Ana Sayfa Blog Sayfa 5344

Köşe yazarı Yağcı’ya tuvalet kağıdı attılar

Muğla’nın Bodrum İlçesi’nde düzenlenen ‘Demokratik Türkiye İçin Nasıl Bir Anayasa İstiyoruz? konulu panel gergin anlara sahne oldu.

Konuşmacılardan eski TKP genel sekreteri ve Taraf Gazetesi yazarı Nabi Yağcı’ya, Bodrum TKP üyeleri tarafından “Dönek vatan haini, ABD ve AKP uşağı” sloganları ile tuvalet kağıdı atıldı.

Tuvalet kağıtlarından çantayla kurtulmaya çalışan Yağcı, konuşmasını “Biz bunlara alışığız. Tepki vermeleri konuşmalarımızı ve yeni anayasa yapılmasını engellemez” diyerek sürdürdü. Kavgayı sivil polisler güçlükle önledi.

Bodrum Demokratik Düşünce Platformu tarafından bugün Bodrum Belediyesi Nurol Kültür Merkezi’nde düzenlenen ‘Demokratik Türkiye İçin Nasıl Bir Anayasa İstiyoruz” konulu panele konuşmacı olarak eğitimci Güngör Sezgün, Türkiye Komünist Partisi eski genel sekreteri ve Taraf Gazetesi yazarı Nabi Yağcı, Siyaset Bilimci Prof. Dr. Levent Köker ve araştırmacı yazar Orhan Miroğlu katıldı. Paneli Platform sözcüsü Adil Ülgen, Yeşiller Partisi eski Eş Başkanı Bilge Contepe, Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) ilçe başkanı İdris Danışlı, AK Parti İlçe Başkanı Yılmaz Algül ve yaklaşık 150 kişi izledi. Bodrum polisinin geniş güvenlik aldığı panele katılmak için gelenlere üst araması yapıldı.

Bodrum Demokratik Düşünce Platformu adına ilk konuşmayı yapan eğitimci Güngör Sezgün, Bodrum’da demokrasi adına partiler üstü bir oluşum yarattıklarını ve her türlü konuyu uzmanları ile tartışabildiklerini belirtti. Sezgün, “Ülkemiz farklı partilerden olan insanların yıllardır birbirlerini anlamamalarından çok zaman kaybetti. İnsanlara çok acılar çektirildi. Şu ana kadar yapamadığımız birlikte konuşma, anlaşabilme, anlayabilmeyi ön plana çıkarmayı başardık. Kızsanız da kızmasanız da dünya değişiyor. Bu değişen dünyaya birey ve ülke olarak uyum sağlamak durumundayız” dedi.

Prof. Dr. Levent Köker ise Türkiye’deki Anayasa sorununa değindi. Yapılan önemli reformlara rağmen Anayasa’nın hala çelişkili maddelerle dolu olduğunu belirten Prof.Dr. Köker, “Anayasaları toplumlar kendileri yapar. Toplumun üzerinde otorite kurmak isteyenler var. Bunlarla anayasa yapılmaz. Türkiye şu ana kadar 1921’den bu yana doğru dürüst anayasasını kendisi yapmadı. Askeri ve sivil bürokrasiler anayasayı yaptı. 12 Eylül ruhundan çıkamamış bu anayasanın, Türkiye’yi çağdaş dünyaya taşıyamayacağına inanıyorum” dedi. Türkiye’nin 138 demokratik ülke listesinde 124’üncü sırada olduğunu anlatan Prof.Dr. Köker, “Kürt sorunu, azınlıklar, Alevilik, terör, çeteler, başörtüsü gibi sorunların hepsinin hukuk üzerinden çözülmesi gerekir. Laiklik ile ilgili sorunlarımız da var. İnsan Hakları ve BM normlarına göre bugünkü uygulamalar baskıcı bir devlet ve din ilişkisine dönüşmüş durumda. Başka bir dil kamusal alanda kabul edilemez deniliyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dili Türkçe’dir, devletin dili ve insanların ana dili Türkçe olmaz. Farklı ana dillerin olduğu bir ülkede bu diller öğretilir” dedi.

POLİSLER ARAYA GİRDİ

Prof.Dr. Köker’in ardından konuşmasını yapmak üzere kürsüye TKP eski Genel Sekreteri ve Taraf Gazetesi yazarı Nabi Yağcı geldi. Yağcı, 1960’lı yıllardan itibaren siyasetin içinde olduğunu belirterek başladığı konuşmasında, Bodrum TKP ilçe örgütünün 20 üyesinin protestosu ile karşılaştı. Bazı TKP’liler “Dönek, vatan haini, AKP ve ABD’nin uşağı bunların hesabını vereceksin” diyerek Yağcı’ya tuvalet kağıdı attı. TKP’lilerin protestolarını sürdürmesi üzerine platform üyeleri müdahale etti. Grup arasında yumruklaşmalar olurken, araya giren sivil polisler kavganın büyümesini güçlükle önledi. Yağcı ise “Biz bunlara alışığız, tepki vermeleri konuşmalarımızı ve yeni anayasa yapılmasını engellemez” diyerek konuşmasını sürdürdü.

HAYDAR KUTLU İLE YÜZLEŞTİRDİK

Polisler ise TKP’lileri salon dışına çıkardı. Burada TKP’liler adına açıklamayı Ayhan Karahan yaptı. Karahan, “Nabi Yağcı’ya tuvalet kağıtlarını attık. Çünkü Nabi Yağcı komünist hareketi satmıştır, vatan hainliği yapmıştır, bunun hesabını verecektir. Yağcı TKP’nin genel sekreteri iken adı Haydar Kutlu idi. Kutlu ile kendisini yüzleştirdik. Kendisi haindir, işbirlikçidir, AKP’nin yedek gücüdür, AKP’nin yayın organlarında ihanetini ve işbirliğini sürdürmektedir. Referandumda AKP ile aynı eğilimi gösterip evet çalışması yapmıştır. Sermayenin paralı uşağı olarak görüyoruz. Ve Deniz Gezmiş gibi değerleri ağzına alamayacağını, bu değerleri kirletemeyeceğini söylüyoruz ve her yerde bu ihanetini işbirliğini anlatacağız. Atmış olduğumuz bu tuvalet kağıtları ile onların sifonunu bizim çekeceğimizi anlatmak istedik” dedi. TKP’li grup daha sonra Bodrum Belediyesi Nurol Kültür Merkezi’ni terk etti.

Nebi Yağcı daha sonra DHA muhabirine yaptığı açıklamada, “Bu ilk kez olmuyor. Bu protesto ortama uygun değildi, ama arkadaşların düşüncelerine saygım var. Üzüldüğüm tek nokta arkadaşlar burada kalıp cevabımı dinleyebilirlerdi, medeni davranış buydu. Ama ayrıldılar. Bu ülkede protesto yapmak isteyenler de özgürlük olmalı, daha önce bazı protestolarda polis coplamasını gördük doğru değil” dedi. (dha)

‘Hayata Dönüş’ün üzerinden 10 yıl geçti

10 yıl önce ‘Hayat Dönüş Operasyonu’ adı altında 20 cezaevine birden yapılan operasyonlarda 32 kişi öldü ve yüzlerce kişi yaralandı. Davalar ise halen sürüyor…

10 yıl önce cezaevlerindeki bazı tutuklu ve hükümlüler F tipi hücre sistemine geçişi engellemek amacıyla, 20 Ekim’de açlık grevi başlattılar.

Açlık grevinin 19 Kasım tarihinde ölüm orucuna dönüşmesi üzerine 19 Aralık 2000 tarihinde, 20 cezaevine birden yapılan operasyonlarda, 30’u tutuklu, 2’si asker 32 kişi öldü ve yüzlerce kişi yaralandı.

Yaklaşık 10 bin güvenlik görevlisi tarafından gerçekleştirilen operasyonların ardından 154 hükümlü hakkında, faili belli olmayacak şekilde adam öldürmek, isyan ve intihara azmettirmek suçlarından ömür boyu hapis istemiyle dava açılmıştı. 154 hükümlü hakkında açılan davada, 2005’te Ağır Ceza Mahkemesi delil durumlarını dikkate alarak, tutuklu yargılanan yedi hükümlü’nun tahliye kararı onaylanmıştı.

Operasyonda görev alanlar hakkında açılan davaların çoğu halen sürüyor.

AİHM’den ilk ‘hayata dönüş’ mahkûmiyeti
O davalardan biri ‘Hayata Dönüş Operasyonu’ sırasında İstanbul Bayrampaşa Cezaevi’nde tutuklu olan İsmail Altun’un davasıydı. Altun karnından ve sol dizinden üç kurşun yarası aldı. Bayrampaşa Hastanesi’ne gönderildi. Midesinde delikler açıldığı ve pankreası parçalandığı için ameliyata alındı. Pankreasında kanama çıkınca da Cerrahpaşa’ya sevk edildi. Radikal gazetesinin haberine göre, 46 yaşındaki Altun, 18 Mayıs 2002’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurdu. AİHM, 21 Eylül 2010’da, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) ‘Yaşam Hakkı İhlali’ başlıklı 2. maddesinden Türkiye’yi suçlu buldu. Böylelikle AİHM, ilk kez sonu ölümle bitmese de bir vakayı 2. maddeden sonuçlandırdı

Mahkumların kurşunuyla ölmemiş
Zaman gazetesinin haberine göre, olayların büyümesine neden olan yerlerden Ümraniye Cezaevi’nde şehit olan Uzman Çavuş Nurettin Kurt’un mahkûmların kurşunuyla ölmediği ortaya çıktı. Kurt’tun uzun namlulu bir silahla vurulduğu anlaşıldı.

Deniz Gezmiş ve Jan Ullrich

Geçen cumartesi çok ilginç bir gösteri izledim.

Garajistanbul ve Theater Freiburg’un/ Türk-Alman Tiyatro Pazarı’nın birlikte kotardıkları Kabine’den (Cabinet) söz ediyorum.

Türkiye’den ve Almanya’dan ikonları aynı sahnede buluşturan oyun, birçok açıdan ilgi çekiciydi.

İkonların hepsi hayatımızı doğrudan ya da dolaylı etkilemiş şahsiyetlerdi.

Goebbels’ten Ziya Gökalp’e, Turgut Özal’dan Helmut Kohl’e, Heidegger’den İhsan Doğramacı’ya, Bülent Ersoy’dan Marlene Dietrich’e kadar yığınla isim, sahnede arz-ı endam eyleyecekti.

Oyunla ilgili basın bülteni posta kutuma düştüğü anda bir isim özellikle heyecanımı arttırdı. Bu coğrafyada pek tanınmayan Jan Ullrich’ten söz ediyorum. Ahalinin ekseriyeti bilmez ama Şeytan Arabası’na muhabbeti olanların yakından tanıdıkları bir isim Ullrich.

Bisiklet tarihinin en özel yeteneklerinden biriydi ‘Genç Jan’.

24 yaşında Fransa Turu’nu kazanmıştı. Bu Almanya tarihinde daha önce olmuş bir şey değildi. Çocukluğu Doğu Almanya’da geçmiş bir sporcunun başarısı sadece Batı Almanya’nın değil, kapitalizmin reel sosyalizm karşısında kazandığı moral üstünlüğün göstergesi gibiydi.

Ne var ki çok zaman geçmeden Jan’ın başarısının bir Pirus zaferi olduğu anlaşıldı.

Mallorca’da patlak veren ve başrolünde doktor Efemiano Fuentes’in oynadığı soap-operada onun da küçük bir rolü vardı.

Bisikletçiler için tırmanışlar her zaman zordur. Zirveye ulaştıktan sonra sahip olduğunuz iniş tekniği genel klasmandaki yerinizi belirlemek açısından önemlidir.

Jan’ın iniş tekniği iyiydi; ama sadece sele üstünde. Hayatta ve hatta piyasada iniş tekniğine iyi çalışmamıştı. (Belki de kapitalizmin şatafatına kapılıp hesapsız kitapsız yakalandı; bilmiyorum. Zira onunla birlikte Mallorca skandalına yakalanan bir sürü bisikletçi geri döndü. Örneğin İvan Basso. Döndüğü yetmedi, bir de bu yıl İtalya Turu’nu kazandı. Jan’dan bir yıl önce Fransa Turu’nu kazanan takım arkadaşı Riis de öyle. Hem doping yaptığını dalga geçer gibi kabul etti. Hem de halen bisiklet dünyasının en havalı adamlarından biri.)

Kabak Marco ile Jan’ın başına patladı. Marco Pantani bir otel odasında intihar etti. Jan ise Burn-Out (tükenmişlik) sendromuyla boğuşmakta.

(Her iki şampiyonun da unvanları geri alınmadı. Evine sarı mayoyla dönen bisikletçiler listesindeki adları baki. Biliyorsunuz Floyd Landis’in 2006’da kazandığı birincilik elinden alındı, ikinci Oscar P. Sio şampiyon sayıldı. Aynı şey bugünlerde A.Schleck için söyleniyor. Ama genç Lüksemburglu, Contador’u yolda yenemedikten sonra sarıyı böyle elde etmenin bir anlamı olmadığını belirtiyor.)

Ullrich ise başından beri ülkesinde kendine sahip çıkılmadığını özellikle federasyonunun onu açıkta bıraktığını söylüyor.

Bu cümleleri duyunca insanın aklına Greame Obree’nin hayatını anlatan Uçan İskoçyalı filmi geliyor. İzleyenler Obree’nin bisiklet oligarşisine karşı mücadelesini hatırlayacaktır.

Genç Jan’ın acılarını yazacak yeni bir Goethe çıkar mı bilmem ama gün gelir belki bir bisikletsever yönetmen Obree gibi onun da hikâyesini anlatır…


Garajistanbul’da o gece

Jan ile ilgili malumatları verdikten sonra dönelim Kabine’ye.

Gösteri hakikaten kabinlerde başlıyordu. Oyunda ismi geçen her ikon için küçük bir kabin yapılmıştı. Daha sonra kabinler kalktı ve gösteri başladı. İlk bölümde Türk oyuncular Alman ikonlarını anlatmaya başladılar. Jan da onlardan biriydi ve mağdur hanesine kaydedilmişti.

Anladığım kadarıyla ikinci bölümde Alman oyuncuların canlandıracakları Türk karakterler içinde onun ‘dengi’ olarak Tanju Çolak seçilmişti.

Lakin oyunun ikinci bölümünün tamamını izlemek mümkün olmadı. Alman oyuncuların Türkiye hakkında sordukları sorular, izleyiciler arasında bulunan tiyatrocu Zeliha Berksoy’un tepkisini çekti. Berksoy yapılanların maksatlı ve yanlış enformasyona dayalı olduğunu söyledikten sonra oyunu terk etti. Alman oyuncular oyunun zaten sonuna geldiklerini belirterek devamını getirmediler. Dolayısıyla Tanju Çolak faslını da izleyemedik.

Onlar Jan’ın hikâyesiyle Tanju’nun hikâyesini benzeştirmiş olmalılar. Ama benim kalemim Deniz ile Jan’ı birlikte anmak istedi.

Zira ikisi de idam edildiklerinde aynı yaştaydı…

***

MERAKLISINA: Oyun ve sonrasıyla ilgili gelişmeleri merak edenler, Levent Soy’un www.mimesis-dergi.org’taki yazısına bakabilirler.

www.aydancelik.com

Hidayet tekrar Orlando’da

0

NBA’de Orlando Magic ile Phoenix Suns, 6 oyuncunun dahil olduğu bir takasa imza attı. Bu takasın gerçekleşmesiyle birlikte Hidayet Türkoğlu, eski takımı Orlando Magic’e döndü. Washington ile de bir takas yapan Magic, Rashard Lewis karşılığında Gilbert Arenas’ı aldı.

NBA’de zor günler geçiren Phoenix Suns ile Orlando Magic, 6 oyuncunun dahil olduğu dev bir takasa imza attı.

Bu takasla birlikte Hidayet Türkoğlu, NBA finali oynadığı eski takımı Orlando Magic’e geri döndü.

Takasala Hidayet Türkoğlu, Jason Richardson ve Earl Clark, Orlando’ya giderken, Phoenix de Vince Carter, Marcin Gortat, Mickael Pietrus ve 2011 birinci tur draft hakkıyla bir miktar para aldı.

Öte yandan Orlando Magic, yıldız oyuncusu Rashard Lewis’i Washington Wizards’a gönderirken, Washington Wizards’ın sorunlu yıldızı Gilbert Arenas’ı kadrosuna ekledi.

Orlando Magic ile 2009 yılında NBA finali oynayan Hidayet Türkoğlu, geçen sezonun başında Toronto Raptors’a transfer olmuştu.

Toronto’da beklentileri karşılayamayan milli basketbolcu, bu sezona ise Phoenix Suns formasıyla başladı. Ancak Hidayet, Orlando’daki performansının yine uzağında kaldı. Ligde beklentilerin altında kalan Orlando ile Phoenix büyük bir takas için el sıkışınca, Hidayet yeniden yıldızının parladığı eski takımına geri döndü.

Bu takasa göre Orlando Magic, Hidayet’in yanı sıra, skorer guard Jason Richardson ve oyun kurucu Earl Clark’ı kadrosuna kattı. Phoenix ise Hidayet’in yerini doldurması için transfer edilen Vince Carter ile birlikte, Polonyalı pota altı oyuncusu Marcin Gortat, Fransız forvet Mickael Pietrus, 2011 draftında ilk tur seçim hakkı ve bir miktar nakit para aldı.

Orlando’nun takas harekatı bununla da sınırlı kalmadı. Magic, bu sezon bir türlü beklentileri karşılayamayan Rashard Lewis’i Gilbert Arenas karşılığında Washington Wizards’a gönderdi.

Orlando koçu Stan Van Gundy’nin sisteminde vazgeçilmez oyuncu haline gelen Hidayet’in eski yuvasında nasıl bir performans göstereceği şimdiden merakla bekleniyor. (Ntvspor)

Katliamlar günü 19 Aralık

Bugün 19 Aralık. Bugün Türkiye tarihine geçmiş ve hala hesabı sorulamamış iki katliamın yıl dönümü. 1978′de Kahramanmaraş’ta gerçekleşmeye başladı ilk katliam. 2000 yılında bu sefer hedef cezaevleriydi. Hayata Dönüş adı verildi katliama. Kahramanmaraş Katliamını, Kahramanmaraş Olayları’na çevirmeyi başaramayanlar bu sefer önceden ismi istedikleri gibi koymaya çalıştılar ama olmadı. 19 Aralık, tarihe ne olaylarla, ne de hayata dönüşle geçti.

Kahramanmaraş Katliamı, bir sinemaya atılan bombayla başlamıştı. Bombayı attığı öne sürülen kişi daha sonra soyadını değiştirdi. Bir partide üst düzey göreve geldi. Hatta, katliamın hedefi olan Aleviler adına yapılan çalıştaylara kadar davet edildi. Katliamın adını olay yapmaya çalışanların “imaj” çalışması 31 yıl sonra dahi devam ediyor. 19 Aralık’ta başlayan katliam 26 Aralık günü kontrol altına alınabildi. Belki de, kontrollü olarak katliamın sürmesi istendi. İktidarda Bülent Ecevit vardı. 111 kişi hayatını kaybetti. Yüzlerce yaralı vardı.

19 Aralık 2000′e gelindiğinde ise iktidarda yine Bülent Ecevit vardı ve Kahramanmaraş Katliamı kadar yaşananlara mesafeli durmuyordu bu sefer. Adalet Bakanıyla birlikte, katliamı savunan açıklamalar yapıyordu. Hatta ve hatta Bülent Ecevit, bu operasyonu IMF politikalarını daha rahat uygulamak için yaptığını söyleyecek kadar ileri gitmişti. 24 Ocak 1980 kararlarını için “Bu Şili modelidir, askeri müdahale olmadan uygulanamaz.” diyen Ecevit, benzer bir dönem için bu sefer cezaevlerine saldırmıştır.

Cezaevlerinde F Tipi hücre sistemine geçmek istemeyen mahkûmlar açlık grevi yapmaktadır. 19 Aralık’ın bir gerekçesi böyle açıklanmıştır. Açlık grevi/ölüm orucu yapan mahkûmları kurtarmak… Ama ne ilginçtir ki, 19 Aralık’a kadar ölen hiçbir tutuklu yokken o gün eylem yapanlardan 28 kişi hayatını kaybetmiştir. Bu sayı daha sonra 122′ye çıkmıştır.

19 Aralık günü, 20 hapishanede birden başlayan katliamın sonunda 30′u tutuklu, 2′si (asker kurşunuyla) asker 32 kişi hayatını kaybetmiştir. Toplam bilanço şu şekildedir:

operasyon düzenlenen cezaevi sayısı: 20

öldürülen tutuklu ve hükümlü sayısı: 30

hastaneye kaldırılan yaralı tutuklu-hükümlü: 237

yaşamını yitiren asker: 2

yaralanan asker sayısı: 6

edirne f tipi cezaevine sevk edilenler: 348

kocaeli f tipi cezaevine sevk edilenler: 340

sincan f tipi cezaevine sevk edilenler: 341

kartal f tipi cezaevine sevk edilenler: 67

bakırköy kadın ve çocuk tutukevine sevkler: 45

açlık grevi süren cezaevi: 41

operasyon öncesi ölüm orucunda olanlar: 259

operasyondan sonra ölüm orucunu sürdürenler: 357

açlık grevini sürdürenler: 1656

operasyonu protesto sırasında gözaltına alınanlar: 2145

operasyonu protesto edenlerden tutuklananlar: 58

copla tecavüz iddiası: 8

operasyon sonra basılan kültür merkezi, dernek, parti binası: 18

Üzerinde durulması gereken bir nokta da adli tıp raporudur. Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün hala daha söylemekte devam ettiği yalanları ortaya koyması açısından önemli bir noktadır bu:

“Bayrampaşa Kapa-lı Cezaevi’ndeki

‘Hayata Dönüş Operasyonu’nda C-1 koğuşundaki kadın tutukluların güvenlik görevlilerinin kullandığı göz yaşartıcı, gaz ve sinir bombalarının çıkardığı yangında öldükleri belirlendi. Adli tıp uzmanlarının raporunda, yanarak ölen kadınların giysi parçaları ve ciltlerinde yanıcı olan solvent maddelerinin bulunduğunun tespit edildiği vurgulandı. Bilirkişi raporunda ayrıca mahkûmların bulunduğu taraftan güvenlik görevlilerinin bulunduğu yöne doğru ateş açılmadığı, atışların dışarıdan içeriye doğru yapıldığı kaydedildi.

Bayrampaşa Kapalı Cezaevi’nde 12 kişinin öldüğü operasyonda C-1 koğuşunda bulunan altı kadından beşi yanarak, birisi de duman ve gazdan zehirlenerek ölmüştü. Yaralı kadın tutuklular ise arkadaşlarının askerler tarafından tavana açılan deliklerden üzerlerine bir sıvı serpildikten sonra yakıldığını öne sürmüştü.

Ölüm nedenleri

Raporda, C-1 koğuşundaki kadınlar Yazgülü Güder Öztürk, Gülser Tuzcu, Seyhan Doğan, Şefinur Tezgel ve Özlem Ercan’ın cesetlerinde yapılan otopsilerde elbise parçaları ile saç, doku ve cilt örneklerinde tinerde bulunan organik solventlerden toluen, xylene ve metanol saptandığı belirtildi.

Ölümlerin yanık, duman soluması ve karbonmonoksit zehirlenmesi sonucu olduğu, Nilüfer Alcan adlı tutuklunun ise duman soluması ve karbonmonoksit zehirlenmesi sonucu öldüğü tespit edildi.

Öldürücü doz aşılmış

Dört adli tıp uzmanı 22 Aralık 2000 ve 19 Ocak 2001 tarihlerinde Bayrampaşa’da inceleme yaptı ve 14 Şubat 2001 tarihli bir rapor hazırladı. Raporda şu bulgulara yer verildi:

X  30 metreküplük bir kapalı

alanda 20 gram C-S (göz yaşartıcı gaz bombası) maddesi kullanıldığında öldürücü dozaj süresi 38.1 dakika olduğu, olay yerinde 35 gram C-S ve 0.21 gram patlayıcı madde bulunduğu, 12 saniyelik gaz çıkarma süresi boyunca yuvarlanarak hareket ettiği için ortamdaki kişiler tarafından geriye atılma olasılığının yok denecek kadar az olduğu,

X  Göz yaşartıcı gaz bombasına maruz kalmış kişilerde gözlerde ve deride yanma hissi, tahriş, solunum yollarına etkisiyle yanma, boğulma hissi neticesinde panik, mide bulantısı, baş dönmesi ve ağrısı, halsizlik ve hareket kısıtlanmasına yol açtığı bilindiğine,

X  C-1 koğuşunun hacminin hesaplanandan daha az olduğu,

X  C-1 koğuşunda patlayanların dışında 45 adet farklı tipte patlamamış göz yaşartıcı gaz bombası bulunduğu tespit edildiğine göre, C-1′de öldürücü dozun çok üzerinde göz yaşartıcı gaz etkisi açığa çıkmış olduğu belirlenmiştir.

‘Kapalı yerde atılmaz’

X  Koğuşta bulunan ve üzerinde ‘Kapalı yerde kullanmayın, yeterli hava akımı olması gereklidir. Bombayı insan veya yanacak malzeme olmayan sahaya fırlat’ yazılı göz yaşartıcı gaz bomba ve roketlerinin bazı tiplerinin yangın çıkabilecek sahaya atılmaması gerektiği bilindiğine,

X  Yangının çok miktarda kolayca tutuşabilecek materyalin bulunduğu koğuşa çok sayıda göz yaşartıcı gaz bombası atılması sonucu olabileceği gibi koğuştaki kişilerce de meydana getirilmiş olabileceği tespit edilmiştir.

Ateş yönü

X  C blok maltası boyunca tüm mermi çekirdeği deliklerini oluşturan atışların, ‘idari kısım tarafından maltanın sonu olan 19. koğuş yönüne doğru yapılmış olduğu, ters yöne doğru yapılmış atış veya atışlara ait herhangi bir bulgu saptanmadığı’, koğuşlar arasındaki avlularda yapılan incelemelerde duvarlarla pencerelerde ve koğuş içlerinde mermi çekirdeği deliklerini oluşturan atışların, ‘karşı koğuş çatıları ile avlu iç cephe duvarlarındaki mazgal deliklerinden yapılmış olduğu’ tespit edilmiştir.

Av tüfeği de kullanılmış

X  Raporun 4′üncü sayfasında C-1 koğuşu kolonları, duvarları ve pencere demirleri ile koğuş içindeki duvar ve ranzalarda mermi çekirdeği delikleri görüldüğü ve bunların C-2 koğuş çatısı ile avlunun iç cephe duvarlarındaki mazgallardan yapılan atışlarla oluşmasının mümkün olduğu belirtildi. Ayrıca avluda iki adet 12 kalibrelik av tüfeği fişeğine ait plastik tüp tıpa bulunduğu belirtildi. (Aramalarda tutuklulara ait herhangi bir av tüfeği bulunmamıştı.)

X  Raporun 5′inci sayfasında C-15 koğuşunun merdiven girişindeki yoğun kan lekelerinin üzerinin çimento ile kısmen kapatılmaya çalışıldığı ve yoğun kan lekesi olduğu yer aldı.

X  C-14 koğuşunun girişinde görevlilerce olaydan sonra oluşturulduğu belirtilen çok büyük bir gazete, dergi ve kitap yığını olduğu ve yığının altında çok büyük kan lekelerinin bulunduğu kaydedildi. (Ahmet Şık)”

Devletin ve onun kolluk güçlerinin, yine devletin ve onun kolluk güçlerinin denetiminde bulunan yerlere saldırması ve içerdekileri yok etmek için müdahale etmesidir hayata dönüş operasyonu. İçeriye ölüm dışarıya mesaj… içeriye kimyasal silahlar, dışarıya dezenformasyon ile ideolojik silahlar. Sonuç ortada. Dava bile, zaman aşımına uğradı.

(19.12.2009)

Yeşil Gazete ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

‘Kız yurdu’ değil ‘kadın yurdu’

Eskişehir’de öğrenciler, yurda giriş saatini 21.00 yapan Kredi Yurtlar Kurumu Genel Müdürü’nü protesto edip ‘kız yurdu’nun isminin ‘kadın yurdu’ olarak değiştirilmesini istediler.

Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde yurtların önünde toplanan bir grup üniversite öğrencisi, Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu Genel Müdürü Hasan Albayrak’ın, devlet yurtlarında öğrencilerin girişlerinin en son saat 21.00 olmasını istediğini belirterek, buna tepki gösterirken ‘kız yurdu’ isimlerinin ‘kadın yurdu’ olarak değiştirilmesini istedi.

Anadolu Üniversitesi Yunus Emre Kampusu’ndeki Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu Yunus Emre Öğrenci Yurdu önünde dün saat 21.00 sıralarında toplanan kendilerine ‘Öğrenci Kollektifi’ ismini veren 30 kadar öğrenci grubu ellerinde çeşitli yazıların bulunduğu dövizleri taşıyarak basın açıklaması yaptı. Sık sık ‘Kadınlar artık susmayacaklar’, ‘AKP elini bedenimden çek’ ve ‘Yaşasın kadın dayanışması’ diye slogan atan öğrenciler adına basın açıklamasını Alçay Çelik okudu. Çelik, bir süre önce Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu Genel Müdürü Hasan Albay’ın kız öğrencilerin yurtlara en geç saat 21.00’e kadar girmeleri gerektiğini söylediğini belirterek, “Burada saat 21.00’den 21.30’a kadar eylem yapıyoruz. Diyoruz ki; ‘Sana ne Hasan. İstediğimiz zaman yurtlara gireriz” diye konuştu. Alçay Çelik şöyle devam etti:

“Biz üniversiteli kadınlar, ‘Bize acil eşitlik gerek’ diyerek 1 ay boyunca taleplerimizi haykırdık, kadılar olarak yaşadığımız sorunları paylaştık, tartıştık ve çok şey biriktirdik. Eşitlik istediğimizi inatla, daha yüksek sesle haykırırken; bir açıklama yapıldı Kredi Yurtlar Kurumu Genel müdürü Hasan Albayrak tarafından. Devlet yurtlarında saat 21.00 olan giriş saati uygulamasını savunarak bu konudaki eleştirileri ‘O yaştaki kız çocuğu başıboş sokakta dolaşmasını doğru bulmuyorum. Çarşı pazar da açık değil, bara da gitmesin. Hem kız çocuğunun barda ne işi var. Tiyatroya sinemaya gitmelerine veya kursa katılmalarına engel yok. Gittiklerinde bunu gösteren belge ibraz ettikleri takdirde hiçbir sorun yaşanmıyor’ diyerek yanıtladı. Bu açıklamayla bir kez daha görüyoruz ki kadın düşmanı AKP ve Hasan Albayrak gibi yandaşlarının baskıcı, gerici ve cinsiyetçi uygulamaları her geçen gün artarak devam etmekte. Kadınları kuluçka makinesi olarak gören, ev, yurtlara kapatmak isteyen, ‘Kadın erkek eşitliğine inanmıyorum’ diyerek kadına bakışını yüzsüzce belirten AKP’lilere söylüyoruz; biz kadınlar varız. Sizi de gerici, baskıcı, cinsiyetçi uygulamalarınızı da reddediyoruz. Acil taleplerimizi alana kadar da peşinizi bırakmayacağız.”
Cinsiyetin adının kadın ya da erkek olduğunu vurgulayan Alçay Çelik, kadınlar için belli aşamalar belirlendiğini öne sürdü. Çelik, kız ve kadın arasındaki farkı oluşturan aşamanın ‘bekaret-bakirelik’ oyruğuhu savunarak şöyle devam etti:

“Kadınlar üzerindeki bu toplumsal baskı ve denetim mekanizması, bilim ve özgürlük yuvası olan üniversitelerimizde de kız yurtları adıyla devam ettirilmektedir. Bedenimiz üzerinden belirlenmiş bu baskının eşitsizliğin ve ayrımcılığın üniversitemizde tekrar tekrar üretilmesine karşı çıkıyoruz. Bu nedenle acil olarak kız yurdu isimlerin kadın yurdu olarak değiştirilmesini istiyoruz. Burslar hepimize sağlanmamaktadır veya yeterli olmamaktadır. Çalışarak para kazanma ise güvencesiz ve kötü koşullar altında, part-time, geç saatlere kadar süren işlerdir ve eğitim hayatımızı olumsuz etkiler. Üniversiteli kadınların tercih edildiği işler ise daha çok görünüşün öne çıkarıldığı,stant hostesliği ve garsonluktur.Bu işler ise taciz vakalarının sıklığını artırmakta ve üniversiteli kadını cinsiyetten ötürü iki kere mağdur etmektedir. Biz üniversiteli kadınlar cinsiyetçi işlerde taciz tehdidi altında çalışmak istemiyoruz. Çoğu kez sustuğumuz tek başına üstesinden gelmeye çalıştığımız taciz vakaları, şiddet, kadına özgü sağlık problemleri cinsellik ve daha bir çok şey üniversitede yaşadığımız sorunlardır. Üniversitemizde kadın araştırmaları ve uygulama merkezi bulunmaktadır ancak üniversiteli kadınların sorunlarına yeterince çözüm olamamaktadır. Bu nedenle biz acil olarak bu merkezin dahilinde kadın danışma merkezi açılmasını ve bu merkezin karşılaşabileceğimiz tüm sorunlara ve ihtiyaçlarımıza psikolojik, hukuksal, sosyolojik olarak destek verebilecek nitelikte olmasını istiyoruz. Biz Üniversiteli Kadın Kollektifi olarak bu taleplerimizin gerçekleşmesi için bulunduğumuz yerden üniversiteden başlayarak erkek egemen sisteme,paralı eğitime, gericiliğe, AKP’ye karşı, kız kardeş bir hayat mücadelesi veriyoruz.”

Konuşların ardından üniversite öğrencileri halay çekip oynadı, piknik tüpünde yaptıkları çayı birbirlerine ikram etti, gitar çalıp şarkılar söyledi. Yaklaşık yarım saat süren eylemin ardından öğrenciler dağıldı. (DHA)

AKP’nin duraklama dönemi – Ahmet İnsel

AKP’de iktidar Tayyip Erdoğan merkezli olarak giderek şahsileştiği oranda, yandaşlık ilişkilerinin de çok daha fazla Başbakan merkezli gelişmesi kaçınılmazdır.

Bir şirketin piyasada rakipsiz olmasına iktisatta tekel durumu denir. Şirket fiyatı belirlemekte rekabet durumundan daha serbesttir. Karı yüksektir. Yeni yatırım yapma baskısını daha az hisseder. Ama bu durum şirketin hantallaşmasına, rutin işlerle yetinmesine, yaratıcılığını kaybetmesine yol açar. Rahat kar elde etmenin rehaveti basar.
Söz konusu olan doğal tekel durumu değilse, tekel pozisyonu potansiyel olarak rekabete açıktır. Hantallaşmaya, içine kapanmaya başlayan şirket, etrafındaki yeni gelişmeleri kavramakta zorlanır. Eski alışkanlıklarıyla durumu götürmeye çalışır. Hakim tekel pozisyonunu koruma endişesi düşünce ve davranışına egemen olur.

Güç kullanmak
Bunu tekel pozisyonu yorgunluğu olarak adlandırabiliriz. Siyasetteki karşılığı iktidar yorgunluğudur. Sonuçları orta vadede ortaya çıkacak bir duraklama dönemidir bu. AKP’nin bugünkü durumu, birkaç yıldır etkisi artan biçimde hissedilen böyle bir yorgunluğu ve duraklamayı yansıtıyor. Bu durumun en belirgin tezahürü, asli konularda reformları sürekli ertelemek ve yapılan bazı reformları hakim tekel pozisyonunu korumaya yarayacak önlemler paketine dönüştürmektir. Dolayısıyla güç kullanma eğilimleri çok daha fazla öne çıkar.
Sekiz yıllık bir iktidardan sonra AKP’nin karşısında hâlâ güçlü bir siyasal rakip yok. Bu ise AKP’nin çekirdek kadrosunun kapasite sınırlarının daha açık biçimde ortaya çıkmasına yol açıyor. Siyasal alanda fiili tekel durumunda olmanın pekiştirdiği savunma refleksinin etkilerini siyasal düşün planında daha fazla görüyoruz. Her konuya kendi hakim pozisyonunu tehdit altında görme refleksiyle el atan, buna bağlı olarak saldırganlaşan, çeşitli atamalarda olduğu gibi elindeki gücü suistimal etme eğilimleri ağır basan bir parti var karşımızda. Örneğin YÖK yasa değişikliğinin de seçim sonrasına ertelenmesinin bir nedeni, Gül öncesi atanan son rektörlerin görev süresinin Mayıs 2011’de bitecek olması değil mi?
Kendini iktidara götüren kapasitenin sınırlarına geldiği izlenimi veriyor bugün AKP yönetimi. Yeni katkılardan beslenmiyor veya beslenmek istemiyor. Bunun önemli bir nedeni, yıllarca süren iktidarın, AKP’de kişi merkezli bir otoriter yapı oluşturmuş olması. Bu yapı, ister istemez Erdoğan’ın düşünsel ve fiziki kapasitesiyle sınırlanıyor. Onun etrafında oluşan iktidar kümelenmesinin, Türkiye’yi ve dünyayı neredeyse sadece kendi iktidarlarına ve daha önemlisi şahıslarına yönelik büyük bir komplo olarak algıladıklarına dair işaretler artıyor. Son WikiLeaks konusunda AKP’nin önde gelenlerinin, danışmanlarının sergiledikleri tepki bunun çok açık bir işaretiydi. AKP kurmayları, kendilerini savunma refleksine bütünüyle teslim olup soğukkanlı tahlil yapma yeteneklerini yitirdikleri için, WikiLeaks’in ortaya döktüklerinin aslında kendilerini güçlendirecek bir ABD yönetimi-AKP hükümeti ilişkisi tablosu çizmiş olmasını değerlendirmekten aciz kaldılar. Erdoğan’ın kendini ve esas olarak cumhurbaşkanlığı adaylığını savunma refleksi içinde can havliyle gösterdiği tepkiye hapsoldular. Böylece kendi iç dünyalarına kapandıkları için, düşünme ve analiz etme kapasitelerinin sınırı daha açık ortaya çıktı. Bir halk tabiri bu durumu, insanın aklının dibinin görünmesi olarak tanımlar.

Şeytanla eşanlamlı
Artık azalan randıman devresine girmiş olduğu anlaşılan AKP’de, bu devreye giren her kurumda olduğu gibi, eski reflekslerin giderek daha fazla ortaya çıktığını her fırsatta görüyoruz. 1960’ların Komünizmle Mücadele Derneği veya İlim Yayma Cemiyeti’nin, 1970’lerde MTTB gibi örgütlerin salgıladığı “solcu kafir” refleksini bugün, kendilerini protesto eden öğrencilere karşı, Başbakan başta olmak üzere, AKP yöneticilerinin dillerinde ve gözlerinde okumak zor değil. “Örgüt üyesi” tabirini şeytanla eşanlamlı olarak kullanmaları da.
Kürt sorunu konusunda AKP yöneticilerinin takındığı küskün tavır da siyasal algılarının aşırı şahsileşmesini yansıtıyor. Silahların göreli olarak susmasının üzerinden aylar geçmiş olmasına rağmen, AKP’liler artık treni sallamaya bile tenezzül etmiyorlar. Böylece PKK çevresinin siyasal inisiyatif üstünlüğünü pekiştiriyorlar.
KCK davasında polis içindeki bir çevrenin kendilerine sattığı senaryonun iflas etmiş olmasına rağmen, PKK’nın elini güçlendirerek gelişen duruma boş gözlerle bakıyorlar.
“Solcu kafir” refleksi ağır bastığı için, küçük sol örgüt ve çevrelerin çatı partisi kurma teşebbüslerini, son derece paranoyak bir senaryoyla terör örgütü yapılanmasına bağlayabiliyorlar. Polis içindeki aynı çevrenin bir tür umacı olarak önlerine koyduğu Devrimci Karargah davası aracılığıyla sola karşı duydukları nefreti kusuyorlar. Bulundukları pozisyondan bakınca, bunun rasyonel bir yanı yok. Ama o hakim tekel pozisyonunun en önemli sonuçlarından biri, zaman içinde gerçekle temasın yitirilmesi değil midir?
Bütün dünyayı kendine yönelik bir tehdit olarak algılamanın doğal uzantısı, bu senaryoları dillendirerek iktidardan pay almak isteyenlere de verimli bir fırsat yaratmaktır. AKP’de iktidar Erdoğan merkezli olarak giderek şahsileştiği oranda, yandaşlık ilişkilerinin de çok daha fazla Erdoğan merkezli gelişmesi de kaçınılmazdır. Bunun sonucu, AKP merkezinin eskisinden daha fazla savunma amaçlı Erdoğan’ın etrafında kenetlenmesidir. AKP’ nin salt Erdoğan için çalışan bir aygıta dönüşmesine de yol açar.
AKP’nin şansı, karşısında Türkiye toplumundaki değişim arzusunu anlayamayan ya da buna ayak uyduramayan siyasal rakiplerin yer almasıydı. Bu ona siyasal alanda uzun bir dönem tekel pozisyonu sağladı. Önümüzdeki dönemde bu tekel pozisyonunun yükselen güçlü bir rekabetle sarsılıp sarsılmayacağını bilmiyoruz. Ama İbni Haldun’un bundan 700 yıl önce gözlemlediği tespit, karşısına güçlü siyasal rakipler çıkmasa da, galiba artık AKP için geçerli: Asabiyye kaybı. Onu iktidar yapan o kurucu asabiyyeyi kaybetmeye başlayan AKP, tarihsel atalet sayesinde iktidarda hatırı sayılır bir dönem daha kalmaya devam edebilir. Ama bu dönemde Türkiye sağlarının tarihsel özellikleri çok daha baskın biçimde öne çıkacaktır.
İbni Haldun’un diliyle ifade edersek, iktidar “asabiyye”sinin zayıflaması duraklamaya yol açar. Duraklama sırasında çözülme (“inhitat”) devri özellikleri giderek daha fazla ortaya çıkar. Son referandum sonrası galiba artık böyle bir devirdeyiz.

CHP Kurultayı: “Türkiye faşizme gidiyor!”

CHP 15. Olağanüstü Kurultayı Dünya Basketbol Şampiyonası’na ev sahipliği yapan Atatürk Spor Salonu’nda gerçekleştiriliyor.

Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu salona 11.00 sıralarında geldi. Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir önceki kurultayın aksine bu kez kravat taktığı görüldü.

Kılıçdaroğlu, salona ”Sarı Saçlım Mavi Gözlüm” şarkısının kendisinin de stüdyoya girerek eşlik ettiği yeni düzenlemesi ve partililerin yoğun alkışlarıyla girdi.

Basın mensuplarının yoğun ilgisi ve kalabalık nedeniyle güçlükle ilerleyerek salonu dolaşan Kılıçdaroğlu’na, Genel Başkan Yardımcıları Gürsel Tekin ve Umut Oran eşlik etti.

İzdiham nedeniyle yürümekte zorlanan Kılıçdaroğlu delegelerin arasına oturdu.

DELEGELERE SESLENİYOR
Şu sıralarda delegelere seslenen Kemal Kılıçdaroğlu’nın konuşmasından satırbaşları şöyle:

“Dün akşam bir düğündeydik, Mevlana’nın düğünündeydik. Onun sevecenliğini çağlar ötesine taşımak için Konyada’ydık. Bugün başka bir düğündeyiz. Halkın huzurundayız, halkla beraberiz. Size inanıyor, size güveniyoruz.

Umut yerine umutsuzluk aldı. Geleceğe güvenli bakamıyoruz. Halkın iktidarında karamsarlığa yer olmayacaktır. Halkın desteğiyle bütün Türkiye’yi kucaklayacağız.

Çözümün bir parçası olmak istiyorsanız, CHP çatısına gelin. Tümünüzü kucaklamaya kararlıyız.

Biz umudun, uygarlığın, demokrasinin, emeğin partisiyiz. Biz halka güvenen ve halk için çalışan bir partiyiz. İktidar aydınlığa yürümelidir diyoruz. Halkın içinde daha fazla olacağız.

Kendi çetelerini kurdular, kendi çeteleriyle yola çıktılar. ‘12 Eylül’le hesaplaşıyoruz’ diyorlar. Eski DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler’in kanı yerde kalmadı mı?

‘Özgür medya’ dediler, ama yazarlara otosansür uyguluyorlar. Düşünceye pranga uyguladılar. Düşünlenler nerede çok iyi biliyoruz. Kimse telefonla konuşamıyor, korkuyor. Hangi yoksulluğu kaldırdılar?

Geçmişi bileceğiz, iyi tahlil edeceğiz. Türkiye’nin binlerce sorunu varsa CHP’nin binlerce çözümü vardır. CHP genleriyle oynanmamış bir partidir.

Yeni anlayışla yola çıkıyoruz. Gençler ve kadınlar siyasette daha çok yer alacak. Kadınların evi ve ocağı CHP’dir.

Sanatçı ‘özgürlük’ der. Özgürlük onun nefes almasıdır. Sanatçılara sesleniyorum, size özgürlükleri sonuna kadar açacağız.

Yoksulluğu tarihe gömeceğiz. Sosyal devleti kurmak CHP’nin boynunun borcudur. Sosyal devlet sadaka dağıtan devlet değildir.

Aile sigortası getireceğiz, hiçbir aile gelirsiz kalmayacak. Kadının banka hesabına asgari ücret kadar para yatıracağız. Kimse bilmeyecek, bankadan parasını çekecek.

Diyorlar ki ‘Parayı nereden bulacaksın?’. Sen yolsuzluk yapanlara, ihaleye fesat karıştaranlara, yandaşlarına para buluyorsun. Biz o parayı buluruz, çünkü biz halkın partisiyiz. Kul hakkı yemeyenler için para vardır.

Yeşil kartı kaldırmayacağız. Hiçbir yoksul ailenin endişe duymasına gerek yok.

Değerli yoldaşlarım, yol arkadaşlarım…

Üniversiteli işsizler var. Atama bekleyen onbinlerce öğretmen var. Halkın iktidarında atanmayan öğretmen olmayacak.

Üreteni ve çalışanı cezalandırdılar, bu değişecek. Sen devletsin, sen niye işçiyi işe almıyorsun.

Türkiye’nin ekonomisi spekülatörlere bırakıldı. Halkın iktidarında ekonomiyi üretene teslim edeceğiz.

İşsizlik sigortasındaki paralar çözüm için kullanılmıyor.

Recep Bey diyor ya ‘Kişi başına düşen gelir 15 bin dolara çıktı’. Emekliler umutla AK Parti’ye o verdi ama başlarına çorap örüldü.

Yıllardır beklenen İntibak Yasası’nı da CHP çıkaracak.

Gelin kucaklaşalım, gelin barışalım artık.

Narenciye dalda kaldı, kimin umurunda?

Benim sözüm ‘İşçi Kemal’in sözüdür. Benim adım Recep Tayyip Erdoğan değil, benim adım Kemal Kılıçdaroğlu’dur. Ben parayı bulacağım diyorsam bulurum.

Yandaş sendikacılara sesleniyorum, işçileri satıyorsunuz. Sendikacılığı öldürmek için formül buldular; taşeron işçilik. Kamuda taşeron işçiliği tarihe gömeceğiz. Taşeron işçilerine sesleniyorum: sizin umudunuz, güvenceniz CHP olacak.

Bakan değişiyor, politika değişiyor çünkü bir politikaları yok.

Her şeyi yandaşlara teslim ettiler.

Üniveristelerin konuşturulmadığı bir ülke modeli olur mu? Öğrenci kendi çıkarı için değil, ülkesinin çıkarı için eylem yapıyor.

YÖK denen ucubeyi kaldıracağız. Harçları da kaldıracağız.

Üniversiteleri ayağa kaldıracağız. Üniversitelere bilimsel özerklik gelecek.

Üniversitelerin konuşturulmadığı bir ülke modeli olur mu? Öğrenci kendi çıkarı için değil, ülkesinin çıkarı için eylem yapıyor.

On yıllardır çözülemeyen yurt sorunun da çözeceğiz.

(Faşizme karşı omuz omuz omuza’ sloganları) Türkiye ağır ağır faşizme gidiyor. Tek parti iktidarına doğru gidiyor. Burayı çözemezsin, CHP Türkiye’nin teminatıdır.

Halkla birlikte bu düzeni yıkacağız.

Uzlaşmayla yeni anayasa yapacağız. Yargı sürecini çağdaşlaştıracağız.

Özel yetkili mahkemeleri kaldıracağız.

Darbecileri ağırladılar, önlerinde düğmelerini iliklediler. Sen ne bedel ödedin? Acıyı yaşamayanların bu acıların sömürmesi ağrıma gidiyor.

‘Ankara Ankara bu başka yara, 17 yaşındaydı kıyılır mı Erdal’a’. 12 Eylül’de çekilen acıları sömürüyorlar.

‘Ekilir ekin geliriz, ezilir un geliriz, bir gider bin geliriz’ (Bu sözler büyük alkış aldı)

Kim oluyorsun 12 Eylül faşizminden hesap soracağım diyorsun?

Atatürk’ün vasiyetini 12 Eylülcüler çiğnedi. Ata’nın vasiyetine sahip çıkacağız.

Kapatılan öğretmen derneği TÖBDER’in mallarını iade edeceğiz.

Halkın iradesi Meclis’e yansıyacak, o irade milli iradedir. Söz, milletvekilini vatandaş kendisi seçecek. Lider sultası olmayacak.

Yüzde 10 seçim barajı ucubesini kaldıracağız.

Temiz siyaset ve yolsuzluklardan hesap sorulmasını istiyorsanız CHP’ye gelin. Temiz siyaset bizim de arzumuz.

CHP iktidarında Siyasi Ahlak Yasası’nı çıkacağız.

Bu ülkeye temiz, dürüst siyaseti getireceğiz.” (Ntv)

NASA hayvan deneyini durdurdu

Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), 18 sincap maymununa zararlı düzeyde radyasyon verilerek yapılacak deneyi durdurduğunu açıkladı.

NASA’dan yapılan açıklamada, New York’taki Brookhaven Ulusal Laboratuarı’nda yapılacak 1,75 milyon dolar tutarındaki deneyin gözden geçirilmek üzere durdurulduğu belirtildi.

Sincap maymunları, yüksek düzeyde radyasyona tabi tutulduktan sonra Belmont’taki McLean Hastanesi’ne nakledilecek ve burada hayatlarının sonuna dek Harvard Tıp Fakültesi araştırmacılarınca gözlem altında tutulacaktı.

Maymunlara verilecek radyasyon, üç yıl sürecek uzay seyahatine eşdeğer miktarda olacak ve böylece uzun uzay yolculuklarında astronotlar için güvenli radyasyon düzeyi belirlenecekti. Deneye karşı kampanya yürütenler arasında yer alan, hayvan hakları savunucusu PETA örgütü, NASA’nın kararından memnun olduklarını açıkladı.

Bu sefer de Mümtazer Türköne konuşamadı

Şanlıurfa Barosu tarafından düzenlenen ‘Değişim Sürecinde Türkiye’de İnsan Hakları’ konulu panele katılan Mümtazer Türköne, protesto edilerek konuşturulmadı. Cengiz Çandar ve Altan Tan’ın ardından sırası gelen Türköne, salonda bulunan ve ikna çabalarına karşın vazgeçmeyen gençlerin protestosu nedeniyle konuşma yapamadı. Tepkiler üzerine Türköne salondan ayrılırken, protestocu gençler kavga etti.

Baro İnsan Hakları Komisyonu tarafından düzenlenen ‘Değişim Sürecinde Türkiye’de İnsan Hakları’ paneli Belediye Nikah Salonu’nda gerçekleştirildi. Yazar Cengiz Çandar, Altan Tan ve Mümtazer Türköne’nin konuşmacı olarak katıldığı paneli, aralarında sivil toplum örgütü temsilcileri, avukatlar ve üniversite öğrencilerinin de bulunduğu yaklaşık 500 kişi izledi. Baro Başkanı İrfan Güven’in açılış konuşmasıyla başlayan panelde ilk sözü alan Altan Tan, farklı kültür, dil ve inançlara sahip insanların yüzyıllardır bir arada yaşadığını ifade etti. Geçmişten günümüze bir arada yaşayan çok mezhepli, çok dilli halktan Türk ve Kürtlerin Cumhuriyet’in kuruluşunda birlikte görev yaptığını vurgulayan Tan, daha sonraki süreçte kutuplaşmaların yaratıldığını kaydetti. Kürt halkının 23 Nisan 1923’te sahip olduğu hakları geri istediğini anlatan Tan, bunu intikam düşüncesi ile değiş uzlaşı yöntemi ile gerçekleşeceğini belirterek, “Gelecek intikam üzerine inşa edilemez. 20’nci yüzyıl bizim için felaket oldu, 21 yüzyılı da kaybetmemeliyiz. Bugün Kürt halkının elde ettiği haklar için binlerce ömür feda edildi. Bugün Kürtçe seçmeli ders için veya ana dilde eğitim için 50 bin insanın daha ölmesine gerek var mı? Gideceksiniz Almanya’da ‘asimilasyon insanlık suçudur’ diyeceksiniz, Türkiye’de ana dilde eğitim isteyenlere ‘kimse böyle bir şey beklemesin’ diyeceksiniz. Peki ne bekleyelim, otobüs mü bekleyelim? Acele etmeyin diyorlar, ama bugün Kürtlerin yarısı Kürtçe bilmiyor. Süreç içerisinde bu hızla da ilerleyecek. On sene, yirmi sene sonra Kürtlerin yüzde 90’ı Kürtçe konuşamaz duruma geldiğinde, siz ana dilde eğitim hakkı on yıl ana dilde eğitim hakkı verseniz, bu kime yarayacak?” diye konuştu.

Yazarımız Cengiz Çandar ise, Şanlıurfa’nın Kürt ve Arap kökenli insanların harmanlandığı bir kent olduğunu ifade etti. Türkiye’de Türk ile Kürt vatandaşlar arasındaki kilitli kapıların açılması gerektiğini, herkesin birbirine gönül kapısını açmasıyla mümkün olduğunu belirterek, “Eğer bu ülkede kimlikler kendilerini özgürce ifade edemiyorsa, benim de kardeşlerimin gönül kapıları birbirine kapalıdır. Önce bunu açacağız. Bu da ana dilde eğitim ile mümkün. Ana dilde özgür değilse insanlar amaca ulaşılamaz. Çözüm için tüm insanlar bu ülkede dinlerini, dillerini özgürce yaşamalıdır” dedi.

TÜRKÖNE’Yİ KONUŞTURMADILAR

Panelde, son konuşmacı olan Mümtazer Türköne sıra kendisi geldiğinde salonun balkon kısmında oturan bir grup genç alkış ve ıslıklar ile protesto başlattı. ‘Mümtazer dışarı’ sloganları atmaya başlayan gruba, salonda bulunan bazı gençler de alkışlarıyla destek verdi. Paneli yöneten ve Baro yöneticilerinin grubu sakinleştirmeye yönelik konuşmaları da sonuç vermedi. Slogan atan ve zaman zaman bireysel olarak Türköne’ye yönelik tepkili sözler sarf eden gruptaki bazı kişiler ellerinde bulunan gazeteleri de aşağı attı. Grubun ikna çabalarına olumsuz yanıt verip slogan atması ve Türköne’yi yuhalamayı sürdürmesi üzerine, panele kısa süre ara verildi. Protesto karşısında şaşıran ve gelişmeleri ayakta izleyen Mümtazer Türköne ise tepkilere alkışla karşılık verdi.

Kısa aranın ardından yeniden başlayan panelde Türköne’nin konuşma girişimi, alkış ve ‘Dışarı’ sloganları nedeniyle yarıda kaldı. Türköne’nin yazılarında; ‘Kürt sorununu PKK sorunu’ olarak ifade edip bölgeye geldiğinde bunu siyasi sorun olarak dile getirdiğini ileri süren grubun protestosunu sürdürmesi üzerine söz alan Baro Başkanı İrfan Güven, ‘Salonda bulunan diğer kişilere saygı duyun. Biz sizin dinlememe isteğinize saygı duyuyoruz, siz de dinleme isteğinde olanlara saygı duyun ve dışarı çıkın’ dedi. Ancak grup, Güven’in konuşmasına rağmen salonda ‘Dışarı’ sloganı atmayı sürdürerek Türköne’nin konuşma yapmasına fırsat tanımadı. Güven’in ardından söz alan Altan Tan’ın ikna girişimi de grubu vazgeçirme konusunda başarılı olamadı. Bu sırada mikrofonu alan ve “Kürt sorunu terör sorunudur demedim. Yapmayın” diyen Türköne yuhalanarak, konuşma yapması engellendi.

İkna çabalarının sonuçsuz kalması üzerine panele son verildiği duyuruldu. Salonda bulunanların da tepkisine yol açan gelişme sonrası balkon bölümünden dışarı doğru yönelen protestocu grup içerisinde tartışma çıktı. Sebebi bilinmeyen tartışma sırasında bir anda protestocu bazı gençler, tekme tokat kavga etmeye başladı. Kısa süreli kavga, grupta yer alan kişiler ve özel güvenlik görevlilerin araya girmesiyle büyümeden sona erdirildi.

TÜRKÖNE: ‘YANLIŞ BİLGİLER ALMIŞLAR’

Protestoların sürmesi ve panele son verilmesiyle Türköne, çevresindeki avukat ve sivil polislerin nezaretinde salondan ayrıldı. Islıklı ve alkışlı protestolar arasında salondan çıkan Türköne, gazetecilerin sorusu üzerine kendisine tepki gösteren gençlerin yanlış bilgilendirildiğini ifade ederek, “Maalesef beni dinlemeye gelen Urfalı vatandaşların, dinleme özgürlüğünü engellediler. Söyledikleri ve anladığım şeyler yalan yanlış şeyler. Yanlış bilgiler almış, bu yanlışlığı düzeltmeye de fırsatta vermediler. Bu gece yaşananlar, 10 – 15 kişinin marifeti, ama olur böyle şeyler. Gençlik taşkınlığı, üzerinde çok fazla durmanın anlamı yok” dedi. (DHA)