Ana Sayfa Blog Sayfa 5432

Dünya'yı Yağmalamak

Nüfus artışı

Bir insanı oluşturan milyarlarca hücreden bir tanesinin içine merak edip baktınız mı hiç?

Orası, büyük işler yapan bir kimya ve yaşam fabrikası gibidir. Girdileri, ürünleri, çıktıları ve çöpleri vardır. Oluşan ürünler kullanılır, depo edilir, sindirim enzimiyse kullanılana kadar paketlenir (kendini sindirmesin diye). Oluşan zehirler daha az zehirli hale getirilip bol su ile uzaklaştırılır. Örneğin amonyak, proteinlerin yıkımıyla oluşan ve hücreyi öldürebilecek bir zehirdir. Bu bir dizi tepkime ile daha az zehirli üre ve ürik asite dönüştürülüp, kan ile böbreklere taşınıp, oradan bol su ile dışarı atılır. Hidrojen peroksit (H2O2) hücrelerimizde her an oluşan  öldürücü bir zehirdir. Hemen devreye giren katalaz enzimiyle tepkimeye girip, su (H2O) ve oksijene ( O2 ) yani iki masum moleküle ayrışarak zehirsiz hale geliverir. Karbondioksit solunumla verilen bir çöptür, kan tarafından hücrelerden alınıp, akciğerlerden dışarı atılır. Yerine oksijen yine ayni yerden alınıp, yine kanla hücrelere taşınır. Daha pek çok işlem gerçekleştirilerek hücrenin, yaşamak ve üremek için gerekli temiz ortamı her zaman hazırlanır. Sağlıklı hücreler sağlıklı canlılar demektir. Denge bozulursa canlının yaşamı tehlikededir.

Canlılar iç dengelerini kendi yaşam ortamlarında da kurarlar. Çöpler alınıp, hammadde olarak işlenir. Ortamlarını her zaman dengeli ve temiz tutarlar. Olumsuz doğa şartları, asalaklar, hastalıklar ve güçlüye av olmak onların var oluşlarını her zaman zorlar. Bu engelleri aşabilenler yaşamda kalır (Darwin’in Doğal Seçilim Kuramı ).

Her canlının önceliği üremektir. Ama ortam verilerine göre de nüfusunu dengelemek zorundadır. Eğer kendi bunu yapamaz ise, doğa onu acımasız bir şekilde dengeler.

İnsan da doğanın bir canlısı olduğuna göre üreme dürtüsü atasaldır.  Avcısı yoktur. Ve hastalıklarını tedavi yöntemlerinin gelişmesiyle iyileştirip, yaşam süresini uzatmaktadır. Doğal kaynaklar da (hava, su, toprak ve canlılar) yeterliydi şimdiye kadar.

Artan nüfusa daha fazla besin, daha fazla su, daha fazla barınak, daha fazla tahta, daha fazla giysi, daha fazla çelik, daha fazla makine vs. gerekmiştir. Bu durum ekonominin iştahını kabartmış, küresel emperyalizm başını almış gitmiş, insanlar çılgın ve vahşi tüketime  bağımlı hale gelmişlerdir. Her üretilen kısa vadeli kullanılıp, atılarak çöp yığınlarını oluşturmuştur.Yaşamı kolaylaştıran geri dönüşümsüz her ürün doğal kaynak talanının bedelidir.

Thomas  R.Malthus’un 1789 yılında ortaya attığı teori o zaman hayli tartışılmıştır.  Malthus , besinin aritmetik dizide artacağını ( 2,4,6,8,10,12,…) , nüfusun ise geometrik dizide artacağını ( 2,4,8,16,32,64…) ve artan nüfusa besinin yetmeyeceğini söylemiştir. Her iki dizinin yıllara göre grafiğini çizecek olursak ikinci grafiğin dik eğri çizerek tırmandığını görürüz.

“2004- Atlas Dergisi’inde aşağıdaki sonuçlar verilmiştir: Nüfus patlaması

200 000 yılda    :1 milyar

130 yıl sonra     :2 milyar

1960’da             :3 milyar

1974’de             :4 milyar

1987’de             :5 milyar

1999’da             :6 milyar

2030’da ise 10 milyar olması  bekleniyor“.

Dünya bu kadar insanı  taşıyamaz. İşte geometrik dizide artış.Yukarıdaki veriler 130 yıl aralıklarla olsaydı, düzgün artan bir grafik çizilebilirdi. Ama 12- 13 yıl aralıklarlarla nüfüsun 1’er milyar katlanması, 1960 yılından sonraki grafiği korkutucu bir biçimde tırmandırmaktadır.

Ve Malthus; artan nufus, ortamın kaynak kapasitesini aşarsa sonucun felaket olacağını , pek çok bireyin olumsuz dış faktörler nedeniyle yaşamının biteceğini (açlık, susuzluk, salgın hastalıklar, savaş vs.) savunmaktadır. Doğanın, acımasızca nufusu dengeleyeceğini söylemektedir.

Doğal kaynaklarımız, arz çokluğu ve buna bağlı gelişen sanayi ile kirletilmekte, yok olmaktadır. Bu durum nufusu hızla artan ülkeleri öncelikli olarak etkilemektedir. Varsılla yoksul arasındaki uçurum giderek derinleşmekte ve hepsini içeri çekmek için beklemektedir.

Böyle giderse Kızılderili’nin kehaneti çok yakın bir gelecekte gerçekleşecektir: “Beyaz adam, paranın yenmeyen bir şey olduğunu, son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde anlayacak.“ Kızılderili Şef Seattle.

Sürdürülebilir bir yaşam ve gelecek nesillere yaşanılası bir dünya bırakmak  için insan oğlu geç kalmadan nüfusunu ve sanayisini dengelemek zorundadır. Ekonomi, ekolojiyi dinlemek zorundadır. Bilim insanları, ekolojistler bu gün bunu söylüyor. Henüz çok geç olmadan dünyayı kurtarabilmeyi başarmalıyız. Bu da, siyasi erkin, ekolojistlerin yanında durması, doğayı koruyan yasaları bir an önce çıkartıp, işlerlik kazandırmasıyla ve toplumu bilinçlendirmesiyle olasıdır.

Merih Yücel

Yeni Bir Boğaz Köprüsü Trafiği Rahatlatır Mı?

bogaz_koprusu_5Bu tüm zamanların ötesinde olan soruya hemen yanıt vermek mümkün. Evet, rahatlatır! Nasıl ki, ilk köprü trafiği rahatlatmışsa, ikinci köprü trafiği rahatlatmışsa bu yapılması planlanan köprü de trafiği rahatlatır. Trafik için en güzeli herhalde boğazın asfaltlanması olur ki o zaman gerçekten trafik çok rahat olur. Hem araya da bir kaç TOKİ projesi sıkıştırdık mı, birkaç xport, 7 yıldızlı otel falan, her şey mükemmel olur. Rantından yenmez valla! Altından boğaz, üstünden 6 köprü geçen Dünya’nın kıtalararası tek karayolu.

BP'nin Kârı / George Monbiot

BP bugüne kadar hiç kâr etti mi? Soru, biraz tuhaf geliyor. Şirket geçen yıl 26 milyar dolar kâra geçtiğini açıkladı. BP’nin, hisse sahiplerinin ceplerine para pompaladığına şüphe yok. Burada asıl sorulması gereken şey şu: Bu para, gerçekten şirketin söylediği şey mi? BP buna “kâr” diyor, bense şirketin gelecekte neden olabileceği zararların karşılanması için bir fon diyorum.

BP’nin, Meksika Körfezi’nde neden olduğu çevre felaketinin olası maliyeti hakkında kesin bir bilgi sahibi olmaksızın,  ABD’li iki senatörün öfke dolu mektubuna ve Başkan Obama’nın uyarısına rağmen, kıyı kentlerindeki halka sadece ucunu ‘koklattığı’ paranın çok daha fazlasını hissedarlarına kâr payı olarak dağıtmayı planladığı anlaşılıyor. Bu “kâr” payının 10 milyar doları bulacağı konuşuluyor. ABD’li iki senatörün de tespit ettiği gibi, BP’nin, paraları şirketin kasasından çıkarıp yatırımcıların cebine koyması, ABD yönetimine ve yerel halka tazminat ödemesini iyice zorlaştıracak.

Çevre kirliliği, ‘kaynakların yanlış yerde bulunduğu durumdur’ diye tarif edilir; bu, BP’nin kârı için de gayet yerinde bir tanım. Her yıl kasasından fışkıran para da aslında BP’nin dağıtması için değil, kısmen ya da tamamen, ödemediği ve toplumun geri kalanının yüklenmek zorunda kaldığı dışsal maliyetlerdir.

Bu durum size tanıdık geliyor mu?  Bankalar, çökmeden önceki 10 yılda dağlar kadar kâr ilan edip bunları dağıttılar. Riskli yatırımları amacına ulaşmadığı anda, gelecekte oluşabilecek maliyetlere karşı yeterli ve gerekli kaynağı bir kenara ayırmadıklarını fark ettiler. Bunun üzerine, gidip devletten para dilendiler. Faaliyetleri sonucu ortaya çıkan artı değeri “kâr” olarak sınıflandırıp, bunu yapmanın emniyetli olacağı tarihten çok erken bir şekilde hissedarlarına ve çalışanlarına dağıttılar.

İngiltere hükümeti geçen hafta, gelecekte ortaya çıkacak maliyetlerin hesaba katılmamasının yol açtığı başka bir ‘sonuca’ -deyim yerindeyse- tosladı. Enerji ve iklim değişikliği dosyalarından sorumlu yeni bakan Chris Huhne, önümüzdeki üç yıl için devletin karşılamak zorunda olacağı nükleer atıkları bertaraf etme maliyetinin, tahmin edilenden 4 milyar sterlin daha fazla olacağını ilan etti. Bu miktar, bakanlığın bütçesinin büyük bölümünü silip süpürüyor. Huhne’nin belirttiği gibi, “Bu kısa vadeli bakışın klasik bir örneği, kısa vadeyi düşünerek karar alma basiretsizliğinin uzun vadede vergi mükelleflerine çok daha büyük bir külfet yüklediğine bundan daha iyi bir örnek düşünemiyorum.”

Fosil enerji endüstrisi ile karşılaştırıldığında, nükleer enerji alanındaki faaliyetlerin  ortaya çıkardığı atıkları bertaraf etmek için ayrılması gereken fonların topluma olan maliyeti devede kulak kalıyor. Bu maliyet iklim değişikliği alanını da kapsıyor, ama tabi ki bununla sınırlı değil. Bu miktar, Birleşmiş Milletler’in tahminlerine göre, 50-170 milyar dolar arasında, ama İngiliz araştırmacıların geçen yıl yayımladığı bir rapora göre, olası pekçok ‘etkiyi’ hesaba katmadığı için bu miktar, üç katı daha az.

Birleşmiş Milletler, dünyanın en büyük üç bin kamu şirketinin çevreye yüklediği maliyeti hesaplaması için Trucost adlı bir danışmanlık şirketiyle anlaştı. Trucost, bu konudaki raporunu Ekim ayında yayımlayacak, ancak Guardian, geçtiğimiz aylarda ara raporun ayrıntılarını yayımladı. Trucost’un tahminlerine göre, söz konusu şirketlerin çevreyle ilgili yol açtıkları zararların maliyeti 2008 yılında 2.2 trilyon doları buluyor. Bu miktar, bu şirketlerin aynı yıl içinde elde ettikleri kârın üçte birine denk düşüyor. Büyük olasılıkla, bu tahmin bile gerçek zararı tam olarak yansıtmıyor, zira ara raporda iklim değişikliği ile ilgili zararların dışında bir konuya bakılmıyor. Aynı şekilde, söz konusu olan bu ara raporda, çevre koşullarındaki değişikliğin daha geniş anlamdaki sosyal maliyetleri de hesaba katılmıyor.

New Economics Foundation (Yeni Ekonomi Vakfı) adlı kuruluş, Shell ve BP şirketlerinin yol açtığı olası zararları hesaplamak için, devlete ait karbon salımı tahminleri kullandı. Vakıf, iki şirketin 25 milyar dolar kâr ettiğini, aynı sene içinde çevrede yol açtıkları zararın maliyetinin ise 46.4 milyar dolar olduğunu tespit etti.

Deepwater Horizon petrol platformunun çökmesi sonucunda denize akmaya başlayan petrolün yol açtığı zarar ve bunun maliyeti, komşu platformlarda çıkarılıp amacına uygun şekilde işlenip yakılan petrolün yol açtığı zarar ve maliyetten aslında çok da fazla değil.

Petrol şirketlerinin, -can kaybı ve türlerin yok olması da dahil- yol açtığı, maliyetin tam olarak hesaplanması mümkün değil; ama hesaplanabilse bile, şirketlerin bunu karşılamasını beklememelisiniz. Petrolün denize denetimsiz olarak akmasının önüne geçemiyor olabilirler, ama yol açtıkları zararların üstünü örtme konusunda oldukça hünerliler. Deepwater Horizon petrol platformunun sahibi olan Transocean adlı şirket Marshall Adaları’na kayıtlı. Pekçok petrol şirketi aynı numaraya başvuruyor: Platformlarını, gemilerini, zayıf hükümetlerin bulunduğu ve uluslararası erişilebilirliğin zor olduğu küçük ülkelerde kayıtlara geçiriyorlar, yani, bu şirketlerin faaliyetleriyle ilgili düzenleme yapmaktan aciz ülkelerde..

İşleri kolaylaştıran bu tür bayraklar, kayıt olunan ülkeyi temsil etmenin ötesinde bir anlam ifade ediyor: aynı zamanda, şirketlerin sorumluluğun getirdiği yükün altından çekildiklerine dair şüphe götürmez birer işaret. Güçlü ülkeler, eğer çevre kirliliği ile mücadele etmeye gerçekten kararlıysalar, ilk yapacakları şey, petrol şirketlerini, varlıklarını, esas büyük kârlarının bulunduğu ülkelerde kayıt ettirmeye zorlamaktır.

ABD’li avukatların, aralarından birinin ifadesiyle “ülke tarihinin en büyük tazminat yükümlülüğü davası” olasılığı nedeniyle ağızları sulanıyor. Kimi mali analistler, BP’nin, para cezaları ve tazminatların altından kalkamayacağını ve sonunun geldiğini öngörüyorlar. Ben bunların bir kelimesine bile inanmıyorum.

ExxonMobil, 1989’daki Exxon Valdez faciası nedeniyle ilk başta 5 milyar dolar cezaya çarptırılmıştı. Ancak şirket, tavan yapan kârları sayesinde rekor düzeydeki yargı masraflarını ödeyebildi: 19 yıllık savunma sonucunda bu cezayı 507 milyon dolara indirtti. Bu miktar şirketin 10 günlük faaliyetinden elde ettiği kâra denk düşüyor. Hindistan’da bir mahkeme 25 yıl süren değerlendirmenin ardından, dün (6 Haziran) muzaffer bir şekilde Bopal felaketine ihmal nedeniyle yol açtığı hükmüyle Union Carbide India şirketini suçlu bulduğunu ilan etti; ama artık eksik olan birşey var: Union Carbide India şirketi uzun yıllar önce kapandı. Mahkeme kararının sonucundan kurtulmak için kendisini ortadan kaldırdı; bu nedenle, üstlenilmesi gereken sorumluluk da -tıpkı binlerce kişinin ölümüne yol açan zehirli gaz gibi- ‘pof’ diye yok oldu.

BP’nin prim ödediği sigorta şirketi sarsılacak, keza BP’ye büyük yatırım yapan emeklilik fonları da; ama zararın 40 hatta 60 milyar doları bulacağı tahminleri yapılsa da, bir varil ham petrol fiyatına bahse girerim, şirket, bundan 10 yıl sonra da ayakta olacak. Tıpkı büyük bankalar gibi BP de, kuruttuğu ekosistemler, balıkçılık ve turizm sektörleri ve yaşanabilir bir iklim son bulsa bile, ‘çökmek için fazla büyük’ olarak görülecek. Maliyeti başkaları ödemek zorunda kalacak.

Aslında bir alternatif var, ama uygulanma ihtimali yok gibi. Topraklarında petrol şirketlerinin faaliyette bulunduğu ülkelerin hükümetleri, tıpkı Norveç’in yaptığı gibi, petrolden elde edilen parayı kâr olarak değil, daha zorlu bir geleceğe yapılacak hazırlığın mali kaynağı olarak değerlendirmeye, şirketleri olası zararların karşılanması için oluşturulacak fonlara para yatırmaya zorlamalıdır. Zorunlu katkı ödemesi, ekonomi uzmanlarının belirleyeceği maliyet hesaplarına ve henüz göremediğimiz özel durumları dikkate alacak şekilde belirlenmelidir.

Böyle bir düzenleme petrol şirketlerini küplere bindirecektir, çünkü çoğu “kâr” eden ekonomik yapılar olmaktan çıkacaklardır, ama şirketlerin bu öfkesini göğüslemek için verilecek basit bir yanıt var: Kâr olarak tanımlanan para, aslında hiç de öyle değil.

İngilizce aslından Çeviren: Timur Demirtaş

Meyve Çekirdeklerinin Doğaya Serpilmesi Hakkında

Meyveler tüketildikten sonra çekirdeklerinin kurutularak veya taze olarak doğal alanlara, toprağa serpilmesi konusunda bir süredir bir e-posta ve akabinde kampanya ile bu işlemin yaygınlaştırılması çabası var.

Bu konuda bir sivil toplum kuruluşu kendisine gelen sorular üzerine bir ziraat profesörüne şöyle bir soru yöneltmiş:

Hocam telefonla da konuştuğumuz gibi zaman zaman “Meyve çekirdeklerini toplayıp-toplatıp doğaya atarak serperek veya ekerek meyvelikler oluşturulması” gibi bir çabaya kalkışılmaktadır. Bilim insanı olarak bu konudaki gerçeğin bildirilmesini dilerim. Saygı ile.

Cevap olarak ziraat profesörü şu beyanda bulunmuş:

Sayın xxxxxx,

Bugüne kadar ki meslek hayatımda böyle bir şey duymadım. Çünkü herkes meyve ağaçlarının tohumdan üretilip düzenli meyvelikler elde edilemeyeceğini bilir. Tohumlar meyve yetiştiriciliğinde sadece Anaç elde etmek için kullanılır. Meyve ağaçlarının genetik yapısı heterozigot olduğu için tohumdan çıkan fertler birbirine benzemedikleri gibi kaliteli meyveler de vermezler. Ancak amaç sadece yeşillik olsun diye ise onun da etraflıca tartışılması gerekir.

Saygılarımla

Bunun üzerine bu STK’ mız tüm pozisyonunu bu cevaba göre belirlemişti. Bu yazışmalar ilgili STK’ nın e-posta grubunda tartışılırken bana da ulaştı ve aşağıdaki cevabı yazdım:

Değerli hocam xxxxxxxxr’ e katılmıyorum.

Kaliteli meyve ne demektir? Kalite ne demektir? Kaliteli bir meyve ağacı nasıl olur mesela? İzin verirseniz bir kalite uzmanı baş denetçi olarak açıklayayım:

Kalite:

YAPISAL ÖZELLİKLER TAKIMININ ŞARTLARI YERİNE GETİRME DERECESİDİR.

KULLANIMA UYGUNLUKTUR.

ŞARTLARA UYGUNLUKTUR.

İHTİYAÇLARIN KARŞILANABİLME ORANIDIR.

Peki, tek tip monokültür meyve bahçelerinden çıkan, haftalar önce hasat edilip tazeliğini kaybetmiş, onlarca çeşit kimyasala boğulmuş, tohumdan bile çimlenmeyip uzmanlar tarafından yapay şekillerde tek yönde ve temelinde lezzet ve besleyicilik değil verim, raf ömrü gibi kar amaçlı ıslah üzerine ıslah görmüş bir meyve veya meyve ağacı mı kalitelidir?

Yoksa bir ormanın içinde yürürken karşınıza tesadüfen çıkan, kimyasallardan uzak kendi halinde büyümüş, mayoz bölünmesini keyifle geçirmiş bir tohumdan doğal olarak büyümüş, en doğal hali ile dalında duran ve hepimizin bu durumlardaki meyveleri bildiği gibi alabildiğine lezzetli ve besleyici bir meyve ve meyve ağacı daha kalitelidir?

Bence doğada tohumdan çimlenmiş ve bir gıda ormanı şeklinde birçok meyve ağacı olsa (doğal ormanları yok etmeyecek şekilde, zaten boş alanlarda tohumdan tesadüfi çimlenmiş yarı doğal denebilecek meyve ormanları), hem insanlar hem de aç diğer bir çok canlı için daha iyi besin kaynakları ve bu yüksek nüfus için daha düşük gelecek riski söz konusu olur.

Bir ziraat yüksek mühendisi ve bir kalite baş denetçisi olarak meyve tohumlarının doğaya atılmasını doğru buluyor ve bunu yapanları destekliyorum.

Bu bağlamda yediğimiz tüm meyvelerin çekirdeklerini kurutup mümkünse buzlukta saklayalım ve sonbaharın ilk yağmurları başladığında beraberce doğaya serpmeyi öneriyorum.

Sevgi ve saygılarımla,

Orman Bilinci İçin “Av Turizmi” !..

Orman Bilinci” nasıl verilir? Bu soruyu sokaktaki  vatandaşlara yöneltsek ne yanıtlar alırdık acaba?

Mesela çocukluğumuzda hep öğretilen bir şarkı vardı: “Baltalar elimizde uzun ip belimizde biz gideriz ormana hey”. Bu şarkıyı söyleye söyle ormanlarda ağaç bırakmadık gibi, o nedenle bu yanıtı geçelim. Sonra bazılarımız “hafta sonları piknik yapmaya gideriz çoluk çocuk, şöyle bir güzel ateş yakar(!)..” deyince yine sakıncalı; piknik ateşi kalan ormanları da yakar kül edebilir, o nedenle bu yanıtı da benimsemeyiz( ama ateş yakmadan veya dönüşte ateşi özenle söndürerek pikniğe gidilirse neden olmasın). Başka, başka ne yanıtlar alırdık acaba? A-aa.. bakın aklıma geliverdi: bize ilkokulda orman ağaçlarını tanıtma amaçlı yaprak toplatmışlardı da,  onları bir güzel kartonlara yapıştırıp altlarına da isimlerini yazmıştık, fena fikir değil dimi? Evet , başka ne yanıtlar alırız? Gidip ormanda izciler gibi çadır kurup, kamp yapma. Bakın izcilik, izciler, doğa dostları, orman kampları. İşte bunu tuttum.

Ama bizlerin hiç akıllarına gelmeyen çok daha parlak bir fikir bulunmuş Eskişehir Orman Bölge Müdürümüz Mahmut Aydın tarafından. Müdürümüz Eskişehir’deki iç turizm patlamasına katkıda bulunmak, hem de orman bilincinin oluşması amacıyla bir atakta bulunulacağını müjdelemiş: “Doğa ve av turizmini” başlatacaklarmış. “Turizm şirketleri ile görüşüyoruz, sivil toplum kuruluşları ile de görüşüp projemizi en kısa sürede hayata geçireceğiz” demiş. “Gerekli alt yapımız var, ‘Of Road’ şeklinde turlar olabilir( böyle İngilizce deyimler de sokuşturulursa işin içine, çoğu bir şey anlamayacağı için, aa.. bakın ne ciddi proje, deyip insanların ağızları da kapanır diye düşünülmüş herhalde), konaklayacak yerlerimiz var. Çatacık ormanı, Mihallıççık, Kalabak, Eğriova, Afyonkarahisar’da  Çay ve Akdağ’a geziler planlıyoruz” demiş.

Vay, vay, vay! İşte budur, orman bilinci ancak ve ancak böyle gelişir. Ormanlarımızı tanıtma amaçlı insanlara “gelin, elleriniz arkanızda ıslık çalaraktan dağ bayır dolaşın, sonra gidip köylerde yöresel bulgurumuzu, gözlememizi yiyin, soğuk  ayranımızı için, temiz havamızı alın, bakın nasıl da orman bilinciniz(miz) güçlenecek” diyecek halimiz yok ya. Biz ne yapıyoruz “Avlanmaya” gelin, dağlarımızda, bayırlarımızda, ormanlarımızda çokk.. renkli kuşlarımız, kekliklerimiz, ceylanlarımız, çakallarımız, kurtlarımız sizleri dört gözle beklemekte, arada nesli tükenmekte olanları da kazaen(!) vursanız da dert değil canım, onu zaten avcılarımız sıklıkla yapıyorlar, daha bu sene koruma altındaki kızıl şahinleri vurdular Kırıkkale’de; birisinin gözleri kör kaldı, diğeri öldü, öbürü de ne oldu meçhul, deyiveririz ne çıkar. Yeter ki “Orman bilinci” oluşsun!..

Daha geçtiğimiz yıl Çatacık’ta yaşları karta kaçtı diye yediye yakın geyik koruma alanı içinde yabancı turiste avlanması için altın tepside sunulmuştu da hem ulusal basında hem yerelde çok yazılıp çizilmişti, bilmem anımsar mısınız? Ya benim geçtiğimiz haftalarda ki yaban ördekleri ve üveyiklerle ile ilgili av günlerinin ve av sayısının kota yükseltilmesi ile ilgili yazdığım yazımı okumuş muydunuz?

Biz ne dersek diyelim, herkes bildiğini okuyor. Turist gelecek, para, yabancısı da döviz bırakacak, köylü kalkınacak! İl bütçesine katkı olacak! Ee bu arada da artık nasıl oluyorsa “orman bilinci” oluşacak. Herhalde turizm firmalarının yönlendirdiği saygın avcılarımız şöyle söyleyecek: “Aman Allah, ne de besili ne de güzel kuşlar, tavşanlar, ceylanlar yetiştirmişler, helal olsun. Doğrusu böyle hayvanları barındırdıkları ormanlara sahip oldukları için kutlamak gerek onları”. Orman bilinci de bu olsa gerek.

Bir avcı okurum yazmıştı: “Doğada başının önünde iki gözü olan her canlı avcıdır” diye. Bu sözü hiç ama hiç unutmuyorum. Sıkı hayvan korumacı bir arkadaşımla da paylaşmıştım bu unutulması olanaksız tezi. O da bana uzun süre gülmemi sağlayan şöyle bir yanıt vermişti: “O zaman onun bir gözünü oyuverelim”. Şaka bir yana elbet bizler, karıncaya hor bakmayanlar, serçenin kanadını kırmayanlar, nasıl kıyabiliriz insana, hiç kendi cinsimizin gözünü oyabilir miyiz? Bırakırız ki, umarız ki bir gün gelir ormandaki canlarını aldıkları canların güzelliklerini tam olarak görebilsinler. Haydi, hep beraber orman bilincini güçlendirmeye. “Silahlar omzumuzda, fişekler belimizde, biz gidelim ormana hey!”.

Ece Bilgin

08/06/2010

‘Persona Non Grata’

2010 İtalya Turu’nu idrak ettik.

Hep beraber “Korkunç İvan” lakaplı İvan Basso’nun dönüşüne tanık olduk.

Bilirsiniz, Sergey Eisenstein’in gaddar Rus çarının hayatını anlattığı Korkunç İvan adında bir filmi var. Filmde İvan’ın kendi suretinden çok gölgesini görürüz. Sinema eleştirmenleri o gölgenin Stalin’e bir gönderme olduğunu söylüyorlar. Zaten bu yüzden de filmin başına gelmeyen kalmaz.

Ekonomik ve Ekolojik Krizde Tarım ve Gıda

Önemli sayıda uzman, hem ekonomik hem de ekolojik, çevresel anlamda dünyanın içine düştüğü kriz ortamında inorganik kimyasalların kullanıldığı, petrole ve endüstriye bağlı modern tarımın geniş kitlelere gıda sunabilmek için tek çözüm olduğunu düşünüyor.

Yükselen Anti-Semitist Dalga ve Kamuoyu Gemisi

Amerikan iç siyasetiyle ilgili olarak sıkça dile getirilen bir durum vardır. ABD’nin Ortadoğu politikası konusunda ve özellikle İsrail’in Filistin’e karşı tutumu hakkında en ufak bir eleştirinin, başta ülke politikasında her zaman ciddi ağırlığı hissedilen Yahudi lobileri olmak üzere, pek çok medya unsuru ve kamuoyu tarafından “anti-semitizm” suçlamasıyla yaftalanıverir.

İktidarın Modern Baskı Biçimi: Panopticon

Demokrasi ve insan haklarından yoksun her iktidar ve resmi ideoloji kendi karşıtlığını da yaratır. Bu karşıtlığın, iktidarın gücünü azaltmaması  içinse çeşitli baskı yöntemleri geliştirilir. Askeri darbeler, soykırımlar, işkence, yerinden etme, faili meçhul cinayetler, suikastlar ve kültürel baskı biçimleri bugüne değin yeryüzünde sıkça rastlanılan yöntemler olmuştur. Dünyanın çeşitli yerlerinde bu yöntemlerin hala uygulandığını iddia etmek zor olmasa gerek.

Mezopotamya’da Yok Olmaya Yüz Tutumuş Bir Halk Süryaniler

Süryaniler; yaklaşık 5.000 yıllık geçmişleriyle Mezopotamya`nın en eski halklarındandır. Süryaniler;  tarihte Mezopotamya olarak bilinen bölgede hüküm sürmüş olan Akad, Asur, Babil ve Aram uygarlıkların mirasçılarıdır. Süryaniler bu dönemde kültür ve uygarlık gelişimine ön ayak olmuşlardır.