Yeşeriyorum

Şehirleşmenin Getirdiği Enerji Sorunları ve Sağlık

Enver Gülşen

Şehirleşmenin gün geçtikçe artması ve teknoloji kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte, özellikle büyük ilçe ve illerde enerjinin üretim ve dağıtımı ile ilgili sorunlar kendini göstermeye başladı. Bu sorunların gün yüzüne çıkması, enerjinin üretimi ve dağıtımıyla ilgili seçenekleri gözden geçirmemizi gerektirirken, başka alanlarda da yeni sorunlar ortaya çıkarmaktadır.

Enerji üretimiyle ilgili tüm dünyada değişik seçenekler ortaya çıkarken, bu enerjinin dağıtımı, özellikle büyük şehirlerde önemli sorunları da beraberinde getirmektedir. Bu sorunların en önemlilerinden bir tanesi, enerji dağıtımıyla ilgili henüz yeterli düzenlemelerin yapılmamış olmasıdır. Avrupa’da uygulanan bir takım düzenlemelerin ya ihmal sonucu ya da bir takım başka sebeplerle Türkiye’de bir türlü uygulamaya geçirilememesi bir başka sorunu da gündemimize getirmektedir. Bu sorun, enerji dağıtım tesislerinin günümüzde sokak aralarına kadar girmiş bulunmasından kaynaklanan elektromanyetik kirlilik sonucu oluşan sağlık sorunlarıdır.

Bu sorunlarla ilgili bir takım detaylara girmeden önce, kendi yaşadığım yerde karşılaştığım bir uygulamayı çıkış noktası olarak almak istiyorum. Bursa’da, Merkez Osmangazi ilçesinde bulunan sokağımızda, hemen evimizin beş metre karşısındaki arsada üç evin arasında kurulmak istenen dağıtım trafosuyla ilgili bazı gelişmeler, bu konunun ne TEDAŞ, ne de belediyeler tarafından yeterince önemsenmediği ile ilgili çok net bazı fikirlere sahip olmamıza sebep oldu. Öncelikle gerek TEDAŞ, gerekse de belediye yetkilileri ile yaptığımız görüşmelerimizde, dağıtım trafolarının yerleştirilmesiyle ilgili kararların, oldukça dar bir değerlendirilme kapsamında verildiğini öğrendik. Arsanın büyüklüğü, ekonomik olarak istimlâk edilip edilemeyeceği ve elektrik dağıtımının optimizasyonu, değerlendirilen kriterler olarak dikkat çekiyordu. TEDAŞ ve belediyelerin, bu konunun elektromanyetik kirlilik ve dolayısıyla sağlıkla ilgili muhtemel tehlikelerini göz önüne alarak bir planlama yapmadıkları; planlamanın, sadece elektrik dağıtımının teknik açıdan optimize edilmesi amaçlı yapıldığı ortaya çıkıyordu. Üstelik ilgili kuruluşların yetkilileri ile yaptığımız görüşmelerde hiçbir yetkilinin, bir sokak sakini, bu konuyu az çok bilen bir mühendis ya da bu trafonun zararlarından birebir etkilenecek insanlar olarak bizleri dinlemeye bile tenezzül etmemesi, açıkçası bu konuda bu ülkede ciddiyet noksanlığı olduğunu görmek için yeterli bir sebeptir. Zira konunun yargıya taşınması sonucu üniversiteden bir bilirkişi heyetinin oraya trafo olamayacağını söylemesi ve bu sebeple hâkimlerin kendilerini azarlaması öncesinde, mahalle sakinlerini ve bu konuyu bilenleri hiçbir şekilde dinlemeye yanaşmayan yetkililer söz konusuydu bizim olayımızda… Bazı televizyon programlarında, gazete haberlerinde veya emsal teşkil etmesi gereken bazı hukuki davalarda, benzer konularda benzer durumlarla karşılaşmış insanların hikâyelerini duyunca, Türkiye’de bu konuda hemen hemen herkesin aynı lakayt tavra maruz kaldığını öğrenmiş bulunduk.

Peki, nedir bu sokak aralarına, apartmanların bodrum katlarına kadar giren dağıtım trafolarının problemi? Öncelikle problem bu dağıtım trafolarının yaydığı düşük frekanslı elektik ve manyetik alanın muhtemel tehlikeleridir. Bu konuda Avrupa’da son on yılda yerleşmeye başlayan regülâsyonların, Türkiye’de hemen hemen hiç uygulanmıyor olması gerçekten de şaşırtıcı oldu bizler için. Zira gördüğümüz şey, gerek manyetik ve elektrik alan açısından, gerekse de herhangi bir elektrik çarpması, yangın veya patlama tehlikesi açısından etrafında güvenli bir alan bırakılması gereken bu tür tesislerin, kendi hacmi kadar bir boşluğa dahi yerleştirilebildiğiydi. Üstelik TEDAŞ ve belediye yetkililerine, ellerinde, yapılmış herhangi bir elektromanyetik kirlilik testi olup olmadığını sorduğumuzda; en alttaki yetkiliden, en üsttekine kadar bu konudan haberdar olmadıklarını görmek, durumun vahameti için yeterli bir göstergedir sanıyorum. Batılı ülkelerde yapılan araştırmalarda sadece baz istasyonu gibi yüksek frekanslı elektromanyetik kirliliğin değil, trafolardan veya yüksek gerilim hatlarından kaynaklanan düşük frekanslı elektromanyetik kirliliğin de, başta kanser olmak üzere bir çok hastalık ve rahatsızlığa davetiye çıkarabildiği gün geçtikçe daha yüksek sesle dile getirilirken; her türlü teknolojinin hukuku ve kültürünün bize çok sonradan gelmesi gibi, bu konuda da büyük bir vurdumduymazlığın olması, çok büyük tehlikelerin de ön sinyallerini veriyor bence.

Okulların bahçelerinde öğrencilerin bulunduğu yerlerin hemen dibine, evlerin alt katlarına, sokak aralarına, hiçbir güvenlik bölgesi ayrılmadan konulan bu tür tesislerin tehlikelerini, büyük bir duyarsızlıkla “o zaman hiç elektrik kullanmayalım” aymazlığıyla karşılayan bir yönetici kesiminin olduğunu görmek, kendi kişisel deneyimimizde gerçekten çok üzmüştü bizleri. Ancak bu konuda, başta, bu tür tesislerin yerlerini seçen belediyeler ve TEDAŞ olmak üzere, bu konudaki duyarsızlık büyük bir sürat ile devam etmektedir. Halkın büyük çoğunluğunun henüz bu tür tesislerin zararları konusunda yeterli bilgi sahibi olmaması; bu tür uygulamaların kabul ettirilmesi, ya da itiraz edilmesinin önüne geçilmesi açısından en büyük koz olmaktadır yetkililer için…

Maalesef hemen her işimizde “göç yolda düzülür” mantığıyla hareket etmemiz sebebiyle, tehlike, bütün görüntüleri ile fiiliyata geçmeden önce önlem almak adetimiz olmadığı için, bu konuda az sayıda kişinin yaptığı mücadele de genellikle büyük bir gürültü altında duyulmaz oluyor. Ancak, sadece büyüme ile birlikte ortaya çıkan çarpık kentleşme değil, kent düzenlemesi ve dönüşümü adı altında bizzat devlet yetkililerinin ortaya koydukları uygulamaların ortaya çıkardığı zararları gözden kaçırmamak gereklidir bence. Çünkü bu tür enerji dağıtım tesislerinin artık evlerin dibine, hatta bodrumlara kadar sokuluyor olması, kentsel dönüşüm ve düzgün bir şehircilik anlayışı adına yapılıyor çoğu zaman.

Bu tür uygulamaların insan sağlığına getirmesi muhtemel zararları konusunda uyarılarda bulunan bizim gibi insanları, ya “teknoloji düşmanlığı” ya da “ilerleme düşmanlığı” ile itham ederek sindirme yolunu seçmek, evvel ezel bu ülkenin bir takım devlet görevlilerinin uyguladığı yöntemlerdendir. Asıl mesleği elektrik-elektronik mühendisliği olan ve bu alanlarda uzun yıllar ar-ge yapmış birisi olarak, kendi şahsıma teknoloji ya da bilim düşmanı olmadığımı söyleyebilirim. Ancak, teknoloji ve bilimin, her türlü uygulamanın haklandırıcısı ve payandası yapıldığı bir bilimperestlik\ilericilik saplantısına karşı durabilmenin, insan için, hele ki bu konuları az çok bilen bir insan için bir ahlak borcu olduğunu düşünüyorum.

Son tahlilde cep telefonları baz istasyonları ve elektrik dağıtım trafolarının yerleşim yerleriyle ilgili, yetkilileri, sağlıkla ilgili tehlikeleri bertaraf edecek ve sıkı sıkıya uygulanacak bir hukuki düzenleme yapmaya davet ediyorum. Halkı da, bu tür “insanî olmayan” uygulamalara karşı sesini çıkarmaya… Yoksa 10-15 yıl sonra hepimiz birden başımızı duvara vurduğumuzda iş işten geçmiş olacak!

Kategori: Yeşeriyorum