Medya-İnternetKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

Bir başkadır… sonunu siz getirin

*Yazı Bir Başkadır dizisiyle ilgili spoiler içeriyor!

Dizi Netflix‘e düşeli henüz birkaç gün oldu, Hemen her mecrada (Sabah, GazeteDuvar…) hakkında haberler yapılıyor. Sosyal medyada (en azından benimkinde) deprem geride kaldı, Amerikan seçimleri bitti, aşı bulundu, göçmen çocukları konuşuldu, şimdi ise dizi hakkında yorumlar dolaşıyor. Ben de koroya katılıyorum müsaadenizle. Dizinin genel çerçevesi, farklı kimlikleri nasıl kurguladığı, dindar-laik, şehirli-taşralı çatışmalarını ve konuşulabilecek diğer pek çok mevzuyu atlıyor (birileri şu an bunları yazıyordur zaten), dizideki tesadüflere ve gösterilmeyenlere odaklanıyorum.

Baştan şunu söyleyeyim: Diziyi seyrederken bolca duygulandım, güldüm, eğlendim. Ama “git ya” dediğim yerler de oldu. İlki şu:

Ne kadar çok tesadüf vardı hikâyede. Bana biraz çok geldi açıkçası. Ana karakter Meryem, Sinan‘a aşık. Peri ismindeki psikiyatriste gidiyor, ona Sinan’ı anlatıyor. Peri’nin kendi terapisti Gülbin, Sinan’la beraber, işe bak. Peri yogada biriyle tanışıyor, aaa, o da Sinan’ın sevgilisi. Dünya o derece küçük. İmamın kızı arkadaşıyla İstanbul’da gidilebilecek binlerce bardan birine gidiyor. Barın koruması mahalleden babasını tanıyan kahramanımız Yasin. Aynı kızı köpek ısırıyor, mahalle bomboş, karşısına yine Yasin çıkıyor. Yasin otobüse biniyor, aa, barda dövdüğü diğer kadın arkada. Issız Adam Sinan sporda az soluklanayım diye bir yere oturuyor, arkasında Gülbin var, işe bak, tam o anda kendisi hakkında atıp tutuyor.

Tesadüflerin böylesi…

Hayatta tesadüf olur elbette. Ama sanırım dizide bu kadar çok tesadüfe yer verilmesinin temel sebebi, aslında birbirinden bağımsız seyirleri olan farklı hikâyeleri birbirine bağlama çabası. Diğer türlü bağlanmıyorlar çünkü. Bir hikâye yok, birden fazla hikâye var. Farklı hayatlar arasında geziyoruz. Arada sırada da tesadüflerle bu hayatlar kesişiyor. Diziye bütünlük hissi veren temel yöntem bu olmuş.

Bu bir sorun mu emin değilim. Bir yanıyla bizi o dünyalara sokabiliyor, bir sürü enfes ayrıntı var. Tıkır tıkır akan bir anlatım…. Ama sanıyorum büyük Türkiye resmi sunma çabası;  Kürtler, dindarlar, laikler, engellilik, aile travması, eşcinsellik, erkek şiddeti, ıssız adamlık, kardeş kavgası, tecavüz ve daha pek çok konuya (kaçırdıklarım olabilir) değinme zorunluluğuna yol açmış. Bana göre dizinin gündemi fazlasıyla dolu, siyasî dizi/filmlerde bir türlü vazgeçilemeyen “döktürme” çabası burada da var. Gözümüze sokmuyor. Ama “eksik kalmasın laf ederler” denmiş sanki, o yüzden de her meseleden bir tutam konmuş. Görece esnek, paralel hikâye anlatıcılığı da buna elveriyor.

Tesadüf bolluğu  o anlamda sanıyorum biraz da mecburiyetten. Tesadüfler olmasa, dizi yalnızca Türkiye’den insan manzaraları gibi olacak. Bazı karakterler geniş temsiliyeti sağlamak için diziye sokulmuş gibi: Issız Adam Sinan ve annesi mesela… Sinan’ın sahneleri arka arkaya izlenince zayıf ve kendini tekrar eden bir kısa film hâline geliyor ama bütünlük içinde çok dikkat çekmeden kaynıyor. Hikâyenin geri kalanına sıkı sıkı bağlanmış değil.  Biraz zorlama tesadüflerle bazı kesimlerin kendini yahut bir tanıdığını görebileceği bir figür olarak eklenmiş.

Dizideki çeşitliliğe rağmen insan kayıran, yükselmek için yalan söyleyen, arkası sağlam, köşe başını tutmuş, arkadaşına/meslektaşına ikbal için sırtını dönmüş, eli para tutmuş kesimler görece az anlatılmış. (Bu gruba tek bir isim takmamak için bayağı uğraştım, kendini tekrar eden çağrışımlı tanımlar o yüzden…).  Birbiriyle didişen, birbirini anlamaya çalışanların arasında onlar yok. Belki biraz Gülan, ama onun da hikâyesi çok az işlenmiş.

Eksik ‘sınıf’

Bu da sınıfsal çatışmalarla ilgili olarak ilginç bir noktaya çekmiş diziyi. Sınıf meselesi var. Ancak bu yükselen kesimler dahil edilmeyince, yani uğruna savaşılan mevki, mülk gibi meseleler dizide gündeme gelmeyince çatışmalar karşılıklı anlayışla ve yüzleşmeyle çözülebilirmiş, en azından yumuşayabilirmiş gibi olmuş. En sonda sanıyorum hepimizin hissettiği o tatlı duygu, bence bu hayatî meselenin diziye girmemiş olmasından kaynaklanıyor. Bir yanıyla Türkiye’nin geniş aile resmi çekilmiş, ama en can yakıcı çatışma ekseninde (paylaşım savaşı) suskunluk hâkim.

Dizinin sonunda herkes bir tür katharsis yaşıyor. Biraz iyilik, cömertlik görüyoruz; içimiz ısınıyor. Olaylar (kısmen) tatlıya bağlanıyor. Zira tüm farklara rağmen, hepimizin ortak bir noktasına işaret ediliyor: İçimizde bastırılmış duygular var ve açığa çıkarabilirsek hepimiz daha iyi olacağız.

Keşke…

İçimizi ısıtan, barışma isteğimizi canlandıran, insanlara başka bir gözle bakmayı talep eden bir dizi var karşımızda. Ama keşke barışmak bu kadar kolay olsa. Keşke yüzleşmek bu kadar etkili bir araç olsa. Aynı evde majör depresyonda, intiharın eşiğinde bir kadının doktora gidemezken arada bayıldığı için uzun uzun terapiye giden, bunu hangi parayla ödediği belli olmayan Meryem üzerinden tüm bu pencerelerin açılması belki de dizinin en ironik tarafı. Dizinin daha çıkış noktasında gerçekçiliğin bir süre askıya alınması istenmiş gibi.

Sonuca geleyim: Diziyi kopmadan, sıkılmadan seyrettim mi? Evet. Ağladım mı? Pek çok yerde. Beğendim mi? Kesinlikle. Oyunculuklar çok iyiydi. İmamın (Settar Tanrıöğen) geçtiği her sahneye bayıldım. Meryem’in hediye verdiği çorap ve oradaki diyalog çok güzeldi.

Fakat biz bu diziyi konuşurken gün ortasında insan öldüren polisler mahkemeden elini kolunu sallayarak çıktı. Bence Türkiye’nin asıl temsili bu.

Bu da dizinin değil, bizim ayıbımız.

Kategori: Medya-İnternet