Köşe YazılarıManşetYazarlar

Biyoenerji temel çözüm olmamalı

İklim krizini bir tek gerçek çözümü vardır: Kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bırakmak. Bunun dışındaki tüm çözüm önerileri içlerinde önemli bir “ama” barındırır. Gezegenimizin ise artık “amalara” ayıracak vakti kalmadı. Eğer birkaç yıl içinde karbondioksit salımlarımızı azaltmak yönünde kalıcı ve büyük adımlar atmazsak gezegendeki bugünkü yaşamı bile sağlayabilmek için çok çaba sarf etmemiz gerekecek.

Teknolojik medeniyetimizin büyük bir kısmının bu fosil yakıtlar sayesinde oluştuğunu kabul etmeliyiz. Lakin bu ileri teknoloji bizlere artık fosil yakıtlar olmadan da enerji üretebilmemizin de yollarını açtı. Rüzgar ve güneş enerjisi, enerji verimliliği ile birleştiğinde ihtiyacımızın tamamını karşılayacak seviyeye çıkartılabilir. Buradaki engelimiz kesinlikle teknolojik değil. Fakat, kömür, petrol ve doğal gaz hala ucuz kabul edildiğinden bu kaynaklara dayanarak yaşamımızı devam ettirmemiz de çoğunluğa daha makul bir çözüm olarak görünüyor. Oysa kömür, petrol ve doğal gazın hala ucuz olabilmesinin başta gelen sebebi bunların yarattığı dışsallıkların ekonomik sistem içerisinde hesaba katılmamalarıdır. Yani, kömür, petrol ve doğal gazı yakıyoruz ve çıkan duman havaya karışıyor. Biz ise bu dumanın sonrasında nelere yol açtığını ya düşünmüyoruz ya da düşünmek istemiyoruz.

Karbondioksitin ‘dışsallık’ maliyeti

Evde ürettiğimiz çöpü düzenli bir biçimde götürüp belediyenin rahatça toplayabileceği bir yere bırakıyoruz. Ürettiğimiz bu çöp bizim dışsallığımızdır, ama çöpü pencereyi açıp dışarıya atmıyoruz. Bunun iki nedeni var: Birincisi, herkes aynı şeyi yapacak olursa yaşadığımız ortamlar oluşacak başka problemlerin yanında sağlıksız ve dayanılmayacak kokularla dolu hale gelir. Ama ikincisi, bunu yapacak olursak belediye ekiplerinin gelip ceza kesmesi mümkündür. Bundan dolayı da bir dışsallık olan çöpümüzü düzenli bir şekilde bertaraf etmeyi seçiyoruz.

Ne yazık ki yaktığımız kömür, petrol ve doğal gazdan çıkan karbondioksit de benzer şekilde üzerinde yaşadığımız gezegeni yaşanmayacak hale getiriyor. Buna rağmen hemen hemen her evsel veya endüstriyel sistemden çıkan karbondioksit gazını bir dışsallık olarak kabul etmiyoruz. Halbuki karbondioksit de evdeki ya da endüstrideki çöpler gibi bir dışsallık olarak kabul edilse ve belirli kurallara tabi olsa, havaya saldığımız karbondioksit miktarı ciddi biçimde azalırdı.

Sonuç olarak, iklim krizini durdurmanın yolu karbondiokside ciddi bir fiyat biçip kimsenin bedavaya atmosferi kirletmesine izin vermemektir. Ancak kömür, petrol ve doğal gaz üretim sistemleri zaman içerisinde büyük lobiler oluşturup politikayı etkileme gücüne sahip olduklarından politikacıları karbondiokside uygun bir fiyat biçmeye ikna etmek neredeyse imkansızdır. Bugün meclislerde konuşulan 50 avro karbon fiyatı bile gerçeği yansıtmaktan son derece uzaktır.

O zaman sistemler ve politikamız kömür, petrol ve doğal gazın uzun süre daha bizimle beraber olacağı düşüncesine dayandırılıyor. Yani, biz kısa vadede kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bırakmayacağımıza ve saldığımız karbondioksit atmosferi zararlı olacak oranda ısıttığına göre bu karbondioksidi atmosferden çekmenin bir yolunu bulmak zorundayız düşüncesi politikaya hakim oluyor.

‘Negatif salım’ iklim krizine çözüm olabilir mi?

Paris Anlaşması atmosferdeki sera gazı oranının gezegenin ortalama sıcaklık artışının 2 derecenin oldukça altında ve hatta mümkünse 1.5 derecede tutulmasını kabul etti. Ancak bugünkü sera gazı salımlarımızla 2 derecenin altında bir hedefe ulaşmamız mümkün değil. Bu hedefe ancak negatif salım yaparak ulaşabiliyoruz. Negatif salım ise atmosfere karbondioksit salmak yerine atmosferden karbondioksit emmeye dayanan teknolojilere verilen isim. Yalnız unutmayalım, bunlar şu andakine benzer biçimde kömür, petrol ve doğal gaz yakıp, gene de 2 derecenin altında kalmak istersek yapmamız gerekenler. Yoksa kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı hızlıca bırakacak olursak 2 derecenin altında kalmamamız için bir neden yok.

Havadaki karbondioksidi emmeye dayanan teknolojilerin, Paris Anlaşması kapsamında en fazla konuşulanı BECCS. Yani, havadan karbondioksidi emen bitkisel ürünler yetiştireceğiz. Bu ürünlerden besin değil yakıt üreteceğiz, sonra da bu ürettiğimiz yakıtı yakarak enerjiye dönüştüreceğiz. Bu sırada çıkan karbondioksidi de tutup havaya salmayacağız. Sonra tuttuğumuz bu karbondioksidi de yer altında bir yerde, bir daha dışarıya çıkamayacak şekilde depolayacağız. 

BECCS (Bio Energy Carbon Capture and Storage), yani havadaki karbondioksidi bitkiler aracılığıyla yakalayıp sonra da buradan enerji üretip çıkan karbondioksidi de yakalayıp depolama yöntemi ya da genel anlamıyla CCS (Carbon Capture and Storage), yani karbondioksidi yakalayıp depolama yöntemi iklim krizinin çözümünü oluşturamaz. Bunun çeşitli nedenleri vardır, ama en önemlisi en sondaki S harfinde, yani saklamada gizli. Hatta belki de gizli bile değil, alenen ortada. Siz bir gazın hiç çıkmayacak bir şekilde depolanmasının ne derece güç olduğunu biliyorsunuz değil mi? Şimdi bir de bunu her yıl atmosfere saldığımız yaklaşık 50 milyar ton karbondioksit için yapmayı deneyin bir de.

Mümkün ama ya maliyet? 

Buna imkansız demek aslında bilimsel olarak mümkün değil. CCS elbette bilimsel açıdan mümkün, hatta teknolojik açıdan da her geçen gün daha da mümkün olma yolunda ilerliyor. Ancak en önemli sorunumuz pahalı olması. Pahalı olması da kolay kolay kısa vadede çözülebilecek bir problem değil. 50 milyar ton değil de 50 milyon ton karbondioksidi depolayacak olsak ve bununla sorunumuz çözülse, kurtulmamız kolaydı. Ancak yakalayıp depolamamız gereken miktar bunun bin katı olduğunda maliyet çok önemli bir problem oluyor. Biz bugün tüm dışsallıkları gözardı edebildiğimiz için kömür, petrol ve doğal gaz yakıyoruz. “Bunlardan çıkan gazı tutup saklamanın da bu yakıtlar kadar ve hatta bu yakıtlardan fazla maliyeti var” desek ve bu maliyeti tahsil etmeye kalksak, insanların CCS konusundaki fikirleri aniden değişebilir.

Termik santrallerden çıkan karbondioksidi yakalayıp saklamanın maliyeti, üretilen elektriğin maliyetini iki kattan fazla artırıyor. Otomobillerden çıkan karbondioksidi yakalamak çok daha zor ve masraflı. Bundan dolayı ve hukuki sorumluluğu da içine kattığımızda büyüyen dev problemlerle birlikte bir yandan havaya karbondioksit salarken diğer yandan bunu yakalayıp yerin altına tıkmaya çalışmak ekonomik açıdan da çevresel açıdan da uygulanabilir bir çözüm değildir. 

Gelecekte kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bırakıp “Havadaki karbondioksit miktarını nasıl azaltabiliriz?” diyecek olursak, doğal yöntemlerden faydalanmak en önemli çözümlerden biridir. Mesela hızlı büyüyen ağaçları yetiştirip, bunları toprağın altındaki derin çukurlara gömerek havadaki karbondioksidi azaltmak mümkündür. Gene de bu işlem için geniş araziler ve bolca su gerekir.

Aynı problem bugün BECCS için de geçerlidir. Bir de üzerine çıkan ürünü yakıta çevirip araçlarda kullanmayı da ekliyoruz. Unutmayalım, karbondioksidi tutma teknolojisi bugün için sadece termik santraller için geçerlidir. Arabanızda yaktığınız biyodizelden çıkan karbondioksidi tutmak henüz mümkün değil. Bu nedenle de aslında söz konusu olan tarlalardan biyodizel üretip bunu araba yakıtı olarak kullanmak değil bunu termik santrallerde yakarak elektrik enerjisi üretmektir. Bunun da ne derece gereksiz bir çaba olduğunu söylemeye gerek bile yok sanıyorum.

Gıda üretimi ve karbondioksit gömme ikilemi

Ancak daha da önemlisi, bugün bir milyara yakın insan gece yatağa aç girmektedir. Bu insanların yiyeceği gıdayı üretmek ve dağıtmak bugün için kolayca becerebildiğimiz bir şey değildir. Üretilen gıdanın yaklaşık yarısının çöpe gittiğini unutmadan artan nüfusa gıda üretmeye çalışıyoruz. Bu gıda üretimi her geçen gün daha fazla arazi ve su gerektiriyor. Tarımsal üretimde verim artışını düşündüğümüzde çözüm yolu olarak doğal yöntemlerden çok daha fazla kimyasal ve genetik yöntemler karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla gıda üretimini artırmak için çıkar yolumuz olarak genelde daha fazla arazi ve daha fazla temiz su kalıyor.

İnsanlığa gıda sağlama yönündeki çabalarımızın yanına bir de iklim krizini önlemek için yakıt olarak kullanılacak bitkileri üretmeyi de katarsak, gıda üretimindeki azalmanın ötesinde neredeyse tüm bölgelerde su stresinde bir artış gözlemleniyor (Nature Communications, DOI: 10.1038/s41467-021-21640-3). 

Bugün insanların yaşadığı bölgelerin 982 milyon hektarlık bölümünde ağır su stresi yaşanıyor. Bu toplam alanın %6.7’sine denk geliyor. Bu yüzyılın sonuna değin karbondioksit salımlarına fazla bir etki etmezsek ve yeryüzü ortalamada 3 oC ısınacak olursa 1579 milyon hektarlık alanda ağır su stresi yaşanmaya başlanacak. Bu da toplam alanın %10.7’si anlamına geliyor. Ancak, eğer BECCS uygulayarak sıcaklık artışını Paris Anlaşması’nda öngörüldüğü gibi 1.5 oC’de tutmayı başarırsak 1939 milyon hektar alan ağır su stresi yaşayacak. Bunun anlamı Dünya’nın %13.2’sinde ağır su stresi yaşanacağıdır.

İşin ilginç tarafı, yapılan analize göre, atmosferdeki karbondioksit miktarını azaltmaya çalışmadan sadece tarımsal üretime odaklanacak olursak stres altına giren bölgeler ve dolayısıyla da oralarda yaşayan insan sayısı çok daha az olacak.

Elbette biyo-yakıtlar sadece tarımsal ürünlerin bir şekilde yetiştikleri yerlerde yetişmek zorunda değil. Mesela denizde yetişen bazı yosun ve alg türlerinden de benzer şekilde yakıt üretmek mümkün. Ancak bu durumda da Türkiye’nin tüm sera gazı salımını bertaraf edebilmek için kullanılacak alglere gereken alanın büyüklüğü Marmara Bölgesi’nin yüzölçümü kadar oluyor.

Sonuçta, gelecekte az miktardaki uzak mesafeli uçuşlarda yakıt olarak kullanılabilmek üzere, ya da füzyon gibi bir teknolojiden neredeyse sınırsız enerji üretmek mümkün olursa, atmosferdeki karbondioksit miktarını azaltmak için CCS kullanmak düşünülebilir. Ancak bu durumda bile depoladığımız yerden kaçma riski her daim olacaktır. Bugünkü gibi bir yandan kömür, petrol ve doğal gaz yakmaya devam ederken diğer yandan da BECCS gibi teknolojileri kullanmaya çalışmanın halkı kandırmaktan başka bir şey değildir.