Dış Köşe

Artık tasalanmıyorum! – L.Doğan Tılıç

Dün Ruşen Çakır’ın programında bir köşe yazarı nasıl paranoyak olduğunu anlatıyordu. Arkadaşının evinden çıktıktan sonra, gece yarısı, tam 60 km boyunca bir ortam dinlemesi yapan bir aracın yanlarından kendilerini takip ettiğini, aracın plakasının sahte çıktığını söylüyor ve seçimlere doğru gidilirken Ankara’da pek çok dehşet senaryosundan söz edildiğini, muhalefet milletvekillerinin bile komploların hedefinde olduğunu vurguluyordu.

Akşam NTV’de Mirgün Cabas’ın programında Nedim Şener’in anlatıları üzerine geldi bu sözler. Nedim de, öyle tahminden falan değil, yargıdan gelen bilgilerden hareketle, kendi başına çorap örülmekte olduğunu ve yayından çıktığında alınabileceğini anlatmıştı.

Geçen gün, “Köşe yazarının korkuyla imtihanı” diye bir yazı yazdı Cüneyt Özdemir.

Mesele yalnızca OdaTV falan değil aslında. OdaTV’nin nasıl gazetecilik yaptığı falan de değil bu noktada.

Mehmet Metiner, Orhan Miroğlu yazdıklarından dolayı ölüm tehditleri aldılar. Her eğilimden, her medya kuruluşundan, her çizgiden gazeteci var yargılanan, hapiste olan ve hapse girme “yakın tehdidi” altında olan.

Ana muhalefet partisi lideri bile, baskının artacağından ve kendilerinin de tutuklanacağından söz ediyor. Asgari bir demokrasinin söz konusu olduğu herhangi bir ülkede, bir ana muhalefet liderinin bu türden sözleri öyle es geçilebilecek sözler değildir. Vahimdir!

Her tutuklamada “sıra kimde” sorusu dolaşıyor gazeteciler etrafında. Silivri’dekiler liste yapıp, “ilk şu gelir” diye bahis oynuyorlar anlaşılan.

ABD elçisi bile, bir yandan gazeteci tutuklamaları olurken bir yandan ileri demokrasiden söz edilmesini anlayamadığını söyledi. Hem de kendilerini topa tutan OdaTV baskını üzerine.

Hemen herkes dinlendiği, hemen herkes gözlendiği düşüncesiyle yaşıyor.

Tasalanmayanlarımız da var tabii. Yaftalamayı; “yandaş” “candaş” gibi sıfatlar kullanmayı sevmediğimi bilirsiniz. Kimi medya gruplarını ve gazetecileri nitelerken Başbakan’dan ödünç aldığım bir nitelemeyle “AKP fikriyatına yakın” derim genellikle.

Geçen gün, bizim bu epeyce karanlık gördüğümüz manzarayı tozpembe görüp gösteren arkadaşları “Tasasız ‘demokrat’lar!” diye niteledi Nuray Mert. Galiba yapılabilecek en masumane tanım bu.

Memleketin insan hakları örgütleri son bir yılda bile ihlallerin neredeyse yüzde 100 arttığını söylüyor. Son 5 yılda cezaevlerindeki insan sayısı ikiye katlanıp 120 bine çıkmış. Toplantılara, yürüyüşlere, protestolara nasıl müdahale edildiği ortada. Sınır Tanımayan Gazeteciler 2002’de basın özgürlüğü sıralamasında 99. sıraya koyduğu Türkiye’yi 2010’da 39 sıra geriye iterek 138. sıraya koydu. Meslek örgütleri TCK’da 27 kadar madde basın ve ifade özgürlüğünü kısıtlıyor, hapis cezası öngörüyor, Terörle Mücadele Yasası bu cezaların üzerine tüy dikiyor diye uyarırken, torba torba yasalar çıkaran iktidar o torbaların içine bunlardan bir tekini bile koymuyor. 50 gazeteci içeride, 100 kadarı her an girebilir.

Astronomik vergi cezaları ile sıkıştırılan Doğan Grubu’nun cezaları affediliyor, belki de “AKP fikriyatına yakın” birilerine sorunsuz aktarılması için.

Ben tasalanıyorum, ama tasasız demokratlar da var. ‘Demokrat’ı tırnak içine almış N. Mert. Tasasızlar, “Ne baskısı, Allah aşkına açıklayın da anlayalım” diyorlar.

Bu koşullarda gamsız, tasasız olmak bir nimet! Tasasızlığın getirilerinden söz ediyor değilim; “boş ver gitsin, aldırma” halinin şu çoğumuzun içini sıkıntı basan günlerde onlara vermiş olabileceği “huzur”u düşünüp kıskanıyorum!

Ben de insanım, ben de huzur arıyorum. İşte o zaman, İçişleri Bakanımım, Başbakanımın sözlerine sarılıyorum: “Türkiye Amerika’dan daha çok basın özgürlüğünün olduğu bir ülkedir” diyor biri.

“OdaTV yazılarından düşüncelerinden dolayı değil, başka bir eylemden dolayı yargılanıyor…Konuşanın susturulduğu, yazanın hapsedildiği Türkiye’den konuşan bir Türkiye’ye geçtik. 8 yıl boyunca sesini kestiğimiz tek yayın organı yok!” diyor diğeri.

İnanıyorum! Artık ben de tasalanmıyorum! Ohhhh, ne rahat!

-Birgün 19.02.2011-

Kategori: Dış Köşe