Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kainatın en güzel mavisi – Aydan Çelik

Fransız “renk” filozofu Michel Pastoureau’nun Türkçe’ye de çevirilen Mavi/ Bir Rengin Tarihi kitabı birbirinden şaşırtıcı bilgilerle doludur.

Mavi’nin Antik Roma’da barbarların rengi sayıldığını, Antikçağ’da renk bile kabul edilmediğini, Antik Yunan’da hiçbir metinde adının geçmediğini, hatta bazı filozofların Yunanlıların maviyi görememiş olabileceklerini söylediğini, Ortaçağ’da Katoliklerin bu rengin adını bile anmadığını okuruz.

Ama sonra tarihin bir eşiği gelir, mavi bir anda açık ara en sevilen renk statüsüne kavuşur.

Bugün de, bütün anketlerde açık ara en sevilen renk seçilir mavi.

*             

Herkesin kendine göre bir mavisi var şüphesiz.

Benim için kâinatın en güzel mavisi Sivas’ın Gürün ilçesindeki Gökpınar Gölü’ndedir.

Hani şu sıralarda Change Org’da yapılaşmaya karşı kaleme alınan imza kampanyasındaki göl.

                                                                              *

Çok şahsi olmakla birlikte o göl kıyısında geçmiş bir dizi çocukluk hikayesi anlatmak isterim.

Mamili Hasan

Gökpınar deyince benim aklıma Mamili Hasan gelir.

Mamili adının kaynağı ne bilmiyorum ama yanlış hatırlamıyorsam babasının adı da Mamili Mevlüt idi. Ufak tefek, gıdısı hafif sarkmış, çok sevimli bir ihtiyar olarak hatırlıyorum.

Mamili Hasan uzun yıllar boyu Gökpınar’ın motelini ve tesislerini işletti.

1970’lerde Gökpınar’ın o kadar sevilmesi sadece eşsiz rengi, o rengin içinde “dans eden” balıkları değildi. Sıcakkanlılığıyla, dostane jestleriyle Mamili Hasan o tablonun tamamlayıcısı, eskilerin deyimiyle Gökpınar’ın mütemmim cüzü, yani ayrılmaz parçasıydı.

Doğrudan dinlemedim ama bir arkadaşım anlatmıştı.

Gölün kenarında kendilerine bir masa seçip oturanlara “Hoş geldiniz” dedikten sonra “Buralı mısınız, yabancı mısınız?” diye sorarmış.

Eğer cevap “yabancıyız” olursa  “Haşmeeeet bez getir” diye seslenir, oğlunun getirdiği bez ile masayı silermiş.

Eğer cevap “buralıyız” olursa, bez filan istemez, masayı koluyla tarar öyle temizlermiş.                                                                                       

Bu maydanozların sırrı ne?

Mamili Hasan’ın sevdiklerine yaptığı iki jesti vardı.

Eğer sizi seviyorsa, ya özenle topladığı karamuklardan yaptığı şerbetten ya da küçük gözeden bidona doldurduğu Gökpınar suyundan getirirdi.

Şükürler olsun ki biz, her ikisinden de nasiplenen şanslı insanlardık. O zamanlar babamın Şehit Mehmet Kurt Caddesi’ndeki dükkanının üstündeki evde oturuyorduk. Mamili Hasan o evin bahçesinde yetiştirdiğimiz maydanozları çok sever, giderken biraz toplar götürürdü. Bir gün “Sizin bu maydanozlar gibi hiçbir yerde yetişmiyor, ne yapıyorsunuz da böyle güzel oluyor?” diye sorunca, dilinin kemiği olmayan kız kardeşim “Senin getirdiğin sularla suluyoruz” demişti.

Babamın kızaran yüzüne, Mamili Hasan’ın eşlik eden kahkahasını dün gibi hatırlıyorum.

İkisine de Allah rahmet eylesin.

Gökpınar’ın güneşle dansı                                  

Fehmi Tuna’nın Yok Yok Büfesi’ni hatırlar mısınız? Çok güzel karakteristik bir yapıydı. Üç tarafı cam, bir tarafı maharetli bir taş ustasının elinden çıkmış duvardı.

Gürün’ün o simgesel o zarif yapısı bir yol genişletme operasyonuna kurban edildi. Yıkılan büfenin yerine kişiliksiz bir naylon büfe kondu. Adı üstünde: Naylon.

Gökpınar’daki Motel, işte o güzel büfeyle benzer bir mimariye sahiptir. En azından yukarıda sözünü ettiğim taş duvarın aynısı onun da bir cephesinde var.

Gürün’de “Çerkez Aslan” diye bilinen babam bir gün, galiba yetmişli yılların ikinci yarısıydı, annemi ve bizi aldı o otele götürdü. “Benim sizi Bodrum’a Marmaris’e götürecek param yok. Buraya getirebildim ancak” dedi.

Ondan sonra hayat bana Bodrum’da da Marmaris’te de, dünyanın ta nerelerinde de tatil yapma fırsatı verdi. Ama Gökpınar’da o motelde geçirdiğim bir hafta kadar mutlu olduğum bir dönem hatırlamıyorum.

Güneşin doğarken, yükselirken, batarken Gökpınar’a yaptığı ışık oyunlarına şahit olan bir çocuktan söz ediyorum.

Mayo değil palto lazım

Bir zamanlar Gökpınar’da yüzmek serbestti. Gürün’ün cesur delikanlıları kayalardan çivi gibi suya çivileme atlar, akvaryumda balık misali süzülürlerdi.

Hiç unutmadığım bir görüntü var.

O yıllarda ODTÜ’de okuyan abimin arkadaşları Gürün’e gelmişti. İçlerinden birisi yaklaşık 2 metre boyunda bir yüzücüydü. Onu aldık Gökpınar’a götürdük. “Uzun abi” maviliğine hayran kaldığı suya girmek için hemen soyundu. Suyun kenarında bazı artistik esneme hareketler yaptıktan sonra balıklama atladı.

Atlar atlamaz “amanııınnn” diye bir ses çıkardı ve aynı belgesellerde gördüğümüz amfibi canlılar gibi gerisin geri koşmaya başladı. Evet evet yaptığı şey yüzmekten çok, koşmaktı. Karaya çıkar çıkmaz kurduğu ilk cümle: “Yahu bu nasıl bir su. Buraya mayoyla değil, paltoyla girmek lazım” oldu.

Göl mü havuz mu? 

Sonra. Yıllar geçti… Gökpınar’dan Tohma Vadisi’ne doğru çok sular aktı.

Memleketin üstünden bir 12 Eylül geçti, ardından tekrar seçimler oldu, atanmış bir belediye başkanından sonra Gürün yeniden seçilmiş bir Belediye Başkanı’na sahip oldu.

Coşkun Solak ile babam farklı partilere mensup iki iyi arkadaştı. Benim de sevdiğim iyi kalpli bir insandı. (Çocuklara iyi davranın hanımlar beyler. Sonradan hayırla anılırsınız )

Ne var ki Gökpınar’ın çevresine ördüğü o duvar bu işlerin başlangıcı oldu. Göl, tabiatın yüzlerce yılda şekillendirdiği bir tabiat mucizesi iken adeta bir havuza döndü. Ama halen o kadar güzeldi ki, o müdahale bile “altının yere düşmesiyle pul olmayacağının” ispatı gibiydi.

Coşkun Abi bir sonraki seçimde yeniden aday olduğunda, onun için hazırlanan pankartlarının birinin üstünde “Gökpınar’ın Fatihi” diye bir slogan vardı.

Ben de güler yüzlülüğüne güvendiğim için “Coşkun Abi, Gökpınar başkasının mıydı ki siz onun fatihi oldunuz?” diye patavatsız bir soru sorduğumda kahkahalarla gülmüştü. Genç yaşta hayatını kaybetti. Allah rahmet eylesin.

Bırakın Gökpınar kendisi gibi kalsın

Sonrasında Gökpınar’a müdahaleler çorap söküğü gibi geldi. Türkiye’deki beton aşkından o da nasibini aldı.

Bir de Darende’ye gönderilen suyu hesaba katınca hem mecazi hem de gerçek manada “suyu çekildi.”

Biz bugün bile o suyu çekilmiş haline hayranız.

Ama artık yeter!

Dokunmayın Gökpınar’a.

Gökpınar’ın bizzat kendisi bir değerdir. Sosa mosa, bungalova, ihtiyacı yoktur.

Hasankeyf’e baraj yapılırken Beşiktaş Çarşı grubu “Bırakın Hasan keyfine baksın” diye bir slogan üretmişti.

Bırakın Gökpınar, gök kubbenin altında kendisi gibi kalsın!

*

Ünlü su altı fotoğrafçısı Ali Ethem Keskin’in kaleminden Gökpınar’ı okumak isterseniz linki burada. 

 

Kategori: Hafta Sonu

Koronavirüs SalgınıManşet

Türkiye’de korona krizi: 12 köy ve iki mahalle karantinaya alındı

Türkiye’de etkili olan yeni tip koronavirüs (Covid-19) önlemleri kapsamında Sivas, Yozgat, Çanakkale, Gümüşhane, Giresun, Çankırı, Çorum ve Kütahya‘da 12 köy, Malatya‘da ise 2 mahalle karantinaya alındı. 27 Mart Cuma günü de Rize merkeze bağlı Kendirli beldesi ile 4 köy karantinaya alınmıştı.

Çanakkale’de boş köye karantina

Çanakkale’nin Çan Kaymakamlığı’ndan yapılan açıklamada İlçe Hıfzıssıhha Kurulu kararıyla Maltepe köyünün karantinaya alındığı bildirildi. Açıklamada, “Ülke genelinde alınan tedbirler kapsamında bulaşıcı hastalığın önlenmesini sağlamak ve halk sağlığını korumak amacıyla bugün saat 22.00’den itibaren Çan ilçemize bağlı Maltepe köyümüz 14 gün süreyle karantinaya alınmıştır” denildi.

Sözcü’nün haberine göre; Çan ilçesine bağlı Maltepe köyünde yaşayan birçok aile yakın zamanda umre ziyareti gerçekleştirdi. Pazar akşam 22.00 itibariyle de karantina gerçekleştirildi. Kararın karantinadan önce, saat 18.00’da köy meydanında anons ile duyurulması sebebiyle, birçok ailenin Çanakkale ve Çan’da yaşayan akrabalarının yanına gittiği ileri sürüldü. Yaklaşık 370 nüfuslu köyde sadece 3-5 ailenin kaldığı öğrenildi.

Sivas’ta beş köy karantinada

Sivas’ın Akıncılar, Koyulhisar ve Suşehri ilçelerine bağlı beş köy, karantinaya alındı. Sivas Valiliği’nden yapılan açıklamada belirtilen köylere giriş ve çıkışların yasaklandığı belirtildi ve şu ifadeler yer aldı:

“Şehir dışı çok fazla hemşehrimizi ağırladığı için her türlü olasılığa karşı, tedbir amaçlı, koronavirüs salgınının yayılarak vatandaşlarımızın hayatını tehdit etmesini engellemek ve köylerimizin sosyal izolasyona geçmelerini sağlamak üzere Akıncılar ilçesi Şenbağlar, Koyulhisar ilçesi Boyalı ve Dilekli, Suşehri ilçesi Boyalıca ve Gökçekaş köylerimizde karantina kararı alınmıştır.”

Fotoğraf: AA

Yozgat Derbent köyü

Yozgat Valiliğinden yapılan yazılı açıklamada, Umumi Hıfzıssıhha Kanunu‘nun 27. ve 72. maddeleri kapsamında, yeni tip koronavirüs salgınının kontrolü amacıyla merkeze bağlı Derbent köyünün 29 Mart itibarıyla karantinaya alındığı belirtildi. Açıklamada, ikinci bir değerlendirmeye kadar karantinanın uygulanacağı, köye giriş ve çıkışların yasaklandığı ifade edildi.

Malatya’da iki mahalle karantinada

Malatya’nın Darende ve Arapgir ilçelerinde iki mahalle de karantinaya alındı. Malatya Valiliği’nden yapılan yazılı açıklamada, karantina kararıyla ilgili şu ifadeleri kullanıldı:

Darende İlçe Hıfzıssıhha Kurulu kararıyla Darende ilçesi Ilıca Mahallesi, Arapgir İlçe Hıfzıssıhha Kurulu kararıyla Arapgir ilçesi Eğnir Mahallesi‘nde, koronavirüs salgını nedeniyle 29 Mart 2020 tarihi itibarıyla karantina kararı alınarak uygulanmaya başlanmıştır.

Gümüşhane’de Yukarı Kulaca köyü

Gümüşhane’de ise Şiran ilçesinin Yukarı Kulaca köyünde karantina uygulandı. Gümüşhane Valiliği tarafından yapılan açıklamada şöyle denildi:

Kent giriş ve çıkışlarıyla köylerde önemli tedbirler alındığına işaret edilen açıklamada, “Kocaeli’den Şiran ilçesine geldiği belirlenen bir kişinin, Kocaeli’de koronavirüs pozitif bulgusu bulunan bir kişiyle teması tespit edildiğinden Şiran ilçesinin Yukarı Kulaca köyünde karantina tedbiri alınmıştır.

Giresun’da Karadikmen köyü

Giresun Valiliği’nden yapılan yazılı açıklamada da Çamoluk ilçesinin Karadikmen köyünde, koronavirüs salgınının kontrolü amacıyla Umumi Hıfzıssıhha Kanununun 27. ve 72. maddeleri kapsamında, bugünden itibaren ikinci bir değerlendirmeye kadar karantina uygulamasına karar verildiği belirtildi.

Çankırı’da Aliözü köyü

Çankırı Valiliğinden yapılan yazılı açıklamada ise Hıfzıssıhha Kurulu kararıyla ikinci bir değerlendirmeye kadar Çerkeş ilçesine bağlı Aliözü köyünün karantinaya alındığı bildirildi.

Kütahya’da Yeşildere

Kütahya Valilikten yapılan açıklamada da “İlimiz Simav ilçesi Yeşildere köyünde tespit edilen pozitif vaka nedeniyle karantina uygulanmaktadır” ifadesine yer verildi.

Evlerinde kalmaları yönünde vatandaşların uyarıldığı açıklamada, onlardan, bulundukları şehir, belde ya da köyü terk etmemeleri, zorunlu olmadıkça seyahata çıkmamaları istendi.

Çorum’da Oyaca köyü

Çorum’un Sungurlu ilçesinde de bir köy koronavirüs şüphesiyle tedbir amacıyla karantinaya alındı. İlçeye bağlı Oyaca köyünde yaşayan bir kişinin testlerinin pozitif çıkması üzerine köye giriş ve çıkışlar geçici olarak durduruldu. Jandarma ekipleri tarafından giriş ve çıkışlara kapatılan köyde sağlık ekipleri sürekli kontrol yaparken, yapılan anonslarla da köylülerden dışarı çıkmamaları isteniyor.

Editörün SeçtikleriEmekEnerjiGündemManşet

Santral mühürlendi, maden işçileri ortada kaldı

Haber: Elif Ünal

Altı termik santralin gerekli çevre yatırımlarını yapmadıkları için 1 Ocak gece yarısı kapatılmasının ardından gözler, bu santrallerde çalışan işçilere döndü. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez‘in işçilerin mağdur edilmeyeceğini söylemesine rağmen, kömür giriş kapılarına mühür vurulan Sivas’taki Kangal Termik Santrali’nde çalışan maden işçilerinin ücretsiz izne çıkarıldığı ortaya çıktı. 

Karara tepki gösteren işçiler, Kangal’ın Çarşı Meydanı‘nda eylem yaparak işlerini geri istediklerini söyledi.  İlerleyen günlerde Türkiye Enerji, Su ve Gaz İşçileri Sendikası (TES-İŞ) ve Maden-İş tarafından  büyük çaplı bir eylem düzenlenmesi planlanıyor.

Kangal ilçesi Çarşı Meydanı

Gökpınar: İnsanlar göçe zorlanacak

Yeşil Gazete’ye konuşan Kangal Maden İş Sendikası’ndan İsa Gökpınar, Konya Şeker’in işlettiği termik santralde 1000’e yakın işçinin çalıştığını ancak geçimini santralden kazanan kişilerin santral ile sınırlı olmadığını söyledi. İlçede santrale kömür takviyesinde bulunan ve her birinde 500’er kişinin çalıştığı Demir Export ve Köseoğlu Madencilik’e ait iki adet kömür madeni bulunuyor.

Santralin kapatılmasıyla birlikte Köseoğlu Madencilik’te çalışan 150’ye yakın işçinin karardan etkilendiğini anlatan Gökpınar  “Beş bin nüfusu olan Kangal’da istihdam bu çalışma alanlarına bağlı. Sadece Kangal’dan da değil Sivas merkezden de birçok kişi çalışmak için buraya geliyor. Santral ve madenler kapatıldığında insanlar göçe zorlanacak. Kangal şu anki gidişatta köy olma yoluna gidiyor” dedi.

‘Özelleştirme işçileri mağdur etti’

Gökpınar, santralin kapatılma kararı öncesinde, santralin 2013 yılında özelleştirmelerde de işçilerin büyük sıkıntı yaşadığını anlattı. Bu süreçte de işten çıkarmaların ve torpillerin olduğunu belirten Gökpınar, “Santral Anadolu Birlik Holding’in iştiraki Konya Şeker’e devredildiği zamanda sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte gerçekleştirilen toplantılarda var olan sorunları anlattığımızda şirket bize ‘burası Konya’dan gelen çiftçinin aidatlarıyla geçiniyor’ diyordu” diye konuştu. Gökpınar  “İşçiler santralin kapanmasına bir seviniyorlar, bir üzülüyorlar. En azından eve ekmek götürüyorlardı” dedi.

Kangal Termik Santrali

Sönmez: Devlet parasını vermiş, bu filtre neden takılmamış?

Kangal Maden İş Sendikası Başkan Vekili Muhammed Sönmez ise Koç Holding iştiraki olan Demir Export kömür madeninde çalışan 300’e yakın kişinin santralin kapatılma kararından etkilendiğini söyledi. Şirket, yıllık izni olan kişilerin izin sürelerini hesaba katarak, geri kalan işçileri ise ücretsiz olarak izne ayırma kararı verdi. Sönmez, işçilerin “ya bize maaşımızı verin ya da komple çıkışımızı verin” dediklerini belirtti.

Konya Şeker’in gerekli yatırımları yapmadığı için santralin kapatılma kararının bütün madenleri etkilediğini söyleyen Sönmez, “Devlet zamanında parasını vermiş. Bu filtre neden takılmamış? Konya Şeker’in suçlu olduğunu düşünüyoruz” dedi.

Gündüzyeli: Mühürlenince sorunlar çözülmüyor

Yeşil Gazete’ye değerlendirmede bulunan Avrupa İklim Eylem Ağı’ndan (Climate Action Network Europe) Elif Gündüzyeli de, kararın tamamen kapatılma şeklinde olmadığını, santrallerin çevre yatırımları yapılana kadar kapalı kalacaklarını belirtti.

Gündüzyeli, kapatmaların planlı bir şekilde yapılmasının önemine değinerek “Kapı mühürlenince sorunlar çözülmüyor” ifadelerini kullandı. Gündüzyeli şöyle konuştu:

Planlanma olmadığı zaman işçiler ve aileler mağdur oluyor. Bu sadece santraller için değil fabrikalar için de geçerli. Herhangi bir fabrika kapansaydı da böyle olacaktı. Burada önemli olan insanların sağlığı mı işçinin sağlığı mi ikilemini yaratmamak.  Çünkü ikisinin birden sağlanması lazım. Emisyonlarının azaltılması için termik santrallerin kapatılması gerekiyor ancak öncesinde planlama yapmak gerekiyor.

‘Adil dönüşüm gerekiyor’

Adil bir dönüşüm gerekiyor. Nasıl, yöre halkının sağlığını ön plana çıkarıyorsak, bu işten bu alt yapıdan geçimini sağlayan insanları da öncelik olarak düşünmemiz gerekiyor. Sadece termik santralde çalışan kişiler değil, santral için kömürü çıkartan işçiden kömürü taşıyan şoföre kadar birçok kişi için bir ekmek kapısı. Bu kişilerin mağdur olmaması için yerelde sürdürülebilir iş kollarının oluşturulması, gerekli eğitimlerin de işçiye verilmesi gerekiyor.

Termik santrallerin çevreye uyumlu hale getirilmeleri için tanınan sürenin sona ermesi sonrası Kahramanmaraş Afşin A, Kütahya Seyitömer, Kütahya Tunçbilek, Sivas Kangal ve Zonguldak Çatalağzı termik santralleri tamamen, Manisa Soma Termik Santrali ise kısmi olarak kapatılmıştı. Çelikler, Bereket ve Konya Enerji’ye ait olan santrallerde çalışan 7 bin 554 işçinin işten çıkarılmayacakları, şirketlerin santralleri devreye alana kadar işçileri istihdam etmeyi sürdürecekleri bildirilmişti.

 

DoğaManşet

Türkiye’de hava kirliliği alarm veriyor

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Ulusal Hava Kalite İzleme Ağı’nın gün ve saat bazında kontrol ettiği ve paylaştığı hava kalitesini gösteren değerler, Türkiye’de yaşayan insanların 24 saat boyunca zehir soluduğunu ortaya çıkardı. Geçen yıl yedi il “tehlike” alarmı verirken bu yıl zehirli hava soluyan yerleşim yeri şehir sayısı dokuza yükseldi.

Normal değeri dokuz kat aştı

BirGün’den Burcu Cansu‘nun haberine göre Çevre ve Şehircilik Bakanlığı verilerine göre, Edirne Keşan, Ankara, Zonguldak, Adana, Sivas, Karabük, Hakkari, Yozgat ve Iğdır’da hava kalitesi değerleri, Dünya Sağlık Örgütü’nün normal kabul ettiği değeri dokuz kat aştı.

Geçen yıl hava kalitesi tehlikeli olarak nitelenen Konya, Çanakkale Biga, Bolu, Muş, Tokat Erbaa ile Tekirdağ, bu yıl bu kategoriye girmezken Ankara her iki yılın en kirli iller listesindeki yerini korudu.

Gaz maskesi uyarısı

Dünya Sağlık Örgütü’nün normal kabul ettiği Hava Kalitesi İndeksi 0-50 aralığında iken 2019 yılında hemen hemen bütün illerde hava kirliliği günün bazı saatlerinde “sağlıksız” olan 150-200 aralığını sıklıkla geçti. Bu illerde hava kirliliği, “tehlikeli” olarak nitelenen 300-500’e aralığına kadar yükseldi.

En sık rastlanan ve “sağlıksız” olarak nitelenen 150-200’lük indeks düzeyinde, yurttaşlar açık hava sporları ve piknik gibi etkinlikler yapmamaları, maske takmaları yönünde uyarıldı. Bunun üzerindeki kirliliğin yaşandığı günlerde koruyuculuğu daha yüksek maske, kirlilik 300-500 aralığında iken ise gaz maskesinin kullanılması önerildi.

Hava kalitesi değerleri

Bakanlığın hava kalitesini ölçerken kullandığı değerler şöyle sınıflandırıldı:

0-50 ‘İyi’ hava kalitesi memnun edici,
50-100 ‘Orta’ orta düzeyde sağlık endişesi,
100-150 ‘Hassas’ hassas gruplar için sağlık etkisi,
150-200 ‘Sağlıksız’ herkes sağlık etkileri yaşamaya başlayabilir,
200-300 ‘Kötü’ sağlık açısından acil durum,
300-500 ‘Tehlikeli’ ciddi sağlık etkisi ile karşılaşılır.

Aylara göre değerler:

Ulusal Hava İzleme Ağı verilerine göre, Türkiye’de yaşayan insanları ciddi sağlık sorunları ile karşı karşıya bırakacak düzeye kadar çıkan hava kirliliği değerleri aylara göre bazı illerde şu şekilde gerçekleşti:

Ocak

Manisa Soma 154, Hakkari 155, Erzurum Aziziye 168, Edirne Keşan 180, Iğdır 194, Ağrı Patnos 162 ile hava kalitesi, sınırın 3.5 kat üzerine çıkarak ‘sağlıksız’ olarak nitelenen değere ulaştı. Erzurum Taşhan’da ‘kötü’ olarak tanımlanan ve maske takılması önerilen 204 değeri görüldü.

Tokat 108, Amasya 116, Sinop Boyabat 121, Manisa 103, Burdur 101, Yozgat Sorgun 130 ile ‘hassas’ olarak tanımlanan ve açık hava sporlarının önerilmediği havayı soludu.

Şubat

Iğdır 169, Ağrı Patnos 172, Bitlis 177, Muş 154, Edirne Keşan 196, Manisa Soma 154, Sinop Boyabat 169, Erzurum Taşhan 156, Zonguldak Karabük 166, Balıkesir 160 ile ‘sağlıksız’ olarak nitelenen havaya maruz kaldı. Edirne Keşan ise aynı ay içerisinde önce 289 ile ‘kötü’ sonra da 361’e kadar çıkarak ‘tehlikeli’ uyarısı veren ciddi sağlık sorunlarına sebep olabilecek havayı solumak zorunda kaldı.

Sinop, Ordu, Ardahan, Ağrı, Hakkari, Düzce, Kocaeli, Manisa, Amasya, Çorum, Yozgat‘ta ise hava kalitesi ise sık sık ‘hassas’ olarak değerlendirilen 100-150 kriterinde seyretti.

Mart

Edirne Keşan için önce 187 ile ‘sağlıksız’ uyarısı verilirken defalarca indeks 278’e ulaşarak ‘kötü’ alarmı verdi. Konya Karabük 191, Balıkesir de 167 ile ‘sağlıksız’ uyarısı verdi. Çanakkale, Balıkesir, Manisa Soma, Yozgat, Kırıkkale, Bilecik, Bursa, Isparta, İstanbul-Göztepe-Sultangazi-Kartal-Aksaray-Esenyurt, Tekirdağ, Sivas, Balıkesir, Zonguldak , Niğde de Hava Kalitesi İndeksi 0-50 aralığını aştı.

Nisan

Balıkesir 170, Çanakkale 197, Adana 151, Çankırı 153, Edirne Keşan 164, Ankara 171, İzmir 155 ile sınırın 3.5 katı üzerine çıkarak ‘sağlıksız’ olarak nitelenen değere ulaştı. Erzurum Taşhan 285, Ankara ise 236 ile ‘kötü’ uyarısı verdi.

Mayıs

Ankara 171, Çanakkale 155 ile sağlıksız uyarısı verirken, Ankara 250 ile ‘kötü’ 321 ile de ‘tehlikeli’ uyarısı verdi. Ordu, Çorum, Bilecik, Niğde Çanakkale Biga, Samsun, İçel de Hava Kalitesi İndeksi 0-50 aralığını defalarca aştı.

Haziran

Ankara önce 197 ile ‘sağlıksız’ 206 ile ‘kötü’ 320 ile de ‘tehlikeli’ uyarısı verdi. Zonguldak 180 ile sağlıksız, Isparta da 181 ile “sağlıksız” 203 ile de “kötü” alarmı verdi. Ankara 308 ile ‘tehlikeli’ alarmı verdi.

Temmuz

Balıkesir 152, Ankara 160 ile normal değerin 3,5 katı yüksek çıkarak ‘sağlıksız’ hava soludu. Aydın 151 ‘sağlıksız’ 204 ile de ‘kötü’ alarmı verdi.

Ağustos

Balıkesir 151, Aydın 181, Kırşehir 161, Muş 153 ile ‘sağlıksız’, Aydın 218, Çankırı 206 ile ‘kötü’, Adana 453 ‘tehlikeli’ olarak nitelenen değere ulaştı.

Eylül

Muş 160, Bursa 159, Iğdır 153, Ankara 156’lik değerle ‘sağlıksız’ kategorisinde yer aldı. Çanakkale 198 ‘sağlıksız’ değerin ardından 202 ile ‘kötü’ değerine çıktı. Balıkesir Erdek’te ‘kötü’ olarak tanımlanan ve maske takılması önerilen 230 görüldü.

Ekim

Sivas 155, Ankara 157, Muş 173, Karabük 176, Iğdır 156 ‘sağlıksız’ hava soludu. Karabük 300 ile ‘kötü’, 324 ile de ‘tehlikeli’ düzeye çıktı. Sivas 485, Zonguldak’ta hava kalite indeksi 346 ile ‘tehlikeli’ alarmı verdi.

Kasım

Balıkesir 199, Ankara 171, Hakkari 152 ile ‘sağlıksız’ havaya maruz kaldı. Balıkesir Erdek 201, Hakkari 275, Iğdır 169 ‘kötü’ hava soludu. Hava kalitesi Iğdır’da 319, Yozgat’ta 341, Hakkari’de 310’la ‘tehlikeli’ seviyede seyretti.

Aralık

Ankara 193, Manisa Soma 181, Hakkari 150, Edirne Keşan 161, Tokat 155, Erzurum 155 ile ‘sağlıksız’ Hakkari’de 295, Kayseri’de 263, Düzce’de 208 ile ‘kötü’ Hakkari’de de 319 ile ‘tehlikeli’ hava hakim oldu.

Kategori: Doğa

ManşetTürkiye

16 barodan ortak açıklama: TBB yönetimini tanımıyoruz

Türkiye Barolar Birliği (TBB) yönetiminin barolar tarafından yapılan ‘olağanüstü genel kurula gitme’ çağrısını ikinci kez reddetmesi üzerine 16 barodan 96 delege ortak basın açıklaması yaptı. Açıklamada TBB Başkanı Metin Feyzioğlu ve Yönetim Kurulunu tanımadıklarını ilan ettiler.

‘TBB Yönetim kurulu görevini kasten kötüye kullanıyor’

Avukatlık Yasası’nın öngördüğü, en az 10 baro yönetim kurulunun olağanüstü genel kurul çağrısı yapabilme kuralını 12 baro, yönetim kurullarında karar alarak yerine getirdi” denilen açıklamada, hukuka uygun bu talebin reddedilmesinin yönetim kurulunun görevini ‘kasten’ kötüye kullandığını gösterdiğini belirtti.

‘TBB Başkanı ve Yönetim Kurulu’nu tanımıyoruz’

Açıklamada şu ifadeler kullanıldı: “Alınan bu karar meslek adına utanç vericidir. Tüm TBB delegelerini bu hukuksuzluğa sessiz kalmamaya çağırıyoruz. Biz aşağıda imzası bulunan TBB Delegeleri olarak Avukatlık Kanunu ve ahlakını yok sayan bu kararı, bu kararı alan TBB Başkanı ve Yönetim Kurulunu tanımadığımızı kamuoyuna saygıyla sunarız. Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu’nun hukuku çiğnemesine izin vermeyeceğiz.” ifadeleri kullanıldı.

Bildiriye Ankara, Antalya, Bursa, Adana, Diyarbakır, Denizli, Gaziantep, Kırklareli, Edirne, İzmir, Mardin, Mersin, Şanlıurfa, Tekirdağ, Tunceli ve Van barolarından 96 delege imza attı.

Yönetimden iki kez üst üste ret kararı

TBB Başkanı Metin Feyzioğlu’nun 2019-2020 adli yıl açılışı için Saray’daki törene gitmesini eleştiren barolar, Feyzioğlu’nu “Saray ile ortak hareket etme” ile suçlamışlardı.  Bunun üzerine başta Feyzioğlu olmak üzere tüm yönetimin değişmesini isteyen İstanbul Barosu olağanüstü genel kurul toplantısı kararı alınması için çağrıda bulunmuştu. Çağrıya 10 baro daha destek vermişti.

Avukatlık Kanunu’nun 115’inci maddesine göre TBB genel kurulunun olağanüstü toplanması için en az 10 baro yönetim kurulunun yazılı talebi gerekiyor. Baroların başvuruyu ortaklaşa yaptığını, ancak ayrı ayrı yapmaları gerektiğini öne süren TBB yönetimi, başvuruyu ‘değerlendiremez’ buldu.

Sonrasında sayıları 12’ye çıkan barolar ortak bir açıklama yaparak TBB’yi olağanüstü genel kurul toplantısı için tarih belirlemeye çağırdı. Yönetim bu sefer de sayıya ilişkin şekil şartının gerçekleşmesine rağmen “kanun ve içtihatlara göre, olağanüstü genel kurulun seçimli yapılabilmesi, sadece başkanlık makamının boşalması durumunda olabilir. Dolayısıyla seçim talepleri hukuka aykırıdır” diyerek reddetti.

Barolar ikiye ayrıldı

İkinci iptal kararının ardından Ağrı, Afyonkarahisar, Aksaray, Bartın, Çankırı, Çorum, Edirne, Elazığ, Erzincan, Erzurum, GümüşhaneBayburt, Kahramanmaraş, Karabük, Karaman, Kayseri, Kırıkkale, Kırşehir, Kilis, Konya, Kütahya, Nevşehir, Niğde, Ordu, Osmaniye, Rize, Sakarya, Samsun, Sinop, Sivas, Tokat, Uşak, Yozgat, Zonguldak, Ardahan ve Giresun Baro Başkanlıkları TBB yönetiminin kararını doğru bulduklarını açıkladı.

Seçimler 2021’de

TBB’de başkanlık seçimi 4 yılda bir yapılıyor. Metin Feyzioğlu, 2013 yılı mayıs ayında yapılan seçimle başkanlığa getirilmiş, 13-14 Mayıs 2017’deki 34. Olağan Genel Kurul’da TBB Başkanlığına yeniden seçilmişti. TBB’nin 35. Olağan Genel Kurulu’nun 2021 yılı Mayıs ayında yapılması öngörülüyor.

 

Kategori: Manşet

DoğaEkolojiManşet

Krom şirketi Güneş Çayı’nı madene pompalayacak

Kangal’da özel bir şirket,  yörenin tek su kaynağı olan Güneş Çayı’nın suyunu, işlettiği krom madeninde kullanmak üzere madene pompalamak için çalışmalara başladı.

Sivas’ın Kangal ilçesi, Yellice-Kuluncak mevkiiinde AKSU Madencilik tarafından işletilmekte olan krom madeni, Çetinkaya, Güvenkaya, Keçikaya, Güneş, Karakuzulu, Bahçeli, Cürek, Divriği boyunca akan Güneş Çayı‘nın ( Karaboğaz Çayı) suyunu moto-pomp ile madene pompalamak istiyor.

Yerel kaynaklardan edinilen bilgiye göre, pompa sistemin Güvenkaya Köyü‘nün yaklaşık dört km yukarısında çay yatağına kurulacak.  Kanal açmak için kepçe çalışmalarına başlayan AKSU Madencilik yetkilisinin belirttiğine göre, çaydan saatte en az 300 m3 su çekilecek.

TEMA Vakfı üyesi, çevre aktivisti Güneş Gürsoy, bunun gerçekleşmesi halinde yaz ve sonbahar aylarında çayın kuruyacağını ve milyonlarca balığın öleceğini kaydetti.  Gürsoy’un verdiği bilgilere göre, 50 km uzunluğunda yapılmasın planlanan kanal yüzünden, aralarında yaban keçisi, vaşak, Anadolu parsı, çizgili sırtlan, su samuru, doktor balığı üveyik gibi nesli tükenme tehlikesi altında olanlar da dahil, hayvanların suya erişimi de engellenecek.

Yöre köylüleri de vadideki 10 köyün susuz kalacağını, tarla ve bahçelerini sulamayacaklarını, çay yatağında bulunan yaklaşık iki milyon ağacın da kuruyacağını belirtiyor

Kategori: Doğa

ManşetTürkiyeUncategorized

Erdoğan el yükseltti: Elimde nükleer füze olmamasını kabul etmiyorum

Sivas’ta Orta Anadolu Ekonomik Forumu’nda konuşan Erdoğan, “Birilerinin elinde nükleer başlıklı füze varken, benim elimde olmasın, bunu kabul etmiyorum’ dedi. Faize ‘alerjisi olduğunu’ söyleyen Erdoğan, Merkez Bankası’nın yeni bir indirime gidebileceği sinyalini verdi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Sivas’ta, Muhsin Yazıcıoğlu Kültür Merkezi’nde düzenlenen Orta Anadolu Ekonomi Forumu’nda katılımcılara hitap etti. “İkinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı ağır yaptırımlar hem de yetersiz alt yapı sebebiyle neredeyse Türkiye ile kalkınma hamlesine başlayan ülkelerin zamanla Türkiye’yi geçmesine seyirci kalındığını” söyleyen Erdoğan, “Çok çok önünde olmamıza rağmen Güney Kore, bizi maalesef solladı geçti. İç düşmanlar adeta Türkiye’nin sıçramasına, Türkiye’nin gelişmesine engel oluyorlardı” dedi.

‘Dün elini açan orduya sahiptik’

İhracatın 36 milyar dolardan 170 milyar dolara çıktığını dile getiren Erdoğan şunları söyledi: “Savunma sanayinde Türkiye, bugün yerli ve milli olarak ihtiyacının yüzde 70’ini karşılar hale geldi. Bunu karşılarken ihracatımız, savunma sanayinde 2,5 milyar dolara yükselmiş vaziyette. Yani dün elini açan bir orduya sahiptik, şimdi kendimiz üretiyoruz, şimdi göğsümüzü gere gere adımları atıyoruz.”

Türkiye’nin alternatifleri çoğalttığını belirten Cumhurbaşkanı, “Bugüne kadar Amerika ile masada otururken şimdi Rusya ile oturuyoruz, belki yarın Çin ile de otururuz” ifadelerini kullandı.

‘Adam elinde bombayla saldıracak, sen barıştan yanayım diyeceksin’ 

İtalyanlarla Atak helikopterlerini Türkiye’de ürettiklerini hatırlatan Erdoğan, Çekya’nın eski bir başbakanının “Ben barıştan yanayım” diyerek ülkesindeki benzer yatırımlara engel olduğunu söyledi. Çekya Başbakanı Andrej Babis’in kendisiyle yaptığı görüşmede, “Bu ne biçim anlayış, adam elinde bombayla saldıracak, sen de diyeceksin ki ‘ben barıştan yanayım’, bütün savunma sanayini kapatacaksın” dediğini aktaran Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Şimdi her şey iyi güzel de birilerinin elinde nükleer başlıklı füze var, bir tane iki tane değil… Ama benim elimde nükleer başlıklı füze olmasın! Ben bunu kabul etmiyorum. Şu anda dünyada gelişmiş ülkeler içinde neredeyse nükleer başlıklı füzesi olmayan ülke yok, hepsinde var. Hatta isim vermeyeceğim, bir tanesi şu anda cumhurbaşkanı değil, ziyarete gittiğimde bana, ‘Bize böyle böyle diyorlar benim elimde şu anda 7 bin 500 kadar nükleer başlıklı var ama Rusya’nın Amerika’nın elinde 12 bin 500, 15 bin nükleer başlıklı füze var, ben de yapacağım’ dedi. Hale bakın, onlar nerede, neyin yarışını yapıyor, bize de ‘sakın ha sen yapma’ diyorlar.”

‘Faizler düşecek’ 

AKP dönemindeki ekonomi hamlesinin zirve noktasının 2013-2014 yılları olduğunu söyleyen Erdoğan, “Benim faize alerjim var, yüksek faize karşıyım. Bunda iyi bir noktaya gelmiştik. Çünkü yüzde 63’te almıştık faizi ve 4,2’ye kadar düştük. O zaman enflasyon da 7,6’ydı. Maalesef bu Gezi olayları vesaireyle beraber dışarıdan çok ciddi bir çelme takıldı ve sıkıntı yaşadık” diye konuştu.

Faizlerin düşmeye başladığını dile getiren Cumhurbaşkanı Erdoğan şunları söyledi: “Faizdeki düşüşle beraber enflasyonun düşüşü, biliyorsunuz son olarak 15,1’e kadar düştü. Şimdi politika faizi daha da düşecek. Buna inanıyorum. Çünkü yeni Merkez Bankası yönetimi bu konuda anlayışı ortaya koydu.”

Kategori: Manşet

Hafta SonuKitapManşet

Karekin Deveciyan’dan ‘Türkiye’de Balık ve Balıkçılık’ kitabı

Karekin Deveciyan’ın ilk kez 2006’da Aras Yayıncılık tarafından yayınlanan “Türkiye’de Balık ve Balıkçılık” kitabı, Ocak 2019’da basılan 7. baskısı ile kitabevlerindeki yerini aldı.

Türkiye’de Balık ve Balıkçılık, Karekin Deveciyan
Aras Yayıncılık, 2006

Karekin Deveciyan Efendi’nin 1915’te İstanbul’da basılan Türkiye’de Balık ve Balıkçılık adlı eseri Türkiye’de balıkçılık konusunda yazılmış en önemli eserlerin başında gelir. Eser, konuyla ilgilenen herkesin takdirini kazanmış olmasının yanı sıra, son yıllarda sayıları hızla artarak yayımlanan balık ve balıkçılıkla ilgili kitapların hemen hepsinin başvuru kaynağı da olmuştur.

Türkiye’de Balık ve Balıkçılık, alanındaki ilk çalışmadır. Yazarının konuya olan hâkimiyeti, büyük tecrübesinin ürünü olarak verdiği ayrıntılı bilgiler, yaptığı hassas çizimler, bugün onu yalnızca balıkçılık alanında değil, folklorik ve tarihsel bakımlardan da benzersiz bir eser olarak değerlendirmemize neden olacak kadar önemlidir. Avrupa bilim çevrelerinde de takdirle karşılanan eser, Türkiye’deki deniz ve tatlısu balıklarıyla deniz canlılarını, av aletleriyle volileri, dalyanları, göl ve akarsularla ilgili bilgilerle avlanma tekniklerini içererek, balıkçılık konusuna ilgi duyan herkes için zengin bir kaynak oluşturur. Eserin değerini tarihçi Reşat Ekrem Koçu, ünlü eseri İstanbul Ansiklopedisi’nin dördüncü cildinde şu sözlerle teyit eder:

“Balık ve Balıkçılık milli kütüphanemizde benzerine ender rastlanan muazzam eserlerdendir kendi mevzuunda ise tek eserdir.”

Bugün, Türkiye balıkları ve balıkçılığı konusunda Karekin Deveciyan’ın bu dev eseri kadar zengin ve canlı ayrıntılarla bezeli bir kitabın hâlâ yazılamadığını iddia etmek abartılı sayılmaz. 576 sayfadan oluşan Türkiye’de Balık ve Balıkçılık’ta, tamamı Deveciyan’ın kaleminden çıkma 207 çizimin yanı sıra, 103 tablo ve İstanbul civarındaki dalyan ve voli yerlerini gösteren bir harita yer alıyor.

Karekin Deveciyan kimdir?

1868’de Harput’ta doğdu. Harput’taki Fransız okulunda okuduktan sonra, İstanbul’daki Lusavoriçyan Katolik okulunda öğrenim gördü. 1891’de Düyun-u Umumiye İdaresi’nde memuriyete başladı. Bursa, Bandırma, Selanik, Sivas ve Beyrut Düyun-u Umumiye bölge müdürlüklerinde memurluk, muhasebecilik, gümrük resmi başkontrolörlüğü, sandık amirliği görevlerinde bulundu. 1910’da İstanbul Balıkhanesi Merkez Müdürlüğüne, 1917’de Balık İşleri Başmüfettişliği’ne, 1922’de Balıkçılık Başkontrolörlüğü’ne atandı. 

31 Mart 1927’de, 36 yıl çalıştığı Düyun-u Umumiye’den emekliye ayrıldı. 1915’te İstanbul’da yayımladığı Balık ve Balıkçılık adlı yapıtıyla, alanında bir ilki gerçekleştirdi. Bu kitabın Pêche et Pêcheries en Turquie (Türkiye’de Balık ve Balıkçılık) adı altında yapılan geliştirilmiş Fransızca basımı yurt dışında büyük ilgi gördü. Fransızca’dan çevrilerek Türkiye’de Balık ve Balıkçılık adıyla Aras Yayıncılık tarafından basılmıştır. Çeşitli gazete ve dergilerde takma adlarla bilimsel konularda pek çok yazı yayımlayan ve çeviriler yapan Deveciyan, balıkçılık terimleriyle ilgili sözlük çalışmaları vesilesiyle, Maarif Nezareti bünyesinde 1910’lu yıllarda kurulan Istılahat-ı İlmiye (Bilimsel Terimler) Encümeni’ne üye seçildi. 

Emeklilik yıllarında, sık sık, evinin de bulunduğu Ortaköy’ün sahilinde, küçük taburesi üzerinde elinde oltasıyla balık avlarken görülüyordu. 8 Ocak 1964’te, kısa bir rahatsızlık döneminden sonra hayata veda etti. Ortaköy Surp Krikor Lusavoriç Ermeni Katolik Kilisesi’ndeki cenaze töreninin ardından, Şişli’deki Ermeni Katolik Mezarlığı’na gömüldü.

.

Ercüment Gürçay

Kategori: Hafta Sonu

ManşetTürkiye

Sivas’ta yük treni ile yolcu treni çarpıştı: Yaralılar var

Sivas’ın Ulaş ilçesi yakınlarında yük treni ile yolcu treni çarpıştı. Saat 11.00 sıralarında meydana gelen kazada, ilk belirlemelere göre 14 kişi yaralandı.

Makinistler Zekeriya Dede ve Enes Duman idaresindeki DE24355 numaralı Divriği’den Sivas’a gelen yolcu treni, Bostankaya tren istasyonunda iddiaya göre sis nedeni ile kırmızı ışığı fark etmeyerek durmadı.

Bunun üzerine Bostankaya tren istasyonundan Divriği istikametine seyre başlayan makinistler Sinan Çetintaş ve İsmail Cin (27) yönetimindeki DE22002 numaralı boş durumdaki yük treniyle kafa kafaya çarpıştı. Kaza sırasında trenlerin seyir hızının düşük olduğu belirlendi.

Kazada makinistler Sinan Çetintaş, İsmail Cin, Zekeriya Dede, Enes Duman ile yolcular Beşir Öcal, Hasan Yalçın, Fatih Kilis, Salih Can Ayten, Ceyda Çavdar, Hatun Erdoğan, Furkan Dalkıran, Fevzi Kip(65) ile henüz kimliği belirlenemeyen 2 kişi olmak üzere 14 kişi yaralandı. Yaralılar olay yerine gönderilen ambulanslar ile Sivas kent merkezindeki çeşitli hastanelere kaldırılarak tedaviye alındı.

Kazanın sis nedeni ile meydana geldiği öne sürüldü.

 

(Sözcü)

Kategori: Manşet

KadınManşet

Malatya’da ‘pembe trambüs’e tepki: Vagonları ayırarak kadınları koruyamazsınız!

Bursa’daki ‘pembe vagon’ uygulamasının ardından bu kez de Malatya’da ‘pembe trambüs’ uygulaması hayata geçiriliyor. AK Parti’li Büyükşehir Belediyesi iki adet ‘pembe trambüs’ün yeni eğitim öğretim döneminde seferlere başlayacağını duyurdu. Uygulama kadınlar ve siyasetçiler tarafından tepkiyle karşılandı.

Kadınlar #pembetrambüsistemiyoruz hashtagi ile sosyal medya üzerinden söz konusu uygulamaya tepkilerini “Biz kadınlar toplumdan ayrılmayacağız, siz erkekler kendinizi kontrol edeceksiniz!”, “Tacizciyi tecavüzcüyü toplumdan yok edin kadınları değil!!!”, “Sorun kadınları ayrıştırıp, ulaşımı bile haremlik selamlık yapılarak çözülemez” ifadeleriyle dile getirdi.

Urfa’da pembe otobüs, Sivas’ta pembe taksi

İlk kez 2012 yılında Saadet Partisi İstanbul İl Kadın Kolları’nın yürüttüğü ‘kadınlara özel pembe otobüs’ kampanyası ile gündeme gelen uygulama, tepkiler üzerine hayata geçirilemese de 2015 yılının Mart ayında Urfa’da başlatıldı. Benzer bir uygulama kısa süre önce Sivas’ta hayata geçirilmek istenmişti. Kadınlar ‘pembe taksi’ uygulamasına, “Biz binmeyeceğiz, siz insan olmayı öğreneceksiniz” diyerek büyük tepki göstermişti.

Kadını toplumun dışına iten bir uygulama

Uygulamayı, 15 yıllık AK Parti iktidarının kadınlara yönelik politikalarından bağımsız değerlendirmemek gerektiğini aktaran TBMM Kadın Erkek Eşitliği Komisyonu Başkanvekili ve CHP Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer, “Adım adım kadınlar toplumun dışına itiliyor ve toplumdan soyutlanıyor. Burada amaç, kadını korumak değil. Amaç kadın ve erkeği birbirinden ayrıştıran, kutuplaştıran ve maalesef sağlıksız bir toplum yaratmak. Vagonları ayırarak, kadınlara özel toplutaşıma uygulamasını hayata geçirerek kadınları koruyamazsınız. Bunun bir adım sonrası da ‘Kadın sokağa çıkmasın. Evinde daha güvende olur’ mu olacak? Yavaş yavaş kadınları toplumdan dışlayan, haklarını erozyona uğratan adımlar atılıyor. Bu uygulamayı masum ve kadınlar lehine değil, tam tersine kadınları ötekileştirici, kadınlara yönelik bir ayrımcılık olarak görüyorum. Kindar ve dindar toplum hayallerinin önündeki en büyük engel olarak kadınları görüyorlar. Bu yüzden kadınların bedenlerine ve yaşamlarına saldırıyorlar.”

“Ellerinde olsa kadınları görünmez kılacaklar”

Avukat Selin Nakıpoğlu ise, uygulamaya ilişkin şu değerlendirmede bulundu: “Kadınlar yine kendileri hakkında kendi kararlarını veremiyor, erkekler yine sahnede. Ellerinde olsa kadınları görünmez kılacaklar. Yine soralım, belki bir ışık yakar: Bu ayrımcı uygulamayı aldığınız ülkelerin deneyimlerine baktınız mı? O ülkelerde kadın ve erkeklerin yaşam alanları ayrıldıkça tecavüz ve şiddetin arttığını, tecavüz ve şiddet arttıkça da çözüm olarak kadın ve erkekleri ayırma yoluna gidildiği için tecavüz ve şiddetin daha da arttığına ilişkin yapılan çalışmaları okudunuz mu? Pembe otobüse binmeyen kadınlar, otobüste cinsel şiddete uğrarsa ne olacak? Yapanın yanına kâr mı kalacak yoksa, erkek yargının bol keseden dağıttığı indirimlerden mi faydalanacak? Senelerdir söylüyoruz; toplu taşımada tacizin kıyafetle, yaşla, makyajla, nasıl durduğunla hiçbir ilgisi yok. Aslında hiçbir durumda cinsel şiddetin bunlarla ilgisi yok. Muktedirler, kadınların hamileyken sokakta dolaşmasını günah sayan, ‘Kadınlar kamusal alanda sesli gülmemelidir’ deyip, ‘Önden fermuarlı pantolon giyen kadınlar kafirdir’ diye beyanat verebilen din adamlarına kanaat önderi yapılarak, benim verdiğim vergi ile devletin kanalında program yaptırıyorlar. Erkeklerin şiddeti ile uğraşıp, kadınların yakasını bırakmalılar.”

 

(Birgün)

 

Kategori: Kadın

ManşetYerel

‘Benzeri bir daha asla yapılamaz’: 750 yıllık Gökmedrese’nin çinilerini asitle yok edip maviye boyadılar!

Selçuklu döneminin önemli eserlerinden 750 yıllık Sivas Gökmedrese’nin minarelerinde ve minare kaidesinde yer alan mozaik tekniğiyle dekore edilmiş geometrik motifli Selçuklu çinilerinin asitle temizlenerek yok olmasının ardından maviye boyandığı ortaya çıktı.

Yaklaşık 20 yıldır restorasyonu süren Sivas Gökmedrese Camisi’ni yerinde gören sanat tarihçisi Şennur Şentürk, çinilerin kötü restorasyon nedeniyle tamamen yok olduğunu belirtti. Şentürk, “Zaman içinde bakımsızlık, kötü restorasyonlar nedeniyle de çiniler tamamen yok olmuş, en son da hâlâ sürmekte olan restorasyonda da bu alanlar asitle temizlenerek mavi boya ile boyanmış ve içler acısı bir görünüm almış” dedi.

Cumhuriyet gazetesinden Ceren Çıplak’ın haberine göre, Şentürk, onarımını çini restorasyonu yapan uzmanlar tarafından yapılması gerektiğini, bünyesinde uzman restoratör bulundurmayan herhangi bir inşaat şirketinin böyle bir restorasyonu yapamayacağını da sözlerine ekledi.

Şentürk, Sivas Gökmedrese Camisi’nin, taç kapısının, çifte minarelerinin ve dönemin firuze renkli Selçuklu çinileriyle, kabartma taş süslemeleriyle kült eserlerden birisi olduğunu belirterek Türk sanatında, dünya kültür mirasında önemli bir yeri olduğuna değindi. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında 1271 yılnda vezir Sahip Ata tarafından yaptırılan ve zamanla tahribata uğrayan Sivas Gökmedrese Camii’nin uzun süredir atıl bir restorasyon geçirdiği ve duvar taşlarında da kötü restorasyon uygulandığı görülmekte.

Türk İslam sanatı okuyan, 35 yıldır da kendi alanında uzman olarak çalışan Şentürk, “Çok üzüldüm, içim sızladı. 25-30 yıl önce gördüğümde bu çiniler böyle kötü değildi. Gökmedrese kentin ortasında yanlış ameliyat yapılıp terk edilmiş bir hasta gibi duruyor ve gelen geçenin içini acıtıyor” dedi.

Şentürk, çevredeki halkın da ağır aksak yürüyen restorasyondan rahatsız olduğunu belirtti.

Konuyla ilgili olarak görüşüne başvurulan Cumhuriyet gazetesi yazarı Özgen Acar da “Evliya Çelebi’nin ‘Benzeri bir daha asla yapılamaz!’ dediği 750 yıllık Gökmedrese çinilerine onarım soy kıyımı uygulandığı ortaya çıktı. Timur’un hayranlık duyduğu Gökmedrese, turkuaz renkli çinilerden adını almıştı. Uzmanlık gerektiren onarım, bakım işlerini bilgisiz kuruluşlara verenlerden hesap sorulmalıdır” dedi.

(Cumhuriyet)

Kategori: Manşet

ManşetTürkiye

İstanbul’un da aralarında olduğu 6 ilde acele kamulaştırma kararı

İstanbul, Malatya, Konya, Niğde, Karaman ve Sivas’ta bulunan bazı taşınmazlar hakkında çeşitli projeler bulunduğu gerekçesiyle acele kamulaştırma kararı verildi.

Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlanan Bakanlar Kurulu kararına göre, İstanbul’un Ümraniye ilçesi Atatürk mahallesi sınırları içinde bulunan bazı taşınmazların ‘Ümraniye Gaffar Efendi Sokak Zemin Altı Otopark Projesi’ kapsamında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı (İBB) tarafından acele kamulaştırılmasına karar verildi.

Malatya’da tesis edilecek rüzgar enerjisi santralinin yapımı amacıyla Arapgir ilçesi Onar mahallesindeki bazı taşınmazların Hazine adına tescil edilmek üzere Maliye Bakanlığı tarafından acele kamulaştırılması kararlaştırıldı.

Bağlantı anlaşması uyarınca tesis edilecek 154 kV (Karaman TM-Ereğli TM) Brş.N-TCDD Ayrancı TM Enerji İletim Hattı ve 154 kV (Ereğli TM-Ulukışla TCDD TM) Brş.N-TCDD Çakmak TM Enerji İletim Hattı Projeleri kapsamında Karaman ve Konya’nın Ereğli ilçesi ile Niğde’nin Ulukışla ilçelerindeki bazı taşınmazlar Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi (TEİAŞ) Genel Müdürlüğü tarafından acele kamulaştırılacak.

Karaman’da bağlantı anlaşması uyarınca tesis edilecek 154 kV (Kepezkaya Brş.N.D.-Çumra TM) Brş.N-TCDD Karaman TM Enerji İletim Hattı Projesi çerçevesinde bazı taşınmazlar da TEİAŞ Genel Müdürlüğü tarafından acele kamulaştırılmasına karar verildi.

Demirağ Organize Sanayi Bölgesi sınırları içinde Sivas’ın Doğanca mahallesindeki, bazı taşınmazlar da acele kamulaştırılacak.

Kategori: Manşet

ManşetSpor

Amedspor kafilesine Sivas’ta otel verilmedi

Amedspor’a, Sivas Belediyespor ile yapacağı maç öncesi gittiği şehirde hiçbir otel tarafından yer verilmedi.

15

Spor Toto 2. Lig Kırmızı Grup’ta mücadele eden Amedspor, maç için gittiği Sivas merkezde hiçbir otele alınmayınca, kentin 35 kilometre uzağında bulunan bir otele yerleşti.

Amedspor resmi twitter hesabından da konuyla ilgili bir açıklama yapıldı.

14

Spor Toto 2. Lig Kırmızı Grup 20. hafta erteleme maçında Sivas Belediyespor’a konuk olacak olan Amedspor kafilesine şehirde hiçbir otel konaklamarı için yer vermedi. Kafile şehre 35 kilometre uzaklıkta bulunan bir otelde kampa girdiği belirtildi.

Amedspor resmi twitter hesabından da konuyla ilgili bir açıklama yapıldı.

 

(Hürriyet)

 

Kategori: Manşet

ManşetTürkiye

Dağlıca vesilesiyle HDP bürolarına ve Kürtlere ırkçı saldırılar

hdp saldırıHakkari Dağlıca’da PKK saldırısı sonucu 16 askerin katledilmesi vesilesiyle yurdun bir çok yerinde HDP bürolarına ve Kürtlere yönelik linç girişimleri yoğunluk kazandı. Güvenlik güçlerinin saldırganları önlemede yetersiz kaldığı görüldü.

Balıkesir, Eskişehir, Edirne,Tekirdağ, Antalya, Kahramanmaraş, Malatya, Denizli, Niğde, Sakarya, İzmir/Dikili ve Sivas’ta HDP binalarına saldırılar yapıldı, HDP bayrakları yakıldı  ve binalara Türk bayrakları asıldı.

Organize bir şekilde geldikleri görülen saldırganların PKK aleyhine sloganlar attıkları görüldü.

Saldırıların bazı bölgelerde Kürtlerin yaşadıkları bölgelere yönlendiği, yer yer çatışmaların çıktığı ve hatta silah seslerinin duyulduğu bildiriliyor. Bazı bölgelerde Diyarbakır’a giden otobüslerin, bazı yerlerde de mevsimlik Kürt tarım işçilerinin saldırıların hedefi olduğu öğrenildi.

 

Yeşil Gazete

Kategori: Manşet

ManşetTürkiye

Yeşiller / Sol : Sivas ateşini birlikte söndürelim

sivas93Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi 2 Temmuz 1993’te Sıvas’ta yakılarak öldürülenlerin hesabının sorulmamış olduğunu hatırlatarak, hala süren ateşi söndürme çağrısı yaptı. YSGP’nin açıklamasında Alevilein eşit yurrtaşlık beklentilerini karşılayacak yasal düzenlemelerin yapılması ve katliamlarla ilgili dosyaların açılarak tarihle hesaplaşma ve adaletin sağlanması yönünde samimi girişimlerde bulunulması talep ediliyor.

Yeşiller/Sol eşsözcüleri sevil Turan ve Naci Sönmez imzasıyla yayınlanan açıklama şöyle:

22 Yıldır Yanan Ateşi Birlikte Söndürelim!

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin Sivas’ta düzenlediği Pir Sultan Abdal şenliklerinde aydın, yazar, ozan ve çoğu alevi katılımcının kaldığı Madımak Oteli ve çevresini kuşatan binlerce kişi tarafından ateşe verilerek yakılmalarının üzerinden tam 22 yıl geçti.

2 Temmuz 1993 günü organize olarak öğle saatlerinde Paşa ve Meydan camilerinden çıkan gruplar tarafından gerçekleştirilen bu katliamın üzerinden geçen bunca yıldan sonra, Katliamın yüreklerde bıraktığı acıyı dindirecek ne hukuki nede siyasi bir sonuç bugüne kadar gerçekleşmemiş ve 2 Temmuz 1993 ile hesaplaşacak bir siyasi iradede ortaya çıkmamıştır.

Sınırlı sayıda zanlıya açılan davalar ve davalardan çıkan kararlar toplumsal vicdanlarda hiç bir şekilde kabul görmemiş ve olayın üstündeki sis perdesi aralanamamıştır. 22 yıldır ısrarla bu katliamın peşinden koşanlar, katliamın sorumlularının açığa çıkarılmasını isteyenlerin mücadelesi devam etmiştir.

22 yıldır; ne otelde yanarak ölen aydın, yazar ve şair yakınlarının içindeki ateş söndü ne de aleviler bu ülkede kendilerine reva görülen muamelenin acısını unutabildiler. Sivas hâlâ yanmakta ve Alevilerin canları 22 yıldır acımaya devam etmektedir.

Başta devlet olmak üzere bu ülkede yaşayan Sünni, inançlı, inançsız ve alevi olmayan tüm halklar üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmeli ve bu acının aşılmasında Alevilerin yanında olmalıdırlar. Aleviler bu yaranın ancak dost eliyle sarıldığında kapanabileceğini bilmektedirler.

Biz Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak insani ve siyasi sorumluluğumuzun farkında olarak diyoruz ki;

Öncelikle; ısrarlı talebimizi sürdürerek, Madımak oteli utanç müzesi olmalıdır. Utancın mabedi olan o otel gelecek tüm nesillere yapılan katliamın acısını ve gizli özrünü hatırlatmalıdır.

Alevilerin eşit yurttaşlık talepleri esas alınarak, alevi toplumun bütün beklentilerine karşılık gelecek yasal düzenlemeler hızla yapılmalıdır.

Devletin, inanan ve inanmayan tüm kimliklerin kendilerini özgürce ifade etmesinin güvencesi olması anlamında ‘eşitlikçi ve özgürlükçü laiklik’ ilkesine sahip çıkılmalıdır. Alevi halkında oluşan güven krizini aşmak için, Dersim, Maraş, Çorum ve Sivas katliamları devlet ve toplum tarafından ciddiyetle ele alınmalıdır.

Bunun için Alevi örgütlerinin rehberliğinde başta Madımak Oteli’nin gerçek bir yüzleşme müzesi yapılması olmak üzere önemli sembolik adımların atılması ve katliamlarla ilgili dosyaların açılarak tarihle hesaplaşma ve adaletin sağlanması yönünde samimi girişimlerde bulunulması gerekmektedir.

Alevilerin talepleri bizim de taleplerimizdir. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi, bu taleplerin gerçekleşmesi ve kalıcı çözüm için, asimilasyoncu politikalara karşı Alevilerin eşit ve özgür yurttaş olarak yaşama taleplerinin güvencesi olan tüm yasal düzenlemelerin yapılması için birlikte mücadele eder.

Biz Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak; Gerçek anlamda laik olmayı başaramamış ülkemizde, küçük siyaset hesaplarına kurban edilmek istemeyen ve kendi inançlarını devlet tekelinden kurtarmak isteyen ayrımcı politikaların mağduru olan Alevi ve diğer tüm inanç gruplarının özgürce ve huzur içinde yaşamaları için şart olan eşitlikçi ve özgürlükçü laik Türkiye’nin yaratılması için herkesi ortak mücadeleye davet ediyoruz.

Sivas’ta yanan lanetli ateşi birlikte söndürelim.

***

Sevil Turan – Naci Sönmez

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüleri

Kategori: Manşet

Dış Köşe

Ecdadımıza dair – Ömer Laçiner

Galiba yirmi yıl kadar önceydi. Çocukluk arkadaşım Nişan’ı aramak için gittiğim Feriköy’deki Sivaslı Ermenilerin de müdavimi olduğu hemşehri kahvesinde çok yaşlı bir Ermeni’nin oturduğu masaya ilişivermiştim. Yan masadaki konuşmalarda bir ara “hamaylı” sözcüğü geçti.1 İhtiyar birden ilgilendi; “bilirim” dedi, “üç yıl taktım”. Masadakiler “Amca sen Hıristiyansın, nasıl olur?” diye şaşırarak sordular. Epey ısrardan sonra anlattığı hikâyeyi onun ağzından anlatayım:

“Sivas’ın Sularbaşı Mahallesi’nde otururduk. Yedi-sekiz yaşlarındayken bir gece yarısı babam, beni ve küçük kardeşimi alıp sokağımızın öbür ucunda büyükçe bir eve götürdü. Kapıyı çaldı ve çıkan sakallı, yaşlıca bir adama “Emanetlerimi getirdim” dedi. İsminin Hüseyin olduğunu orada öğrendiğim adam, bana ve kardeşime içeri geçin dedi; sonra babamla vedalaştılar. Babam bize kapı aralığından bir kez daha bakıp gitti. Onu son görüşüm oldu bu. Hüseyin Efendi’nin bizden biraz büyük çocukları da vardı. Günlerce hiç sokağa çıkmadan iki katlı evin içinde ve bahçesinde kaldık. Bir öğleden sonra Hüseyin Efendi aceleyle çarşıdaki dükkânından eve geldi; biraz sonra karısı kendi çocuklarıyla bizi toplayıp yukarı kata çıkardı. Orada Hüseyin Efendi’nin emriyle kendi çocuklarının boyunlarındaki hamaylılar bize takıldı, benim boynumdaki haç da büyük oğluna verildi. Hüseyin Efendi karısına “Başıma bir şey gelirse bizim çocuklarımız bunlardır diyeceksin” diye yemin ettirdi. Biz çocuklara da aynısını tembih etti. O sırada kapıdan gürültüler geliyordu. Bizi üst katın arka odasına götürdüler, Hüseyin Efendi de diğer odanın sokağa bakan penceresinin önünde elinde bir tüfekle durdu. Sonradan öğrendik ki birileri bu evde saklandığımızı ihbar etmiş ama zaptiyeden bir tanıdığı da bunu derhal Hüseyin Efendi’ye haber vermiş. O da hemen dükkânı kapatıp eve koşmuş. İhbar üzerine gelen silahlı adamların “Evinde Ermeniler varmış Hüseyin Efendi, onları teslim et” diye bağırdıklarını duyduk. Hüseyin Efendi “Evet, emanetler burada. Ama saydım, kırk iki tane de kurşunum var. Bunları o emanetleri elimden almak isteyenlere yedirmeden, kimseyi sokmam buraya” diye cevap verdi.

Evin önündeki konuşmalar, gürültü patırtı ne kadar sürdü bilmiyorum ama sonunda sakinleşti. Bir daha da benzer bir olay olmadı. Ama ben ve kardeşim üç yıl hamaylı ile dolaştık. Sonra karısı ve çocukları ölmüş amcam geldi, beni ve kardeşimi yanına aldı. Hüseyin Efendi’nin oğullarının hamaylılarını verdik, büyük oğlu da haçımı iade etti bana.”
Ceketinin üst cebinden bir haç çıkarıp gösterdi bize, “İşte o haç, bu haç” dedi.

Bu hikâye ile ilgili birbiriyle bağlantılı iki nokta üzerinde durmak istiyorum. Birincisi; elbette bu ilginç hikâyeyi başkalarına da sorup doğrulatmak istedim. Kahveye zaten çok nadir gelebilen o ihtiyar Ermeni’nin çok eski tanıdıkları onun bir Müslüman’a emanet edilerek soykırımdan kurtulduğunu, ihbar edilme olayını doğruluyor ama hamaylı konusundan çok sonraları bahsetmeye başladığını söylüyorlardı.

Anlaşılıyordu ki o ihtiyar Ermeni, hikâyesine bu hamaylı detayını sonradan eklemiş, ekleme ihtiyacını duymuştu. Bunu neden yapmış olabilir sorusu defalarca aklıma takıldı.

Benim çocukluğumda, 10-12 yaşındaki yeni yetmeler dahi resmî yalana kanmayacak kadar bilirdi Ermenilerin başına gelenleri. O zamanlar elli bin nüfuslu olan şehir merkezinde bini aşkın Ermeni’nin yaşadığı bir mahalle bile vardı. Çarşıda çoğu terzi, kuyumcu zanaatkârların çocuklarıyla oynar, birlikte okula giderdik ve çoğunluğu hayli dindar babalarımız Ermeni çocuklarla kavga edecek gibi olsak da vurmamamızı, küfretmememizi sıkı sıkıya tembihler, aksi olursa dükkânın kuytusuna çekip tokatlayıp azarlardı. Resmî yalanı duymazdık ama derin bir sessizlik vardı. Babalarımız ve analarımız yeri geldikçe alçak sesle onların yaşadığı korkunç olayları bölük pörçük anlatır, mahallemizdeki yaşlı kadınlardan bazılarının “aslen Ermeni” olduğunu fısıltıyla söyleyip, ağzımızı sıkı tutmamızı tembihlerlerdi. Şehrin zenginlerinden birinin başına kötü bir şey geldiğinde “vurdurttuğu veya malını gasp ettiği Ermeni’nin ahı tutmuştur” dendiğini duyardık.

O yüzden ben ve birlikte ihtiyar Ermeni’nin hikâyesine kulak kesilmiş Sivaslılar, onun kadar şanslı olamamış on binlerce çocuğun, yüz binlerce kadın, genç ve ihtiyarın öldüğü, öldürüldüğü kanlı, zifiri karanlığı hatırlayarak, engellenemez bir suçluluk duygusuyla bakışlarımız yere eğik sessizce dinliyorduk onu. İhtiyar Ermeni, galiba hikâyesinin dokunulmamış gerçeğini anlattığı yıllar öncesinde onun yansıttığı ışığın bile, zihinlerimize çökmüş o zifiri karanlıkta cılız kaldığını, gölgelendiğini kederli yüzlerimizden anlamış olmalı ki bizi “o sıralar insanlığımızı mı yitirmişiz” kötümserliğinden, bunun acısından çekip çıkaramayan o ışığı daha da güçlendirmek, o kapkaranlığı yaran bir ışıldağa dönüştürmek istemişti. Hamaylı faslını bu nedenle sonradan eklemiş olmalıydı hikâyesine. Böylece hem o meçhul Hüseyin Efendi adlı kahramanın yeterince yüce alicenaplığına kişisel minnetinin karşılığını vermiş oluyor hem de o ikisinin hikâyesinin neredeyse yüz yıl öncesinden günümüze ve geleceğimize yansıyan ışığın kıvılcımlandırdığı “öyle bir insan olabilmek” özlemini, imrenme duygusunu canlandırıyor.

***

İhtiyar Ermeni’nin anlattığı hikâyeyi zaten bir avuç kalmış gayri Müslimlere rastladığımız Adalar, Bakırköy, Şişli, Pangaltı gibi semtlere yolum düştükçe ister istemez hatırlarım. Çünkü oralarda Ergenekon, Türkgücü, Talat Paşa, Bozkurt gibi sokak, cadde, tesis isimleri bollaşır “nedense”. Bu uygulamayı savunan ve sürdürenler ile zihnimdeki Hüseyin Efendi arasındaki dibi çok derindeki uçurum daima ürpertmiştir beni. Kahredici bir milliyetçiliğin hazır ve nazırlığını ilan eden o sokak adlarının az ilerisinde, adı da üstelik “Hürriyeti Ebediye” olan tepecikte Ermeni Soykırımı’nın asli failleri olan Enver, Talat Paşaların anıt mezarının yer alışı da aynı uçurumu hatırlatır bana.

Yıllar önce sıkı bir Türk milliyetçisi ile tartışmaya girişen bir arkadaşım sonunda “tamam” demişti “Artık senden daha fazla inanıyorum milliyetçiliğe”. Öteki şaşkın dururken devam etmişti: “Evet, milletler var ama iki tane. Biri iyi insanlar milleti diğeri de senin gibilerin milleti. İkisi de dünyaya yayılmış. Ben birincisindenim sen de diğerinden”.

O uçurum başka nasıl izah edilebilirdi ki?

İhtiyar Ermeni, hikâyesini bitirdiğinde dinleyenlerden biri “keşke benim dedem olsaydı Hüseyin Efendi” demişti. O an hepimizin içinden dedemizin Hüseyin Efendi olması ihtimalinin ışığı gururlandırıcı, iç ferahlatıcı bir esinti gibi geçmiş olmalıydı. Talat ve Enver Paşaları anıt mezarlara layık ecdat statüsüyle yüceltenlerin kesinkes hain diye damgalayacakları Hüseyin Efendi’yi, katliam emirlerini “insanlıkdışı” diyerek dinlemedikleri için o paşaların talimatıyla azledilen, hatta öldürülen Osmanlı memurlarını, katliam kurbanlarına ellerinden gelebildiğince yardım etmeye çalışmış yüzlerce isimsiz insanı ise biz şimdilik ancak vicdanımızın ve insanlık değerlerimizin ışıklı koynunda anıtlaştırabiliyoruz.

24 Nisan anmalarının yapılacağı günün gecesinde birtakım kişilerin, Kurtuluş’ta, soykırım kurbanlarının ve Hrant Dink’in resimlerinin olduğu bir afişin üstüne, biri Hrant Dink’in resminin üzerine gelecek şekilde Enver ve Talat Paşaların resimlerini yapıştırdığını; birilerinin de Agos gazetesi önüne sabaha karşı “bir gece ansızın gelebiliriz” mesajıyla siyah çelenk koyabildiklerini duydum. Ecdadı Talat ve Enver olanlarla “dedem Hüseyin Efendi olsaydı keşke” diyenler arasındaki ürpertici uçurumu bir kez daha duyumsadım. 100 yıl sonra da tüm derinliği ile orada, içimizdeydi işte. Cumhurbaşkanı, Başbakanı ve üç büyük partisiyle devlet, o uçurumun dibinden bizim bulunduğumuz tarafa hainler diyerek tepinmeyi sürdürüyor hâlâ.

Ama sesleri zayıflıyor ve uçurum üzerlerine doğru kapanmaya başladı bile. O kapanışın rüzgârıyla sadece kanla beslenen milliyetçiliklerin alamet-i farikası olan tabelalar sökülmekle kalmayacak; ıssızlığa terk edilmiş Paşa mezarlarının tam karşısından eli öpülesi Hüseyin dedelerimizin canlanıp aramıza karıştığını görmüşüz gibi bir sevinç de duyacağız.

Ömer Laçiner – www.birikimdergisi.com

1 İçinde bazı ayetler, koruyucu dualar yazılmış bir kâğıdın olduğu, boyna takılan, üçgen şeklinde meşinle kaplı bir kutucuktur hamaylı.

Kategori: Dış Köşe