Köşe YazılarıManşetYazarlar

Biyokütle enerji santralleri ne kadar çevreci?

Son yıllarda ülkemizdeki biyokütle santrallerinin sayısı ve elektrik üretimi içindeki payı hızla artıyor. Elektrik Mühendisleri Odası’nın Şubat 2021 istatistiklerine göre ülkemizde biyokütle santrallerinin elektrik üretimi içindeki payı %1.5 civarında… Enerji Atlası’nın rakamlarına göre de Türkiye’de halen 99 adet Biyogaz, Biyokütle, Atık Isı ve Pirolitik Yağ Enerji Santrali var.

Biyokütle, 100 yıllık dönemden daha kısa sürede yenilenebilen, biyolojik kökenli, fosil olmayan organik maddeler olarak tanımlanıyor. Daha basit tanımıyla biyokütle, yaşayan ya da yakın zamanda yaşamış canlılardan elde edilen fosilleşmemiş tüm biyolojik malzemelerin genel adı… Bu tanımdan da anlaşılabileceği gibi biyokütle enerji kaynağının ana bileşenlerini karbonhidrat bileşikleri olan bitkisel ve hayvansal kökenli tüm organik maddeler oluşturuyor. Bu maddelerden elde edilen enerji de biyokütle enerjisi olarak isimlendiriliyor.

Biyokütle orijinal haliyle yakıt olarak kullanılabileceği gibi farklı olarak katı, gaz veya sıvı biyoyakıtlara da dönüştürülebiliyor. Bu yakıtlar elektrik üretiminde, ulaşım araçlarında yakıt olarak, evsel ısınmada ve endüstride enerji kaynağı olarak kullanılabiliyor. Bu nedenle biyokütle enerji kaynakları için en çok kullanılan sınıflandırma, birincil katı biyoyakıtlar, sıvı biyoyakıtlar, biyogaz, belediye ve endüstri atıkları, şeklinde yapılıyor.

Biyokütle enerjisinin kullanımı klasik ve modern yöntemler olarak ikiye ayrılıyor. Odun, bitki ve hayvan atıkları gibi biyokütle malzemesinin direkt olarak yakılmasıyla enerji sağlama klasik kullanım olarak tanımlanıyor. Yüzyıllardan bu yana Anadolu’da ısınma amaçlı tezek tüketilmesi klasik kullanımın iyi bir örneği… Klasik kullanım günümüzde de az gelişmiş ülkelerde yaygın olarak görülüyor. Modern kullanımda ise hayvansal ve tarımsal atıklar, organik içerikli evsel, kentsel ve endüstriyel atıklar/atık sular, enerji bitkileri, enerji ormancılığı ürünleri, orman atıkları, sucul ekosistemlerde yetişen alg ve yosun gibi biyokütle malzemelerinden dönüşüm yöntemleri ile ısı, elektrik ve sıvı ya da gaz yakıt elde ediliyor.

ÇED raporundan muaf tutuluyorlar

Peki, bu santrallerin çevre üzerine iddia edildiği gibi olumsuz herhangi bir etkisi yok mu? Üstelik bu santraller kamu veya özel sektör eliyle de yapılsa ülkemizde Çevresel Etki Değerlendirme raporundan (ÇED) muaf tutuluyor. Santrallerin büyük bir çoğunluğu Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın ‘ÇED gerekli değildir’ kararına dayanılarak yapıldı, halen de yapılmaya çalışılıyor.  Bakanlığın ‘ÇED gerekli değildir’ kararını savunanlar iddialarını; bu tesislerin civarında yaşayan canlıların ve çevrenin üzerine olumsuz bir etkisi olmadığı ve Avrupa Birliği ülkelerinde (AB) de bu tesislerin çok sayıda kurulduğu iddialarına dayandırıyor.

Öncelikle şunu belirtelim, başta Almanya olmak üzere AB ülkelerinde biyokütle santrallerinin sayısının arttığı doğru. Ancak dikkatlerden kaçan bir nokta var. AB ülkelerinde uygulanan biyokütle teknolojileri bizim gibi ülkelerde uygulananlardan oldukça farklı. Bu ülkelerde genelde AB Komisyonu’nun izin verdiği bazı bitkiler ile orman atıkları bu tesislerde hammadde olarak kullanılıyor. O nedenle bu tesislerin partikül madde, NOx, uçucu organik bileşikler ve ozon gibi emisyonları kömür, linyit ve petrol ile karşılaştırıldığında oldukça düşük. Avrupa ülkelerinde yapılan bilimsel çalışmalar bu tesislere bağlı ortaya çıkan kronik ölüm oranlarının linyit referans teknolojisinden elde edilenlerin %20’sinden az olduğunu gösteriyor. Ancak bunun AB ülkelerinde hammadde olarak kullanımına izin verilen bazı bitki ve orman artığı için geçerli olduğunu unutmamak gerek.

Ayrıca bu tesisler bizim ülkemizdeki gibi ÇED raporundan muaf tutulmuyor. Üstelik yapılmadan önce ÇED ile birlikte yakın ve uzak çevresi için sağlık etki değerlendirmesi (SED) çalışması da yapılıyor. Avrupa’da bu tesisler için süren en önemli tartışma ise verimli tarım arazilerinin bu tesislere uygun bitki yetiştirmeye ayrılması ve bu durumun tarım ürünleri fiyatları üzerindeki etkisi.

Türkiye’de ÇED yapılmadığı için bu tesislerin hammadde olarak ne kullandığı çok açık değil. Ülkemizdeki 99 tesisin çok büyük bölümü kentsel katı ve sıvı atıklar, arıtma tesisleri çamurları, hayvansal atıkları yakıyor. O nedenle de AB ülkelerindeki biyokütle tesislerine oranla atmosfere emisyonları çok daha yüksek, hatta kömürlü termik santrallerle karşılaştırılabilir düzeyde… Yine Enerji Atlası’nın rakamlarına dönecek olursak ülkemizdeki biyokütle santrallerinin büyük bir kısmı hammadde olarak evsel çöpleri ve hayvansal atıkları kullanıyor.

Kullanılan hammadde belirsiz

İzmir Tabip Odası, Foça Belediyesi ile birlikte açtığı dava ile Foça’da ‘ÇED gerekli değildir’ kararı ile yapılmak istenen bir biyokütle santralinin yapımını engelledi. Karar bu konuda açılmış diğer davalara da emsal olacak nitelikte. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın ‘ÇED gerekli değildir’ kararıyla verimli tarım toprakları üzerine, kentsel yerleşimlerin yakınlarına yapılmak istenen, hammadde olarak ne kullanacağı açık olmayan biyokütle santrallerinin, yani çöp yakma tesislerinin çevre ve insan sağlığı açısından masum olmadığı; sadece ‘kömürden daha iyidir’ ve atıkları yok etme mantığı ile yapılmasının hatalı olduğu unutulmamalıdır. İzmir Tabip Odası’nın Foça Belediyesi ile açtığı ve kazandığı dava tüm meslek örgütlerine, çevre kuruluşlarına örnek olmalıdır. Biyokütle santralleri kesinlikle ÇED ve SED yapılmadan ve bölge halkının görüşleri alınmadan kurulmamalıdır.