Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Krizler Çağı ve karşılık verebilme yeteneğimiz-2: Yeşil Kamp’ın yaratıcı direnişi

Yeşiller’in yaklaşık on yıl önce başlattığı ve son 4 -5 yıldır Yeşil Düşünce Derneği tarafından yaz mevsimi geleneğine çevrilmiş bir buluşma Yeşil Kamp. Assos sahillerinde, keyifli bir kamp ortamında yapılması; içeriğinin yoğun ve eğlenceli oluşu son yıllarda müdavimlerini de yarattı.

Katılımcılarından biri olarak diyebilirim ki çoğumuz, yılın en iyi zamanlarının ne zaman olacağını önceden bilirdik. Geçtiğimiz yılların içeriklerini de göz önüne alarak kampın gerçek bir sosyal ağ yarattığını, sürekliliğinin de buradan kaynaklandığını söyleyebilirim. 2020’ye geldiğimizde ise Covid-19 pandemisi, kamp hazırlıklarına başlandığı sırada küreselleşti. Karantina koşullarındayken,  1 – 4 Eylül tarihlerinde çevrimiçi ortamda gerçekleştirme kararı alındı ki bu da deniz, kum, güneş, dans ve yan masadan yükselen kahkahaların olmayışı demekti. Daha önce yaşamadığımız çapta bir pandeminin ilk aylarında mücadele ağlarının verebileceği tepkilere dair ilk deneyimlerden biriydi.

Yeşil Düşünce Derneği açısından da çevrimiçi bir yeşil kampın nasıl olabileceği aşamasına adım adım gelindi. Özellikle kampın genel temasının belirlenmesi, onun da içerik ve formatla uyumlu olması açısından önemliydi. Bunun için de dernek gönüllülerine bir çağrı yapıldı. İlk toplantıda gönüllüler, ağırlıklı olarak yaşanan gelişmeleri kriz teması etrafında tartıştı. Bu tartışmalar ışığında kampın iletişimini yürüten Güneş, Ütopyalar, Distopyalar ve Kesişimler: Krizler Çağı başlığını taşıyan kamp görselini bizlerle paylaştı. Aslında çevrimiçi ortamın olanaklarını da merak ediyorduk. Programı tasarlarken fark ettik ki, çevrimiçi ortam moral bozucu olabildiği kadar belli fırsatları da içeriyor.

Bu fırsatın en bariz olumlu halini, kamp programının sonunda Çanakkale ve Kemer-Ulupınar’daki direnişlere aynı anda bağlanarak tecrübe ettik. Çanakkale’deki altın madenciliğine karşı başlatılan ve geçtiğimiz günlerde maden şirketinin çekilmesinde belli ki kritik önemi olan nöbetteki aktivistler ile Kemer’in Ulupınar ilçesinde çift yol çalışması için kesimi söz konusu olan yüzyıllık bir çınar ağacını korumak için ağacın altında buluşmalar düzenleyenler bir araya geldiler. Oturum, eylemlere nasıl ve neden başladıklarını; ayrıca seslerini duyurmak için yaptıkları yaratıcı eylemlerin kendileri için nasıl bir deneyim olduğunu ve genel anlamda ne ifade ettiğini konuştular.

Görünen o ki, bizi eyleme geçiren ve benzer ifadeleri kullanan insanlarla karşılaşmamızın motivasyonları halen oldukça ortak.  Gözlerimizin önünde gerçekleşen yıkımlara karşı dur diyebilmek için yapabileceğimiz her şey ile o ağacın altında buluşuyoruz. Burada kalabalık olmaktan ziyade, yıkımı görmek ve ona karşılık verebilmenin önemi vurgulanıyor.

Yaratıcı direniş

Dünyanın öbür ucunda benzer bir durum ya da eylemden bahseden yazarlarla aynı sayfada olmanın kıymetli olduğunu düşünüyorum. Donna Harraway de, bahsettiği karşılık verebilme yeteneğinin bulunduğumuz topluluklardaki diyalog ortamından çıkan ortak yönelimden, henüz olmayan; ancak her an olabilecek cezbedici tahayyüllerden oluştuğunu söylüyor.  

Ekolojinin varsayımlarından biri, çeşitliliğin yaşam alanlarının direncini arttırdığını söyler. Özellikle yok olma tehlikesi altında türler yine insanlar tarafından kontrol edilen bir dengede devam edebiliyorlar yaşamaya. Bu yüzden, insanların da hem kendileri arasında hem de insan – dışı varlıklarla birlikte yaşamaya dair farklı karşılık verebilme olanakları geliştirmeleri gerekiyor olabilir.

Birbiriyle ve doğayla ilişki

Kampın ilk gününde gerçekleştirilen Kesişimsellik panelinde farklı meseleleriyle bir araya gelen aktivistlerin,  en azından birbirlerine karşı benzer bir niyet ile yaklaştıklarını, birbirlerini duyma ihtiyaçlarını görebilmek zor değildi. Bu panel, bir iklim aktivisti olarak da kendi adıma düşündürücüydü açıkçası. Müslüman kadınların, beyaz yakaların, işçilerin, iklim aktivistlerinin ayrı ayrı, birbirleriyle ilişkilerini anlatarak doğa ile olan ilişkilerini de kurguladıklarını; önlem alma, yapmama, durma halinin hepimizin ihtiyacı olabileceğini hatta direnişin de bir parçası olabileceğini fark ettim.

Kampın ana gövdesini oluşturan diğer oturumlarda Tanıl Bora ile Muhalefetin Dilini; Ümit Şahin, Sezin Öney ve Murat Özbank ile de pandeminin çoğu kişinin aklına getirdiği Ütopya ve Distopyaların Günümüz Gerçekliğinde Buluşması üzerine tartışmaları takip ettik. Bütün bu oturumların çevrimiçi oluşu, kayıtlarının da her an ulaşılabilir olmasını sağladı.

Kamptan bağımsız olarak ise, aslında belirli oturumlar ve paneller her zaman yapılabilir. Karşılık verebilme yeteneğinden bahsetmek için Yeşil Kamp’la başlamamın bir nedeni de, programın bu ana akışının dışında; ama tartışmalarla paralel ilerleyen bir performans videoları akışının da olması. Hem pandemi sürecinde sanatçıların yeni durumdaki zorluklarına dair ilk tepkilerden biri oluşu, hem de çevrimiçi olanaklara dair fikir vermesi açısından önemsediğimiz bir akıştı. Sanatçılar, pandemi sürecinde yarattıkları içeriklerin, eserlerin sayısız paylaşımını karşılıksız bir şekilde yaptılar.

Yeşil Kamp’ın bu içeriği de buna çevrimiçi ortamda alternatif bir cevap değildi; ancak yapılabilecek pek çok şeyin profesyonel ya da amatör anlamda zemini olduğunu olup olmadığına dair bir denemeydi.  Performans videoları akışına katılan sanatçı ve aktivistlerin sundukları katkılar ve ele aldıkları konularla ilgili konuşabilmek için son gün, Yeşil Kampın Yaratıcı Direnişi söyleşisini gerçekleştirdik.

Söyleşi öncesinde Ceylan Schumacher ile birlikte çalıştığımız, Çamlık videosunu katılımcılarla paylaştık. Kampın belki de en kapalı bu videosunda doğa ile olan ilişkimizde seslerin, müziğin artık üzerinde pek de düşünmediğimiz sade ama kıymetli yerine biraz esrarengiz sesler katarak dikkat çekmek istedik. Ayrıca, videonun amatör ruhunu da belirtmek gerekir. Böyle bir video sonrasında, kampın sanatçı ve aktivistlerinden oluşan bir performans katılımcılarıyla yaratıcı eylemin kendileri için neler ifade ettiğini konuştuk. Bir çeşit çağrı gibiydi kendi adıma.

Nasıl bir normal? 

Katılımcılardan Güneşin Aydemir’in yaratıcılığın bir anlamda yoktan var etmek anlamına gelmesinin yanında doğanın sürekli devinimlerinde bir süreklilikle iç içe olduğu gibi bir kavramsal yaklaşımla sohbet başladı. Ardından katılımcılar kampa yaptıkları katkıların üretim süreçlerinden bahsettiler. Yokoluş İsyanı aktivisti ve sanatçı Eymen Aktel, Ütopyalar ve Distopyaların Günümüz Gerçekliğinde Buluşması paneli öncesi ve sonrasında hazırladığı çizim videolarının tartışma oturumuyla kurduğu bütünlüğüne dair memnuniyetini ifade etti. Aslında böyle bir videonun, kampa farklı biçimlerde katılım gösteren herkes için farklı bir estetik deneyim oluşturduğunu konuştuk. Eymen’in ikinci videosu ise #EvdeKal sürecinde ürettiği, “Olamayız Artık Eskisi Gibi” videosunda kendisinin çizdiği 60 farklı yüz ifadesinden oluşan giysiyle evde geçirdiği anlardan görüntüler içeriyor. Bu performansında sanatçı, nasıl bir normale dönüşeceğini bilmediği bir geleceği düşünmeden karantinada olduğu evinde bir odadan diğerine geçerkenki ruhsal değişimleri göstermek istediğini söyledi.

Programın tiyatro performanslarından K’nın Sesi oyunlarının yazar ve yönetmeni Duygu Dalyanoğlu ise, 10’ar dakikadan oluşan 6 farklı ses tiyatrosu fikrinin dijital bir hikâye anlatıcılığının nasıl mümkün olabileceğine dair deneyim ihtiyacından çıktığını belirtti. Kamp katılımcıları K’nın Sesi’ni Tanıl Bora’nın Muhalefetin Dili oturumundan hemen önce dinleme olanağı buldular. Böylece aslında Yeşil Kampın Yaratıcı Direnişi’nin en sade deneyimini sunmuş olduk. Benzer şekilde Kesişimsellik atölyesi öncesinde bir bölümünü izleyebildiğimiz Tatavla Tiyatro’nun İnsan Çağı oyunu, Güneşin Aydemir’in masal saati ve Gökçe Coşkun’un minik video konseri de program akışına hem kamp havasını hatırlatan hem de yaratıcı direnişe dair farklı fikirler sunan performanslar oldular.

Önümüzdeki yıl bizi nasıl bir yeşil kampın beklediği ise ayrı bir merak konusu. Kamp, çevrimiçi ortamda evrilirken ona katkı sağlayanlarla birlikte konuşmak, bütün bu krizlere verebildiğimiz güçlendirici karşılıkları geliştirmek adına (en azından) devamlılığı kıymetli hatta elzem pratikler. 

Yeşil Kampın videolarına, Yeşil Düşünce Derneği’nin Youtube sayfasından ulaşabilirsiniz.

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetRöportaj

İrlanda’dan gelen slogan: İklim değişikliği erkek sebepli; feminist çözümlü bir sorundur

Bu yıl 23’üncüsü düzenlenen Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali içerisinde düzenlenen etkinlikler kapsamında İrlandalı ekofeminizm aktivisti V’cenza Cirefice ile bir söyleşi gerçekleştirdik. 

Festivalin Uluslararası İlişkiler Koordinatörü Dicle Kızılkan‘ın kolaylaştırıcılığında gerçekleştirdiğimiz söyleşi İstanbul Sözleşmesi’nin tartışmaya açıldığı bu zamanda çok daha büyük bir anlam kazanıyor. 

***

Dicle Kızılkan: Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nden herkese merhaba. Öncelikle arkadaşlarımı tanıtmak istiyorum. V’cenza Cirefice İrlandalı bir ekofeminist ve oradaki ekofeminist bir kolektifin üyesi. Fossil Free NI adlı aktivist bir grubun koordinatörü. V’cenza İrlanda’da kadın ve ekstraktivizm üzerine doktora yapıyor.  Bahar Topçu bale öğretmeni ve iklim aktivisti. Kendisini yeşil ve feminist olarak tanımlıyor. Şimdi sözü Bahar ve V’cenza’ya bırakıyorum.

Bahar Topçu: Teşekkürler Dicle. Tekrar merhaba V’cenza. Kadınların çevresel mücadelelerin ön saflarında olduğunu söylüyorsun. Bunun Türkiye için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Feminizm üzerine akademik işlerdeki ve aktivizm uygulamalarındaki güncel tartışmalarda ekofeminizm git gide daha önemli bir yer tutuyor.

Öncelikle lütfen kendini neden ve nasıl bir ekofeminist olarak tanımlamayı seçtiğini anlatır mısın? Teorisiyle, günlük uygulamalarıyla ve aktivizmiyle ile nasıl ilişki kurdun?

V’cenza Cirefice: Sanırım kendimi her zaman çevreci ve de feminist olarak gördüm. Ama bu ikisini ve teorilerini birleştirmem lisansa başlayıp ekofeminizm hakkında okumamla oldu. Ekofeminizmle ilgili bir paragrafı okuduğumda kafamda bir ampul yandığını hatırlıyorum. Farklı baskıların ve mücadelelerin nasıl birbirine bağlı, örülmüş gibi olduğunu anlamama gerçekten yardımcı oldu. Sonra ekofeminizmin özünde kapitalizm, sömürgecilik, ataerki gibi baskıcı sistemlerdeki cinsiyetçilik, ırkçılık gibi bir sürü sorunun kökünü saptadığını anladım. Bu feminizm için yeni bir şey olmasa da ekofeminizimin yaptığı şey, insan olmayan doğayı da ezilen sınıfa dâhil etmek. Sevdiğim yanı da bu.

Tüm bu dünya görüşü, olaylara ve dünyaya sistematik bir bakış açısıyla yaklaşmak beni aktivist olarak da etkiledi. Akademik araştırmamı da ekofeminizm üzerine yaptığım için şanslıyım. Ayrıca Dicle’nin bahsettiği ekofeminist kolektifine de dahil oldum. Gerçekten harika bir topluluk. Bir sürü yürüyüş, atölye ve etkinlik düzenleniyor. İrlanda’daki diğer feminist kolektifler de öyle. Mesela, Galway feminist kolektifi, açık bir şekilde ekofeminist değiller ama çevresel adalet ile toplumsal cinsiyet adaleti arasındaki bağlantıyı gerçekten anlıyorlar.İçinde bulunduğum, olaylara yapısal bir açıdan bakan aktivist hareketler bu şekilde. Ekofeminizmin gerçekten güzel bir yanı şu, akademik bir olgu ama kolektif hareketlerle ve bizi bu keşmekeşe sokan baskıcı yapıları değiştirmek ile yakından ilgili. Bu gruplarda bulunduğum için bağlılık ve dayanışma hisleri içindeyim.

‘Kültürel ve materyal ekofeminizm’

B.T: Doğayla olan ilişkimize ekofeminizmin yaklaşımı üzerine konuşmak istiyorum seninle. Bazı eleştiriler ekofeminizmin oldukça özcü olduğunu söylüyor çünkü gezegene doğa ana demek ve kadını doğanın üretkenliğiyle bağdaştırmak özcülük gerçekten. Bir başka eleştiri de siyasi mücadelenin dışında kaldığı yönünde. Sen ne düşünüyorsun? Bu eleştirilere hareketin içinden biri olarak nasıl yaklaşıyorsun?

V.C: Özcülük konusundan başlayalım. Ekofeminizmden bahsedilirken konuşulması çok önem arz eden bir konu. Bu konunun bahsini açmana gerçekten memnun oldum. Birçok ekofeminist, özcü oldukları şeklinde ağır eleştiriler aldı ve bence bu aslında çok isabetli bir eleştiri. Ama feminizmde olduğu gibi, ekofeminizmin de bir sürü farklı dalı var. İki geniş kola ayrılabilir: Kültürel ekofeminizm ve daha materyal ekofeminizm.

Kültürel kol çok özcü ve ben bu kolu takip etmeyi pek sevmiyorum. Amerikalı beyaz orta sınıf kadınlar tarafından 80’ler ve 90’larda geliştirilen bu kol, kadın ve doğa arasında özel, kozmolojik ve ruhani bir bağ çiziyor. Doğa ana ve tanrıçalara tapınma hakkında çok konuşuyor. Sanırım siyasi açıdan, bu oldukça sorun yaratıyor çünkü çoğu zaman, mücadelelerine katılmadan yerli kültürleri sahipleniyor. Ayrıca, bütün kadınların aynı kategoride olduğunu, aralarında bir fark bulunmadığını ima ediyor ve diğer cinsiyet çeşitlerini tamamen gizliyor.“Kadın olmak için, bu şekilde olmalısın” der gibi.

‘Kadınların çevreyle daha maddesel bir bağı var’

Benim kendimi daha çok dâhil ettiğim dal materyal ekofeminizm. Bu dal, doğanın ve kadınların, toplumun yapılandırmış olduğu kategoriler olduğunu söylüyor. Kadın ve doğanın arasındaki bağlantının kökü, aslında kapitalist, ataerkil üretimde ve bu sistemlerin, çevresel bozulmanın ve iklim değişikliğinin en kötü etkilerini kadınlara dayatmasındadır. Ve çevreyle aralarındaki ilişki, toplumsal cinsiyet rolleri ile bağlantılıdır. İş gücünün cinsiyete göre bölünmesi ile de ilgilidir. Bakım ve üreme işlerinin çoğunu kadınlar yaptığı için çevreyle daha maddesel bir bağları vardır.

Bence sırf bir kısmı özcü diye bütün bir hareketi yabana atmamak önemli. Gerçekten iyi bir anlayış sunabileceğini düşünüyorum. Özellikle kesişimsellik konusunda. Siyah feminist Kimberle Crenshaw bu kavramı geliştirdiğinden beri, kesişimsellik hakkında konuşan ilk hareketlerden biri ekofeminizm oldu. Irk, sınıf, etnik köken, cinsellik, cinsiyet ve çevrenin ilişkili olduğunu ve birbirleriyle kesiştiğini ilk konuşan hareketlerden de biriydi.

B.T: 2018’de İrlanda, Anayasasında kürtajı yasaklayan 8’inci Maddenin iptalini referanduma taşıdı ve yüzde 60’lık bir oy oranı ile kürtajın bir insan hakkı olduğunu savunanlar kazandı. Nasıl hissetmiştin? Ekofeministler kürtaj hakkı hareketinin nasıl bir parçası oldular?

C.V: Aslında bunun hakkında konuşacağım için mutluyum. Çünkü bu İrlanda için çok büyük bir andı. Bu, taban aktivizminin işe yaradığının bir kanıtıydı. 30 yıldır İrlanda’daki feminist organizasyonların verdiği uğraşların da öyle. İrlanda referanduma giderken seçim yanlısı grubun bir parçası olma ayrıcalığına eriştim. İnanılmaz bir şeydi. Referandumun olduğu yıl yurt dışında yaşıyordum, ama uzaktan dayanışma hareketlerine katılabildim. Yurt dışında yaşayan bir sürü İrlandalı insanın dünyanın her yanından dayanışmaya katıldığını görmek güzeldi.

Referanduma ekofeminist bir bakış açısından bakarsak… Birçok farklı çeşit feminist grup bu mesele üzerine organizasyon yapıyordu. Referanduma uzanan süre için bu en önemli meseleydi. Dublin’deki ekofeminist topluluk da çok aktifti. Propaganda yapıyorlardı, kapı kapı geziyor, bağış topluyor, yürüyüşlere katılıyorlardı. Siyasetçilerle konuşuyorlardı.

Dublin’de kürtaj hakkı için gerçekleştirilen yürüyüş

‘Kadının vücudu kaynak olarak görülüyor’

Ekofeminist bir bakış açısından… İçinde bulunduğum gruplar, üreme adaletinin, çevre adaletine bağlı olduğunu gerçekten anlıyordu. Çünkü sistematik bir yaklaşımda bulunuyorlardı. Onların bunu nasıl anladığı, ya da benim nasıl anladığıma gelirsek… Sömürgecilik, ataerki ve kapitalizm gibi baskıcı sistemler, “biz” ve “ötekiler” konseptlerini yaratmaya bağımlıdır. Kendi, faal ve kontrol sahibidir. Ve ötekiler kontrol edilecek, sömürülecek ve hükmedilecek bir kaynak olarak görülür. Sistem bunu doğaya yapıyor, kadınlara yapıyor, yerli toplumlara yapıyor. Nesne gibi gördüğü herhangi birine yapıyor. Bu durumda, bence kadın vücudu bir kaynak olarak görülüyor. Yola getirilecek ve kontrol edilecek, sistemin devam etmesi için gereken iş gücünü üretecek. Kapitalizmin devam etmesini sağlayacak. Bu kesinlikle insanlıktan çıkaran bir dünya görüşü.  Bu,sistemin doğaya ettiği muameleyle bağlantılı.Mümkün olduğunca kullanılacak bedava bir kaynak gibi görülüyor.Üreme adaletini de, fiziksel olarak doğum yapma eyleminden çok daha fazlası olarak görüyorum. Üreme eylemleri hayatı sürdüren eylemlerdir. Gerçek üreme adaleti, barınma, temiz bir çevre, ekonomik ve sosyal refahı kapsar. Yani aslında hepsi birbirine bağlı.

B.T: Kadın vücudu ile ilgili söylediklerin aklıma Vandana Shiva’nın bir sözünü getirdi. Diyor ki, ataerki ve modern tıp, kadının vücudunu değersizleştirmek için ortaklaşa çalışıyor. Senin sözlerinle bunlar kafamda tam oturdu aslında. 

Bununla beraber iklim adaleti hareketi açısından da konuşmak istiyorum bunu. Kesişimsellik, mücadele ettiğimiz ataerki ve iklim inkârcılığında karşılıklı bir şekilde çalışıyor. İklim adaleti için ön saflarda uğraşan kadınlar karşılarında onları ötekileştiren beyaz ve zengin erkekleri bulabiliyor. Kadın haklarıyla paralel bir şekilde iklim krizini de inkâr ediyorlar. İklim hareketi ve feminist hareketin dayanışması da giderek gelişiyor haliyle.

Bunun hakkında ne düşünüyorsun? Çünkü tüm bu nefreti ve eleştiriyi bir şekilde beraber karşılıyoruz, öyle değil mi?

C.V: Evet, kesinlikle. İklim değişikliğine karşı verilen mücadelenin ön saflarında gençler, kadınlar var. Şanslıyım ki WECAN’de (Kadınların Dünya Ve İklim Hareketi Ağı) staj yaptım. Dünyanın her yanında iklim değişikliğine karşı mücadelenin ön saflarında olan kadınları belgeliyor, vurguluyorlar. Bence bu mücadelede bu kadar çok kadının ön saflarda bulunmasının sebebi, kadınların çevreye daha duyarlı olduğu özcü bir bağlantı değil. Bence sistem bu insan grupları için iyi işlemiyor. Zaten sömürülüyorlar ve neoliberal sistemin en kötü etkileriyle yüzleşiyorlar. Kendi hayatında birçok zulümle karşılaşınca, doğaya yapılan zulmü görmek birçok açıdan daha kolay. Ama sanırım bağlama göre değişir. Bence bunları yaş, sınıf, etnik köken, cinsellik gibi şeylerin de etkilediğini görmek önemli. Kadınların karşı karşıya kaldığı düşmanlık ile ilgili örnek vermemiz gerekirse… Yerli kadınlar, beyaz olmayan kadınlar, küresel boyutta sömürgecilik, kapitalizm ve ataerkinin üçlü tehdidiyle karşı karşıya. Cinsel şiddet, ölüm tehditleri… Hatta daha yavaş şiddet çeşitleriyle: Su sistemleri, yaşamak için bel bağladıkları toprakları gibi geçim yollarının tüketilmesi… İklim değişikliğini yaratan sistemin tümünün ataerkiden, bunun bağlı olduğu kapitalizm ve sömürgecilikten kaynaklandığını düşünüyorum. Ve sistemin ataerkil tarafı, bu ataerkil dünya görüşündeki kabul edilebilir toplumsal cinsiyet rollerine karşı gelen aktivistlere tepki gösteriyor. Aktivistler öne çıkıyor, çekinmeden konuşuyor ve alenen karşı geliyorlar. Bu da sistem için kabul edilemez. Çünkü dediğin gibi, sistemin birçok farklı parçasına meydan okuyor.

‘Feminist bakış açışı önemli’

Bence feminizmin iklim hareketine katabilecekleri gerçekten harika. Olayın, toplumdan bağımsız, kenarda var olan bir çevre düzenlemesi olmadığı fikrini sunuyor. Aynı zamanda toplumsal adaletten bahsediyoruz. Mesela dünyanın her yanında taban organizasyonlarının çoğu kadınlar tarafından yapılıyor. Özellikle beyaz olmayan kadınlar ve yerli kadınlar tarafından. Ama yukarı çıktıkça, daha ana akım STK’larda, idarelerde, kurumlarda, çoğunluğun batılı beyaz erkekler olduğunu görüyoruz. O yüzden bu duruma sürekli dikkat çeken feminist bir bakış açısı olması önemli.

İklim hareketlerine feminist yaklaşımların en sevdiğim yönlerinden birisi, krizin sistematik köklerini işaret ediyor oluşu. Bireysel yaşam tarzı değişikliklerine bağlı neoliberal yaklaşımlar yeterli değil. Değişmesi gereken sistemin kendisi. Mesela ev içi tüketim uygulamalarını değiştirmekten bahsediyorsanız ama ev içindeki toplumsal cinsiyete göre iş bölümüne karşı çıkmıyorsanız, hâlihazırda sahip olduğumuz sistemi kopyalamış olacaksınız yalnızca. Ve devam ettireceksiniz. Teknolojik düzeltmelerin veya çözümlerin piyasada olduğunu söylemek ise, bu eşitsiz güç ilişkilerini olduğu gibi bırakacaktır. Yani aslında krizin köküne değinmez. Baskının ve sömürünün devam etmesine izin verir. Feministlerin önceliklendirip cinsiyetçiliğe, ırkçılığa meydan okuyan farklı çözümler göstermesini müthiş buluyorum. Krize farklı, daha derin bir şeklide bakıyorlar.

B.T: Söylediklerine ufak bir ekleme yapmak istiyorum. Birçok araştırmaya göre, iklim değişikliğinin darbelerinden ilk etkilenenler kadınlar. Kuzey ya da Güney Yarımküre’de olmaları bir şeyi değiştirmiyor. Her seviyedeki kadınlar iklim değişikliğinin darbelerinden etkileniyor. Buna karşılık, iklim değişikliğine sebepler olanlara baktığımızda, dediğin gibi, sistemde ve karar vericilerde, erkekler ve kadınlar eşit sayıda değil. İklim değişikliğinin sebebi çoğunlukla karşımıza çıkan, ataerkil fosil yakıtçı yaklaşım. Söylediklerin, gerçekten bu krize karşı feminist bir yaklaşım hakkında çok önemli şeyler söylüyor.

V.C: İrlandalı iki ekofeministe ait “Mothers of Invention” adında harika bir podcast’ımız var. Sloganları: “İklim değişikliği erkek sebepli; feminist çözümlü bir sorundur.” Bence bu gerçekten durumu özetliyor.

B.T: Evet özetliyor. Şimdi sahada daha çok feministe ihtiyacımız var. Hem erkek hem kadın.

V.C: Evet, kesinlikle, her cinsiyetten insana.

B.T: Evet, evet.

Artık pandemiye geçebiliriz. Covid-19 yayılıp hükümetler tarafından bazı yaptırımlar uygulandığından beri, hayatında neler değişti ve neler değişmedi? Hala o topluluklarda ve aktivist gruplarda etkin olma şansın var mı? Ve bu çevrimiçi dünyada birbirinizle nasıl ilişki kurduğunuzu bize anlatır mısın?

V.C: Evet, tabi ki. Bu çevrimiçi platformların sağladığı yakınlığa aslında şaşırdım ve memnun oldum. Müthişti, çevrimiçi toplantılara katılabildim. Çevrimiçi atölyeler de sundum. Hatta daha dün bir atölye sunduk, çok güzeldi. Ayrıca Aktif Umut adında bir iletişim ağına dahilim. Burada, dünyada gördüğümüz krize karşı içimizden gelen cevaba bakıyoruz.O yüzden içinde bulunduğumuz zamanla da çok ilgili. Şu anda aktivistleri desteklemek için de birçok çevrimiçi atölye düzenledik. Onlar da çok güzeldi. Ve ekofeminist topluluğun ve NN’in çok aktif bir şekilde ortak projelere katılması ve projeler üretmesi gerçekten ilham vericiydi.

Bence ekofeminizmin amacı da bu. Bireyci, rekabetçi bir toplumdan empati ve dayanışmaya dayalı bir topluma geçmek. Bu tür bir geçişin gerçekleştiğini görmek gerçekten fevkalade. Bu yüzden topluluklar kurmak aktivizm için çok önemli. Bu gibi zamanlarda, seni destekliyorlar, bu çok güzel. Bu fırsatı, yerli konuşmacıları, ya da Güney Yarımküre’deki kadınları çağırmak için kullanıyoruz. İnternet olmasa bu insanlar toplantılarımızda bulunamazdı. O yüzden normalde duyamayacağımız seslere söz verebilmek büyük bir şans.

B.T: Ne güzel bir işbirliği, teşekkürler. Senden ekofeminizm yaklaşımları dinlemek heyecan vericiydi.

V.C: Ben teşekkür ederim.

KadınManşet

Eşitsizlik, ‘onlar’ ya da bir ‘talihsiz öteki’ sorunu değildir

Yeşil Gazete için çeviren: Özde Çakmak

İnsanların toplumsal kimliklerinin örtüşme biçimlerini tanımlamak için kesişimsellik terimini ortaya atan Columbia ve UCLA’da hukuk profesörü olan Kimberlé Crenshaw, TIME dergisine bu görüşünün nasıl politikleştiğini, kesişimselliğin uzun soluklu geçerliliğini ve neden tüm eşitsizliklerin eşit yaratılmadığını anlattı.

Kesişimsellik terimini 30 yıl önce ortaya attınız. Kesişimselliğin bugün ne anlama geldiğini nasıl açıklarsınız?

Çarpıtma olduğu için, bugünlerde kesişimselliği anlatmaya kesişimselliğin ne olmadığıyla başlıyorum. Steroid almış kimlik politikası değil. Beyaz erkekleri yeni paryalara (toplum dışı bırakılan kimse) dönüştüren bir mekanizma değil. Kesişimsellik aslında çeşitli eşitsizlik biçimlerinin nasıl genellikle bir arada işlediğini ve birbirlerini nasıl kızıştırdıklarını görmek için bir mercek, bir prizma. Irk eşitsizliğini toplumsal cinsiyet, sınıf, cinsellik ya da mülteci statüsünden ayırarak konuşma eğilimindeyiz. Bazı kişilerin bunların hepsine maruz kaldığı ve bu tecrübenin yalnızca onun parçalarının bir toplamı olmadığı genellikle gözden kaçıyor.

Kadınlar eşitsizliği erkeklerden farklı olarak nasıl yaşıyor? Bunu günlük hayatımızda nerelerde görüyoruz?

Eşitsizlikten söz ederken, genellikle hayat şartlarındaki maddi farklardan bahsederiz. Gelir eşitsizliğini ele alalım. Pek çok araştırma kadınlara aynı iş için daha az ücret verildiğini gösteriyor. Bu bir ömür boyunca katlanarak artıyor ve kadınlar yaşlandıkça sorunun kötüleştiği anlamına geliyor. Yoksulluğun kadınlaşması diye bir terim de var, hayati durumların – çocuk yetiştirme, boşanma, hastalık – kadınları daha yoğun etkilediği tüm biçimlere değiniyor. Toplumsal düzlemde, o meseleden bu meseleye, o kurumdan bu kuruma kadınların ortalama olarak erkeklerden daha yoksul olduklarını görürsünüz.

Bu tabloyu ırk nasıl etkiliyor?

Bunun üzerine ırk gibi başka eşitsizlik üreten yapıları eklediğinizde, bir bileşime sahip olursunuz. Örneğin, veriler beyaz kadınların ortalama servetinin 40,000$ civarında olduğunu gösteriyor. Siyah kadınların ortalama serveti ise 100$.

Size göre politika nerede devreye giriyor?

Kadınları ilgilendiren meseleler genellikle sonradan ele alınıyor. Demokratların ırk eşitsizliğine yaklaşımı bile öncelikle erkeklere ve oğlan çocuklarına odaklı. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğine değinmeye niyetlenen her şey ırksal bir merceğe yer vermek zorunda, ırksal eşitsizliğe değinmeye niyetlenen her şey de bir toplumsal cinsiyet merceğine yer vermeli. Ne yazık ki politik ve siyasi tartışmaların odağı bu değil.

Peki neden değil?

Vatandaş imgesi hala erkek vatandaştan ibaret. Ancak birkaç toplumsal cinsiyet mevzusuna – üreme hakları gibi – gelindiğinde kadınlardan bahsediyoruz. Bununla birlikte politika ve siyaset, hala hem eskiden hem de günümüzde olduğu gibi: Esas beden, erkek bedenidir.

Muhafazakarların kesişimsellik kavramlarının mağduriyeti fetişleştirme aracı olduğu eleştirilerine ve solun dezavantajları bir tür ahlaki üstünlük şeklinde yorumlamasına ne diyorsunuz?

Kesişimsellik, kısaca sizi siz yapan belli durumların hayattaki iyi şeylere erişiminizi ve kötü şeylere maruz kalmanızı nasıl artırdığı hakkındadır. Diğer pek çok sosyal-adalet görüşü gibi, insanların hayatlarında yankı bulduğu için geçerlidir fakat bu nedenle de saldırı altındadır. Statüko savunucularının, haksızlıkların giderilmesini talep edenleri eleştirmesi yeni bir şey değil. Bunların hepsi eşitliğin gerçek olması için işlerin gerçekten de değişmesi gerektiğinin farkındalığı yüzünden yaşanan bir kriz.

Amerika’da daha fazla eşitlik elde etmek için bugün ne yapabileceğini soran sıradan bir kişiye ne tavsiye edersiniz?

Kendini sorgulamakla işe başlayabilir. Eşitsizliği bir “onlar” sorunu ya da bir “talihsiz öteki” sorunu olarak görürseniz, bu da bir sorundur. Yalnızca haksız dışlamayla değil, açıkçası hak edilmemiş katılımla da ilgilenmek eşitlik girişiminin parçasıdır. Sistemlerimizin bu eşitsizlikleri yeniden üretme biçimlerinin hepsine bakabilmek için gözümüzü dört açmalıyız, bu da hem ayrıcalıkları hem de zararları kapsar.

Makalenin orijinali için tıklayın

Kategori: Kadın