Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Şehirde sahiden güncel sanat patladı mı?

Sanatın, entelektüel üretimin özgürleşmesi, iktidar aygıtından ayrışması imtiyaz sahiplerine değil ama topluma iyi gelirdi. Bu nedenle de “güncel” sıfatı taşıyan şey sanat alanına, müzelere izole edilmeli, kapatılmalı. Kapatılmalı ki, halk onu zenginlerin, büyük sermayenin bir yaşama tarzı, bir stil tercihi zannetsin. Ayrıcalıkların yeniden üretildiği, kimsenin anlamadığı, yukarıdan bakan…

Sanat sezonunun açılışı ile kimilerine göre İstanbul’da büyük bir sanat patlaması yaşanıyor. Şehrin değişik mekanlarına yayılan 16. İstanbul Bienali’nin yanında boy gösteren Contemporary gibi dev bir sanat fuarı, yeni müzelerin, galerilerin sergi açılışları, konferanslar, şehrin çeşitli köşelerinde bir dolu etkinliklerle muazzam bir hareketlilik göze çarpıyor.

Şehirde bu hareketlilik yaşanırken, gelişmelerin boyutlarına bakıp “Türkiye güncel sanatta çok ilerledi, Batı ile arasındaki mesafeyi kapattı, İstanbul sanatta dünya merkezlerini yakaladı” gibi yorumlarla gönüllere su serpenler de yok değil.  Bu yorumların sektördeki kuruluşların sahiplerine akıl hocalığı yapmaya soyunan kişilerden gelmesi de herhalde çok şaşırtıcı değil. Bu söylemler İstanbul gibi bir şehrin modernleşme dinamiklerini “Batılılaşma” perspektifinden, ya da başka yönde bir anlayış, tarz değişikliği gibi okuyan tarihyazımı biçimlerini çağrıştırıyor.

Ancak bu hareketliliğin bununla sınırlı olduğunu düşünmek zannedersem eksik kalır. Cumhurbaşkanlığı katında dahi bu gelişmelere seyirci kalınmadığı görülüyor. Bir reklam ajansı tarafından başka amaçla hazırlandığı çok belli olan bir videoya sanat kuruluşlarının isimlerini monte edilip, teşekkür edilmesi meselenin önemsediğini ve izlendiğini gösteriyor. Buna karşılık açılışlarda “güncel sanatı destekleyen” iş çevrelerinin yanında siyasetçiler yokluğu her zaman dikkat çekiyor. Düzenleyiciler tarafından kendilerine her fırsatta teşekkür edilse de.

Saray’da küratör

Öyle değil mi, böyle bir etkinlik Avrupa’nın başka bir şehrinde gerçekleştiğinde öncelikle kültür bakanları, belediye başkanları boy gösterir, sahiplenir. Bu ilgisizliğin nedeni ne olabilir? İşlerinin yoğunluğu mu? “Siyasetçiler bir de sanat platformlarında boy göstermesinler, burada eksik kalsınlar çok daha iyi” diye düşünebilirsiniz elbette. Düşünsenize bir de kendi saraylarına davet ettikleri gibi Bienal’in küratörünü, sanatçılarını, eserlerini belirlemeye kalksalar ne olur?

Bunun cevabını kendileri de dahil, herkes çok iyi biliyor: Olsa olsa devasa bütçeler, kamu imkanları, ihaleler ile kamu kurumları altında çalıştırdıkları yandaş ses ve görüntü hizmetleri taşeronları ile gerçekleştirdikleri, bizzat katılarak destekledikleri ve her seferinde birincisinden sonra fiyasko ile biten tuhaflıklar gibi olur!

İstanbul Bienali’nin bütçesinin on mislini de yatırsalar, bütün tarihi mekanları da açsalar bu iş olmadığına göre, durumu kendilerinin de fark ettiğini, boylarının ölçüsünü aldıklarını düşünebilirsiniz. Ancak gene de “evet, bunlar sanattan anlamazlar” demeyip bu meselenin üzerinde düşünmek gerekli.

Belki “güncel” sıfatını taşıyan sanatın halkın ilgisini çekmediğini, lüzumsuz bir şey olduğunu düşünüyorlar. Bu yüzden önemsemiyorlar. Ya da belki bu tür ortamlardan “anlaşılmayan, münasebetsiz şeyler” olduğunu düşünerek uzak durmayı tercih ediyorlar. “Bu güncel denen sanat tehlikeli bir şey, ne de olsa tedbirli olmak lazım” diye düşünüyor bile olabilirler. Bunların hepsi az çok geçerli olabilir. Ama ben açıkçası bu uzaklığın, ilişkisizliğin nedenlerinin başka bir yerde, maddi koşullar içinde aranması gerektiğini düşünenlerdenim.

‘Güncel’se izole et

Türkiye gibi sekülerleşmemiş ulus-devletlerde sanatla siyasetin ilişkisinin her zaman sorunlu olduğunu söyleyebilirim: Sulukule Projesi‘nin bir Tasarım Bienali kapsamında gerçekleştirildiğini şöyle bir düşünsenize. O zaman bu projeyi gerçekleştiren mimarlar, plancılar iş bulabilir miydi? Ya da Kabataş‘ta yapılmaya çalışılan Martı Projesi gibi bir şey olabilir miydi? Eğer İstanbul’un planları açık bir sistemle yapılsaydı, Kuzey Ormanları içinde otoyollar, 3. Havalimanı, spekülatif  imar hareketleri bu kadar kolaylıkla gerçekleştirilebilir miydi? Bilmiyorum.

Hatta daha fazlasını söyleyelim: Devlet iktidarı ile sembolik sermaye iç içe geçmemiş olsaydı, kimlik meselesi şiddetle çözülmeye çalışılır mıydı? Neo-nasyonalist bir rejimin inşası mümkün olabilir miydi? İnsanlar ötekileştirilmeden, kazınmadan, kırıma uğramadan, otoriter bir yönetim altında yaşamadan, haksızlıklar olmadan, sorunlardan beslenen toplumsal tabakalar, imtiyaz alanları yaratılabilir miydi? Sosyal alanda çatışmalar, kırımlar, şiddet olur muydu? Olamazdı. Entelektüel sermaye sekülerleşirdi ve sağcısı-solcusu ile devlet iktidarı üzerinden iş göremezdi. Sanatın, entelektüel üretimin özgürleşmesi, iktidar aygıtından ayrışması topluma iyi gelirdi, imtiyaz sahiplerine iyi gelmezdi.

İşte bu nedenle “güncel” sıfatı taşıyan şey sanat alanına, müzelere izole edilmeli, kapatılmalı. Kapatılmalı ki, halk onu zenginlerin, büyük sermayenin bir yaşama tarzı, bir stil tercihi zannetsin. Ayrıcalıkların yeniden üretildiği, kimsenin anlamadığı, yukarıdan bakan…

Evet, “güncel” etiketini taşıyan her şey; sanat, tasarım, mimarlık ya görüldüğü yerde imha edilmeli, “yerli ve milli” sınırlar içine çekilerek, kamu kaynakları kurutulmalı. İmha edilemiyorsa ehlileştirilmeli, itaat altına alınmalı ve müzelere, hayırseverlik alanına kapatılmalı.  Böylece hayatın kendisi, kitleler iktidar ve piyasa güçlerinin kontrolü altında kalmalı.

Güncel’e karşı yerli ve milli

İşte bu nedenle, “güncel” sıfatının karşısında “yerli ve milli” sanat yer alıyor. Bu; dünya savaşlarına, çatışmalara, kırımlara, felaketlere yol açan bildiğimiz neo-klasik dünya. Türkiye bunun içine sıkıştırılmaya çalışılıyor. Milli edebiyat, mimarlık, sanat gibi kavramlar yalnızca biçimsel bir repertuvar değil, aynı zamanda tıpkı siyasal coğrafyada olduğu gibi korunaklı, tanımlı sınırlar oluşturuyor.

Bu dünya modern zamanlardaki bir paradoksu gizliyor: Kültür, sanat, kimlikler bu dünyada hazır yapımlara dönüşüyor. Ancak hala sanatçılar, tasarımcılar, mimarlar yeni koşulların farkında değilmiş gibi yapmaya devam ediyorlar. Böylece hazıryapıma dönüşen geleneklerin, kimliklerin temsil paradoksunu gizleme işlevini yerine getiriyorlar. Böylece kompartımanlar içinde temsil ilişkilerini, eşitsizliklerini gizleyecek bir şekilde, entelektüel alan soylulaştırıcı bir işlev görüyor.

Oysa “güncel sanat” kavramı ya da “güncel” sıfatı, bu durumu, kapitalizmin hala gelenekleri, kimlikleri yaşatıyormuş gibi yapmasını sorgulamak amacıyla ortaya çıktı. Arkasındaki fikir sorunsalı başlangıçta kabaca şuydu: “Başka koşullarda başka sanat, mimarlık tarzları ortaya çıktı.  Peki neden onları taklit etmek yerine, günümüzün koşullarına uygun bir sanat veya mimarlık yapmayalım?”

Bu arayış bir ölçüde maddi koşulları ekonomiye indirgeyen Ortodoks Marksist teoriden farklı. Koşulları üretim tarzı, temsil ilişkileri gibi daha bütünsel bir çerçevede ele almaya çalışır, bunun tarz değil, “kopuş” olduğunu ileri sürer. Buna karşılık, “güncel” sıfatını hala bir tarzı ifade etmek için kullanan, ehlileştirmeye çalışan sanatçılar, eleştirmenler de var.

Bu durumda “güncel sanat”ın hayırseverlik alanına ya da piyasa alanına izole edilmesi ne anlama geliyor? Önce şunu söyleyelim: Neo-nasyonalistlerin dünyası imtiyaz alanları yaratmaya ve kendi halkını sömürmeye dayanıyor. Küresel sermaye ise buna karşı “güncel sanat”la direniyormuş gibi yapıyor. Geçmişte şöyle bir çelişki yaşanmıştı: Faşizme karşı “özgür” dünya, özellikle kültür alanındaki girişimleri ile, kapitalizm de kapitalizm dışı kurumlarla kendisini aşıladı. Çünkü saf kapitalizm, faşizmden başka bir şey değil.  Bu nedenle Türkiye’de “güncel sanat”tan söz edilecekse, bunun şöyle bir “milli anlamı” olabilir: Güncel sanatın hayırseverlik alanına izole edilmesinin sermaye ile devlet iktidarını kullanan toplumsal tabakalar arasında simbiyotik bir ilişki arz ettiğini söylemek yanlış olmaz. Çelişkileri, uzlaşmaları ve birbirini desteklemeleri ile farklı yapıların iktidar alanını paylaşmaları böyle bir şey.

Bunu da önümüzdeki hafta tartışmaya devam edelim.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu