COP25İklim KriziKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Madrid Notları-1] Tamam, 1,5 derece yarın! Peki 2 dereceye kaç yıl kaldı?

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin İspanya’nın başkenti Madrid’de yapılan 25. Taraflar Toplantısı’nın (COP25) ilk haftası her sene olduğu gibi bilim ve politika çevrelerinin krizin son durumuyla ilgili rapor ve yayınlarından yayılan uyarılarla başladı. COP katılımcılarının artık neredeyse bağışıklık kazandığı bu kötü haberler tufanı, bu yıl daha konferans başlamadan yayınlanan Emisyon Açığı Raporu ile başlamıştı. Rapora göre yıllık sera gazı salımı 2018’de tarihsel bir rekor kırarak 55,3 milyar tona çıktı. İkinci tatsız rapor, yeni fosil yakıt yatırımlarının iklim değişikliğiyle mücadeleye vurduğu darbeyi açıklayan Üretim Açığı Raporu idi. Yine UNEP imzası taşıyan bu resmi raporun Emisyon Açığı’na eklediği öngörüleri ve emisyon açığındaki son durumu gelecek hafta Birleşmiş Milletler’in Madrid’de raporla ilgili yapacağı etkinliği izledikten sonra yazmaya çalışacağım.

Önceki gün yapılan yan etkinlikle açıklanan Küresel Karbon Bütçesi Raporu 2019 ise, bu iki raporun çizdiği tabloyu farklı bir hesaplama yöntemiyle destekliyor. Bu raporun önemi, küresel sıcaklık artışını 1,5 ile 2 derece arasında bir yerde durdurmak için ne kadar hızlı olmamız gerektiğini bize net bir şekilde göstermesi. Bu nedenle Yeşil Gazete’deki Madrid notlarına, önümüzü daha iyi görmemizi sağlayan bu raporun açıklandığı toplantıda aldığım notları aktararak başlamak istiyorum. Sonuçlar ürkütücü olmakla birlikte, iklim kriziyle mücadele etmek için ne yapacağımızı bilemediğimiz bir durumun artık çok uzağında olduğumuzu ve ne hızla bir emisyon azaltma atağına geçmemiz gerektiğini net bir şekilde anlatıyor.

Yazıya karbon bütçesi ne demek ve nasıl hesaplanıyor, biraz bunları anlatarak başlayacağım. Ardından son durumu ve bütçeyi tamamen tüketmek için kaç yılımız kaldığını aktaracağım.

Küresel karbon bütçesi neden önemli?

En önemli sera gazı olan karbondioksit (CO2) fosil yakıtların yakılmasıyla atmosfere salındıktan sonra yaklaşık 100 yıl boyunca atmosferde kalıyor. Yani pratikte sanayi devriminden bu yana kömür, petrol ve doğal gaz yakarak saldığımız karbondioksitin (buna bir de yanmasına ve tahrip edilmesine neden olduğumuz ormanlar, sulak alanlar ve diğer ekosistemlerden açığa çıkan karbondioksiti ekleyebilirsiniz), yutaklar (yani okyanus ve biyosfer) tarafından yutulmayan kısmının neredeyse tamamı hâlâ atmosferde bulunuyor. Demek ki insanlığın yaptığı tarihsel emisyonların yarısına yakını bir havuzu doldurur gibi atmosferi doldurmuş durumda.

Bu nedenle 1750’de 277 ppm (milyonda parçacık) olan atmosferdeki CO2 miktarı 2019’da yani 270 yılda yüzde 50 artarak 415 ppm’i geçti. Ama bu artışın yarısı 1990’dan sonra gerçekleşti, zira fosil yakıtların atmosferdeki CO2 artışının başlıca kaynağı olması ancak 1950’den sonra gerçekleşti. Bugün artış lineer değil ve artış hızı artıyor (halen yılda yaklaşık 2,5 ppm’e varan bir hızla.) Karbon bütçesi çalışmalarında daha çok 1950’lerden itibaren yapılan fosil yakıtlara bağlı CO2 emisyonları ve bunların yutaklar tarafından yutulma düzeyi dikkate alınarak hesap yapılıyor. Aşağıdaki şekilde 2009-2018 arasındaki 10 yılda gerçekleşen küresel karbon döngüsünü, yani insan kaynaklı emisyonları ve yutaklar tarafından yutulan karbon miktarını yıllık ortalama olarak görebilirsiniz.

Bu şekildeki rakamlar Gigaton (milyar ton) Karbon (GtC) biriminden verilmiş. Karbonu karbondioksite çevirmek için 3,664 ile çarpmak gerekiyor. Örneğin fosil yakıtların yakılması sonucu son 10 yıl boyunca yılda ortalama 9,5 GtC salındığı görülüyor. Bunu karbondioksite çevirirseniz 34,8 GtCO2 yapıyor. (GtCO2: milyar ton karbondioksit.) Aynı şekilde toprak kullanımı değişikliği (başlıca ormansızlaşma) nedeniyle salınan insan kaynaklı karbon miktarı yılda 1,5 GtC, yani 5,5 GtCO2 olmuş. İkisinin toplamı yılda 11 GtC veya 40,3 GtCO2 yapıyor. Aynı şekilde atmosferde yılda biriken ortalama karbon miktarının 4,9 GtC olduğu görülüyor. Bunu ppm’e çevirmek için ise 2,124’e bölmek gerekiyor. Yani on yıl boyunca yılda ortalama 2,3 ppm artış olmuş. Biyosfer (ormanlar, toprak vb.) ile okyanus tarafından yutulan miktarlar ise karbon cinsinden söylersek sırasıyla 3,2 ve 2,5 GtC, toplam 5,7 GtC. Yani 11 GtC’nun yarısı (%52’si) yutaklar tarafından yutulmuş, yarısı ise atmosferde birikmiş. Aşağıdaki şekilde yukarıda insan kaynaklı emisyonların (gri alan fosil yakıtlardan, sarı alan toprak kullanımından), aşağıda ise yutakların yuttuğu miktarın (turkuaz alan okyanuslar, yeşil alan karalardaki biyosfer, mavi alan ise atmosferde biriken kısım) 1850’den bugüne değişimi görülüyor.

Birinci şekilde görülen ilginç birkaç rakam daha var. Fosil yakıt rezervlerinin, permafrostun (donmuş yeryüzü tabakaları) ve deniz dibi sedimentinin barındırdığı karbon depoları. Fosil yakıtlara bakıldığında özellikle gaz için geniş bir aralık verildiği görülüyor. Ancak depolara dair bu rakamların minimumunu alsak bile, kömür, petrol ve gaz rezervlerinde yakılarak atmosfere salınmayı bekleyen en az 1005 Gt karbon olduğu görülüyor. Bu miktar kalan karbon bütçesi hakkımızın 4 katına yakın, aşağıda açıklayacağım. Isınma nedeniyle erimeye başlayan permafrostun tamamen erimesi halinde 1700 GtC ve deniz dibindeki sedimentte bulunan karbonun açığa çıkması durumunda da 1750 GtC daha atmosfere eklenebilir, ki bu artık kıyamet senaryosu. Tabii bir de biyosfer var. Bitkiler en az 450 GtC, toprak ise en az 1500 GtC karbon taşıyor. Ormanları koruyup artırarak ve toprağı iyi kullanarak (onarıcı tarım gibi yöntemlerle) biyosferin karbon tutma kapasitesini artırmak ve bunları daha iyi yutaklar haline getirmek mümkün. Ama bugünkü ormansızlaştırma ve endüstriyel tarım pratikleri tam tersine bitkilerdeki ve topraktaki karbonun da atmosfere karışmasına neden oluyor. Yani yeryüzünün biyosfer ve hidrosfer bünyesinde tuttuğu karbon bizi devasa bir ısınmadan koruyor. Bunların açığa çıkması değil, yutma/tutma kapasitelerini artırarak daha fazlasının depolanması için çalışmalıyız. Oysa bir yandan ısınma nedeniyle artan orman yangınları, bir yandan okyanusun asitlenmesi, bir yandan da yanlış gıda politikaları nedeniyle sistem tam tersi yönde çalışıyor.

Sonuç olarak, karbon bütçesini küresel sıcaklık artışına neden olan insan kaynaklı karbon (veya CO2) birikimi olarak tanımlayabiliriz. Pratikte bu, “sıcaklık artışını 1,5 veya 2 dereceye gelmeden sınırlamak için en fazla ne kadar karbondioksit salabiliriz” sorusunun cevabı demek. Çalışmada karbon bütçesi hesabı fosil yakıtların yakılması (çimento sektörü dahil) ve ormansızlaşmadan kaynaklanan emisyonlar farklı kaynaklardan derlenerek yapılıyor. Karmaşık ve iyi tanımlanmış bir metodolojiyle yapılan çalışmada belirsizlik düzeyi oldukça düşük.

2019 küresel karbon bütçesinin sonuçları

Önceki gün yayınlanan Küresel Karbon Bütçesi 2019’un öne çıkan sonuçları şöyle:

  • Son 50 yılda insan kaynaklı karbon emisyonlarının %82’si fosil yakıtların yakılmasından, %18’i toprak kullanımı değişikliğinden (baş. ormansızlaşma) kaynaklanıyor.
  • Son 50 yılda toplam emisyonların %29’u biyosfer, %24’ü okyanus tarafından yutulmuş, %45’i atmosferde birikmiş. (%2 hesaplanamayan açık var.)
  • Son 50 yılda fosil yakıt emisyonlarının büyüdüğü, torak kullanımına bağlı emisyonların nerdeyse sabit kaldığı görülüyor. 1960’larda 3 GtC olan fosil yakıtlara bağlı emisyonlar 2018’de 10 GtC’a çıkmış. Toprak kullanımı kaynaklı emisyonlar ise 1,4 GtC’dan 1,5 GtC’a.
  • 2018’de insan kaynaklı toplam karbon emisyonları 11,5 GtC, yani 42,1 GtCO2 olarak gerçekleşmiş. Bu da 1990’a göre %55 artış anlamına geliyor. Hatırlarsanız küresel ısınma tartışmaları ilk başladığında devletler 1990 emisyonlarının çok altına inileceğine dair kararlar almıştı. Oysa yaklaşık 30 yılda bir yandan iklim değişikliğiyle “mücadele ederken” bir yandan da emisyonları yarısından fazla artırmayı başardık.
  • 2010-2018 arasında küresel fosil yakıt kaynaklı karbon emisyonları yılda %1,3 artmış.
  • 2019’da fosil yakıt kaynaklı CO2 emisyonunun 36,8 GtCO2 olacağı, yani bir önceki yıla göre %0,6 artacağı öngörülüyor. Bu da yıllara göre emisyon eğrisinin yönünün hâlâ yukarıya doğru olduğu anlamına geliyor. (Bir önceki yıldaki %2,7’lik artışa göre biraz yavaşlama söz konusu. Bu da kömür emisyonlarının hafifçe azalmasından ileri geliyor.)

  • Ülkelere göre bakıldığında 2019’daki artışın en büyük sorumluları Çin ve Hindistan. Çin’in 2018-2019 arası yıllık artış hızı %2,6, Hindistan’ın %1,8. ABD ve AB, ikisi de emisyonlarını %1,7 oranında azaltmış. Tüm diğer ülkeler ise emisyonlarını %15,1 artırmış. Hindistan’ın artış hızının yavaşlamasında geçen sene yaşanan aşırı muson mevsiminde kömür santrallerinin çalışamamasının da payı olduğu söyleniyor. Oldukça ironik! Bu arada rapora göre Türkiye dünyada en fazla karbon emisyonu yapan 15. ülke. 2018’de önceki yıllara göre daha yavaş da olsa yine %0,7 arttığı tahmin edilmiş.
  • Kişi başı emisyonlardaki devasa fark ise devam ediyor. ABD’de 2018’de kişi başı emisyon bir önceki yıla göre artarak 16,6 tona çıkmış. İkinci sırada yine artış göstererek 11,7 tona çıkan Rusya var. Japonya 9,1 ton, Çin 7 ton. AB ortalaması 6,7 tona düşmüş. Hindistan hâlâ 2 tonla dünya ortalamasının (4,8 ton) altında. Türkiye ise 5,7 tonla dünya ortalamasının üzerinde seyrediyor ve AB’ye yetişmek üzere. (Bu rakamların yine sadece fosil yakıtlara bağlı CO2 emisyonlarının ortalaması olduğuna dikkat. Kişi bazı sera gazı salımları daha yüksek. Örneğin Türkiye’nin 2017 kişi başı emisyonu 6,6 tondu.)
  • 2019’da yakıtlara göre emisyonlara bakıldığında en büyük emisyon kaynağının kömür olduğu görülüyor (14,5 GtCO2). Kömür emisyonları 2019’da %0,9 azalmış. Petrol emisyonları aynı oranda artarak 12,5 GtCO2 olmuş. Doğal gaz emisyonları ise dikkat çekici oranda (%2,2) artarak ile 7,7 GtCO2’ye çıkmış. Hesaba ayrıca katılan çimento üretimi kaynaklı emisyonlar ise 2019’da %3,7 gibi ciddi bir oranda artarak 1,6 GtCO2’ye çıkmış. Demek ki betonlaşma ve mega altyapı çılgınlığı karbon emisyonlarını gerçekten etkiliyor.
  • Sektörlere göre bakıldığında en önemli emisyon kaynağı olan elektrik sektöründen kaynaklanan emisyonların birkaç yıllık bir duraklamanın ardından tekrar yükselmeye başladığı görülüyor. En dikkat çekici artış ise ulaşım sektöründe. Hem kara yolu ve yurt içi hava ulaşımı, hem de uluslararası hava ve deniz ulaşımından kaynaklanan emisyonlar büyük bir hızla ve düzenli biçimde artıyor.
  • Toprak kullanımına bağlı emisyonların yıldan yıla büyük dalgalanmalar gösterdiği, orman yangınlarının çok olduğu yıllarda büyük sıçramalar ölçüldüğü görülüyor. 2018 yılında ölçülen 5,5 GtCO2’lik toprak kullanımı kaynaklı CO2 emisyonu 2009-2018 ortalamasıyla eşit.

2 derece için bütçenin tükenmesine kaç yıl kaldı?

Karbon bütçesinin tükenmesi, 2 derece ısınmaya neden olacak küresel toplam ve tarihsel karbon emisyonu hakkımızın tamamını salmamız anlamına geliyor. (Aynı hesap 1,5 derece için de yapılıyor.) Kalan karbon bütçesi olarak verilen rakam ısınmayı 2 dereceye çıkarmamak için bugünden sonra salabileceğimiz, daha doğrusu mutlaka altında kalmamız gereken maksimum karbondioksit miktarı. Yani bu rakama ulaştığımız an, küresel sıcaklıkların sanayi devrimi öncesi normalin 2 derece üzerine çıkacağı kesinleşmiş oluyor. Elbette 2 derece sıcaklık artışı sınırı bütçe dolduğu yıl aşılmayabilir. Ama birkaç yıl içinde bu emisyona denk düşen ısınmanın gerçekleşeceği kesin oluyor.

Bu rakamlar elbette farklı olasılıklara göre hesaplanıyor. Burada vereceğimiz rakamlar %66 veya %50 olasılığa göre hesaplanmış. Bu da şu demek: %50 olasılıkla, “Bu miktar emisyon yaparsak ısınmayı %50 olasılıkla 2 derecenin altında tutabiliriz”, anlamına geliyor. Yani %50 olasılıkla bu emisyon miktarı bile bizi 2 derecenin üzerine taşıyabilir. Bu pek sağlam bir öngörü değil ve işi yarı yarıya şansa bırakmış oluyoruz. %66 olasılıkla deniyorsa, bu miktar emisyon yaparsak hala 2 dereceyi geçme ihtimalimiz var ama daha az, sadece %34. Yine biraz şansa bırakmış oluyoruz, ama %50 kadar değil. O nedenle genellikle %66 olasılık için olan rakamlar dikkate alınıyor, %50 rakamlarına bakmak geleceğimizle fazlasıyla kumar oynamak anlamına geliyor. İşi garantiye almak ve %90-95 olasılıkla ısınmayı 2 derecenin altında tutmak istiyorsanız bu rakamların çok daha küçüleceğini unutmayın.

Şimdi de Küresel Karbon Bütçesi 2019 Raporu’nun verdiği son rakamlara ve 2 dereceyi/ 1,5 dereceyi aşmayı garanti edecek emisyon sınırına ne zaman ulaşacağımıza bakalım:

  • 1875-2019 arasında atmosfere yaklaşık 2300 GtCO2 emisyonu yapmışız. Bu da küresel sıcaklıkları 19. yüzyılın ikinci yarısına göre ortalama 1 derece artırdı.
  • 2020’den başlamak üzere kalan bütçeler şöyle: 1- %50 olasılıkla ısınmayı 1,5 derecenin altında tutmak için 395 GtCO2, 2 derecenin altında tutmak için 1315 GtCO2 2- %66 olasılıkla ısınmayı 1,5 derecenin altında tutmak için 235 GtCO2, 2 derecenin altında tutmak için 985 GtCO2.

Bu rakamlara bakarak kaç yıl kaldığını hesaplamak için önümüzdeki yıllarda emisyonların nasıl bir seyir izleyeceğini tahmin etmek gerekiyor. Bunun için Emisyon Açığı Raporu’ndaki gibi Paris taahhütlerinden yola çıkılabilir. Ancak burada ben izninizle keyfi (ama oldukça mantıklı olduğunu tahmin ettiğim) bir öngörüde bulunacağım. Önereceğim senaryo kesinlikle aşırı kötümser veya alarmist olmayacak. Ama radikal değişiklikler yapılacağını da öngörmeyeceğim. Zaten amacımız o değil. Amacımız radikal önlemler alınmadan, Paris Anlaşması ve enerji dönüşümü nedeniyle yavaş yavaş bir emisyon azaltımı olacağını varsayarak kaç yılımız kaldığını bulmak. Zaten bu basit bir aritmetik hesap, herkes kendi öngörüsüne göre basit bir çarpma ve bölme işlemi yapabilir.

Yukarıda belirttiğim gibi emisyonlar artmaya devam ediyor ve 2019’da CO2 emisyonları 40,2 GtCO2 idi. Son 3 yıldır yıllık artış hızları sırasıyla %1,6, %2,7 ve %0,6 oldu. Ondan önceki 3 yıl ise emisyon artışı durmuştu. Buradan yola çıkarak önümüzdeki 10 yıl boyunca artışın bir süre daha devam edeceğini, ama 2020’lerin ortalarından sonra sabit kalacağını veya biraz düşeceğini öngörebiliriz. Böyle olacağını ve önümüzdeki 11 yıl (2020-2030) yılda ortalama 40 GtCO2 emisyon yapılacağını varsayalım: 2030’a kadar 440 GtCO2 emisyon yapmış olduk. Bu durumda 6 yıl içinde (yani 2025’te) 1,5 derece sınırının geçileceği anlaşılıyor. Sonraki 10 yıl boyunca emisyonların %20 düşeceğini ve 2031-2040 ortalamasının yılda 32 GtCO2 olacağını varsayalım. Bu durumda da 2040’a kadar on yılda 320 GtCo2 daha salmış ve kalan bütçenin 760 GtCO2’sini bitirmiş oluyoruz. 2040’tan sonraki yıllarda emisyonların bir %20 daha azaldığını ve yıllık ortalamanın 25 GtCO2 olduğunu varsayarsak 2 derece için maksimum sınır olan 985 GtCO2’nin 2050’de aşıldığını buluruz. Tamamen keyfi olan (on yılda ortalama %20 azaltım öngören) bu azaltım senaryosu eminim mesela Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) hoşuna gidecektir. Onların iyi senaryoları aşağı yukarı buna benziyor.

Eğer benden daha kötümserseniz ve uzun yıllar emisyonların düşmeyeceğini (nüfus artışı vb.’nin de etkisiyle) düşünüyorsanız 985’i doğrudan 42’ye bölün. Bu durumda 2 derece bütçesi 2042’de doluyor. Eğer artış hızlanırsa 2040 bile olabilir. 1,5 derecenin ise iyi-kötü ihtimallerle bir ilgisinin kalmadığı ve her durumda ısınmayı 1,5 derecede sınırlama şansımızı sonsuza kadar kaybettiğimiz ortada.

Üstelik burada pozitif geri besleme mekanizmalarının ve CO2 dışındaki sera gazlarının pek hesaba katılmadığını unutmayın. Yani bu tahminler en iyi ihtimalleri gösteriyor ve büyük olasılıkla hesaba katılmayan ısıtıcı faktörler nedeniyle tahmin ettiğimizden birkaç sene önce 2 dereceyle karşılaşacağız.

Sonuç

Mevcut iklim değişikliğiyle mücadele stratejileri (Paris Anlaşması, ılımlı enerji dönüşümü politikaları, eylem planları vb.) küresel ısınmayı tehlikeli 2 derece sınırının altında tutamıyor ve bundan en geç 30 yıl sonra, yani bugünün genç kuşaklarının yetişkinlik döneminde, felaketlerle çalkalanan normalden ortalama 2 derece sıcak bir dünyanın ortaya çıkacağı kesin.

Tabii kendimizi kandırmaya devam etmenin başka yolları da yok değil. Örneğin şimdiden 2 derecenin o kadar da büyük bir felaket olmadığını dillendirenler ortaya çıkmaya başladı. Üstelik iklim inkarcısı olmayan Roger Pielke Jr. geçenlerde Forbes’te IPCC’nin 2100 senaryolarını abartılı buluyor ve bunun alarmizme neden olduğundan yakınıyordu. Demek istediği şuydu: 4,5 derece olmayacak merak etmeyin, 3-3,5 derece için de o kadar patırtı koparmaya gerek yok! 2 dereceyi hafif bir ısınma sanan bu akıl tutulmasına cevap vermek için binlerce bilimsel çalışma ortaya dökülebilir. Ama biz 2 derecenin ne anlama geldiğine dair sadece IPCC’nin 2018’deki 1,5 derece özel raporundan sadece iki nokta hatırlayalım: Küresel sıcaklıklar ortalama 2 derece artarsa;

1-Kuzey Kutbu 10 yılda bir açık deniz haline gelecek. (Bu kalıcı buzulun tamamen yok olacağı ve mevsimsel donmanın belki bir süre daha devam edeceği anlamına geliyor. Isınmayı çığırından çıkaracak albedo etkisi nedeniyle bu felaket demek.)

2- Okyanuslardaki mercan yataklarının %99’u yok olacak. Denizlerdeki canlı yaşamı yıkıma uğratacak bu gelişme de bir başka felaket demek.

İşte bütün bunlar, neden iklim krizini durdurmak için acilen ve çok radikal harekete geçmemiz gerekiyor sorusunun yanıtları. Karbon bütçesini hesaba katmadan konuşanları dikkate almamak gerekiyor. Can sıkıcı da olsa gerçek tam burada.

 

Kategori: COP25

Köşe Yazıları

24. Taraflar Konferansı, sarı yelekliler ve toplumsal kabul edilebilirlik

1992 yılında Rio De Janerio’da düzenlenen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ni (BMİDÇS) imzaya açmıştır. BMİDÇS gereği ortaya çıkan en önemli yapılanma, Taraflar Konferansı’dır. 1995 yılından itibaren düzenli olarak toplanan Taraflar Konferansı, bu yıl 3-14 Aralık 2018 tarihleri arasında Polonya’nın Katoviçe kentinde yapılmaktadır. Bu toplantıların amacı, bilimsel verileri temel alarak iklim değişikliğine ilişkin gelişmeleri değerlendirmek ve mümkünse iklim değişikliği sorunu ile mücadelede uluslararası mutabakatı sağlamaktır.

İklim değişikliğinin neden kaynaklandığı, önlem alınmazsa neler olabileceğine dair çok sayıda araştırma mevcuttur. Uzun bir süredir hem akademik çevrelerde, hem de uluslararası toplantılarda bu sorun ile mücadele edebilmek için ne tür önlemler alınabileceği de tartışılmaktadır. Ekonomistler tarafından en çok savunulan mali politika araçları, karbon vergisi ve emisyon ticaretidir. Her iki politika aracı da piyasa temelli olup, başta karbon olmak üzere sera gazı emisyonlarını fiyatlandırmak suretiyle, iklim değişikliği ile mücadelede etkin olabilirler. Diğer taraftan, bu politika araçlarının dünya çapındaki uygulamaları çok sınırlıdır. 2017 yılı itibariyle, emisyon ticareti ve karbon vergisinden oluşan karbon fiyatlandırma girişiminin sayısı kırk altıdır ve bunların tamamı uygulamada olmayıp, bir kısmı henüz planlama aşamasındadır (Carbon Pricing Watch, 2017).

İklim değişikliğine karşı uygulanabilecek bu politika araçlarının uygulanmasında politika yapıcıların yeterince hızlı davranamamasının nedeni, siyasi ve toplumsal kabul edilebilirliktir. Karbon vergisi, Avrupa Birliği’nde (AB) uzun süredir tartışılmakta olup, sadece bazı üye ülkelerde uygulanmaktadır. AB, 1990 yılında karbon ve enerji vergisini önermiş, ancak bazı ülkelerin itirazı üzerine öneriyi geri çekmiştir. AB genelinde yeni bir verginin uygulanması, ancak oybirliği ile mümkündür. Üye ülkelerden birinin itirazı halinde dahi, vergi önerisinin kabul edilmesi mümkün değildir. Birleşik Krallık, Portekiz ve Yunanistan’ın farklı nedenlerden ötürü itirazları sonucunda, karbon ve enerji vergisinin AB genelinde uygulanması mümkün olamamıştır.

Son günlerde Fransa’nın çeşitli yerlerinde yaşanan olaylar, bu politikaların toplumsal kabul edilebilirliğini bir kez daha gündeme getirmiştir. Fransa, iklim değişikliği ile mücadele etmek için, Ocak 2019’da geçerli olmak üzere akaryakıt vergilerini arttırmayı planlamıştır. Ancak “Sarı Yelekliler” olarak örgütlenen grup tarafından yapılan gösterilerin, kısa bir sürede şiddetini arttırarak ülke geneline yayılması, Fransa hükümetinin geri adım atmasına neden olmuş ve vergi artışı bir süreliğine ertelenmiştir.

İklim değişikliği ile mücadele etmek için karbon vergisi gibi yeni konulacak vergilere ve/veya halihazırda uygulanan vergilerin arttırılmasına karşı toplumsal direncin en büyük nedeni, bu vergilere karşı önyargıdır. Karbon vergisi de dahil olmak üzere akaryakıt vergileri, tüketim vergileridir ve vergi mükelleflerinin ödeme gücünü tam olarak yansıtmadığı için regresif, yani gerileyici bir yapıya sahiptir. Diğer bir deyişle, vergi yükü, düşük gelirliler tarafından daha fazla hissedilmektedir. Ayrıca, Türkiye ve AB ülkelerinde akaryakıt vergilerinden elde edilen gelirler, tüketim vergi gelirleri içinde önemli bir paya sahiptir. Bu vergiler, nihai tüketiciye yansıyan fiyatın da önemli bir yüzdesini oluşturur. Diğer tüketim vergileri gibi, akaryakıt vergileri de idari açıdan tahsilatı çok kolay vergilerdir. Akaryakıt vergilerine ait bütün bu özellikler, toplumda hükümetlerin daha fazla vergi toplayabilmek için iklim değişikliğini bahane ettiği kanısına yol açmaktadır. Ama aslında iklim değişikliğine karşı konulan vergiler mali vergiler olmayıp, dışsal maliyetleri fiyat mekanizması içine yansıtmayı amaçlamaktadır.

24. Taraflar Konferansı, Katoviçe’de devam ederken, dünyanın dört bir tarafından gençlerin ve çocukların iklim değişikliğine karşı isyan ve eylem haberleri gelmektedir. İklim değişikliği konusunda toplumda farkındalık arttıkça, uygulanabilecek fiyatlandırma politikalara karşı direncin azalması muhtemeldir. Birleşmiş Milletler, iklim değişikliği ile mücadelede mali mekanizmaların gerekliliği savunmak kadar, farkındalığa da önem vermeli ve hatta çok geç olmadan iklim seferberliği başlatmalıdır. Çünkü iklim değişkliği ile mücadele, zamana karşı bir yarıştır.

Ayşe Uyduranoğlu