Köşe Yazıları

Zombi kıyameti ve “şenliklilik”

“Şenliklilik” kavramı dilime tam anlamıyla dolanmış durumda, epeydir.

“O şenlikli olsun”, “Bu da şenlikli mi?”, “Ben şenlikli gördüm” diye dolanıyorum ortalıkta.

Kardeşim dalga geçiyor artık; İçinde 3-5 sıfat geçen ve ama “şenlikli”yi atlamış bi’ cümle kurduğumda “şenlikli de olmasın mı?”, diye.

“Şenlikli siyaset” de bu bağlamda hep kullandığım bi’ kavram oldu. Yalnız ben değil tabi: “Bi’ grup insan” olarak (zira o grubun net bir tanımı, sınırı, belirleyeni yok) önce EDP ve Yeşiller muhabbeti sürecinde, sonra da Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin kuruluşu esnasında her tartışmaya, her köşeye sıkıştırdık, “şenlikli parti olacağız, yihhuu!” coşmalarını.

Ve ama, öte yandan, şenlikli siyasetle neyi kastediyor olduğumuzu çok da anlatmadık. Belki anlatması zor olduğundan, belki de “e bariz değil mi işte, böyle hani hissedersin ya…” deyu meseleyi “özümsenmesi gereken” bi’ durum, bi’ hayata bakış açısı” olarak gördüğümüzden.

Bazen de “sıkıcı olmamak” diyerek şenlikliliğin en gözlemlenebilir ve mukayese edilebilir göstergelerinden birini işaret ettik. (Bu “işaret etmek” şeysini dilime ve kalemime kazandıran Atilla Aytemur’a içten sevgiler, minnetler!)

Ve ama, şenliklilik hakkında biraz daha derine inen (ve ama bunu baymadan yapmaya çabalayan) bi’ şeyler karalamak lazım sanki.

Ve aslında, “yapılmışı var” bunun: Ümit Şahin’in 2012 Haziranı’nda kaleme aldığı yazısı, kavramın mucidi olan Ivan Illich’in “şenlikli”yi nasıl tanımladığını gayet güzel anlatıyor. Hem de meselenin endüstriyalizm denen prangayla olan göbek bağını da ifşa ederek, mis gibi.

(Ümit Şahin bugün kullandığım “şenlikli” sıfatını ve Ivan Illich’i bana ilk tanıtandır ayrıca. Bi’ teşekkür de ona!)

Ben de bu yazıda, dahil olduğum kuşak ve komşu kuşakların halet-i ruhiyesiyle “şenliklilik” kavramının doğrudan ilişkisi üzerine, birinci el deneyim ve gözlemlerimden yola çıkarak bi’ kelam edeyim madem.

Baştan kabul: Deneyim ve özellikle de gözlemlerimin bi’ takım varsayımlara dayandığı ve bizim kuşağı oluşturan tüm habitus’ları kapsayamayacağına kuşku yok. Ve ama yine de, bazı genel çıkarsamalar mümkün bu hayatta, sanırım.

Bizim kuşağın (85’liyim ben) ilk göz ağrısılarından biri olan Dövüş Kulübü’nde (Fight Club, hani) Brad Pitt’in canlandırdığı Tyler Durden karakteri şöyle diyordu:

“Beyler! Ben burada Dövüş Kulübü’nde gelmiş geçmiş en güçlü, en akıllı insanları görüyorum. Acayip bi’ potansiyel görüyorum, bastırılmış bi’ potansiyel. Allah belasını versin lan! Bütün bi’ kuşak benzin istasyonlarında pompanın, restoranlarda masaların başında çalışıyoruz, beyaz yakalı köleler olmuşuz! Reklamlar yüzünden yok araba alalım, yok giysi alalım, uğraşıp duruyoruz. Nefret ettiğimiz işlerde çalışalım ki hiç bi’ ihtiyacımız olmayan bok püsürü satın alabilelim ha! Beyler, bizler tarihin ortanca çocuğuyuz. Ne bi’ yerimiz var, ne bi’ amacımız. Büyük bi’ savaş yaşamadık, Büyük Buhran’ı görmedik. Bizim büyük savaşımız ruhlarımızın tam da içinde verdiğimiz savaş! Büyük Buhran dediğimiz, hayatlarımızdan başka bi’ şey değil. Hepimiz televizyon izleyerek büyüdük. Bi’ gün bizim de rock yıldızı, öküz gibi zengin, filmlerde oynayan ünlülerden falan olacağımızı sandık. Ama bunların hiçbiri olmayacağız. Bu gerçeği yavaş yavaş da olsa öğreniyoruz, ve hayvan gibi öfkeliyiz!”

Kanaatimce, Dövüş Kulübü’nün bi’ kitap ya da film olarak estetik/sanatsal güzelliğini çok aşan toplumsal etkisinin temel sebeplerinden biri de bu ve benzeri cümlelerdi. Film/kitap, tüketim toplumuna doğrudan bi’ başkaldırıydı, evet; ama ondan da öte 80′ civarı doğumluların, özellikle de 90’ların ortasından itibaren hissetmeye başladığı boşluk duygusuna şahane bi’ tercümandı.

Boşluktaydık, zira. Boşluktayız.

Hayatın anlamlı bi’ anlamını bulmakta, tanımlamakta büyük sıkıntı yaşıyoruz. Kendimizi, geçip giden günlerimizi ve en geniş anlamıyla varoluşumuzu anlamlı kılıp meşrulaştıracak ilintiler oluşturamıyoruz.

Ne bi’ kavga var kendimizi adayabileceğimizi düşündüğümüz, ne de bir büyük hedef.

Somut anlamda başlangıcı tam da 90’ların sonuna denk gelen neoliberal paradigmanın sunduğu/önerdiği anlamlara sarılmaktan başka bi’ çıkar yol bulamıyoruz. Onlar da çok anlamsız, hatta hiç anlamlı değil – Sürekli ve durmadan materyal biriktirmemizi, hobi niyetine çakma futbol holiganı olmamızı ya da onu-bunu çekiştirmemizi, ve klişelerle dolu bir dünyayı daha da çok klişeyle doldurarak ölüp gitmemizi öneren, her yaşa ve yere göre yapılacak geyik ve boş muhabbetlerin bir listesini sunan sıkıcı (sıfatının da aslında az kalacağı!) bi’ yaşam, iteklendiğimiz yer.

Ve bu durum bizi kahrediyor. O derece kahrediyor, özsaygımızı öyle bir pataklıyor ki, çoğumuz “doğrusunun ve en bi’ güzelinin bu olduğuna” kendini ikna ediyor zorla, gözlerindeki ışığın sonsuza dek sönmesi uğruna.

Delireceğiz yoksa, kaldıramayacağız. Kahrımızdan öleceğiz.

Bi’ kısmımız müzakere yoluna gidiyor: Ertelenen planlar, emeklilik hayalleri ya da “bi’ de şu da olsun da, ondan sonrası isyan!” düşünceleri.

Bu müzakerelerden de elimiz boş dönüyoruz çoğu zaman.

Anlamlı bir mücadele bulamadan, “n’aber?” – “n’olsun işte ya…” diye sallanıp duruyoruz., Olabilecek bir şey yok çünkü hayatlarımızda, o yüzden “n’olsun işte, bıdı bıdı….”

Godot’yu bekliyoruz, en derin rüyalarımızda. Bi’ şey olsun da hayat birdenbire anlam kazansın, diye.

“Zombi kıyameti” senaryolu kitap, dizi ve filmlerin bu kadar revaçta olmasının en temel sebebi de bu. Zombilerin basması demek, bir taşla iki kuş demek:

Hem bu saçma gidişat biter, sistem çöker (böylece “kalabalıktan” ayrılmak için benim bi’ şey yapmama da gerek kalmaz), hem de çok anlamlı, basit, net, tertemiz, en bi’ güzel bi’ mücadelem olur – “Hayatta kalmak”!

 

Bu resmi aldığım makalenin (complex.com Popüler Kültür sayfası) başlığı "Gençler, Zombi Kıyameti Geliyor Galiba" idi.

 

İnsanlık tarihinde daha önce hiç olmadığı kadar fazla ve çeşitli (ve ama bağlantılı) sorunun ve haliyle mücadele alanının olduğu bi’ dönemde, hayatımızı anlamlandıracak bi’ mücadele bulamıyor olmamız garip gelebilir, okuyan kişiye.

“Yeni kuşaklar çok apolitik!” önermesini besleyen de bu çelişkili gibimsi durum belki de.

Ve ama, bahsettiğim bu varoluşsal bunalımımızı anlarsak, çelişki gibi görünenin aslında kocaman bi’ potansiyel olduğu da aşikar hale geliyor.

Bu varoluşsal bunalım ve arayışı anlamak için, şunu da akılda tutmak lazım: Öyle bir uzmanlaşma ve beraberinde getirdiği işe yaramamazlık içindeyiz ki bugün, akıl ve elin ortaklaşa yaptığı, bir de güzel muhabbetli insanlarla beraber “daha da büyük bi’ resme katkıda bulunduğun” fırça darbelerini vurmak, yaşamak mümkün değil! Yaptığımızdan da, olduğumuzdan da uzaklaşıyor, nefret ediyoruz.

Ekoköylerin en azından teoride bu kadar revaçta olmasının ana sebebi de bu: Özgür, özgün ve keyifli bir ortamda yaşayan bir birey olmak, ellerimizle ve aklımızla sonuçlarını görebileceğimiz güzel bi’ şeyler yapmak, taş üstüne taş koymak istiyoruz.

Çünkü öyle bir toplum ki bu, eylemlerimizle olumlu ya da olumsuz sonuçları arsındaki zincir akıl almaz uzunlukta. Haliyle ne yaptığımızı, yaptığımızıın ne işe yaradığını, haliyle bu hayatta ne bok yediğimizi bilmez haldeyiz, görmez haldeyiz. Tam anlamıyla endüstriyel toplum kalıntısı!

Şenliklilik, en basit haliyle o zinciri kırıp kısaltmak aslında. Hiç teknik olmayan, tamamen toplumsal ve algısal bir yönetişim ve kendini bütün içinde tanımlama meselesi olan sürdürülebilirliğin de yapı taşıdır haliyle.

Ve modernimizin en başarılı tuzağı olan “konfor” ve “sterilizm” ikilisinin tatlı ve uyuşturucu sıcağından kurtulmamız için, uğruna bunları bırakacağımız (veya bunlardan ciddi ödün vereceğimiz, özellikle bireysel-psikolojik anlamda) herhangi bi’ mücadelenin (ki bu bi’ fırın yapmak da olabilir, Hrant eylemi için lolipop hazırlamak da, engellilere tekerlekli sandalye alınması için sokakta mavi şişe kapağı toplamak da…) şenlikli sıfatı için bazı somut ve temel özelliklere haiz olması gerekiyor.

İşte o özelliklere haiz (olduğuna dair umut vaad eden, en azından) bi’ şeyler bulduğumuzda coşmamız da bundan.

Nedir bu özellikler, peki?

Devamı da yarın olsun madem…