken, sizce erkekler şiddetten vaz geçer mi?

*

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” (Hannah Arendt)      

Kategori: Hafta Sonu