Ana Sayfa Blog Sayfa 5398

Endüstriyel futboldan: Fiyapı İnönü Stadı

0

Beşiktaş taraftarının kendi aralarında Şeref Bey Stadı olarak adlandırdığı İnönü Stadının adı değişti. Taraftarın istediği yönde olmayan bu değişiklik sonunda yeni isim: Fiyapı İnönü Stadı! Beşiktaş Kulübü Başkanı Yıldırım Demirören ile FİYAPI Yönetim Kurulu Başkanı Fikret İnan, BJK İnönü Stadı’nın isim sponsorluğu konusunda sözleşme imzaladı.

Son dönemde yaptığı transferlerin yanında sponsorluk anlaşmalarına önem veren Beşiktaş Kulübü, bir sponsorluk anlaşması da BJK İnönü Stadı için yaptı.

Siyah-beyazlı kulüp, stadın isim hakkını 1 artı 1 olmak üzere 2 yıllığına FİYAPI’ya verdi. BJK Nevzat Demir Tesisleri’nde kulüp başkanı Yıldırım Demirören ve yöneticiler Fahrettin Curoğlu ile Ertunç Soğancıoğlu’nun katılımıyla gerçekleştirilen törenle sözleşme imzalandı.

Yıldırım Demirören ve FİYAPI Yönetim Kurulu Başkanı Fikret İnan’ın imzaladığı sözleşmeyle stadın ismi 1 yılı opsiyonlu 2 yıllığına FİYAPI İnönü Stadı oldu.

DEMİRÖREN: ”BUGÜN KULÜP TARİHİNİN EN ÖNEMLİ İŞİNİ YAPIYORUZ”
Törende konuşan Beşiktaş Kulübü Başkanı Yıldırım Demirören, bugün yine kulüp tarihinin önemli  işine imza attıklarını söyledi.
Demirören, FİYAPI ile 1 artı 1 yıllık olmak üzere stadın isim hakkını verdiklerini belirterek, ”Sözleşmenin özelliği, stadımız bir sene sonunda yıkılırsa mukavele geçersiz kalıyor” dedi.

Kulüplere sponsor olanlara her zaman destek verilmesi gerektiğini kaydeden başkan Demirören, ”Maalesef kamuoyunda bazı şeyler gördüm. Bazı konuşmalara üzüldüm. Türkiye Futbol Ligi’nin ismi kanunla değişti. Önce Turkcell, ardından Spor Toto oldu. Demek ki şartlar isimleri değiştirebiliyor. İsimlere saygımız sonsuz ama kulüplerin de yaşaması gerekiyor. Anlaşma her iki taraf için hayırlı olsun” diye konuştu.

Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü’nün sponsorluk konusundaki açıklamasının hatırlatılması üzerine Yıldırım Demirören, ”Biz zaten yazılı başvurumuzu yaptık. Kulüpler sponsorla yaşıyor. Bir sıkıntı olmayacağına inanıyoruz” dedi.

Geçtiğimiz hafta sonu divan kurulu toplantısında stadın isminin değişmesi halinde mahkemeye gideceği yönünde açıklamalarda bulunan Ali Rıza Dizdar’ın bu tepkisinin sorusu üzerine Demirören, ”Herkes demokratik haklarını kullanır. Ali Rıza Dizdar da mahkemeye verebilir. Türkiye Futbol Ligi’nin ismi kanunla değişti. Türkiye’den büyük isim var mı. Şartlar bunu gerektiriyor” diye konuştu.

Başkan Demirören, yapılan sözleşmeyle stadın isminin FİYAPI İnönü Stadı olacağını ifade etti.

Stadın sponsorluğu konusunda Medikal Park ile yaptıkları görüşmelerin hatırlatılması üzerine, ”Bir süre görüştük. Onlara zaman vermiştik. Bu zaman içinde bize dönmeyince süreç devam etmedi” dedi.

Yıldırım Demirören, FİYAPI’dan sonuç almaları halinde diğer şubelere de desteğin olabileceğini ifade ederken, 15 gün sonra başka bir sponsorluk anlaşması için bir araya geleceklerini sözlerine ekledi.

NEŞELİ HALLERİ DİKKATİ ÇEKTİ
Yıldırım Demirören’in toplantıda neşeli halleri dikkati çekti. Sözleşmenin imzalanması için gözlüklerini takan Demirören, ”Gözlükle çekmeyin yaşlı gözüküyorum” şeklinde espri yaparken, FİYAPI Yönetim Kurulu Başkanı Fikret İnan’ın bundan sonra Beşiktaş’a daha sempatiyle bakacağı yönündeki açıklaması üzerine ”Artık Beşiktaşlısınız diyebiliriz” dedi.

İNAN: ”FİRMAMIZ ONURLU BİR İŞ YAPTI”
Beşiktaş Kulübü’nün stadına isim sponsoru olan FİYAPI Yönetim Kurulu Başkanı Fikret İnan ise bu anlaşmayla onurlu bir iş yaptıklarını söyledi.

İnan, başkan Yıldırım Demirören ve yönetim kuruluna kendilerine gösterdiği ilgiden dolayı teşekkür ederek, ”Yaptığımız anlaşma iki kademeli. Birinci kademe FİYAPI İnönü Stadı isim hakkını alarak tamamladık. Ama esas amaç izinlerin alınması halinde bu stadın yıkılıp yerine Beşiktaş Kulübü’ne, camiasına, seyircisine yakışacak yeni bir stat yapılması ile ilgili ciddi bir uğraş vereceğiz. İnşallah bundan sonraki basın toplantısında yeni bir stat müjdesini vermek istiyoruz” diye konuştu.

İşin kendilerine teklif edildiğinde, bunun şık bir iş olduğunu düşündüklerini kaydeden İnan, ”Sponsorluk anlamında yapılacak en üst düzey bir iş. İnşaat firması olarak tarafımızdan bu hakkın alınması bizim için önemli. Firma olarak yapılmamışları yapmak gibi bir amacımız var. Sektörde hep ilkleri yapmak anlamlı. Beşiktaş’a sempatim de bu işle birlikte güçlendi. Daha önce herhangi bir takım tutmuyordum. Bu dakikadan itibaren Beşiktaş’ın menfaatleri için çalışacağım” dedi.

Sponsorluk konusunda örnek aldıkları bir durumun olup olmadığı yönündeki soruyu ise Fikret İnan, ”Örnek aldığımız bir durum yok. Başkanımız ve yönetimin ön gördüğü rakamlar üzerinde konuştuk. Her iki taraftan da kabul gördü ki anlaşma yapıldı. Buradan verim aldığımız sürece maddi ve manevi olarak gerek futbola, gerekse diğer branşlara destek vereceğiz” diye konuştu.

Fikret İnan’ın bu açıklamaları üzerine Yıldırım Demirören, ”Seneye bir yıldız sözü verdi” diye espri yaptı. Bu arada, Beşiktaş Kulübü yapılan protokol gereği sponsorluk bedeli olarak, ilk yıl 3 milyon 500 bin lira artı KDV, ikinci yıl ise 3 milyon dolar artı KDV para alacak. (Ntvspor)

Modern hayatın getirisi: Kanser

Yapılan bir araştırma, kanserin modern hayatın aşırılıklarının yol açtığı “insan yapımı” bir hastalık olduğunu ortaya koydu.

Araştırmacılar, antik Mısır ve Güney Amerika’daki bin kadar mumya üzerinde yaptıkları incelemede, sadece bir avuç eski çağ insanının kansere yakalandığını belirledi. Günümüzde ise neredeyse her üç ölümden biri kanserden.

Daily Telegraph’ta yayınlanan haberde araştırmacılar, kanserin ana nedeninin modern yaşam ve sanayinin yol açtığı kirlilik olduğunu, bunun doğal olarak oluşan bir hastalık olmadığı sonucuna vardı.

Kanser seviyesinin Sanayi Devrimi’nden bu yana başta çocukluk dönemi kanserleri olmak üzere önemli ölçüde yükseldiğinin belirlendiği araştırmada, bu artışın sadece ömürün uzamasından kaynaklanmadığı da belirlendi.

Manchester Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Rosalie David, “Sanayileşmiş ülkelerde kanser, kalp-damar hastalıklarından sonra ikinci ölüm nedeni. Ancak antik dönemlerde bu hastalık çok nadir görülüyordu. Doğal hayatta kansere sebep olacak bir şey yoktu. Dolayısıyla bunun, beslenme ve yaşam biçimimiz ve kirlilikten kaynaklanan insan yapımı bir hastalık olduğunu söyleyebiliriz. Kısaca kanser modern yaşamın yarattığı modern bir hastalıktır” dedi.

Prof David ile Prof. Michael Zimmerman, kanserin geçmişe doğru izini sürmek için 3000 yıl önceki mumyalarla fosillerde ve antik tıbbi kayıtlarda inceleme yaptı. David ve Zimmerman, tüm bu örneklerde dokular üzerinde yapılan mikroskopik incelemede sadece 5 habis tümöre rastladı.

Zimmerman, antik toplumlarda tümöre ameliyatla müdahale olmadığı için mumyalarda tümör kalıntılarının mutlaka bulunması gerektiğine işaret etti. Zimmerman, tümörlerin zaman içinde yok olmuş olabileceği argümanını, “deneysel çalışmaların kanserli tümörlerin normal dokulardan dahi iyi korunduğunu gösterdiğini” belirterek reddetti.

Nature Reviews Cancer dergisinde yayınlanan araştırmada, fosil kalıntılarında da kanser vakasının çok seyrek olduğunun görüldüğü belirtildi.

Araştırmacılar, 17 yüzyıla kadar meme kanseri ve diğer kanserlerle ilgili bir tanımlamaya da rastlamadı.

Araştırmacılar, damar sertliği ve kireçlenme gibi modern çağın yaştan kaynaklanan diğer hastalıklarıyla ilgili vakaların antik dönem insanlarında da görülmesinin ise “antik insanların kansere yakalanacak kadar uzun yaşamadıkları argümanını ortadan kaldırdığını” kaydetti. (aa)

Şilili Bakan: “Dinçer’e zevkle cevap verirdim ama…”

Şili Maden Bakanlığı Sözcüsü Espinoza, Çalışma Bakanı Ömer Dinçer’in, “Şili’deki kaza bizde olsaydı biz üç günde kurtarırdık” sözüne “Buna zevkle cevap verirdim ama biz sadece teknik raporlarla konuşuyoruz” yanıtını verdi.

Şili Maden Bakanlığı Sözcüsü Espinoza, Bakan Dinçer’in sözlerini soran Gazeteport’a “Buna zevkle cevap verirdim ama biz sadece teknik raporlarla konuşuyoruz” yanıtı verdi.

ZEVKLE CEVAP VERİRDİM AMA TEKNİK RAPORLAR KONUŞSUN

Şili Maden Bakanlığı Sözcüsü Espinoza , Ömer Dinçer’in, “Bizde olsaydı üç günde kurtarırdık” sözleri hakkında ne düşündüğünü sormamız üzerine şunları söyledi:

“Bu sorunuza zevkle cevap veridim ama biz sadece teknik raporlarla konuşuyoruz.”

Şili Maden Bakanlığı Sekreteri Pablo Wagner’in ofisinden bir yetkili ise Gazeteport’a Şili’deki maden kazası ve kurtarma süreci ile ilgili şu açıklamaları yaptı:

MADENİ İŞLETEN FİRMA KUSURLUYDU

“Bu kaza 6 Ağustos’ta saat 14.00 sıralarında oldu. Biz ama kazadan firmanın geç haber vermesi yüzünden saat 19.00’da haber aldık. Kaza haberini aldığımızda Maden Bakanımız Laurence Golborne Şili Devlet Başkanı Sebastian Pinera ile birlikte şehir dışındaydı. Olayı hemen haber verdik ve bakanımız San Diego’ya geri döndü. Ancak onun geriye dönmesini beklemeden bakanlık sekreteri Pablo Wagner kaza yerine uçtu. Kazanın olduğu şehir San Diego’ya 1000 km uzaklıkta. Pablo Wagner kaza yerine ulaştığında yaptığı ilk tespit kazaya firman ın önemli güvenlik hatalarının sebep olmuş olduğuydu.  Ama henüz işçilerin ölüp ölmediğini bilmiyorduk.

ÇATIYA MERDİVEN YOKTU

Firma yeterli güvenlik önlemi almamıştı ve jeolojik planlar dahilinde hareket etmemişti. Baca vardı ama bacaya çıkmak için merdiven yoktu.

BAKAN DEDİ Kİ, “KURTARMAM LAZIM, BANA EN İYİ ADAMLARINIZI VERİN”

İşçileri kurtarmak için önce bacadan girilmeye çalışıldı ama baca çöktü. Durum karışıktı. Bunun üzerine Maden Bakanı Şili Devlet Maden İşletmesi CODELCO’ya, “Bana en iyi adamlarınızı verin, işçileri kurtarmam lazım.” dedi.

ANDREW SUGRAET GELDİ

CODELCO kurtarma işlerinde çok uzman olan bir elemanını yolladı; Andrew Sugraet. Andrew Sugraet geldi ama durum çok zordu.

BAKAN DÜNYADAN YARDIM İSTEDİ

Devlet Başkanı Pinera ve Maden Bakanı Golborne bunun üzerine dünyadan yardım istemeye karar verdiler.

NASA, AVUSTRALYA, KANADA, ALMANYA YARDIM ETTİ

Avustralya, Almanya, Kanada, Güney Afrika ve de NASA’dan yardım istendi. NASA ve bu ülkelerin her biri bize kurtarmanın nasıl olabileceği konusunda teknik planlar yolladılar. Bu planların tamamı değerlendirildi. Maden kazasının 16. gününde zaten maden işçilerinin ölmediğini anlamıştık. Dünyadan gelen teknik önerileri onlarla koordinasyon içersinde uyguladık ve işçilerimiz kurtardık.”

AAA, 5 AYDIR YERİN ALTINDALAR MI?

Şili Maden Bakanlığı Sözcüsü Espinoza Gazeteport’un 5 aydır ölü bedenleri yerin altında olan iki maden işçisinden söz etmesi üzerine, “Aaaa, öyle mi, hala yerin altındalar mı?” tepkisini verdi.

(Gazeteport)

Özcan Mutlu: “Almanya’da 30 yıl evvel bize gülmüşlerdi, bugün iktidara yürüyoruz.”

Berlin eyalet milletvekili Özcan Mutlu

Almanya’nın en kıdemli Türkiye kökenli Milletvekili olan Özcan Mutlu 1992 – 1999 arası Berlin Kreuzberg Belediye meclis üyesi olarak görev yaptı ve Ekim 1999’dan beri Berlin Eyalet Milletvekiliğini sürdürüyor. Elektronik Mühendisi olan Özcan Mutlu,  Türkiye-AB politikalarında partisi içinde önemli bir rol oynuyor ve eğitim ve uyum politikaları uzmanı olarak çalışıyor. Özcan Mutlu ile Yeşiller Partisi’nin Berlin’de yapılan kamuoyu yoklamalarında birinci parti olarak görünmesinin nedenleri üzerine bir röportaj yaptık.

– Almanya’dan heyecan verici haberler geliyor. Yeşiller ilk kez birinci parti olma yolunda ve SPD’yi zorlayacak gibi görünüyor. Son kamuoyu araştırmaları önümüzdeki seçimler için gerçekten ne söylüyor, bu araştırmalardan çıkan sonuçları yorumlayabilir misiniz?

En aktüel kamuoyu yoklamalarında Almanya genelinde %21’lik bir sonuç ile Sosyal Demokrat Parti (SPD)’den sonra üçüncü parti konumunuzdayız. Son genel seçimde %10,7 almıştık, yani kamuoyu desteği ikiye katlanmış durumda. Diğer yandan başkent Berlin´de şu an %30’luk kamuoyu desteği ile birinci parti konumunuzdayız. Gelecek yıl Berlin’de gerçekleşecek Eyalet seçimlerinde ilk kez birinci parti olarak Eyalet Başbakanı çıkarma şansımız çok yüksek. Bu hedef için mücadele ediyoruz.

– Berlin’deki bu başarıyı neye borçlusunuz? Berlin’de Yeşiller’in birinci parti olduğu bir hükümet neleri değiştirebilir?

Bunun birçok sebebi var. Öncellikle Berlin Eyaletinde muhalefette olmamıza rağmen, iktidara birçok konuda önderlik yaptık. Yani iktidar partileri mecliste sunduğumuz birçok öneriyi ve yasa taslağını ister istemez kabul ettiler. Başarımız ayrıca inandırıcı ve samimi olmamızdan kaynaklanıyor. Çevre politikaları, nükleer santrallere karşı yıllardan beridir sürdürdüğümüz kesintisiz mücadele günden güne önem kazanıyor. Seçmenler çevre ve iklim konularına çok önem veriyorlar ve mevcut iktidara bu konularda hiç güvenmiyorlar, bu yüzden puanlarımız her geçen gün artıyor.

– Yeşil ekonomi krizden sonra yeşillerin en önemli politik kozu gibi görünüyor. Ekonomi alanında neler öneriyorsunuz?

Bizim çevre ve iklim politikalarımız ekonomi ve sanayi politikalarıyla çelişmiyor. Bizim programımız uygulandığı takdirde, yani nükleer ve kömür santrallerinden feragat edip yenilenebilir enerji kaynaklarına ve teknolojilerine yöneldiğimiz durumda yaklaşık 1 milyon insana istihdam yaratmış oluyoruz. Diğer yandan bu teknolojileri dünya pazarına sunup ekonomik gücümüzü arttırıyoruz. Asıl hedefimiz tabii ki doğayı ve insanların ve başka canlıların yasama alanlarını korumak. 1998 ile 2005 arası iktidar dönemimizde örneğin yenilenebilir enerji programlarımızla yaklaşık 350 bin insana iş alanı yarattık ve enerji pastasındaki yenilenebilir enerjinin payı bizim yaptığımız çalışmalar sonucu %3’ten %15’e çıktı. Böylece karbondioksit üretimini de ciddi boyutta düşürdük. Bu yöndeki çalışmalarımız devam edecek!

– Berlin’de Türkiye kökenli seçmen ve partililerin ve göçmen politikalarınızın bu atılımdaki rolünü nasıl görüyorsunuz?

Göçmen ve uyum politikalarında gerçekçi ve tek samimi partiyiz diyebilirim. İlk Türkiye kökenli Federal Meclis Milletvekili, ilk Türkiye kökenli AP-Milletvekili bizden çıktı. Şu anda partimizin eş başkanlarından biri Cem Özdemir. Tüm meclislerde 28 Türkiye kökenli milletvekili var ve bunların %30’u Yeşiller Partisi’nden. Bu yüzden bu konularda Türkiyeli seçmenlerin desteği ve önemi büyük! Partinin Türkiye-AB konularındaki gelişmesinin çoğunlukla bu Türkiye kökenli Milletvekilleri sayesinde olduğu söylenebilir.

SPD ise ilk önce merkezci mi yoksa sol ve sosyal bir parti mi ona karar vermeli. Her yeni Genel Başkan partiyi başka bir yöne çekiyor, bu ise güvensizliğe yol açıyor. İktidar çok kötü olmasına rağmen, sosyal alanda az gelirli ailelerin dertlerine derman olmak yerine sorunu daha da büyütmelerine rağmen, SPD bunu kendi lehine çeviremiyor, çünkü çizgisi belli değil, bu da güvensizliğe yol açıyor. Alman sosyal demokrasisinin  bir göç politikası olduğu da söylenemez, yoksa Sarrazin gibi ırkçılar ve Buschkowski gibi bir sağcı Belediye Başkanı SPD üyesi olamazdı. Ayrıca SPD, CDU ile koalisyonda iken her türlü rezaleti kabul etti. Gelin vizesi ve Almanca testleri SPD hükümeti döneminde oldu. Ayni SPD, CDU ile birlikte Alman vatandaşlığına geçmeyi zorlaştırdı, vs…

– Mevcut sağ hükümetin nükleer santrallara dönüş kararı Yeşiller’e yönelimde etkili oldu mu? Bu konuda nasıl politikalar geliştirdiniz?

İklim ve çevre politikalarında tüm partiler bizi kopyalamaya çalışıyorlar. Fakat seçmen bunu inandırıcı bulmuyor. Örneğin 3 yıl evvel Almanya Şansölyesi bayan Merkel kendini Kyoto süreci sonrasında iklim-şansölyesi ilan etti. Aynı Şansölye bu yıl Atom sanayisi ile hiç gerek yokken bir anlaşma yaptı ve nükleer santrallerin ömrünü uzattı.

– Biliyorsunuz Türkiye’de de yeni yeni sesi duyulmaya başlayan genç bir Yeşiller Partisi var. Berlin’deki ve Almanya’daki yeşillerin gelişiminden Türkiye’deki yeşiller hangi dersleri çıkarmalı? Sizce Yeşiller Partisi Türkiye’de de ana akım partilerden biri haline gelebilir mi?

Türkiye’de doğanın katledilmesine ve insanların sağlığı yanlış çevre politikaları sonucu zehirlenmesine rağmen maalesef insanlarda yeterince çevre bilinci yok. Doğa yok olursa insanların yasam ortamının da yok olacağını halk hala kavramış değil. HES’ler doğayı katlediyor, ormanlar yok ediliyor, kimyasal atıklar insanları zehirliyor fakat Türkiye Yesilleri ve Greenpeace ile bir kaç vatandaş haricinde pek kimseden çıt çıkmıyor. Bunun anlaşılması mümkün değil. Bu çevre bilinçsizliğinden dolayı Türkiye’de var olan Yeşiller Partisi yeterince desteklenmiyor, oysa Yeşiller Partisi Türkiye’de çok önemli bir gereksinim. Bu gerçek er ya da geç Türkiye’de de anlaşılacaktır, bundan şüphem yok. Biz, Almanya Yeşilleri 30 yıl evvel kurulduğumuzda birçok siyasetçi bize gülmüştü, bugün iktidara yürüyoruz. Azimli ve yılmadan çalışarak, sokaklarda, meydanlarda insanlara kendimizi ve politikalarımızı anlata anlata bu günlere geldik. Bu potansiyelin Türkiye’de de var olduğuna inanıyorum!

Röportaj: Ümit Şahin (Yeşil Gazete)

Bakan Gönül’den espri: NATO hiçbir ülkeyi hedef almıyor

Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Füze Kalkanı Projesi’nin Türkiye’ye kurulup kurulmayacağının henüz belli olmadığını belirterek, NATO’nun hiçbir ülkeyi hedef alan bir teşkilat olmadığını söyledi.

Gönül, Sosyal Güvenlik Kurumu’nda, TSK personelinin Genel Sağlık Sigortası kapsamına alınmasına ilişkin protokol imza töreninin ardından gazetecilerin sorularını yanıtladı.

Füze Kalkanı Projesi görüşmelerinde, Türkiye’nin, İran ve Suriye’nin tehdit olmaktan çıkartılması konusunda bir isteği olup olmadığının sorulması üzerine Gönül, bunların NATO savunma sistemiyle ilgili konular olduğunu ifade ederek, Türkiye’nin herhangi bir ülkeyi hedef alma konusunda görüşünün olamayacağını kaydetti. Bakan Gönül, NATO’nun savunma konusunda ne gerekiyorsa, o kararı, hep beraber alacağını belirtti.

Füzelerin nereye kurulacağı yönündeki soru üzerine Gönül, “Müzakereler devam ediyor, Türkiye’ye kurulup kurulmayacağı da belli değil” diye konuştu.

Bir gazetecinin Yüksek Askeri Şura’da ihraç edilen bin 700 askerin uyum yasası beklediklerini ifade ederek, bu konu ile ilgili Milli Savunma Bakanlığı’nın bir çalışma yapıp yapmadığını sorması üzerine Gönül, uyum yasalarının Başbakanlıkça hazırlandığını, kendilerinin de katkıda bulunduğunu belirtti.

Tek tip askerlik konusundaki soru üzerine de Gönül, bu konudaki çalışmaların devam ettiğini bildirdi. Gönül, konuyla ilgili Genelkurmay Başkanlığınca Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a verilecek brifingin tarihinin belli olup olmadığı sorusuna da Genelkurmay’ın Başbakan’a müsait olduğunda brifingi arz edeceği yanıtını verdi.

Bir milletvekilinin, Genelkurmay’da “İsrail odası” olduğu konusunda bir sorusu bulunduğunu da hatırlatan Gönül, Genelkurmay’da “İsrail odası” diye bir oda bulunmadığını kaydetti.

Milli Savunma Bakanı Gönül, “Genelkurmay’ın İsrail ile ilgili herhangi bir elektronik istihbarat, herhangi bir özel, tek İsrail’e mahsus teşkilatı da yoktur. Vaktiyle bunlar gizlilik taşıyan bilgiler olduğu için kısa cevap verilmişti. Şimdi bunu açıkça söylemekte fayda görüyorum” dedi.

Bir gazetecinin, Milli Savunma Bakanlığı’nın Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ne terfileri olmayan üç generalle ilgili görüşünü gönderip göndermediğini sorması üzerine, Gönül, bu görüşün gönderildiğini bildirdi. Bakan Gönül, görüşün içeriği hakkındaki soruyu ise yanıtlamadı.

Füze Kalkanı Projesi müzakereleri sürecinde İran’la bir görüşme olup olmayacağı yönündeki soru üzerine Vecdi Gönül, bu savunma sisteminin herhangi bir ülkeyi hedef almadığını kaydetti.

Daha önceden Rusya’nın da “Acaba beni mi hedef alıyor?” diye bir rahatsızlığı olduğunu, ancak Rusya’ya böyle bir şey olmadığının açıkça söylendiğini belirten Gönül, “NATO hiçbir ülkeyi hedef alan bir teşkilat değildir. NATO Avrupa-Atlantik’in savunması ile ilgili bir teşkilattır. Genel savunma ile ilgili bir teşkilattır. Herhangi bir ülkeyi hedef almaz” dedi.

Olası bir ev sahibi ülke olarak Türkiye’nin kendi güvenliği için NATO’dan bağımsız olarak bu sistemi kullanma hakkı olup olmayacağı sorusuna da Bakan Gönül, “Müzakere edilmekte olan bir konuda bana soru sormayın” yanıtını verdi. (aa)

LGBT ve diğer meselelerin ilgisi

Geçtiğimiz Pazar “Din ve LGBT”yi tartışmaya açan Lambdaistanbul, bu hafta diğer meseleleri konu kapsamına almış. 17 Ekim Pazar günü saat 17’de başlayacak olan toplantının çerçevesi şöyle:

  • lgbt konularina duyarli olmak, diger meselelere (ornegin kurt meselesine, alevi, gayrimuslim, vs. meselelerine) karsi duyarli olmayi gerektirir mi?
  • lgbt’ye duyarli oldugumuz icin diger ezilenlerle bir paralellik, bir empati kurabilir miyiz, kurmali miyiz?
  • lgbt’ler olarak hicbirimiz tek kimlikli degiliz. ayni zamanda turkuz, kurduz, laziz, ermeniyiz, sunniyiz, aleviyiz, museviyiz, hiristiyaniz, ateistiz. bu farkli kimliklerimizle nasil birarada varolabiliriz?
  • lgbt’lik uzerinden bir kardeslik mi gelistirmeli? sirf lgbt oldugumuz icin birbirimizin her yaptigini onaylabilir miyiz? lgbt olusumuz, diger meselelerdeki onyargilarimizi konusmada bir avantaj olabilir mi?

Lambdaistanbul LGBTT Dayanisma Dernegi

Tel: +90 (0) 212 245 70 68
Istiklāl Caddesi, Katip Celebi Mah. Tel Sok. No: 28/6 Kat:5
Beyoglu – Istanbul
www.lambdaistanbul.org
[email protected]

Loç Vadisi’nde sular durulmuyor

Vadide yapılması planlanan hidroelektrik santrali (HES) engellemek için yaz başından beri çadır nöbeti tutan Loç vadisi halkı, mahkeme süreci devam ederken köylerinde yaşanan haksız uygulamalara var güçleri ile direnmeye çalışıyor. Loç Vadisi Koruma Platformu’nun konu ile ilgili en son açıklaması şöyle:

Eylül ayında, adeta şirketin korumalığını üstlenmiş olan jandarma, köyde yapılan usulsüzlüklerle ilgili tutanak tutmayıp üstüne üstük 60 yaşındaki “Halime Teyze”yi gözaltına almıştı. Şirketin özel güvenlik kuvvetleri de köylünün üzerine saldırmış, arbedeler yaşanmıştı. Orya Enerji, vadinin bütün topraklarını sanki kendi toprağı ilan etmekte, kendine ait olmayan araziler için bile kendininmiş gibi davranıp, vadide bir korku imparatorluğu kurup baskı uygulamaya  çalışmaktadır. Şirket, özel güvenlik kuvvetleri ve jandarma, Loç halkını kendi evinde yok saymaktadır.

Orya enerji en son kaymakamında desteğini alarak çadırların kurulduğu arazinin kendisine ait olduğunu söylemiş kaymakamlıkça bölgeye gelinip çadırları kuranlara ceza kesilmiştir. Şirket  çalışanları tapudan da doğrulandığı üzere kişiye ait olan bu araziye gelerek çadırları masaları kamyonlara yükleyip kaldırarak bir nevi haneye tecavüz etmiştir. Bütün bu kayırmalar yetmezmiş gibi son yaşanan olay ise devlet kurumlarının şirketlerin özel çalışanları gibi davrandığını kanıtlar niteliktedir.  Cide kaymakamı, köy tüzel kişiliğine ait olan araziyi kamulaştırabilmek için Oyar enerjinin köye teklif ettiği rüşvetin belgesi olan protokolün imzalanması için muhtarla şirket arasında aracılık etmiştir. Loç vadisi mücadeleye başladığından beri devletin çeşitli kurumlarınca haksız uygulamasına maruz kalmış şikayetleri göz ardı edilmiş gelinen bu nokta son noktadır ilçenin en büyük mülki idare amirinin yanlı tutumu karşısında LOÇ vadisi avukatı Yakup Okumuşoğlu tokat gibi bir cevap vermiştir:

AV. Yakup Okumuşoğlu’nun açıklaması

Bu protokol, koy Tüzel kişiliği elindeki araziyi upuzun idari süreçlerden kurtarma düşüncesi ile kaleme alınmış…orya resmen koy tüzel kişiliğini bu protokol ile kandırmaya çalışmıştır. Kaymakam devletin kaymakamı olduğunu unutmuştur. Kaymakamın bu protokol içinde hangi sıfatla yer aldığı belirsizdir. Devletin mührünü bir şirketin ticari isi İçin hazırladığı sözleşmeye vurabilmiştir. Kaymakam bize göre görev tanımı dışına çıkan bir tutum içinde olduğunu göstermiştir. Muhtar üzerinde baskı kurmak İçin kaymakamın devreye sokulduğu, şirketlerin bakanları, valileri, kaymakamları nasıl özel işlerinde aracı yaptıkları bu belge ile üstelik apaçık ortaya çıkmıştır.

Muhtar, kamulaştırma kanunu 30.maddesine göre yapılacakken yapılmayıp acele kamulaştırılan,(protokol 2.maddede ifade edilen)  yapılan isin yanlışlığı ortaya çıkınca doğrusunu yapmak İçin bu sefer Epdk tarafından basa donulup uzlaşma davetiyesi gönderilen yazıya cevap vermeyip, uzlaşmak da istemeyince iste bu protokol planı yapılmış,şirket ile koy Tüzel kişiliği haricen anlaşırsa yani tapuda ferag verirse sorunun ortadan kalkacağı düşünülmüş, kaymakam da bilerek yada bilmeyerek bu protokolde yer almış yada aldırılmış protokole imza koymuştur. Kaymakamın bu protokolde varlığı kendi basına bir baskıdır. Kaymakamın protokolde ne işi vardır.Yapılan acele kamulaştırma ise hukuken geçersizdir Zaten bu yüzden protokol ile isi çözmeye çalışıyorlar.

{acele kamulaştırma geçersiz olunca araziye el koymaları yada tasarruf etmeleri de mümkün değildir, bu yüzden bu arazi üzerinde bulunan çadırların sökülmesi de( eğer çadırlar bu arazi üzerindeydi ise) alınması da hukuka aykırıdır..}

{  Eğer söz konusu taşınmaz gerçekten kamulaştırılmışsa ( protokol 2.madde) şirket bizi, koy Tüzel kişiliğini çok sevdiğinden mı kaymakam vasıtası ile bir takım vaatler vs sıralayıp sanki iyilik yapıyormuş görüntüsü veren protokolü zorla imzalatmaya çalışmaktadır?neden?

Hayır elbette… Çünkü 2. Maddede ifade edilen kamulaştırma Doğru değil… Ama sanki  yapılan is doğruymuş, alan zaten onların mülkiyetine geçmişte şirket iyi isler yapmak istiyormuş, bizi de çok severmiş gibi vaatler sıralanmış…

Madem alan onların ne diye bize yapmak istedikleri iyilik İçin zorla protokol imzalatıyorlar…?}

Normal işleyiş ise şöyledir:

Yasa gereğince kam. için uzlaşmayı kabul etmeyen muhtara gönderilen uzlaşma belgesi İçin Epdk 60 gün bekleyecek, muhtar uzlaşmaz ise 60 gün sonrasında Daniskaya başvurup kamulaştırma İçin izin isteyecek,Danıştay izin verirse kamulaştırma İçin işlemlere başlayabilecektir.

İki kamu kurumu arasında uzlaşma olmadığında normal bir arazi için  kamulaştırma bu şekilde yapılır.

Ancak taşınmaz aynı zamanda mera ise kamulaştırma işlemine başlamadan önce arazinin mera vasfının değiştirilmesi gerekir düşüncesindeyim.

Durum şu:

Arazi söylediklerinin aksine ( yapılan acele kamulaştırma  hukuka  aykırı)halen de koy Tüzel kişiliğine ait olduğundan orya   kendisi mera vasfının değişikliğini beceremiyor.. ..merayı da kamulaştıramayacakları İçin normal kamulaştırma sürecini yürüttüklerinde Danıştay’ın da  izin vermeyeceğini değerlendirdiklerinden  bir protokol ile isi kolayından  yapmaya çalışıyorlar…

Yapılmaya çalışılan budur. Ama muhtar imzalamamıştır. Büyük is yapmıştır.

CİDE LOÇ VADİSİ KORUMA PLATFORMU

Yıkarak zenginleşmek mümkün mü?

Çok basit bir istatistik bazen ne çok şey anlatabiliyor! Dünya Bankası’nın 140’tan fazla ülke için hesapladığı Net Uyarlanmış Tasarruf (Net Adjusted Savings) verisinden söz ediyorum.

Son krizle beraber herkesin üzerinde hemfikir olmaya başladığı konulardan biri de Gayrisafi Milli Hasıla (GSMH) verisinin refahı ne kadar doğru yansıttığı konusu.

Tanım olarak, bir ülke vatandaşlarının kendi ülkeleri ve dışında bir yıl zarfında ürettikleri mal ve hizmetlerin değeri olan GSMH, halen ülkeler ve yıllar arası karşılaştırmalarda en çok kullanılan veri. Üretim ile refah arasında yadsınamaz bir ilişki olduğu açık; nasıl üretip nasıl paylaştığın ise o kadar açık değil! Bu açıdan bakıldığında GSMH’nın birçok eksikliği var, ve bunlar üçlü krizle beraber daha çok göze batmaya başladı!

Sıkıcı olmak pahasına biraz iktisat yapmak konuyu anlamak için kaçınılmaz. Şu anda ekonomiyi yöneten anlayış üretim ve tüketimden kaynaklanan çevresel ve sosyal sorunları dışsallık olarak ele almayı seçer. Nedir dışsallık? Mesela termik santralde elektrik üretirken havaya saldığınız zehirli gazlar doğaya zarar verir. Esas amacınız kirlilik değil elektrik üretmektir ancak bu da yan etki olarak ortaya çıkmıştır. Dışsallık olarak ele alındığında elimizin kolumuzun bağlı olduğunu da kabul ediyoruz ve refahı ölçerken haliyle dışarıda bırakıyoruz. Oysa insan ve canlı yaşam refahını olumsuz yönde doğrudan etkiliyor: küreyi ısıtıyor, insanları kanser ediyor, suyu toprağı zehirliyor. Sağlık, temiz bir çevrede yaşamak refahın olmazsa olmazları ancak GSMH tarafından göz ardı ediliyor, daha birçok sosyal konu gibi. Tüm derelerinize HES’ler kurarak, gencecik insanlarınıza tersanelerde, taşlama atölyelerinde, madenlerde üç kuruşa işler yaratarak, köprüler yaparak GSMH’nızı hızlı biçimde artırabilirsiniz. Ancak, ne yatağı kurumuş derelerinizi, ne kültürel değerlerinizi, ne insanlarınızı ne de milyonlarca ağacınızı geri getiremezsiniz!

Yakarak yıkarak zenginleşmek mümkün mü? Suyunuz, havanız kirlenirken, hayatınızın üç kuruşluk değeri kalmamışken hangi zenginlikten bahsedebiliriz?

Bu kabustan uyanmanın ilk şartı ölçüm araçlarını değiştirmek: İşte yıllar süren mücadele sonucunda daha kapsamlı bir ölçüm için gereken veriye sahibiz: Net Uyarlanmış Tasarruf (NUT).

İktisaden tasarruf, üretimin tüketimden sonra elde kalan kısmıdır. Refah o ana kadar yaptığınız tasarruflarınızın toplamıdır, ve bunun içinde maddi kaynaklar olduğu kadar, insan ve doğal kaynaklar da dahildir. Varolanın üzerine eklemektir.

Basitçe neyi ölçüyor NUT:

Ülkece yaptığımız maddi tasarruftan yıpranma ve eskime paylarını düştüğümüzde net tasarrufa ulaşırız. Buna eğitim harcamalarını (insan kaynağına yatırım) ekleyin ve bundan doğal kaynak tüketimini (çevresel yıkımın bir göstergesi) çıkartın. Elde ettiğiniz veri kaynaklarınızı (maddi, insani ve doğal) ne derece akıllı ve sürdürülebilir kullandığınızı, yani refahınızın artıp artmadığını anlatacaktır.

Aşağıda, NUT’un (% GSMH oranı olarak) Almanya, Türkiye ve dünya ortalamasının yıllar içindeki seyri gösterilmiştir.

Gören göz için ne çok şey söylüyor şu üç çizgi?

Türkiye özellikle 2000’li yılların başından itibaren hep cepten yemiş! GSMH artışının rekorlar kırdığı 2002-2008 yılları arasında genel anlamda refahımız artmış mı azalmış mı net olarak ortaya çıkıyor. Maddi anlamda zenginleşirken, onları yaratan insanımıza ve doğamıza kıymışız. İnsanımızı doğamızı kullanmışız ancak onları yerine koyamamışız. Bu ne kadar sürdürülebilir? Bu topraklar üzerinde yıkarak, yok ederek, öldürerek daha kaç yıl geçirebiliriz?

Öte yandan Almanya’ya bakalım. Doğal kaynaklar bakımından bizim kadar zengin olmasa da, maddi refah üretimini kaynaklarını akıllı kullanarak mümkün kılabildiğini görüyoruz. Özellikle 2003 yılından itibaren NUT’un artıyor olması Almanya’nın sürdürülebilir büyüme politikalarının bir başarısı. Yıkmadan, yok etmeden de refah yaratılabileceğinin en iyi örneği!

Almanya küresel ekonomik krizden ilk çıkan ülke olması bu anlamda, çevresel yıkımı kalkınmanın doğal bir sonucu görmeye alıştırılmış bizler için şaşırtıcı gelecektir!

Ekonomik krize girmiş Almanya ile krizin teğet geçtiği Türkiye’yi bir de bu açıdan değerlendirelim. Gerçekten hangi politikalar krizde, hangi politikalar hayatı savunuyor.

Almanya işçi haklarının, sosyal devletin hala güçlü olduğu bir ülke olduğu halde! krizden çıkmayı başarıyor. Oysa, krizin teğet geçtiği iddia edilen ülkemizde emek piyasası daha da esnekleştirilmek isteniyor. Trafiğe hiçbir çözüm getirmeyeceği ortadayken iki milyon ağacı kesip 3. Köprü yapılmak isteniyor. Her yan proje kaynıyor, kimsenin aklına insanların refahını artırmak gelmiyor. Yakıyorlar, yıkıyorlar, büyüdük diye seviniyorlar. Büyüyen gölgeleri sadece, güneş batarken büyüyen gölgeleri…

Ahmet Atıl Aşıcı

Yeşil Ekonomi Çalışma Grubu

Kadın olmak zor, Türkiye’de daha zor

Dünya Ekonomik Forumu’nun kadın erkek eşitliği konusunda yayınladığı yıllık rapora göre, İzlanda bu konuda yine başı çekerken, Türkiye 134 ülke arasında 125’inci olabildi.

Cenevre merkezli örgütün çalışmasında kadınların sağlık, eğitim, ekonomik güç ve siyasi temsil gibi alanlarda erkekler karşısındaki durumu ele alınıyor.

Kuzey ülkeleri cömert annelik ve babalık izinleri, yüksek eğitim standartları ve devletin sübvanse ettiği çocuk bakımıyla listede başı çekiyor. Listede birinci sırada bulunan İzlanda’yı Norveç, Finlandiya, İsveç izliyor. Yeni Zelanda ise beşinci sırada.

Ancak listenin başındaki İzlanda bile kadın-erkek farkını tam olarak kapatabilmiş değil. İzlandalı kadınlar, erkeklerin ekonomi, sağlık, eğitim ve siyaset alanlarında faydalandığı fırsatların yüzde 85’inden faydalanabiliyor.

Türkiye listenin dibinde

Türkiye ise yine listenin en son sıralarında.

134 ülke arasında geçen yıl 129’uncu sırada yer alan Türkiye, bu yıl 125’inci sırada.

Türkiye’nin geride bıraktığı ülkeler, Fas, Benin, Suudi Arabistan, Fildişi Sahilleri, Çad ve listenin en son sırasındaki Yemen.

İngiltere yine 15’inci sırayı alırken, Amerika Birleşik Devletleri ilk kez ilk 20 ülke arasına girmeyi başardı.

Fransa ise geçen yıl 18’inci sıradayken bu yıl 46’ıncı sıraya kadar geriledi.

Araştırmada, tüm ülkelerde eğitim ve sağlık alanlarındaki kadın erkek eşitsizliğinin en az düzeyde olduğu, ancak ekonomik katılım ve fırsatlar konusunda farkın arttığı belirtildi.

Raporda pek çok ülkenin kadın erkek eşitsizliğini giderme konusunda yaptığı çalışmalar övüldü. Ancak dünyada kadın erkek eşitsizliğinin tam olarak giderildi hiç bir ülke olmadığına dikkat çekildi ve daha yapılacak çok iş olduğu vurgulandı. (Ajanslar)

Hüseyin Uğur’la röportaj: Hayalbaz’da neler oluyor?

Hayalbaz

Hayalbaz, İzmir’lilerin kulağına hemen aşina gelecektir. Mekan, Kıbrıs Şehitleri Caddesi, Cumbalı Sokak’ta, kuruluşu daha eskiye dayansa da özellikle son birkaç yılda ismi ön plana çıkmaya ve hatta diğer kentlerde de bilinir olmaya başladı. Amatör, profesyonel ya da yarı-profesyonel sanatçıların, yalnızca bununla kalmayıp; değiştirme, yenileme ve dönüştürme kaygısı taşıyan gençlerin önemli bir buluşma noktası oldu. Hayalbaz’a yalnızca eğlenmek için gitseniz de gerek alt kattaki sohbetlerde, gerek üst katta bulunan sahnede çalan müzik gruplarıyla samimi bir atmosfer yaşıyorsunuz.

Hayalbaz

Hayalbaz ekibi, yoğun işlerinden arta kalan zamanlarında, kendi ofislerinde fanzin çıkartarak başlamışlar sessiz kalamayanlardan duruşlarına. Sürrealist Eylem Türkiye ve Şebeke olarak aktivitelerini sürdürüyorlar. Birkaç arkadaşın hayalinden, İzmir’in en önemli alt kültür buluşma merkezlerinden birisi haline gelen Hayalbaz hakkında, tanıyanların eksik kalmış bilgilerini doldurmak ya da meraklarını gidermek, bilmeyenlerin ise tanıması için ekibin beyin takımından Hüseyin Uğur ile bir söyleşi gerçekleştirdik. İzmir’den Burcu Yılmaz’ın yaptığı röportaja geçmeden hatırlatmakta fayda var. Hayalbaz’da gerçekleşen etkinliklere bundan sonra Yeşil Gazete’den ulaşabilirsiniz.

Burcu Yılmaz: Bize biraz Hayalbaz’ı anlatır mısınız. Nedir Hayalbaz? Nasıl başladı bu oluşum?

Hüseyin Uğur: Nefes almaktır Hayalbaz… Kelime anlamı Osmanlıca’dan geliyor.  Hayal gerçekleştiricisi demek.  Sahne sanatlarının günümüzdeki kadar gelişkin olmadığı o dönemlerde, Karagöz-Hacivat oynatıcılarından birine verilen isim.

2003 yılında başlayan oluşma süreci tesadüflere dayanıyor aslında. Ben kamu araştırması yapıyorum. Bir yandan da kültür sanat faaliyetlerimiz var. İşlerimizi bırakalım, içinde kendimizin de olduğu, gerçekleştirmek istediğimiz kültür sanat faaliyetleri için düşündüklerimizi eyleme dökebileceğimiz bir de çatımız olsun diyorduk. Bir arkadaşımızın tez çalışması sırasında karşımıza çıkan bu kelimeyi alıp içini doldurmaya karar vererek Hayalbaz’ı kurduk ve giderek anlam kazanmaya başladı.

başka bir dünya mümkün

B. Y. : Nükleere Karşı Sanat, Barışa Rock, 1 Milyon Fidan Dikimi, v.s. gibi geniş bir yelpazede düzenlenen  etkinlikleri desteklediğinizi, en azından duyurularını yaptığınızı görüyoruz. Bu etkinliklerin oluşum sürecinde de var mısınız? Yoksa bilgilendirerek dönüşüm aktivistliğimi yapıyorsunuz?

H. U. : Nükleere Karşı Sanat etkinliğini biz Hayalbaz olarak, duyarlı kişi ve gruplarla beraber yaptık. Ancak bir milyon fidan dikimi Ege Orman Vakfının yürüttüğü bir projeydi. Doğru olduğuna inandığımız için projeye bizde destek verdik. Asıl işimiz bu değil tabii ki. Olmasını istediğim şeyler olsa da, yapabileceğim şeyler belli. Ben çiçek bile yetiştiremiyorum mesela. Bir milyon fidan da ilgiyi oraya odaklama konusunda çalıştık. Ayrıca bağışlarımızla da destekledik.

B. Y. : Şebeke nedir? Kimlerden oluşur?Elebaşı? :)

Hayalbaz fanzin

H. U. : Şebeke bir beyin fırtınası sırasında uygulamaya dönüşen işlerden. Biz hayata sessiz kalamıyoruz. Uyumsuz ve sorunlu çocuklardanız. Hayalbazın soluk borusu olma nedenlerinden biriside bu. Düşündüğümüz ve düşünmediğimiz halde spontan gelişen şeyler oldukça, yeni gelişmelerde oluyor. Biz burada bir yandan sanatla bifiil uğraşalım bir yandan da kahvemizi çayımızı içelim derken prosedür dayatmaları ile bir baktık ki dernek olmuşuz. Öte yandan gün oluyor pankart alıp sokağa çıkıyoruz küresel ısınma, ağaçlanma konularında özellikle birşeyler söylüyoruz. Dernek söylemleri ve diğer eylemler birbirine karıştırılmaya başlanıldığında, bürokrasi dolayısyla 24 defa kapatıldı Hayalbaz Sanat Derneği. Biz üslubumuzu sanattan yana kullanmayı ve bu şekilde bazı konularda sesimizi çıkartmayı seviyoruz. Ayrıca Hayalbaz ticari bir hamleyle ortaya çıkmamasına rağmen ticari bir yanımızda var -verdiğimiz servis dolayısıyla.Ve çok yoğun geçen zamanlarımız var. Bizimle sanatsal aktivitelerde bulunmak isteyenleri, üretmek isteyen arkadaşları bu ticari duruştan ayrı tutmak gerekliliğide.  Şebeke çözüm yollarımızdan birisi oldu. Şu anda belirli sürelerle düzenli olarak çıkartıyoruz Şebeke fanzinini.

Hüseyin Uğur

B. Y. : Politik bir duruşunuz varmı?

H. U.: Aksine anti-politik bir duruşumuz var.

B. Y. : Genç aktivistlerden oluşan bir işletme ve müşteri portföyünüz var. Bilinçli bir alt kültür oluşumundan bahsetmek mümkünmüdür Hayalbazda?

H. U. : Evet olabilir. Süreç içerisinde yaptığımız işler, bizimle takılanlar ve ortaya çıkanlar doğrultusunda evet, burada kollektif bir oluşum var. Doğru bildiğimiz şeyleri samimi ifade etmeye çalışıyoruz. Aldığımız belli bir kültür var zaman zaman kendi kültürümüzle çakışan noktalarımızda var. Burada oluşan altkültür bu açıdan değerlendirdiğimizde spontane gelişmiş bir durum. Çıkardığımız fanzinler, yaptığımız müzikler, çizdiğimiz resimler böyle bir kültürün oluşmasını sağladı.

B. Y. : Kendinizi dönüşümsel aktivistler olarak tanımlayabilir misiniz?

H U. : Tanımlamak istemiyoruz. Her türlü tanımdan uzak olmak istiyoruz. Bu hayalbaz kafası işte..

B. Y. : Yeni nesil bir altkültür buluşma noktası olarak yönlendirme ve eğitim konularında nasıl bir duruşunuz var?

Gün ışığıyla ilk buluşma

H. U. : Üzerimize misyon biçilmesini pek istemiyorduk ancak böylede bir durum kendiliğinden oluştu. Burada servis elemanı olarak ekibimize katılan bir arkadaş profesyonel bir müzisyen olarak kapıdan dışarı çıkabiliyor. “Gün ışığıyla ilk buluşma” sergisi ile mesela henüz hiç kendini ifade edememiş insanları bir araya topladık. Biz sanatta sadece salon kültürüne karşı duruşu olan kişileriz. Zaman içerisinde Hayalbaz’dan fotoğrafçı da, sinemacı da, yazan çizenlerde çıktı. Hatta bizim çetenin elebaşlarından birisi, yılbaşında eğlenmek için buraya gelen, es kaza burada grafiker olmaya karar veren, şu anda işlerine İstanbul’dan devam eden aynı zamanda bizim de sanat prodüktörümüz olan eski bir müşterimiz.(Lakabı bizde saklı)

B. Y. : Buraya gelenleri, ekibe, aktivitelere katılmak isteyenleri seçmek gibi bir çizginiz var mı ?

H. U. : Biz kimseyi seçmiyoruz. İnsanlar bizi seçiyor. Buraya gelen müşterileri geri çevirmek gibi bir tutumumuz yok. Herkese kapımız açık. Karşılıklı ilişkilerin absürd noktalara varmasını istemiyoruz. Sadece bu konuda tek çizgimiz bu. Personel seçerken çok donanımlı, v.s.’ye bakmıyoruz. Profesyonelden daha ziyade samimi iyi niyetli genç arkadaşlarla hatta amatör bir ruhla burada birlikte yoğrulmak en sevdiğimiz.

B. Y. : Bay perşembe kimdir? Gerçek midir?

H. U. : Şebeke’nin merkez komite üyelerinden birisidir. Şu anda Kadıköy semalarında olmalı. Karga ya da 6:45′ de olur. Bazı perşembelerde buralarda görüldüğü rivayeti de var. (Hüseyin Uğur; unutmayın bütün kahramanlar gerçektir diyerek gülümsüyor.)

B. Y. : Ağırladığınız profesyoneller. Birlikte çalışmalardan bahsedebilir misiniz?

H. U. : Küçük İskender, Bandista, Abarjazz, v.s., dinlediğimiz sevdiğimiz ortak paydalarımız olan arkadaşlar. Bir projeleri olduğunda bir iletişim trafiği ile yapılması düşünülen projeye birlikte göz atıyoruz. Karşılıklı herşey uygunsa program gün ve detaylarına karar veriyoruz. İstanbul’dan Hafriyat Karaköy, Kadıköy tayfasından Karga, 6:45… gibi topluluklarla içerikleri doldurma ve yeni insanlarla buluşturma noktasında geçmişte de bir rolümüz var. Ekibi full kadro bir arada görmesenizde, ürünlerde Hayalbaz ekibinin ve bu sürreel üretim durumunun yansımalarını görebilirsiniz.

Jazz 5 @Hayalbaz -her salı

B. Y. : Deneysel perşembe nedir peki? Fikir babası Bay Perşembe midir? Neler yapılır?

H. U. : Yok o bir gönderme. Deneysel perşembeler özellikle Abarjazz grubundan Karahan’ın oldukça emeği geçen, çok profesyonel bir çalışmadır. Burada sohbet ederken müzikal olarak kendimizi ifade edemediğimize, yetişmiş müzisyenler olsada farklı sesleri dışarıya yansıtamadığımıza karar verdik. Karahan bir müzisyen olarak bu noktada deneysel perşembeler gibi bir çalışma çıkarttı ortaya. İlk başlarda pek algılanmadı. Deli müziği çünkü yapılan. Pek de anlaşılacak bir tarafı yok. Zaten bu seslerin çoğu isyan, çığlık, gürültü, bir noktada tüketim toplumuna alınan bir tavır. Çatı 1972 ile başlayan daha sonra Karahan’ın Mors, Tonguç’un Tonguç&Gökalp Project’i ile başlayan, İstanbul ve Ankara’dan da dikkat çekmesiyle daha çok katılımın olduğu bir program ve ticari bir durum değil. Deneysel perşembeler iki sezondur programımızda. Çok keyfili gidiyor. Bu sezon yeni oluşturduğumuz, emprowize çalışan başka bir grubumuz, Ayanbeyan’ı iki haftada bir deneysel perşembelerle birlikte programa dahil ettik. Hafta sonları daha alternatif, daha bilindik müzikleri programa dahil etsekte, biz gruplarımızıda müziğimizide kendi içimizde üretmek istiyoruz. Ayanbeyan, kendi gruplarımızdan Dembedem, Herhalükarda ve Jazz 5’ın müzisyenlerinden oluşan bir ekip. Dinlemenizi tavsiye ederim.

Dembedem @Hayalbaz - her çarşamba

B. Y. : Hayalci bir aktivistsiniz…En çok değişmesini istediğiniz şey nedir?

H. U. : Evet tabii ki hayallerimiz var. En çok değiştirmek istediğim şey sanat açısından şu. Sanatı salonlardan çıkartıp sokağı yansıtmak istiyoruz. Önemli olanın sanatçıların çok elit ya da akademilerde onlara ilk öğretilen şey olduğu üzere ayrıcalıklı olmalarının değil, başka birşey olduğunu anlamalarını sağlamak istiyoruz. Şu ana kadar hiç fotoğraf çekmemiş bir insanın bu sokaktan geçerken çok başarılı kareler ortaya çıkartamayacağını kimse söyleyemez. Kimse ayrıcalıklı değil ancak herkes ayrıcalıklı. Burada servisteki bir arkadaşımız çıkıp Akın Eldes ile, Türkiye’nin en önemli müzisyenlerinden biriyle gitar çalıyor. yada Pinhani geliyor burada müşteri iken çıkıp sahnede canları ne isterse onu çalıyorlar.

Karagüneş @Hayalbaz

Sivil toplum kuruluşları, akademileri ve belediyeleri daha etken hale getirmek istiyoruz. Kültür sanat birimleri ile etkileşim halinde olmaya çalışıyoruz. Düş günleri diye bir etkinlik yaptık mesela. Bu etkinlikte tesadüfen Konak Belediyesi – Kültür Sanat Daire Başkanlığı bize mekan kullanımı, duyurular, v.s. için destek verebileceğini belirtti ancak işin sonu başkanımıza plaket verir misinize gelirse uzak duruyoruz. Hayır biz plaket vermek istemiyoruz. Tanımlanmak istemiyoruz. Bir şekilde etkileşimimiz sürüyor. Uygulama konusunda gücümüzün yetmeyeceği bazı projelerin hayatta karşılık bulduğunu görüyoruz -ki bu da sevindirici bir durum.

Cumbalı Sokak

Ve söyleşimizi sonlandırırken :

H. U. : Boşlukları doldurmaya çalışıyoruz biraz. Burası bir kale. Yavaş yavaş dışarıdan gelen tepkilerle farketttik. Çok da fazla kendimizin farkında değildik. Ayrıca etkinliklere Cezayirden bir katılım olabiliyor, San Francisco’dan bir iş gelebiliyor. Londra, Fransa, Portekiz ve Atina’da iletişim kurduğumuz sanat grupları var. Bu iletişimlerden hayatta karşılıklarını bulan projeler var. Geçen zaman içinde kurumsal bir etkide bırakmaya başladığımızı, bir bakış açısı yarattığımızı farkediyoruz. Bizim açımızdan sevindirici bir durum. Biz sunumdansa içeriğin önemli olduğunu anlatmak istiyorduk. Aynası iştir kişinin diyoruz.

Hayalbaz etkinlik takvimi

Röportaj: Burcu Yılmaz – Yeşil Gazete