Köşe Yazıları

Sülüklü Göl’de “bencil” insan sesleri

Zeliha Yıldırım

Yaz aylarının sonuna geldiğimiz bugünlerde artan telaşla, fırsat bulduğum her haftasonu doğanın kucağında dağı, taşı, karıncayı izleyebilmek aralarında olabilmek adına kampa gitmeye çalışıyorum. Geçtiğimiz haftasonu da benzer telaşı ve heyecanı olan iki eski dostla Sülüklü Göl Tabiat Parkı’na gittik. Bolu sınırına düşen bu parkta heyelan sonucu 300 yıl önce oluşmuş gölü görmek ve şehir hayatından uzaklaşmaktı niyetimiz. Sakarya’nın Akyazı ilçesinden sonra vardığımız Dokurcun beldesinden yürüyerek Bolu sınırındaki Tavşansuyu köyü sonrasında yola eşlik eden dereyi takip ederek ulaştığımız dağların arasındaki göl, renginin güzelliği ile gelme kararımızın ne kadar doğru olduğunu bir kez daha onaylıyor.

Suluklu_Gol

Fotoğraf: Zeliha Yıldırım

Bu büyüleyen manzaraya eşlik etmesini beklediğimiz doğanın sesleri dışında bambaşka bir ses karşılıyor bizi. İlk şaşkınlığımız bu duymaya alışık olmadığımız silah sesleri oluyor. Gölün yanı başına kadar arabalar ile gelen bölge insanı ellerinde silahlar havaya ateş (kuru sıkı) ediyorlar. Dağlar arasında yankı yaparak yükselen bu ses telaş ve korku yaratıyor. Silah atımının kısa süreceğine inanarak kamp için uygun bir alan arıyoruz. Devlet görevlilerinin bölgeye ayı bıraktığı bilgisi konuştuğumuz herkesin ağzında olduğu için göl ile orman arasında bir yerde karar kılıyoruz. Çok fazla seçenek yok zira. Kamp alanı hakkında yaptığımız internet araştırmasından öğrendiğimiz suyun olmadığı bilgisinin doğrulanmaması da doğada kirlenmeyi göze almış bizler için tatlı bir sürpriz oluyor.

Çadırlar kuruluyor, gece boyunca muhabbete eşlik etmesi planlanan ateş için çalı, çırpı, ağaç dalı toplanıyor. Toplanan dalların yeterli olacağına ikna olduğumuzda güneş batmasa da dağlardan görülemez seviyeye inmiş oluyor. Havanın nemini de tam bu an hissetmeye başlıyoruz. Akşam yemeği hazırlıkları için ateşi ufaktan yakmaya başladığımızda epeydir görüşemediğim dostlarla edeceğimiz derin muhabbettin fonuna da zemin hazırlanmış oluyor. Sonrasında saatler süren muhabbet, yıldızların parlaklığı, yakınlığı geliş niyetimizi ve tam tersi istikamette yaşadığımız hayatı belirginleştiriyor.

Kampta geçirdiğimiz neredeyse her anımıza (gece 3 ya da sabah 7 farketmeksizin) silah seslerinin eşlik ettiğini söyleyebilirim. Bu durumun gerçek sebebini ise çok sonraları silah atan iki kişi ile konuştuğumda net olarak anlıyorum. Bölge insanı, bu yeşilin türlü rengini gölün üzerine bir tuvalmışcasına tek tek çalarak ona o muhteşem rengini veren bu dağlara taşlara silah atmaya geliyormuş meğer. Stres attıkları ve başka bir yerde bu “zevk”i yaşayamadıklarını söyleyerek savunuyorlar kendilerini.

İşte o zaman orada azınlık olduğumuzu “silah atmaya dağa gidelim” tipi stres atma yönteminin uygulama alanı olarak o bölgeye gidildiğine ikna oluyoruz. Bu nedenle de planladığımızdan daha erken ayrılmak zorunda kalıyoruz; gölün etrafını gezemeden, yakınında oturamadan, ayağımızı suya değdiremeden. Bize bile korku salan bu insan cinsi dağa, taşa, ağaca, kuşa nasıl korku salıyor kim bilir.

Yasaklama, denetimsizlik, ruhsatsız silahlanma hepsini bir kenara bırakıyorum (Bu gibi denetimlerin sıklaştırılması için jandarmaya ve Bimer’e talebimizi ilettik). Ancak doğanın o sessizliği içerisinde insanın silah sıkmayı istemesini, bu eylemin bizi rahatsız ettiğini söylememize rağmen devam etmesini anlayamıyorum. O silah sesi ile sana ben hükmediyorum diye mi sesleniyor doğaya? Yoksa çaresizliğini, acizliğini mi yenmeye çalışıyor doğa karşısında? Başka yerde atamıyoruz derken aslında kanundan kuraldan kendilerini frenlediklerini ancak yapmak istediklerini mi söylüyorlar? Yasa, kanun mu zaptediyor onları? Bu denetim eksikliğinin olduğu her yerde bencilliğinin zirvesinde mi geçirecek hayatını? Diğer hiçbir canlıyı umursamayacak, duymayacak mı? Tüm bu sorular şairin(*) “En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir / Birbirini anlamayan” sözünü doğrulanmış oluyor.

Maalesef, kendi tercihlerimizle kurguladığımız hayatı yaşamaya çalışsak da engelleyemediğimiz müdahaleler oluyor hayatımıza. Tüm ayrıntılarını önceden planladığımız, güzelliği için çabaladığımız bir an, bir hayat işte o “bencil insan” yüzünden yaşanamaz hale geliyor. Şehirden kaçıp doğaya sığınmak istediğimiz kısa bir an da olsa bizi bulan, sitemden çıkıp kırsalda yaşamaya karar verdiğimizde köyümüze termik santrali kuran da aynı bencil insan. Çabalar her an her yerde olan bu insan cinsine karşı…

(*) Can Yücel

(Yeşil Gazete)