Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bütüncül bir şair: Edip Harâbi

“Daha Allah ile cihân yok iken
Biz anı var edüp i’lân eyledik
Hakk’a lâyık hiçbir mekân yok iken
Hanemize aldık mihmân eyledik

Kendisinin henüz ismi yok idi
İsmi şöyle dursun cismi yok idi
Hiçbir kıyafeti resmi yok idi
Şekil verüb tıpkı insan eyledik” (1)

Bu dizeler hemen herkesin tahmin edebileceği gibi, Edip Harabi’ye ait Vahdetnâme şiirindedir. Şiirin tamamını okuduğunuzda, tasavvuf ve Alevi-Bektaşi felsefesindeki birlik (vahdet) anlayışını çok net görürsünüz. Bu felsefeye göre evrenin dışında, var eden ayrıca konumlanan bir tanrı yoktur. Tanrı ve insan ve tüm kâinat birlik içerisindedir. Bu felsefenin kökleri Plotinos’a kadar uzanır. Yani tanrı, kendisinden taşan ve her şeyi oluşturarak onunla birlik olan bir ışıktır. Düalist bir durum söz konusu değildir. Buradan Spinoza’nın panteizmiyle de benzerlikler kurmak mümkündür. Çünkü Alevi-Bektaşilikte de doğa tanrıcılık önemli bir yer tutar. Evrim teorisine de göndermeler içeren şu dizeler buna çok iyi örnek oluşturuyor:

“Ben tabiat ehliyim kendimde var çok iktidar
İbtidâ insan bir maymundan oldu âşikâr
Kendi kendinden zuhura geldi dehre her ne var

Boş yere varsın Harâbi Hakk’a iman eylesin
Çünkü Hakk var zanneder bir mankafadır, neylesin
Var imiş Allah deyu beyhude halka söylesin.” 

Alevi-Bektaşilikte ‘şiir söylemek’

Şiir söylemenin çok önemli olduğu Alevi-Bektaşiliğin yedi büyük şairinden birisi olarak geçen Edip Harabi, önemli birçok özelliğiyle diğer şairlerden farkını ortaya koyar. 1853-1917 yılları arasında yaşayan Harabi’nin asıl ismi Ahmed Edip’tir. O, daha 17 yaşında iken Mehmed Ali Hilmi Dedebaba’dan el alıp, Bektaşi olduktan sonra “ölmeden önce ölünüz” tasavvuf deyimi gereği Harâbi ismini alır. Harâbi’yi, farklı kılan şey, yazmayıp adeta söyleyerek oluşturduğu şiirlerinde hemen her konuyu işlemiş olmasıdır. Harâbi, şiirlerinde din, dil, ırk, cinsiyet, mezhep sorunlarının ötesine geçmiştir. Ve bu konulardaki çiğliği eleştirdiği sayısız şiiri vardır. Gelin, yaşamı müthiş bir bütünlük penceresinden gören Harâbi’nin bu konulara bakış açısını biz anlatmayalım, şiirleri söylesin!

Cinsiyet sorunu

Toplumsal yaşamda ve klasik islâm anlayışında, kadının aşağı bir mertebede görülmesini Zehra, Naciye ve Lütfiye mahlaslarını kullanarak şu sözlerle eleştirir Harâbi:

“Ya Muhammed bize nâkıs* diyorlar
Nedendir erlerin bu hataları
Ehl-i Beyt’e karşı düşkün olurlar
Çünkü doğru değil iddiaları

Gerçi kıyafette size uymayız
Hakikatde sizden geri kalmayız
Malumunuz olsun erden saymayız
Bize nâkıs diyen budalaları” 

“Ey erenler erler nasıl ersiniz
Söyleyin sizinle davamız vardır
Bacılara niçin nâkıs dersiniz
Bizim de Hazret-i Havva’mız vardır.” 

Edip Harâbi’nin hayat hikâyesinden vejetaryen olup olmadığına dair bir bilgi edinemiyoruz ancak kurban kesme ritüeline net bir şekilde karşı durduğu anlaşılıyor.

“Gelmişiz cananın asitanına
Sıtk ile sarıldık dost damanına
Canı baş vermişiz aşk meydanına
Hayvan kesmek gibi kurban gerekmez”

Burada, Alevi-Bektaşi felsefesinde önemli bir yeri ve ismine de bir semah olan turna kuşuna dair, sevgili Birhan Keskin’in şu iki dizesini söylemeden geçmek istemiyorum.

“Turnayı gözünden vuranlar bizden değildir
Turnanın kalbinden dem vuranlar bu tarafa…”

Harâbi, sınıfsal farkı ve yoksulluğu eleştirirken zenginlik içinde yaşamayı da hayal etmez. Ona göre, insanın temel gereksinimleri karşılansın yeter. Kendisi emekli olduktan sonra, İstanbul Fatih’te viran bir evde çok mütevâzi bir yaşam tercih etmiştir. Şöyle söyler Harâbi bu konuda:

Bulur Hakk’dan cezasın müfsid ü zâlim olan mutlak
Bugün zevkden, yemekden ayrılan zenginlere bir bak
Bize sıhhat kuru ekmekle versün Hazret-i Hallâk
Ne lazım böyle zenginlik bize göstermesin hiç Hakk” 

“ Ocağımda incir ağacı bitti
Edib züğürtlük canıma yetdi
Beş para kalmadı hepsi bitdi
Kesenin dibini deldi züğürtlük”

Harâbi’nin,  toplumsal konulara, ikiyüzlü inanç ve ibadete, gösterişe dair daha birçok şiiri vardır. Harâbi aynı zamanda eserleri en çok bestelenen ozandır. Değindiği her konuyu anlaşılır bir üslupla ele almıştır. Diğer birçok Alevi-Bektaşi şairi gibi Harâbi de din ve inanç, şöyle mi olsun böyle mi olsun mevzularıyla uğraşmak yerine iyi insan, kâmil insan nasıl olunurun derdine düşmüştür. Bunu da yaşamıyla göstermeye çalışmıştır. Basit ve gündelik olanın yerine, bütüncül bir bakış açısıyla anladığı hakikate hayat buldurma uğraşıyla geçmiştir ömrü.

Kendisini çok iyi anlatan şu dizelerle bitirelim:

“Nâmım Edib idi Harâbi oldum
Erenlerin ayak turâbı oldum
Hakk’ın bir mukaddes kitabı oldum
Aşk olsun okuyan ehl-i irfâne” 

*

(1) Harabi Divanı, Can Yayınları, hazırlayan: Dursun Gümüşoğlu
*nâkıs: eksik

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] İki kitap, bol dostluk, çok dayanışma: Kedilerden öğrenecek şeyler

Dünya ve insanın bütünlüğü, insanın bu bağı yadsıdığı yerden kırılır. Bunu yaparken gözden kaçırdığı bir şey vardır: Dünyanın sahibi değil, sadece parçası, yadsınan da kırılan da kendisi.  O zaman ‘Bilmiyorsan bir bilene danış’ düsturundan hareketle tanıtacağımız aynı yazarın iki kitabına ve kahramanlarına bakalım.

Can Yayınları‘ndan Luis Sepulveda’nın kaleminden iki kitap; Martıya Uçmayı Öğreten Kedi ve Miks, Maks ve Meks’in Öyküsü.

İlk kitabımız Martıya Uçmayı Öğreten Kedi, Kızıl Kum Feneri’nden gelip Den Helder’e ulaşmak isteyen martı sürüsünün Elbe Irmağı’nın Kuzey Denizi’ne kavuştuğu yerde başlıyor. Kılavuzların verdiği işaretle yüz yirmi martı bedenin denizi ok gibi deldiği bir tablo sunuyor yazar. Kitap akarken tablo hareketleniyor ve denizden çıkarken martıların gagasındaki balıkları görünür kılıyor.

Martı Kengah dördüncü ringasını avlamak için daldığında havayı delip geçen alarm çığlığını duymuyor.  Kafasını tekrar çıkardığında martıların kendi aralarında “kara veba” dediği atık petrol dalgalarının arasında kaldığını görüyor. Kengah gözlerini biraz olsun petrol atıklarından kurtardığında ise artık siyah dalgaların arasında yapayalnız olduğunu anlıyor. Böyle olunca uçamaz oluyor. Martılar hadi tüylerini biraz olsun temizleyip uçmayı başarsalar bile petrol derinin gözeneklerine sızarak ağır ağır onların ölümüne neden oluyor. Tüylerini biraz olsun kurtarıp uçmaya çalışan martı Kengah bunları paylaşıyor okurla.

Martı Kengah’ın mücadelesinin sadece hayatta kalma mücadelesi olmadığını, ona eşlik eden yumurtasını bırakacak güvenli bir yer bulma güdüsünün, hayatta kalma güdüsü kadar güçlü hatta daha güçlü olduğunu görüyoruz.

Kitabın paralel kurgusunda ise kocaman şişko kara kedi Zorba ve rıhtım kedileri var. Rıhtım kedisi olarak doğan Zorba ile Kengah’ın yolları, işte martının soluğunun yetişebildiği son kavşakta kesişiyor. Martı yumurtasını Zorba’ya emanet ederken O’ndan üç söz alıyor: ” Yumurtayı yemeyeceksin, yavru içinden çıkana kadar yumurtaya göz kulak olacaksın ve yavru martıya zamanı gelince uçmayı öğreteceksin.”

Rıhtım kedileri verdikleri sözü tutarlar.

Zorba ve arkadaşları biricik dostları martıya uçmayı öğretip öğretemeyeceklerini ya da nasıl öğreteceklerini okura bırakarak şunu ekleyelim.  Kocaman şişko kara kedi Zorba ve arkadaşları farklılıkları sevmenin onu düşman edinmekten daha kolay, daha yaşanılası, daha kavrayışı güçlendiren genişleten bir tutum olduğunu hiç zorlanmadan deneyimliyor ve sürece okuru ortak ediyorlar.

Luis Sepulveda resimli sayfaların azaldığı okuryazarlık evresindeki çocukların zihinlerinde sözcüklerden kurulu muhteşem görseller kurmakla kalmayıp bu zaman zaman hüzünlü öykünün içine gülümseten, mizah yüklü sıcacık kesitler koymayı da ihmal etmiyor.

‘Kabuller’ bir kedi patisiyle bile sönebilir

İkinci kitabımız Miks, Maks ve Meks’in Öyküsü. “Miks Maks’ın kedisidir diyebilirim ama aynı zamanda Maks Miks’in insanıdır da diyebilirim” cümleleriyle başlıyor kitap. Meks’in çocukluk, Miks’in yavruluk döneminden başlayan derin bir dostluk ve yazarın kendi cümleleriyle Miks’in kedice sessizliğini seslendirme çabası.

Miks profilden Yunan heykellerine benziyor, Maks Miks’in en yakın dostu, Meks ise komşu dairenin fanusunda yaşamaktan sıkılan firari bir Meksika faresi. Maks ve Miks’in büyüme, yetişkin olma süreçlerinin sade ve güzel ayrıntılarından besleniyor öykü. Maks yoğun bir şekilde fizik, kimya, matematik çalışırken kaçırdığı mevsimlerin döngüsünü Miks kedice bir çeviklikle yakalıyor. Gözünden kaçmayan sadece bu döngü değil, yaşadığı sokağın gediklileri, postacının bisikleti, üzerinde gezindiği çatıların ahvali, ağaçların konukları da ondan soruluyor.

Miks, Maks ve Meks ile dostluğundan yaptığı çıkarımları paylaşıyor yer yer. Gerçek dostlar, diyor sahip oldukları en güzel şeyleri paylaşır; gerçek arkadaşlar, diyor el ele verdiler mi kimse onları yenemez. Gerçek dostlar, diyor asla birbirini kandırmaz. Okurken insanın Maks, Meks ya da Miks olası geliyor ya da onlar gibi dost.

Zorba ve Miks hayata kocaman harflerle yazılan kabullerin pofuduk bir kedi patisi karşısında balon gibi sönebileceğini ve farklı olanla tanıma ve öğrenme zemininde başka bir iletişimin mümkün olduğunu gösteriyor.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Feminizm/ LGBT+ kitaplığı] Luiselli ve Ernaux’dan kayıt tutmak üzerine…

İçinde arşiv parçalarının, kurgu karakterlerin, kitap ya da yazarların, listelerin, fotoğrafların yer aldığı kitapları seviyorsanız aradığınız kitap Kayıp Çocuk Arşivi

Valeria Luiselli, sakin sakin okuru hiç yormadan inşa ediyor kurgusunu. İşleri ses belgeleri toplamak ve belgeselcilik olan evli bir çift, iki çocuklarıyla yola çıkıyorlar. Romana adını veren kayıp çocuklardan bazıları ve en merkezde olanları Meksika sınırından ABD’ye girmeye çalışan çocuklar, ama dahası da var.

İnsan ilişkilerine dair, Amerika’nın günahlarına ve çocukluk ve yetişkinlik arasındaki o garip değişime dair bir kitap Kayıp Çocuk Arşivi. Özellikle farklı arşivleme yöntemlerine, hafıza ve saklama konularına ilgi duyuyorsanız bu kitabın kafanızı inanılmaz açacağından emin olabilirsiniz. Kitap uzun zamandır listemde olsa da şu aralar okumak da ayrıca keyifliydi, nedenini tam olarak açıklayamasam da uzun zamandır beklediğim bir okuma ve düşünme deneyimini yaşamamı sağladı Luiselli Kayıp Çocuk Arşivi‘yle.

Podcast sevenlerdenseniz, kitabın çevirmeni Seda Ersavcı ve yayıncısı Sanem Sirer’in kitaba dair sohbetini de buradan dinleyebilirsiniz.

Valerie Luiselli, Kayıp Çocuk Arşivi
440 sayfa, Çev.: Seda Ersavcı
Siren Yayınları, 2019

Sahip olduğumuz tek şey arşivimiz: Seneler

José Ortega y Gasset’nin “Sahip olduğumuz tek şey tarihimiz, o da bize ait değil” epigrafıyla açılıyor Annie Ernaux’nun türler ötesi kitabı Seneler ve tam da bu girişten aldığı güçle kişisel tarihini toplumsal olaylarla birleştiren bir anlatı yaratıyor. Daha ilk sayfalarından itibaren etkileyici bir kurgu dışı kitap arıyorsanız Ernaux’nu Seneler‘i tam size göre.

Geçen haftalarda Epik ne okuyor? Instagram hesabı üzerinden “Daha fazla kadın yazar okuma hedefinizde hangi yazar var” soruma birden fazla kişinin Annie Ernaux cevabını vermesinden kitabın bazılarımızın radarına girmiş olduğunu fark etsem de kesinlikle hem daha çok kişi tarafından okunmayı hem de üzerine uzun uzun konuşulmayı hak eden bir kitap Seneler.

Kitap 1940’lardan 2000’lere kadar bir listeler silsilesi, reklamlar, okulda ya da okul bahçesinde öğrendiklerimiz, evlerde, sokaklarda duyduklarımız hepsi de yazarın benzersiz perspektifiyle sıralanıyor. Şöyle diyor Ernaux Seneler‘de:

“hazzetmediğimiz erkek lafları, otuzbir çekmek, saplamak

okulda öğrendiğimiz ve dünyanın karmaşasını çözdüğümüz hissi veren sözler. Sınavdan çıkar çıkmaz, zihnimize girdiklerinden daha büyük bir hızla çekip giderlerdi

ninelerin, dedelerin, anne bababaların dillerinden düşürmedikleri, bizi sinir eden sözler, nedense vefatlarından sonra, yüzlerinden çok bunlar gelir akla, fazla merak kediyi öldürür

Pek şüpheye yer yok Seneler her yönüyle bu yıl Türkçede gördüğümüz en güçlü kitaplardan biri.

Annie Ernaux, Seneler
232 sayfa, Çev.: Siren İdemen
Can Yayınları, 2021

epikneokuyor.com

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Feminizm/ LGBTİ+ kitaplığı] Erkek edebiyat dünyasında lezbiyen bir kadının var olma çabası: Cehennem- Bir Şairin Romanı

Amerikalı lezbiyen feminist şair Eileen Myles’ın Türkçede yayımlanan ilk kitabı Cehennem: Bir Şairin Romanı geç de olsa yakaladığım için beni çok mutlu eden bir roman. İlk çıktığında bir arkadaşım “bu kitaba bakmalısın” diye önermişti ama ancak okuma fırsatım oldu kitabı.

Kitap Myles’ın Boston’daki lise yıllarından New York’a taşınması, orada bir kadın olarak, New York edebiyat dünyasına girişiyle eş zamanlı kendini keşfetme sürecini anlatıyor. Yetmişler Amerikası, Punk akımı, barda çalışarak hayatta kalmaya çalışan, bir yandan da erkek edebiyat dünyasında lezbiyen bir kadın olarak var olmaya çalışan Myles’ın romanı Patti Smith’in Çoluk Çocuk anlatısına benzer bir tat bırakıyor insanda. Ama daha edebisi, daha şairanesi… Patti Smith’in kendisi de romanda sözü geçen karakterlerden biri üstelik.

Otobiyografik bu roman dönemin de ruhuna uygun olarak deneysel bir dil ve yapıya sahip. Çevirmeni Sedef İlgiç’i burada anmadan geçmemek lazım. Böyle bir metni Türkçeleştirmek çok da kolay olmamıştır diye tahmin ediyorum. Punk bir şair olan Myles’ın hikâyesini takip edebilmek çok kolay değil, o yüzden başlangıçta kitabın içine girmekte zorlanabilirsiniz, fakat ilk yirmi sayfayı aşıp yazarın tarihsel olarak nereden nereye atladığını (lise yıllarından mı bahsediyor, New York’ta yaşadıklarından mı) yakalamayı onun düzensiz düzenini keşfettikten sonra ilham verici bir roman okuduğunuzu fark edebiliyorsunuz.

Cinsiyetsiz ideal aşık: Bedende Yazılı

Jeanette Winterson‘un Bedende Yazılı’sı, bana göre tüm zamanların en iyi aşk romanlarından biri.  Tüm dünyadan birçok okur için böyle olduğunu da biliyorum. Adını, yaşını, cinsiyetini bilmediğimiz anlatıcı karakter, birçoğumuzun hayalini kurduğu aşık. Belki de olmak istediğimiz aşık. Hatta daha çok olmak istediğimiz aşık. Tutkusu, romantizmi, akışkanlığı ve aşık olduğu insanların bedeninde onu büyüleyen parçaların bize daha önce tekrar ve tekrar anlatılan heteroseksüel aşk hikâyelerinden başkalığıyla çok çekici.

Annenizin, babanızın, onların da anne babasının oturduğu o klişeler koltuğuna illa oturacaksanız bile nasıl oturduğunuzu sorgulamanız için, her şey bir yana bu kadar akıllı, romantik, seksi bir ana karakterin erkek olma zorunluluğunu yıktığı için hele havalar da sonbahara dönerken mutlaka okunması gerekenler listenize almanıza önereceğim.

epikneokuyor.com

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Bir gelecek tahayyülü: Demir Adam

Şair Ted Hughes’un kaleminden çıkma Demir Adam, yayımlandığı 1968 yılından geleceğe dair ilginç tahayyüller barındıran bir hikâye. Yapay zeka Sophia ile paylaştığımız bugünden elli üç yıl öncesine, Demir Adam’a bakmak ise daha da ilginç bir okuma…

 “Ne zamandır yürümekteydi? Kimseler bilmiyor. Nereden gelmişti? Kimseler bilmiyor. Nasıl yapılmıştı? Kimseler bilmiyor.”

Aniden ortaya çıkıyor Demir Adam ve hikâyesi bir uçurumdan düşüp sahilde bin bir parçaya ayrılmasıyla başlıyor. Anlıyoruz ki Hughes’un Demir Adam’ı kendini yeniden bir araya getirebilmeye kadir. Demir Adam’ın metal gözleri yuvasından ayrıldığında da görmeye devam edebiliyor, az uzakta seçtiği sağ elin ayasına yerleşip diğer uzuvların peşine düşebiliyor. Sonra başıboş dolaşmaya koyulup geçtiği kasabadaki çiftçilerin çitlerini, makinelerini, kısaca önüne çıkan metalden yapılma her şeyi yiyerek ilerliyor.

Demir Adam’ın ilk olarak farkına varan gençten bir çocuk, Hogarth oluyor. Derken kasabalılar bir tuzak kurup Hogarth’ın da yardımıyla Demir Adam’ı bir çukura düşürüyor ve üzerine toprak atıyorlar. Buna karşılık Demir Adam mezarından bile geri geliyor. Bu sefer Hogarth, Demir Adam’a karnını doyurabilmesi için bir hurda deposu gösterince uzlaşma sağlanıyor. İşte bu noktadan itibaren Demir Adam ile insanlar arasında denge kuruluyor.

Ted Hughes’un Demir Adam’ı gücünü yalnızca meydana geldiği materyalin olanaklarından ve heybetinden alan, midesi dolu olduğu takdirde sorun çıkarmayan yani pek de karmaşık sayılmayacak bir karakter. Hikâyenin diğer kısmında ise işler bambaşka bir hale bürünüyor…

 Evrendeki bir yıldız ruhuna karşı galibiyet

Hikâyenin ikinci dönemecinde, uzayın derinliklerinden dev bir yıldız dünyaya doğru yaklaşmaya başlıyor, daha da fenası bu yıldızın üzerinde korkunç bir siluet mevcut. İnsanlar daha önce hiç görmedikleri bu şeyi kelime dağarcıklarındaki tüm tanıdıklıktan yararlanarak, “uzay-yarasa-melek-ejderhası” olarak adlandırıyor. Demir Adam’ın aksine uzay-yarasa-melek-ejderhası canlılarla besleniyor ve karnı şimdiden gurulduyor. Hikâyenin seyrinde dünyayı kurtarmanın bir yolunu bulan gene Demir Adam oluyor.

Ted Hudges.

Uzay-yarasa-melek-ejderhası ile ateşte en uzun süre durabilenin galip geleceği bir iddiaya tutuşup kazanıyor Demir Adam. Uzay-yarasa-melek-ejderhasına biçilen ceza ise bundan böyle dünyanın kölesi olmak. Pekiyi, bir uzay-yarasa-melek-ejderhasının elinden ne gibi bir hizmet gelebilir ki! Tam da bu noktada uzay-yarasa-melek-ejderhasının aslında evrensel uyumu ve barışı sağlayan kürelerin müziğini icra eden bir yıldız ruhu olduğu ortaya çıkıyor. Bu iyicil ruhun aklına dünyayı yeme düşüncesi bir anda gelmiş, dünyadaki insanlardan yükselen savaş naralarını işitince esmiş.

Kitabın en vurucu kısmı, sonu: Yıldız ruhu tekrar müziğini yapıyor, böylece insanlar silah üretmeyi bırakıyor, ülkeler birbiriyle güzel güzel nasıl yaşayacaklarını düşünür oluyor. Her şey ne de iyi! Evet, hikâyenin sonunda dünya barışı sağlanıyor ama bu barış, işkence görüp alevlerden tüyleri yanmış, kanatları delik deşik olmuş ve köle eylenmiş bir yıldız ruhunun yapmak zorunda olduğu müzikten geliyor, üstüne üstlük insanlar sadece müziğin tesiri altında olduklarından barış içinde!

Künye

Yazar: Ted Hughes
Çeviren: Güven Turan
Yayınevi: Can Yayınları

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Su Kardeşler: Dayanışma hepimize lazım

Babam hep derdi ki; “su insanı dinlendirir”… Akgün İlhan’ın Açık Radyo’da ‘Sudan Gelen’ programına konuk olan psikolog Anna Maria Genovesi’nin de söylediği gibi “akan su sesi gevşememizi sağlar, stres seviyemizi azaltır ve ruhumuza iyi gelir.”[*]

Peki, bizi dinlendiren, rahatlatan suyun kendisi yorulur mu? Süleyman Bulut’un yazdığı, Gözde Bitir’in resimlediği ‘Su Kardeşler’ kitabında anlatılanlara göre, evet! Nasıl mı? Haydi, kitaba kulak verelim.

Zor günlerde ‘su dayanışması’ 

Küresel ısınma tüm gezegenin baş dertlerinden… Artık mevsimler birbirine karıştı, kışta baharı yaşayabiliyoruz. Yazlar kavurucu sıcaklarla geçiyor. Karlar, yağmurlar, artık dünyamıza çok daha az uğruyor. İşte, böyle güneşin tüm dünyayı kavurduğu, yağmur bulutları şöyle dursun, gölgesiyle bir parça serinlenebilecek bulutların da gökyüzünde görünmez olduğu sıcak bir yaz mevsiminde, Su Kardeşler çok zor günler geçirmişler. Su Kardeşler kim mi? Hemen söyleyeyim efendim! Hatta en küçüğünden, en büyüğüne sıralayayım sizlere: Deresu, Irmaksu, Gölsu, Nehirsu, Denizsu ve Okyanussu. Tam altı kardeş! İşte bu su kardeşler, o kavurucu yaz mevsiminde terleye terleye, sularını kaybede kaybede çok yorgun düşmüşler, akamaz olmuşlar, küçüldükçe küçülmüşler. Peki, o özlemle beklenen yağmur bulutları gelene kadar nasıl baş edebilmişler bu yakıcı sıcaklarla? Cevabı çok basit: Kardeş dayanışmasıyla! İşte, Su Kardeşler kitabında bu dayanışmanın öyküsünü okuyacaksınız, sevgili okurlar.

Cinsiyetsiz kardeşler

Su Kardeşler, yalnızca dayanışmayı değil, doğada her canlının, her unsurun nasıl da birbirine görünür, görünmez bağlarla bağlı olduğunu, çevresel sorunların nasıl yaşamın kaynağı olan su varlıklarını ve ona bağlı olan tüm unsurları tehlikeli biçimde etkilediğini sade ve akıcı, yer yer de masal diline yaklaşan bir dille anlatıyor. Kitaptaki en güzel noktalardan biri de, hikayenin cinsiyetsiz bir şekilde tasvir edilmesi. Altı kardeş birbirlerine ‘abla’ veya ‘ağabey’ diye değil yalnızca ‘kardeşim’ diye hitap ediyor. Böylelikle kitapta, hacim olarak küçük, büyük tüm su varlıkları arasında bir nevi iktidar ilişkisi kurulması tehlikesinde kaçınılmış oluyor.

Kitapta bayıldığım bir diğer nokta daha var ki; o da şu: Küresel ısınma ve su varlıklarının tehlike altına girmesi denilince, gözümüzün önüne çoğunlukla minicik bir buzul parçasının üzerinde hayatta kalmaya çalışan kutup ayısının görüntüsü gelir. Neredeyse, küresel ısınma ile özdeşleşmiştir bu görüntü. Oysaki çevresel felaketlerden hiç fark etmediğimiz, ciddiye almadığımız canlılar da öyle olumsuz etkilenebiliyor ki! Mesela, Gölsu’nun kurumaya yüz tutması, onun sularından beslenen kurbağa yavrularının, midyelerin; etrafındaki otların da yaşamlarını riske atıyor. Kurbağa yavrularını, midyeleri ve otları da unutmayan Süleyman Bulut’u tebrik ediyor; Su Kardeşler kitabını keyifle okumanızı diliyorum.

 

*

Künye

Yazan: Süleyman Bulut

Resimleyen: Gözde Bitir

Yayınevi: Can Çocuk

Yayın Yılı: 2018 (6. Basım)

[*] Sudan Gelen, Su ve insan psikolojisi: Anna Maria Genovesi ile söyleşi

 

Kategori: Hafta Sonu

KitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] ‘Tuhaf’ mutlu yuvalar ve ‘kötü örnek’ şahane babalar artık bizde de var!

Çocuk edebiyatında toplumsal cinsiyet rollerinin nasıl yankı bulup yeniden üretildiği konusunda birçok araştırma, birçok tartışma mevcut. Konu açıldı mı ilk aklımıza gelen masallar ve orada cirit atan kurtarılmayı bekleyen prenseslerle kurtarıcı prensler oluyor genellikle. Oysa biraz seçici bir algıyla incelediğimizde günümüz çocuk ve gençlik edebiyatının, çocuklarımızın hayallerini “pembe” ve “mavi” kalıplara hapsetmekte, geleneksel aileyi kutsamakta, asıl kötüsü de bunun dışında kalan yaşama biçimlerine sırtını dönmekte en az masallar kadar etkin olduğu kolayca görülür.

Evi çekip çevirmek yerine mesleki kariyerine ya da bireysel hayallerine odaklanan anneler, çocuk bakımını ve ev işlerini üstlenen evli ya da bekâr babalar, evlenmeden birlikte yaşayan ebeveynler, boşanılmış ve yeniden evlenilmiş eşlerle, biyolojik olan ya da olmayan çocuklarla renkli bir bütün oluşturan patchwork aileler uluslararası çocuk ve gençlik edebiyatında bile pek az yer bulmaktadır. Çeviri çocuk kitaplarını bir yana bıraktığımızda manzara daha da çoraktır. Kabul, cinsiyetlerin toplumsal rolüne ve geleneksel aile modeline dair köhnemiş klişe ve kalıplardan kaçınma eğilimi bizde de filizlenmiş durumda.

Ama filizin canlanıp dallanmasına daha epey var. Öyle ki, farklı aile biçimlerinin mümkün ve meşru olmakla kalmadığını, dayatılan toplumsal cinsiyet rollerinin pekâlâ sorgulanabilir, hatta buna muhtaç olduklarını gösteren, gökkuşağının tüm renklerini açıktan kucaklama cesareti gösteren (ki öyle bir eser halihazırda bizim coğrafyada yazılmadı daha) ya da hiç değilse satır arasında tabuların dışına çıkabilen “yerli üretim” çocuk kitapları hâlâ bir elin beş parmağını geçmiyor.

Serçeyle kırlangıcın alışılmadık dostluk ve dayanışması

Hal böyleyken Can Yayınları’ndan geçtiğimiz aylarda bu kapsamda değerlendirilebilecek iki eserin peş peşe çıkmış olması tek başına dikkate ve önemsenmeye değer.

Söz konusu kitaplardan birincisi, Çayırın En Tuhaf Yuvası, Ahmet Büke’nin kaleminden çıkmış, Vaghar Aghaei’nin çizimleriyle renklenmiş. İkincisi, Benim Babam Kötü Örnek’in metni Aslı Tohumcu’ya, resimleri Mavisu Demirağ’a ait.

Her iki eser de daha isimleriyle, kapaklarının altında toplumda “tuhaf” ya da “kötü örnek” gözüyle bakılan “hikâyeler” sakladıklarını ele veriyor. Yani aslında saklanan bir şey yok. Ahmet Büke, bir yuvada rollerin geleneklerin ötesinde farklı (da) dağılabileceğini, bir ailenin alışılmışın dışında aktörlerden (de) oluşabileceğini işlerken hayvan karakterlerden yararlanıyor.

Öykünün kahramanları herhangi bir cinsiyetten insan bireyleri değil de bir serçe ile bir kırlangıç olduğunda aile ve cinsiyet rollerine dair birçok sorunsalı birden işlemek hem mümkün hem biraz daha kolay hale geliyor. En azından çocuk yazınında hayvan karakterler sıklıkla bu gibi nedenlerle insanlardan rol çalıp onların yerine geçebiliyor.

Bir serçe ile bir kırlangıcın bir araya gelmesi görülmüş şey değil. Hele de bu kırlangıç bir kuştan beklenen temel şeyleri, yani yuva yapmasını ve uçmasını unutmuşsa. Ama serçe kırlangıcı, kırlangıç da serçeyi seviyor. Bir arada yaşamak için bu kadarı yeter. Gerçi kırlangıç bir ara şüpheye düşüyor. Tüm yuvalarda anne kuş, baba kuş ve yavru kuşlardan oluşan aileler yaşarken, serçenin aile kurmasına engel olmak doğru mu? Neyse ki serçe, kırlangıcın çekip gitmekten vazgeçiriyor. Ona göre bir yuvayı yuva yapan dostluk ve dayanışma. Şans bu ya, bir gün aralarındaki sevgi bağı toplum baskısına üstün gelen ikili yuvalarında bir yumurta buluyor. Yumurta serçeye de kırlangıca da ait olmadığına göre akıllara guguk kuşu geliyor haliyle.

Üstelik serçe ve kırlangıç birbirlerini tüm farklılıklarıyla benimsedikleri gibi guguk kuşu yavrusunu da aynı önyargısız sevgiyle aileye dâhil ediyor. Ahmet Büke’nin sözleriyle “Haber bomba gibi patlamıştı. Bir yuvada kırlangıç, serçe ve guguk kuşu yaşıyordu! (…) Böyle bir şey olabilir miydi!”. Öfkeli tepkilere hep beraber dil çıkaran üçlü, küçük okura “pekâlâ mümkün” dedirtiyor. Herkes gibi olmayan, başkaları gibi davranmayan ebeveynlerle, biyolojik olmayan anne ya da babalarla yaşayan çocukların kendi deneyimlerinden izler bulabilecekleri bu hikâye, geleneksel ailelerde büyüyen çocuklarla başka türlüsünün de var ve meşru olduğu, hatta çok da iyi yürüyebileceği, ortak yaşamı zorlaştıran ya da kolaylaştıran faktörler hakkında konuşmak için vesile yaratıyor.

Baba-kızın ‘müşterek’ yaşamı

Küçük yaştakilerle benzer sohbet olanakları sunan Benim Babam Kötü Örnek bize eşiyle ve çocuğuyla eşitlikçi ya da yazar Aslı Tohumcu’nun deyimiyle “müşterek” bir yaşam kuran bir babayı tüm alışılmadık yönleriyle tanıtıyor. Yeri geldiğinde kızının kuaförü, yeri geldiğinde moda danışmanı, bazen evin aşçısı, bazen temizlikçisi, bazen de organizatörü olan bu baba, aile çevresinde, özellikle de ailenin erkek bireylerince pek de hoş karşılanmıyor. İşte, hikâyenin anlatıcısı küçük kızın canını sıkan tam da bu. Ona göre babasının davranışlarında bir gariplik yok. “Kötülük bunun neresinde?” diye sora sora dilinde tüy bitiyor.

Sahi, toplum “yardım” kavramıyla çizilen sınırı ihlal etmediği sürece önlük takan babalara hoşgörü gösterebiliyorken, neden ortak yaşamın getirdiği yüklerin altına tam, yani yükler arasında ayrım yapmadan giren, aile olmanın ve çocuk yetiştirmenin sorumluluklarını gerçekten de “müşterek” omuzlayan, üstelik de bundan hoşnut olduğunu saklama gereği duymayan bir erkeğe hâlâ “uzaylı” muamelesi yapıyor? Neden çekirdek ailenin en yakın çeperinde bile “aman, böyle örnek uzak olsun bize” tepkisi ağır basıyor? Bunu yanıtlamak kitabı çocuklarla okuyup yine onlarla, kendi deneyimleri ışığında tartışacak olan yetişkinlere düşüyor.

Sonuçta küçükler tarafından açık yüreklilikle benimsenen renkli mutlu yuvalara tuhaflık atfeden, çocukların şahane ilişkiler kurduğu ama eril şemaya uymayan babalara “kötü örnek” gözüyle bakan onlar.

*

Aslı Tohumcu: 1974 yılında Leverkusen’de doğan Aslı Tohumcu’nun çocukluğu Bursa’da geçti. İngiliz Dili ve Edebiyatı öğreniminin ardından çeşitli yayınevlerinde editörlük, TRT2’de muhabirlik, sunuculuk ve danışmanlık yaptı, kitap ekleri çıkardı. 2003’ten bugüne pek çok roman ve öykü kitabı yayımlandı. Çocuk kitapları üzerine köşe yazılarıyla da tanınan Tohumcu, çocuklar için yazdığı iki ciltlik Üç, İkiii, Birr, Ateş!’in (2012) ardından, “Eksimus Serüvenleri” (2013) ve “Bolbadim Günlükleri” (2013) dizilerini kaleme aldı. Mizah dolu macera romanı Karadankaçanlar’ı (2015), küçükler için bir kütüphane macerası anlattığı Hışır Hışır Kırt Kırt (2016) ile çocuk, toplum ve çevre üzerine eleştirel bir roman niteliğindeki Dünyayı Döndüren Kız (2016) izledi. Yetişkinler ve çocuklar için yazmanın yanı sıra edebiyat üzerine yazılarını ve yazı atölyelerini sürdüren Aslı Tohumcu, kızı Tomris’le birlikte İstanbul’da yaşıyor.

Ahmet Büke: Ahmet Büke 1970’te, Manisa’nın Gördes ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Gördes’te, liseyi İzmir Atatürk Lisesi’nde bitirdi. Bir süre ODTÜ Jeoloji Mühendisliği’nde okudu. 1997’de Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü’nden mezun oldu. Öyküleri E Dergisi, Adam Öykü, Ünlem, Patika, İmge Öyküler, Özgür Edebiyat, Eşik Cini, Notos Öykü, yeniyazı, ğ, Sus, Har gibi edebiyat dergilerinde yayımlandı. İzmir Postası’nın Adamları (2004) ve Çiğdem Külahı’nın (2006) ardından, Alnı Mavide (2008) ile 2008 Oğuz Atay Öykü Ödülü’nü, Kumrunun Gördüğü (2010) ile 2011 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandı. Onları Ekmek ve Zeytin (2011), Cazibe İstasyonu (2012), Yüklük (2014), Varamayan (2019) adlı öykü kitapları izledi. İlk romanı Mevzumuz Derin (2013), Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği (ÇGYD) 2013 Yılın Gençlik Romanı Ödülü’ne değer görüldü. “Hazır Bilgi Serisi” için derlediği 100 Tuhaf Kitap 2015’te yayımlandı. İnsan Kendine de İyi Gelir (Dünya Kitap 2015 Yılın Telif Kitabı Ödülü), Gizli Sevenler Cemiyeti (2016), Eyvah, Babam Şiir Yazıyor! (2017), Annemle Uzayda (2017), Gökçe’nin Yolu (2018), Neşeli Günler (2019) ve Kırlangıç Zamanı’nı (2019) çocuklar ve gençler için yazdı. Eşi ve kızıyla İzmir’de yaşayan yazar, yeni kitabı Çayırın En Tuhaf Yuvası’nda (2020), aile olmak ve birlikte bir yaşam alanı kurmak üzerine, doğanın kendi mucizelerinden doğan sevgi dolu bir öykü anlatıyor.

 

 

 

 

 

Kategori: Kitap

KitapKültür-SanatManşet

‘İklim çocukları şimdiden çok önemli iş başardı’

Köpekli Çocuklar Gecesi adlı son romanında Dünyayı bekleyen yok oluş felaketini anlatan Oya Baydar, “Başka bir dünyanın mümkün olabileceği düşüncesi ve umudu olmaksızın mücadele edilemez’ diyor.

Türk edebiyatının önde gelen isimlerinden Oya Baydar‘ın son kitabı ‘Köpekli Çocuklar Gecesi’ raflardaki yerini aldı. Can Yayınları‘ndan çıkan kitap, edebiyatının ilk ekolojik distopyası olarak nitelendiriliyor. Gezegenimizi bekleyen yok oluş felaketinin ortasında çırpınan insana dair bu çarpıcı roman hakkında Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi ve Yeşil Gazete yazarı, Doç. Dr. Ayşe Uyduranoğlu, yazar Oya Baydar’la konuştu.

Romanınızda sadece iklim değişikliği sorununa değil, aynı zamanda bizim coğrafyada ve ülkemizde yaşanan bir çok farklı soruna da değiniyorsunuz. Acaba biz, bu kendi meselelerimizden kafamızı kaldıramazken iklim krizi kapımıza geldi dayandı; hiç bir hazırlığımız ve önlemimiz yok mu demek istediniz?

Sözünü ettiğiniz sorunlar sadece bizim coğrafyada ve ülkemizde yaşanmıyor, doğudan batıya pek çok ülkede benzer siyasal- toplumsal gelişmelere şahit oluyoruz. ABD Başkanı Trump’la Erdoğan, Putin’le Orban, Hindistan’da Ram Nath Kovind ile Filipinler’de Duarte, daha birçokları birbirlerinin ruh ikizi gibiler. Tümü de sağ popülist, otoriter, totaliter ve savaşçı yöntemlerle yönetiyorlar.  Ancak, bu sorunlardan kafasını kaldırabilmiş kaldıramamış bütün ülkeleri,  yeryüzünün tümünü  tehdit eden iklim felaketi karşısında ne yazık ki topyekûn bir aymazlık, bilinçsizlik  ve hazırlıksız var. Özetle: Köpekli Çocuklar Gecesi romanı yereli aşan, daha genel bir seslenişi amaçlıyor

Romanın kahramanlarından erkeğe ve kadının çocuğuna isim vermişsiniz. Ve isimleri çok manidar: Adam ve Doğa. Semavi dinlerden bildiğimiz ilk insanın adı ve tarumar edilen bir doğa. Bu isimleri tercih etmenizde etkili olan nedir?

Fark ettiğiniz gibi adlar bilinçli bir tercih. Yereli, belli bir ülkeyi, belli bir dili çağrıştıran adlardan kaçındım, kitabın aynı zamanda anlatıcısı da olan kadın kahramanın adı olmaması da bu yüzden. Kitabın ana teması olan olası iklim felaketi; yerel, bölgesel değil, evrensel.

Cormac McCarthy’nin “Yol” isimli Pulitzer Ödülü alan romanı, isimsiz bir çevre felaketi sonrasında baba oğulun hayatta kalma mücadelesini çok çarpıcı ve yürek burkan şekilde anlatır. McCarthy, romanında adama ve çocuğa isim vermemeyi tercih etmiştir. Belki de okuyucuya, ölüm kalım savaşının sürdüğü bir mücadele isimlerin artık önemli olmadığını anlatmak ister. Siz de romanınızda kadına isim vermemişsiniz.  Nedenini açıklar mısınız?

McCarthy’nin romanını ne yazık ki okumadım, hemen okumaya çalışacağım. Ben de tıpkı onun gibi düşünmüş olmalıyım.  Mücadele herkesin mücadelesi, sorun herkesin sorunu olduğu zaman ülkeler, milletler, diller anlamını yitirir.

İnsanın “Eşref-i mahlukat” olarak adlandırıldığını biliyoruz. Yaratılanların en kutsalı, yücesi ve bir şekilde de her şeyi hak edeni. Ama insanı üstün kılan aklı değil de merhameti değil midir? Jose Saramago, “Körlük” romanında merhametin insanı nasıl yüceleştirdiğini çok güzel anlatır. İnsan, ekosisteme karşı merhametini çoktan kaybetti ve böyle giderse “Eşref-i mahlukat”, Dünya’nın sonu olacak. Siz, ne düşünüyorsunuz?

Köpeki Çocuklar Gecesi’nde “eşref-i mahlukat” konusunda bir bölüm var. Bütün semavî dinlerde ve -ister kapitalist ister sosyalist-  bilimi, teknolojik gelişmeyi, ekonomik büyüme ve kalkınmayı insana, insan değerlerine önceleyen bütün kalkınmacı, büyümeci ideolojilerde-sistemlerde doğanın, “eşref-i mahlukat” adına tahrip edilmesi, sömürülmesi caizdir.  Sonsuz evrenden ve doğadan bakıldığında kimse bana insanın bir köpekten, bir filden, bir ağaçtan veya herhangi bir yaratıktan üstün olduğunu anlatamaz.

Bir önceki sorumla bağlantılı olarak, iklim adaleti konusu gündeme geldiğinde düşük gelirli bireyler, gelişmemiş ülkelerden bahsediliyor. Halbuki ekosistemin sürekliliğine asıl katkısı olan canlılar, bitkiler ve hayvanlar… Dünyadaki yaşamı onlar sağlıyor. İnsan da bu doğal döngüye çomak sokuyor. WWF tarafından yayımlanan “Yaşayan Gezegen Raporu”, son 44 yılda canlı türleri popülasyonlarında yüzde 60 civarında bir azalma olduğunu kaydetmiş. İnsan ise artan nüfusu ile soyunu sürdürebiliyor, en azından şimdilik. Bu nedenle iklim adaletinden konuşulurken sadece insandan ve ülkelerden bahsedilmesi, adalet kavramını baştan sorgulatıyor.  Ne söylemek istersiniz?

Adalet kavramı da benzer diğer kavramlar gibi insanların dünyasına ve gelişmiş sınıflı  toplumlara ait. Doğada başka bir adalet var, başka kurallar var, örneğin doğal beslenme zinciri bize yer yer vahşi ve adaletsiz gelebilir ama yaşamın parçasıdır. Ne var ki insan; aklını, bilgisini, becerisini doğayı mahfetmeye, bütünüyle hükmü altına almaya değil de bütün yaratıkların yaşama ve gelişme hakkını gözeten, adalet kavramını insandan doğaya yayan anlayışa uygun bir düzen yaratmaya yönlendirebilseydi bugün doğa da insan da farklı bir yerde olurdu. “Herkes için adalet”ten “bütün canlılar için, doğa için adalet”e geçebilseydik, insanın ve toplumların evrimi farklı gelişebilirdi.

Romanınızda köpek kahramanlarınız da var. Neden hayvanlardan köpek? Sadık oldukları için mi? Böylece bizim de doğaya sadık olmamız gerektiğini mi vurgulamak istediniz?

Köpeklerin sadık olduklarını, genel olarak sadakat fikrini falan düşünmedim. Bu romanı yazma isteğim, bir kış gecesi kaldırımda köpeğine sarılmış uyuyan bir çocuğun fotoğrafını gördüğümde başlamıştı. Orada sahipsiz köpek ve çocuk, dünyamızın acılarının,  mağduriyetlerinin sembolü gibi gelmişti bana. Sonra temayı çevre/iklim felaketine taşıdığımda o fotoğraf yönlendirdi beni. Romanda, Köpekli Çocuklar sistemin ezdiği ama sistemin dışında kalmış olanların, masumiyetin ve sistemle bütünleşmedikleri için gelecek umudunun sembolleridir.

Bir de romanınızda ishak kuşunun ötüşü var. Anadolu’da bu kuşun ötüşü uğursuzluk olarak adlandırılır. Siz de bunun için mi bu ötüşe yer verdiniz?

İshak kuşu başka yerlerde de haberci veya uğur sayılır.  Ben uğursuzluk simgesi olarak algılamadım o ötüşü.

İklim değişikliğinin bana göre en önemli etkilerinden biri, gıda ve su güvenliğinin neden olacağı iklim göçleri ile insanların arkada bırakmak zorunda kaldıkları kültürel mirastır. Bir taraftan tarihi eserlere paha biçilemiyor, diğer taraftan Hasankeyf örneğinde olduğu gibi üretim amaçlı gözden çıkarılabiliyor.Bu nasıl bir çelişki?  Bu konuda bir yazar olarak ne düşünüyorsunuz?  

Göçlerin yüzyılımızın, hatta belki gelecek yüzyılın  toplumsal tarihi yönlendirip değiştirecek en önemli gelişmesi olacağını düşünüyorum. Bu göçlerle sadece kültürel miras yok olmakla kalmayacak, dünyamızın zenginliği olan kültürel çeşitlilik de giderek ortadan kalkacak. Bu sürecin şiddetsiz, savaşsız, kansız, yıkımsız yürümeyeceğini de bilelim.

Tarihî eserlerin, somut kültür varlıklarının gözden çıkarılmasına gelecek olursak, bu bambaşka bir konu. Genelde kapitalist kalkınmacılık, özelde bizim gibi ülkelerdeki ne ekonomik ne de kültürel açıdan gelişmemiş ilkel neo-liberal anlayışın taşıyıcısı iktidarlar için her şey kâra, paraya, büyümeye kurban edilebilir.

Felaketlerden hayatta kalmayı başaran insanın iklim krizi ile mücadelesi hiç olmadığı kadar zor olacak. Çünkü bu küresel bir kriz ve günün sonunda herkes etkilenecek. Size göre, buradan çıkış var mı?

Mutlak çıkış var mı, bilemiyorum ama en azından geciktirme, duraklatma imkânı var sanırım. Çevrecilerin, iklim savaşçılarının, örneğin Greta ve arkadaşlarının seslerine kulak verilip geri dönüşü olanaksız aşamaya varmayı engellemek mümkün diyor bilim insanları ve çevreciler. Karbon gazları emisyonu acilen, çok acilen azaltılmazsa 12 yıl sonra “artık çok geç” aşamasına gelmiş olacağız. Şimdilik yapabileceğimiz tek şey ciddi önlem almakta hâlâ direnen sistemin efendileri ve kendi iktidarlarımız üzerinde çok yönlü baskı oluşturabilmek ve kitlelerin farkındalığını artırmak için gereken her şeyi yapmak.

Mağdurların masumiyeti ve kötülük karşısındaki umut, edebiyatta ve sinemada karşımıza çok çıkan bir yaklaşım. İnsan sadece doğayı değil kendi türünü de sömürüyor. Siz de umut olmazsa kötülük karşısında yenilmeye mahkumuz mu diye düşünüyorsunuz?

Umudunuz yoksa mücadele edemezsiniz, teslim olursunuz. Greta “Umut peşinde koşmak yerine eyleme bakmalıyız” diyor, “Sizin umutlu olmanızı filan değil, paniğe kapılmanızı istiyorum” diyor. Aktivist heyecanını yansıtanan söyleminde yanıldığı nokta, başka bir dünyanın mümkün olabileceği düşüncesi ve umudu olmaksızın mücadele edilemeyeceği. Panikleyenlerin amaçsız ve umutsuz eylemi ancak yenilgi getirir.

Gençler ve çocuklar onların geleceğine koyduğumuz ipoteği kaldırmak istiyorlar. Bu nedenle 20-27 Eylül tarihleri arasında dünya genelinde “İklim Grevi” düzenleniyor. Başarabilecekler mi? Başka türlü bir yaşam mümkün mü?

Başka bir yaşam tabii ki mümkündü, belki hâlâ da mümkün. İklim Çocukları bence daha şimdiden çok önemli bir iş başardılar. Bütün dünyanın dikkatini konuya çekebildiler. En umursamazları bile şöyle bir silkelediler, farkındalık yarattılar. Burada bitmeyecek; uyarılar, eylemler sürecek. Öte yandan sistemin efendilerinin dirençleri de sürecek. Çünkü iklim için mücadele, onların bekası anlamına gelen sistemi de tehdit ediyor, global kapitalizmin çarkları arasına taşlar yerleştiriyor. İklim mücadelesinin sisteme karşı topyekûn mücadelenin ayrılmaz parçası ve köklü bir devrimci atılım olduğunu kavrayabilirsek başarı şansı ve umudu yükselir.

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Kitap

Hafta SonuHaftasonuKitapKültür-SanatManşet

Can Yayınları’ndan yeni bir alt marka: “Tellekt”

Can Yayınları; fizikten felsefeye, genetikten ekolojiye pek çok alanda dünyada süregiden teorik tartışmaların izini süren eleştirel metinlerin yanı sıra, sosyal ve beşeri bilimler alanında aktüel tartışmaları kültür hayatımıza kazandırmak üzere Tellekt başlıklı bir alt marka oluşturdu.

Can Yayınları bünyesinde kurulan Tellekt, kültürün “örgütlenmiş boş zaman”a indirgendiği hızlı tüketim çağında, bugünün bilgisine yer açmak ve şimdiki zamanı kat eden dönüşümleri kavramak için yeni düşünce pratiklerini bir araya getirerek okuru ile buluşturmayı hedefliyor.

Tellekt’in Mayıs programında yer alan kitaplardan ilki, yorum ve kanaatlerden ibaret olan “gösteri toplumu”nun yükselişine tanıklık ettiğimiz bir dönemde, devlet aklına ve onun otoriter siyasal tahayyüllerine muhtaç olmayan bir karşı duruş geliştirebilmenin olanaklarını sorgulayan bir kamusal felsefe kitabı: Hakikat-Sonrası.

Hakikat-Sonrası, her şeyin birkaç günde olup bitiverdiği, olguların yerini duyguların aldığı kapitalist modernite çağında, nesnel gerçekleri göz ardı etmenin yarattığı tehlikeye karşı bir uyarı niteliğinde.

Mayıs ayının ikinci kitabı ise, Jacques Derrida’nın yakın öğrencilerinden filozof, müzikolog Peter Szendy’nin, Filistin-Eriha’dan yola çıkıp modern öncesi Avrupa’nın gizli kalmış dehlizlerine daldığı; sinema, opera ve edebiyattan örnekleri ustalıkla ele alan çoksesli felsefi metni: Üstdinleme: Casusluğun Estetik Tarihi.

Günümüz toplumlarının duyma ve işaretleme biçimlerini irdelerken, her dinlemenin bir kulak kabartma olduğunun ve her zaman otoriter eğilimlerle malul olduğunun altını çizen Szendy, hükmetme ve iktidar tekniklerinin dinleme pratikleriyle ilişkisini güncelliğe hapsolmadan düşünmek ve tartışabilmek için bizlere muazzam bir repertuvar sunuyor. (Yeşil Gazete)

 

Kategori: Hafta Sonu

KitapManşet

Açık Yeşil kitabı çıktı!

On yılı aşkın süredir Açık Radyo’da devam eden, Türkiye ve dünya çapında ekoloji mücadelesinin seyrini, teorisi ve pratiğiyle kayıt altına alan Açık Yeşil’den bir ekoloji rehberi yayımlandı. Açık Radyo Kitaplığı’nın yeni dizisinin ilk kitabında yeşil düşünce ve ekoloji hareketleri ele alınıyor. Sonbahar aylarında yayımlanması planlanan serinin ikinci kitabında iklim krizi ele alınacak.

Ömer Madra & Ümit Şahin

Açık Yeşil’in bu birinci kitabı, her gün 150 ila 200 canlı türünün yok olduğu, iklim krizinin tüm dünyanın gündemine oturduğu İnsan Çağı’nda (Antroposen) çevre ve iklim hareketlerinin teorik temellerini ortaya koymanın yanı sıra, Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanından alan kayıtları ve mülakatlara yer verilen bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

Yeşil düşüncenin köklü tarihinden düşünürler ve aktivistler hakkında özel dosyaların da yer aldığı bu rehber kitap, çevre muharibi ve grevci Greta Thunberg’in, “Evimiz yanıyor!” diyerek işaret ettiği iklim krizinden hep birlikte nasıl çıkabileceğimize ilişkin yeni bakış açılarına kaynaklık ederken, kâinattaki yegâne evimize karşı sorumluluklarımızı da yeniden gözden geçirmeye davet ediyor.

Kitabı kitapevlerinden ve buradan edinebilirsiniz. (Yeşil Gazete)

Kategori: Kitap