Köşe Yazıları

Peki Neden 12 Eylül?

Bundan 10 küsür yıl evvel entelektüel çevrelerce, siyasi polemiklerde; Tükiye’nin gözünün kör olduğu, geleceğe bodozlama ilerlediği söylenirdi. Adamların (Amerika’nın) 50 yıllık kalkınma planlarının olduğu, yatırımların ona göre yapıldığından dem vurulurdu. Bu durum özellikle Çiller’li, Yılmaz’lı, Akbulut’lu zamanlarda yani koalisyonla gelen ve ömürleri 1 yıl civarı olan iktidarlar zamanında daha bir belirginleşti. Yok abicim yok, bizimkilerde iş yok!İşte  bu zamanlarda noolduysa oldu. Öyle bir parti ortaya çıktıki klasik partilerin tozlu amblemlerine benzemeyen, fondotenli fotoğraflarla poz veren isimlerden kurulu, ismi bile bir garip, SHP,CHP,DSP, DP falan değil; farklı… AK Parti ya da geleneksel çağrılma biçimiyle AKP. Bu isim hem açıldığında diğer partiler gibi Adalet ve Kalkınma partisi oluyor ve hemde kapalıyken bile anlamlıydı. Yani ak’tı.

Birde ilk çıkışı sularında bir destan oynuyordu. Sanırsınki “milli tarih” derslerinde hikayelenen ve ezberletilen, doğu kolu hanıyla, batı kolu hakanın birlikteliği. İki gardaştan biri mazlum durumda… Herkes onu istiyor ama statükocu devlet (eskinin temsili olan CHP) onu içeri atıyor. Diğeri koltuğa geçiyor ama pek bir mahsun.

Efenim,

işte şiirden dolayı içeri giren, 2 ay yattıktan sonra dışarı çıkınca, diğeride garındaşını bağrına basıyor ve ödünç almış olduğu tüm halkça bilinen koltuğunu geri bırakıyor. Diğeride (sonraları anlıyoruz ki ) diğerine daha büyük koltuğu ikram edecekmiş. İşte yüce Türk milletinin hep hayalini kurduğu hikayelerdeki gibi bir siyasi kalite geliyor. Haşmetlülerimiz iş başında. Bu olay o kadar heyecan vericiki 367’ydi, 1 eksikti – 1 fazlaydı…

“Kasımpaşalılık” lümpen dilde ne ifade ediyorsa ve halkımız bu sıfatı ne kadarda seviyorsa (bkz Seda Sayan) yeni başbakanımızda tam bunun hakkını veriyor. Kasımpaşalı. Üstelik futbol oynuyor. Aaa şu işe bak! Bizim memleketin insanıda pek bir sever futbolu.

“Çalışmak, çalışmak, çalışmak” diyor. Herkes suspus. Nede olsa hem iman hemde ırk çalışmayı yüceltiyor. Emeklilik yaşı kendilerinden önce 42’ymiş olmaaaz, ölene kadar çalışmalı. Kim neden-nasıl hayır diyebilirki? Sosyal hak desen hööst komünist misin yoksa? Çünkü sosyal dedin!

Buna karşılık hayırsız, züppe evlat misali babadan kalan tüm malları satıveriyor. Özelleştirilmeli! Tüm dükkanları satıp işine devam ediyor. Ne işi kaldıysa artık?

Birde CHP var. SHP’den ayrılıp solculuk taslayan. Atatürk’ün partisi olduğu sürekli vurgulanıyor. Cumhuriyet sonrası eskide kalan ne varsa temsilcisi. Ecevit zamanları yani has solcu olduğu zamanlar ise yanlışlar yapılmış, CHP’nin kara lekesi. AKP ise değişim diyor o zamanlar. Sağla, sol yer değiştirmiş sanki! Başlıyor ekranda bir kedi köpek dalaşı. Bu partiler kuruluşlarından sonra çok geçmeden Ankara’ya iki koca bina dikiyorlar. Artık iktidar bu ikisinin elinde. Birkaç yıl geçmeden CHP dünya sosyalist birlikten de ayrılıyor. Hiç işi olmaz onlarla.

Akp değiştiriyor, -Chp’nin simgelediği ne varsa değiştiriyor.

Ekranlar bu ikisinden başka hiç bir şey göstermiyor. Herşey tartışılabilir oluyor ama bu iki kutup içinde. Bu paradigmanın dışına çıkabilecek herşey denetlenip, yasaklanıyor. Kontrol altına alınıyor. Neden? Ya Atatürk’e hakaret ya peygambere ya da Türk tipi aile…

Tezkereler sürekli yenileniyor. Tüm yetkiler artırılıyor. Ama tv’de demokrasi söylemleri gırla…

Yedi yıl evvel birsürü adalet sarayı inşaatına başlanıyor. Bitmek üzereyken hoop anayasa değişikliği. Nede güzel denk geldi. Zaten bizde yeni hukuk sistemine geçiyorduk, artık yeni saraylarda…

Bir dava başlıyorki dava süreci yeni oluşacak hukuk sistemi içinde ancak çözümlenmek üzere tasarlanmış, nasıl olsa değişecek ya anayasa…

Bir zamanlar partiler vardı, gücünü halktan alan. Şimdi ise koca binaları var halkın ancakveancak seyrettiği…

Bir zamanlar haberler vardı. Tatsız tuzsuz keyifsiz.. şimdi ise senaryoları o kadar güçlü ki seyretmeye doyamıyoruz.

Siyasal olaylar; geçmişimizden, toplumsal bilinçaltımızdan, bilişsel simgelerimizden esinlenerek hazırlanıyor, bize ise rastlanılara şaşırmak kalıyor.

Tabi şaka yapmıyorum…

Amerikan Drama Review’ın başındaki adam yani tiyatro alanındaki en yetkin isim olan ve yazıları son 30 yılda en çok alıntılanan Prof. Dr. Richard Schechner 1976 yılında bakınız nasıl bir matematik çıkarıyor.

Ona göre politikacı, aktivist, militan, terörist tiyatro tekniklerini kullanarak iş yapmaktadırlar. Mesela sonradan yazdığı haliyle, yeni yüzyılın en büyük gösterisini Usame Bin Laden 2001’de sahnelemiştir.

Haa ne diyeceğim işte. 12 Eylül darbesi ve anayasası, 30. yılında, tam da o günde bir referandumla değiştirilmek isteniyor.

Hadi yaa. Bak sen şu işe…

1982 yılında Baudrilard’nın söylediği haliyle; artık simülasyon çağına girdik. Tamamen edilgen biçimde seyredeceğimiz bir dünyanın içindeyiz. Ya da onun ifadesiyle gösterenle-gösterilenin yer değiştirdiği bir zamandayız.

Bizimde artık modern ülkeler gibi derin kalkınma planlarımız var, -şirketlerin güdümünde. Bu halka nasıl başbakan lazımsa öylesi ortaya çıkıyor. Uzun boylu mesela…

Oy falan veriyoruz ya hani bakmayın siz ona..

Bu seçimler tek bir şey için yapılıyor. O da reytinglerini ölçmek. Sandığa gidip her tarafımızdan bombardıman halinde gelen mesajları alıp almadığımızı ölçüyorlar. Tek baktıkları ise katılımlar… Katılım varsa, – “evet” veya “hayır” farketmez.

Ancak bu 12 Eylül tarihi başka bir şey daha gösteriyor. Katılımın gerçekten düşük çıkma olasılığından korkuluyor. Hatırlanırsa Dağlıca baskının olduğu gün bir seçim vardı. Buna benzer, Evet-Hayır… %67 katılım oranlı…

12 Eylül’ün tek bir anlamı var. Sansasyonel bir tarih. İlgi çekici. Cazip…

Politik aktörler ile dizi aktörleri arasında Hiçbir fark kalmadı! İnanmıyorsanız ekranınızda her iki show arasındaki çözünürlük farkına bakın. Aynı olduğunu göreceksiniz.

Muhabbetle..