Ana Sayfa Blog Sayfa 5321

Sıra Atatürk çizgi romanında

CHP Manisa milletvekili Şahin Mengü, “Genç Mustafa” adlı çizgi romanda, “Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret edildiği ve sövüldüğü” iddiasıyla, eseri kaleme alan Yalın Alpay ve çizimleri yapan Barış Keşoğlu hakkında, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu.

Televizyonlarda gösterilmeye başlanan bir dizide Kanuni’nin hayatına dair sahnelerin sağ muhafazakar kesimleri rahatsız etmesinden sonra benzer bir tepki bu sefer Kemalistlerden geldi. Kanuni dönemini anlatan ve SHOW TV’de yayınlanan Muhteşem Yüzyıl dizisi Saadet Parti taraftarı ağırlıklı bir grubun protestolarına yol açmış, yayıncı televizyon kuruluşu önünde gösteriler yapılarak dizinin afişleri yırtılmıştı.

Bugünlerde sinemalarda gösterilmeye başlanan bir başka filmin bu tartışmaları başka bir yöne çekmesi bekleniyordu. Saidi Nursi’nin hayatını anlatan Hür Adam filminin, özellikle Saidi Nursi’nin Mustafa Kemal’le karşılaşmasını gösterildiği sahnelerin nasıl bir tepki yaratacağı merak konusuydu. Sanat eserlerinde anlatılanların gerçek hayatı birebir örtüşmesinin gerekip gerekmediği kamuoyunda uzun bir süredir tartışılıyordu.

Bugünkü Milliyet gazetesinin haberine göre suç duyurusu dilekçesinde, Kasım 2010 tarihinde yayınlanan, Yalın Alpay tarafından kaleme alınan, Barış Keşoğlu tarafından çizimi gerçekleştirilen “Genç Mustafa” isimli bir çizgi romanda, Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatının resmedilerek anlatıldığı anımsatıldı.

Dilekçede, çizgi romanda, 1905 yılında Osmanlı İmparatorluğu döneminde sarayda çavuşluk yapan bir görevlinin kendi ağzından anlatımına yer verilerek, saraya tutuklu olarak getirilen subay Mustafa Kemal’in sorguya alınması ve sonrasında ellerinin bağlanarak bir paşa tarafından yumruklanarak dövülmesi, yerde yatarken yüzünün tekmelenmesi ağzından burnundan kanlar dökülmesi, paşa önünde elleri bağlanmış yerde çömelmiş vaziyette bulunan Mustafa Kemal’in sopa ile dövülerek ağzından kanlar fışkırmasının resmedildiği aktarıldı.

Yine kitapta elleri bağlı olan Mustafa Kemal’in yüzüne aynı paşa tarafından yumruk atılması ve Mustafa Kemal’in yere düşerek duvara dayalı başından darbe almış ve burnu kanar vaziyette dövülmesinin resmedildiği anımsatılan dilekçede, “Ülkemizin kurucusu Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk hiçbir resmi belgeye ve veriye dayanmayan tamamen kurgu/senaryo şeklindeki çizimlerle; Osmanlı sarayında yumrukla, sopayla dayak yiyen, işkence gören, kafası yerde tekmelenen bir aciz, zavallı konumunda resmedilerek küçük düşürülmüş ve aşağılanmıştır” denildi.

Dilekçede, Alpay ve Keşoğlu’nun, 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanunu’nun 1. ve 2. maddeleri uyarınca; “Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret ve sövme” iddiasıyla cezalandırılmaları talep edildi. (Milliyet, Yeşil Gazete)

İçki yasağı başladı

Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu’nun yayınladığı yeni yönetmelik, içki satışı ve kullanımına bakkallardan restoranlara, seyir yerlerinden açılışlara kadar kısıtlama getiriyor.

Yeni yönetmeliğine göre, catering şirketleri artık davet, organizasyon, konser, sergi ve açılışlara içki satışı yapamayacak. Yeni yönetmelik kır düğünlerini, nişanları ve açık hava davetlerini de etkileyecek.

Yönetmelik restoranlara da yasaklar getiriyor. Artık restoran sahipleri içkileri sergileyemeyecek, yani içkili tanıtım yasaklanacak.

Otoyolardaki tesislerde alköllü içki satışı yapılamayacak. Bu yasak tüm sahil yörelerindeki tesisleri de kapsıyor.

Topkapı Sarayı bahçesinde ve Aya İrini’deki konserlerde şarap servisi yapılamayacak.

24 yaşına kadar gençlerin katıldığı etkinliklerde alkollü içki satışı ve sunumuna da yasak geliyor.

Yeni yönetmeliğe göre açık alkollü içki satış belgesi bulunmayan işletmeler, alkollü içki servisi yapamayacak. (NTVMSNBC)

Macaristan basın kanunu tartışması büyüyor

0

Macaristan’da yılbaşında yürürlüğe giren ve ifade özgürlüğünü kısıtladığı gerekçesiyle AB tarafından da yoğun bir şekilde eleştirilen yeni basın kanunu, Avrupa gündemini meşgul etmeye devam ediyor.

Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın, 1 Ocak’ta yürürlüğe giren tartışmalı yeni basın kanununda değişiklik yapmaya hazır olduklarını bildirmesi, muhalifleri sakinleştirmeye yetmedi. Avrupa Parlamentosu’ndaki Liberaller, konu hakkında dün bir oturum düzenledi. Macaristan’da sosyalist dönemde muhalefet hareketinin kurucularından ve daha sonra Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Basın Özgürlüğü Görevlisi olan Miklos Haraszti, alaycı bir dille, yeni basın kanununun sansür anlamına gelmediğini kaydediyordu:

“Kanun, sansür anlamına değil, otosansür anlamına geliyor. En son raddeye kadar korkudan yararlanılıyor. Bir işkence odası kurulursa, insan tabii ki bu odanın nasıl işlediğini denemek istemeyecektir. Bu Kiev’in doğusunda kalan her ülke için gerekli.”

Kanun bir çeşit darbe olarak nitelendiriliyor

Macar yazar György Konrad hastalığı nedeniyle Brüksel’e gelemedi, ancak bir video mesaj gönderdi. Yazar, Macar hükümetine tepkiliydi.

“Bu belki de bir çeşit hükümet darbesiydi. Yeni kanunların ne kadar hızlı çıkarıldığına dikkatinizi çekerim.” diyen Konrad, bu yeni basın kanununun, ne medya temsilcileriyle ne de yayıncılık sektöründen temsilciler ile konuşulduğuna dikkat çekiyor.

Macaristan toplumu, tepkiyi dışarıdan saldırı olarak algılıyor

Avrupa Parlamentosu’ndaki Liberaller, bir anlamda karşı tarafın avukatlığını yapması için, Budapeşte’de iktidarda olan Fidesz Partisi’ne mensup, Avrupa Parlamenteri György Schöpflin’i davet etmişlerdi. Öncelikle Macar hükümetinden bir temsilcinin konuşmacı olarak davet edilmemesini eleştiren Schöpflin, medyanın da siyaset gibi güç sahibi olduğunu ve bu nedenle kontrol edilmesi gerektiğini söyledi:

“Macaristan şu anda, tamamen kontrolden çıkmış bir medya çığının altında kalmak üzere. Macaristan toplumunun büyük bir çoğunluğu bu çığı, ülke dışından Macaristan’a yönelik bir saldırı olarak algılıyor.”

Schöpflin, bu nedenle basın kanununa yönelik eleştirilerin, Avrupa karşıtlarını ve aşırı sağcıları güçlendireceğini iddia ediyor.

Medya Denetim Kurulu’nun tarafsızlığı sorgulanıyor

Avrupa Birliği Komisyonu’nun dijital medyadan sorumlu üyesi Neelie Kroes, yeni basın kanunu hakkındaki çekincelerini geçen yılın sonunda bir mektupla Macar hükümetine bildirmişti. Yeni düzenleme ile oluşturulan Medya Denetim Kurulu’nun sadece Fidesz Partisi üyelerinden, ya da bu partiye yakın isimlerden oluşması nedeniyle, tarafsızlığını sorgulayan Kroes, “Bir haberin dengeli olması ve sorumluluk bilinciyle yazılması gerektiği” şeklindeki paragrafın çok geniş bir anlam içerdiğine dikkat çekiyor:

Neelie Kroes

“Yeni basın kanunu, ifade özgürlüğünü etkileyen siyasi soru işaretleri içeriyor. İfade özgürlüğü ise, demokratik toplumlarımızın temel taşlarından biri ve hem Avrupa’daki sözleşmelerle hem de AB Temel Haklar Bildirgesi ile güvence altına alınmıştır.”

Fakat Kroes yine de sabredilmesi gerektiğini, Komisyon’un basın kanununu etraflıca inceleyeceğini ve Avrupa Birliği hukukuna ters düşüp düşmediğini ancak ondan sonra söyleyebileceğini belirtiyor. (Deutsche Welle)

4 yıldır Hrant yok

19 Ocak’ta, saat 3’te, vurulduğu yerde…

Yapılır ki bu

AKP hakkında yazmak istemiyorum. İnan ki istemiyorum. “AKP bu sonuçta” diyorum, “ne yazacaksın daha?”. İstiyorum ki kuş böcek yazayım, dağ yazayım, kış yazayım, geyik (hayvan olan, çok var burada) yazayım. Yok abi, olmuyor. Bir AKP’li bakan veya R.T.E açıklaması gördüğüm an mazoşist gibi saldırıyorum. Sakin ve dingin sinirlerimi Serkan Köybaşı’nın deyimiyle 12 saniyede zirveye çıkarmak artık benim için bir ihtiyaç, bir bağımlılık haline geldi. Müptelası oldum bu altın vuruşların. Günde bir iki doz AKP almadan yapamıyorum. AKP olmasa halim nice olurdu, inan pilemiyorum.

Fakat birşey farkettim, yalnız değilim. Yalnız değilsin abla. AKP bağımlısı olmuş, sinir sistemi AKP’nin varlığına uyum sağlayarak evrilmişlerin sayısı hiç öyle üç-beş değil. Tam da bunu düşünüyordum ki kuşkucu tarafım dürttü yandan yandan, “Belki de AKP’nin taktiği budur ha?” diye fısıldadı kulağıma.

Oturdum, düşündüm ben de. Adamların amacı tam olarak da bizleri sinir krizlerine sokmak olabilir mi gerçekten?

Nazilerin propaganda ilkelerinin başında “Büyük at da herkes yesin” gelirmiş. Hitler’in “Bir yalan ne kadar büyükse inananı da o kadar çok olur” dediği söylenir hatta. Türkiye gibi bilmekten çok inanmaya ihtiyacı olan travma halindeki toplumlarda daha da bir anlam kazanıyor bu yaklaşım. Bir de buna toplum olarak siyasilerin düpedüz yalan söylemesini kafaya takmıyor olduğumuzu eklediğimizde görüntü HD kalitesinde çıkıyor karşımıza : Adamlar (ve içlerindeki birkaç tane adamlaşmış kadın) yanlışlıkla değil, bilerek yalan söylüyorlar.

Taktik çok basit aslında, düşününce. Çevreden başka herşeyden sorumlu Bakan Eroğlu çıkıp “Bizim HES’lerin ömrü 500-600 yıl” diyince toplumdaki “inanç” ihtiyacını tam anlamıyla karşılıyor. 150 yıl dese mesela o da yalan söylemek olurdu, ama yeterince büyük bir yalan olmazdı. Konuyu az da olsa akıl ve doğruluk sınırlarına yakın tutmuş olurdu. Toplumun genelindeki “abi hakikat lazım değil bana, yalanlarla okşa ruhumu” ihtiyacını da tam olarak karşılayamazdı.

Benzer bir örnek, “ileri demokrasi” söylemi mesela. Türkiye’nin mevcut hali bırak ileriyi, vasat bir demokrasinin bile eşiğinde ancak. Hayatında üç dakikasını da olsa “demokrasi nedir?”i araştırmaya ayırmış, beş dakika gündem takip etmiş ve yedi dakika oturup düşünmüş birisinin bunun aksini iddia etmesi mümkün değil. Ama adam ileri demokrasi diyor, “Huhhhhuuu beeyybbiii!” diye seviniyoruz.

İş bununla kalsa iyi, dahası da var.

Hakikate olan ihtiyacı inanmaya olan ihtiyacından ağır basanlar olarak bu devasa yalanlar karşısında topluca sinir krizlerine giriyoruz. İçimizden bildiğimiz en ağır küfürleri sallıyoruz, dışımızdan da RTÜK tarafından kapatılma riskinin sınırlarında dolaşan tepkiler veriyoruz. Ama unutuyoruz ki bu toplumun derdi hakikati bilmek değil. Toplumu suçlama kolaycılığına da kaçmamak lazım; hep iki arada bir derede kalmış, ilkokullarda kafasına kazılan kolpa “şanlı ve emsalsiz tarihimiz” masallarından sonra elaleme mizah malzemesi olmuş, sarsıldıkça inanmak istemiş, inandıkça kandırılmış, kandırıldıkça daha da fazla inanmak istemiş bir toplum bu. Thoreau’nun “Aşk, para veya şöhret istemem, bana hakikati verin” yakarışlarının tam tersini haykıran bir toplum bu.

Bizler, AKP yalanlarıyla sinir krizleri geçirenler, insanlara ihtiyaç duymadıkları bir şeyi vermeye, dayatmaya çalışanlarız. O yüzden akılcı ve mantıklı açıklamalarımız ya “Cık, öyle değil o” diyen kaş göz kaldırma duvarlarına çarpıp çarpıp parçalanıyor, ya da “Ya bırak ya” reddedişleriyle sönüp gidiyor. İyice delleniyoruz, “Bu memleketten cacık olmaz” a getiriyoruz muhabbeti. Basın “haber ulaştırma” işlevini “yalan pazarlama” göreviyle ikame ettikçe iyice çaresiz kalıyoruz. Yanı başımızda, aynı veya benzer bir yolun yolcusu olarak görmeyi umduklarımız da eski acı ve ızdıraplarının hesabını görmek umuduyla AKP’ye olan mesafelerini mesafeli tutuyorlar, “yalan söylüyorlar ama olsun, eskiler daha beterdi” söyleminin iç burkan sığınağında. İyice kahroluyoruz. Bir de birileri çıkıp “demek siz de darbeci, militarist ve jakobensiniz” dediğinde tam oluyor. Bir çay koyup sigara sarıyoruz efkarlı efkarlı.

Ne yapmalı peki? Aslında durum o kadar da kötü değil. Bir defa yalnız değiliz. Yalnız değilsin abla. En büyük gücümüz de bu. Ondandır ki Twitter’a, Zaytung’a ve bazen de Ekşisözlük’e girdiğimizde bir rahatlıyoruz, bir sırıtıyoruz. AKP’yle, militarist söylemle, artık ninni rütbesine terfi etmiş eski tip CHP jargonuyla, bizden başka herkesin ortak sloganı olan vatan-millet-sakarya komedisiyle ve neo-liberalizmin vicdansız akılsızlığıyla dalgasını geçenleri gördükçe yalnız olmadığımızı hatırlıyoruz. Elimize Uykusuz tutuşturulduğunda soğuk bir kış akşamında battaniye altına girmiş gibi gevşiyoruz.

Ve bir kez daha farkediyoruz : Yıllar süren acıların ördüğü, vurdukça sağlamlaşan o inkar duvarlarını yıkmak yerine etraflarından dolanmak lazım, mizah ve kahkahanın inanılmaz gücüyle. O duvarların arkasında saklanan inanmaya muhtaç ruhlara dokunmanın, “Gel abi, daha güzel bir gelecek için şöyle geliver” demenin, sen bizdensin sen değilsinin kısır döngülerine kapılmadan muhabbet etmenin tek yolu bu.

Zor iş, herkesten çok kendinle dalga geçebilmenin en temel önşart olduğu bir iş. E biz de yapamayacaksak bunu, kim yapabilir ki başka?

Biz de yapmayacaksak bunu, kim yapar ki başka?

Fransalı Müslümanların evlilik seçimleri

Fransa’da yaşayan genç Müslümanlar evliliğe diğer Fransalılar’dan daha fazla önem veriyor ve kendileri gibi Müslüman olanlarla evlenmeyi tercih ediyor.

Bu tespit, Müslümanlar için özel hazırlanmış çöpçatan sitesi www.inchallah.fr için kamuoyu araştırmalar kuruluşu IFOP tarafından Fransa’da gerçekleştirilen bir ankete ait.

Anket, Avrupa’nın en önemli Müslüman nüfusunu topraklarında barındıran Fransa’da, İslam dinine mensup gençlerin evlilik konusundaki eğilimlerini göstermesi bakımından çarpıcı verilerle dolu. Fransa genelinde ilk defa gerçekleştirilen araştırmaya göre, ülkede yaşayan ve çoğu Fransız vatandaşı olan Müslümanların yüzde 66’sı evliliğe “olağanüstü önem verdiğini” söylüyor. Bu oran diğer Fransızlar arasında sadece yüzde 23. Evliliği önemli tanımlayan Müslüman erkek oranı yüzde 62 olarak kaydedilirken, Müslüman kızlarda bu oranın yüzde 69 olduğu görülüyor. Genel olarak bakıldığında ise Müslümanların yüzde 53’ü bir gün evleneceğine “kesin” gözüyle bakıyor. Bu oran Fransa toplumu genelinde yüzde 23.

Müslüman gençler diğerlerine oranla daha genç evlenmek istiyor ve evlenmek için ideal yaşın 26 olduğunu söylüyor. Fransa toplumunun genelinde ise evlenmek için ideal yaş olarak 31 rakamı telaffuz edilmekte. Anket, Müslüman gençlerin eskiden olduğu gibi görücü usulüyle evlenmeye ve çok eşliliğe sıcak bakmadıklarını da açığa vuruyor. Anket sonuçlarına göre ülkede yaşayan Müslümanların yüzde 83’ü görücü usulünü reddediyor. Bu oran Müslüman kızlar arasında yüzde 92’ye kadar çıkmakta. Çokeşliliği reddettiğini söyleyen Müslümanların oranı ise yüzde 84.

Müslümanlar buna karşılık, “evlenmeden beraber yaşama” fikrine sıcak bakmıyor (yüzde 62). Fransa’da evlenmeden beraber yaşayan Müslüman oranı sadece yüzde 8. Bu oran Fransa toplumu genelinde yüzde 14. Müslümanlar evlilik öncesi cinsel ilişkiyi reddetmeye de devam ediyor (yüzde 73). Evlilik öncesi cinsel ilişkiye sıcak bakan Müslüman kadın oranı (yüzde 16), erkeklere (yüzde 39) oranla daha fazla.

Ankete göre, Müslümanların çoğunluğu başka kültürden (yüzde 69) veya kökenden (yüzde 80) bir kişiyle evliliğe “açık” olduklarını söylemekle birlikte, başka dinden bir kişiyle evliliğe sıcak bakmıyor. Müslümanların yüzde 53’ü başka dinden olan bir kişiyle evlilik fikrine karşı çıkıyor. Müslüman kadınlar (yüzde 73), erkeklere (yüzde 32) oranla başka dinden bir kişiyle evlilik fikrine daha fazla karşı çıkmakta. Başka dinden bir kişiyle evlilik fikrine Fransa toplumu genelinde karşı çıkanların oranı ise yüzde 29.

Evlilik konusunda Müslüman gençler arasındaki yeni eğilim ise internet, daha doğrusu internet üzerinden hizmet veren çöpçatan siteleri. Müslüman gençlerin yüzde 39’u bu siteler için “saygın” ve “başka bir Müslümanla tanışma için uygun” tanımlaması yapıyor. Barlarda veya gece kulüplerinde tanışma yanlısı genç Müslümanların oranı ise yüzde 20 barajını aşmıyor.

(Deutsche Welle)

Merkel Türkiye’yi Kıbrıs’ta çözüme davet etti

0

Almanya Başbakanı Merkel, Türkiye’yi Kıbrıs ihtilafının çözümü için daha esnek olmaya davet etti. Kıbrıs ziyareti sırasında, Hıristofyas’ın çözüm çabalarını öven Merkel, Ankara’dan adım atmasını istedi.

Kıbrıs’a yaptığı ilk resmi ziyaret sırasında Cumhurbaşkanı Dimitris Hıristofyas ile bir araya gelen Merkel, çözüm için Kıbrıs Rum yönetiminin şimdiye kadar memnuniyet verici adımlar attığını söyledi. Almanya Başbakanı Kıbrıs Rum liderine hitaben, “Şimdiye kadar büyük ölçüde uzlaşma gönüllülüğü gösterdiğiniz, ama ne yazık ki aynı karşılığı alamadınız” dedi. Başbakan Merkel yapacağı görüşmelerde Türkiye’ye daima, süreçte ilerleme kaydedilmesi gerektiğini hatırlatacağını sözlerine ekledi.

Merkel, on yıllardır süren Kıbrıs anlaşmazlığının çözümü için Türkiye’den daha fazla ilgi göstermesini isterken Rum tarafına destek vaadinde bulundu. Başbakan, Rumların Türk tarafı ile görüşmelerde ilerleme sağlanabilmesi için “cesaret ve yaratıcılık sergilediğini” dile getirdi.

“Kıbrıs’ın bölünmüşlüğü sona ersin”

Almanya Başbakanı, ‘Biz Almanlar ve şahsen ben, bir ülkenin bölünmesinin ne anlama geldiğini iyi biliriz. Bu nedenle bütün kalbimizle ülkenizin bölünmüşlüğünün sona ermesini temenni ediyoruz” ifadelerini kullandı. Merkel, toplumlar arası görüşmelerde ilerleme sağlanmasına Berlin’in farklı nedenlerle ilgi duyduğunu ve bunun için gerekli desteği vermeye devam edeceklerini ifade etti.

Merkel’e teşekkür eden Rum lider Hıristofyas, Almanya’nın AB’deki çok önemli bir ortakları olduğunu belirttikten sonra, Bayan Merkel’in Kıbrıs konusuna dokunaklı ilgi gösterdiğini ve işgal sona erene kadar bu desteğin sürmesini temenni ettiklerini söyledi.

Çözüm için Almanya modeli önerisi

Türkiye’yi “tehditkâr tavırlardan” vazgeçmeye çağıran Rum Devlet Başkanı, Kıbrıs için Almanya’daki federatif çözümü örnek aldıklarını açıkladı. Kıbrıs’ın “Türkiye ile Yunanistan arasında barış köprüsü” olabileceğini sözlerine ekleyen Hıristofyas, Türkiye’nin Akdeniz’deki doğalgaz arama çalışmalarını engellemekten vazgeçmesini de talep etti.

Enosis taraftarlarının darbe teşebbüsüne Türkiye’nin askeri müdahale ile karşılık vermesi üzerine Kıbrıs, 1974 yılında fiilen bölünmüştü. Adanın kuzeyinde kurulan Türk cumhuriyetini sadece Türkiye resmen tanıyor. 2004 yılında çözüme ulaşılamadan AB üyesi olan Kıbrıs Cumhuriyeti, 2008 yılında da Euro’ya kavuşmuştu.

AB’nin bütün adayı Birlik üyesi addetmesine rağmen, AB hukuku, çözüm sağlanana kadar, adanın kuzeyinde uygulanamayacak. Kıbrıs’ın bölünmüşlüğü, AB ile NATO arasındaki işbirliğinin geliştirilmesini, Türkiye’nin tam üyelik için Brüksel ile sürdürdüğü müzakereleri de olumsuz etkiliyor.

Almanya Başbakanı Angela Merkel Lefkoşa temasları sırasında bu konuya da değindi ve NATO ile Avrupa güvenlik ve savunma politikalarının makul işbirliği içinde yürümesini arzu ettiklerini, söyledi.

“Türkiye, Ankara Protokolü’nü uygulamalı”

Merkel, ucu açık üyelik müzakerelerin ve Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkileri düzeltme sürecinin devam edeceğini belirtirken, Türkiye hükümetinden, 2005 yılında imzalanan Ankara Protokolü’nün gereklerini uygulamasını istedi.

Ankara Protokolü, Türk hava ve deniz limanlarının AB üyesi Kıbrıs Cumhuriyeti’nin gemi ve uçaklarına da açılmasını öngörüyor. Türkiye, AB ile tam üyelik müzakerelerinin tıkanmasına yol açan bu konuda anlaşma sağlanabilmesi için, AB’nin Kıbrıs Türkleri ile ticari ilişki kurmasını şart koşuyor.

1974 yılından bu yana Kıbrıs’ın yeniden birleşmesi çok sayıdaki girişimden bugüne kadar sonuç alınamamış, uluslar arası toplumun desteğini alan BM’nin barış planı da 2004 yılındaki referandumda Rumlar tarafından reddedilmişti.

İhtilafın önemi sadece Kıbrıs ile sınırlı değil. AB üyeliği şimdiye kadar sadece ada Rumlarına yarar sağladı. Turizm açısından büyük önem taşıyan seyahat kolaylıklarından da adanın güneyi kârlı çıkıyor. Müdahale öncesinin mülkiyet statüsü en önemli anlaşmazlık konuları arasında.

Hıristofyas devlet başkanlığına seçildiği 2008 yılından bu yana Mehmet Ali Talat ile en az 70 kez görüşmüştü. Görüşmelerde, yönetim ve ekonomik konularda nispi yakınlaşma sağlandıysa da mülkiyet ve yerleşim sorunlarına çözüm bulunması şu ana kadar mümkün olmadı. (Deutsche Welle)

Ayrımcılık yasası çalıştayları düzenleniyor

Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Kurumu Kanun Tasarısı ile ilgili olarak düzenlenen çalıştaylar dizisi devam ediyor.

Bu yasa tasarısı şu anda Başbakanlık’ta. Ancak kendilerini ilgilendiren bölümlerini TBMM Kadın-Erkek Fırsat Eşitliği komisyonu da –bir alt komisyon oluşturmuş- inceliyor. Daha önce de İHOP (İnsan Hakları Ortak Platformu) bu konuda bir rapor sunmuştu.

Bu konu için üç ön çalıştay düzenleniyor:

1. İstanbul’da: 14 Ocak 2010 Cuma günü, Bilgi Üniversitesi Sinema Salonu’nda (10:00 – 18:00)

2. Ankara’da: 15 Ocak Cumartesi Ankara Üni. Cebeci – ATAUM’da (10:00 – 18:00)

3. Diyarbakır’da (Tarih kesin değil) Diyarbakır Barosu ile birlikte, Baro Toplantı Salonu’nda

Toplantıların tümü “Arama konferansı” yöntemiyle yapılacak.

Her toplantıdan “gönüllülük esasına göre” belirlenecek beşer temsilci son çalıştayda Ankara’da bir araya gelerek üç toplantının sonuçlarını birleştirecek ve ertesi gün bu sonuçlar, konu ile ilgili milletvekilleriyle birlikte yapılacak son çalıştayda ele alınacak, “Ortak Payda”lar bulunup birlikte bir yol haritası ve çalışma planı yapılacak.

Bu çalışmada Bilgi Üniversitesi Sivil Toplum Araştırma ve Uygulama Merkezi ile ve Ankara Üniversitesi ATAUM Merkezlerinin yanı sıra İHOP (İnsan Hakları Ortak Platformu), STGM (Sivil Toplum Geliştirme Merkezi) ve PDD (Parlamenter Danışmanları Derneği) de girişime aktif destek veriyorlar.

İlk çalıştay dizisi sonunda alınan bir karar sonuç verdi. TBMM’ye girişte yapılan güvenlik aramasında artık evraklara müdahale edilmeyecek.

TBMM – Sivil Toplum Ortak Çalışma Grupları Girişimi

Uncular Cad. 28- A/2; TR- 34672 ISTANBUL

Tel.: +90 216 492 0504, Fax.:+90 216 532 1840

[email protected]   www.tbmmocg.net

(Yeşil Gazete)

Eskişehir’de katılımın güçlendirilmesi eğitimi

Sivil Toplum Örgütlerinin Karar Verme Süreçlerine Katılımlarının Güclendirilmesi Eğitimi, özellikle hak temelli sivil toplum örgütlerinin (STÖ) katılım süreçlerinde dönüştürücü özelliklerinin güçlendirilmesini hedefliyor.

Eskişehir’de düzenlenecek çalışmaya şu illerden başvuru kabul ediliyor: Eskişehir, Kütahya, Afyon, Bilecik, Bursa, Kocaeli, İstanbul, Ankara, Kastamonu, Kırşehir, Çankırı, Çorum, Bolu, Bartın, Yalova, Sakarya, Karabük, Zonguldak, Düzce.

Eğitim süresince:

* Eğitim programı kapsamında katılımcılar sivil toplum, demokrasi ve örgütlenme kavramlarını politika bilimi araçlarını kullanarak değerlendirebilecekleri calışmalara katılacaklar.

* Katılımcılar, hak temelli yaklaşım ve savunuculuk alanındaki temel yaklaşımları, güncel gelişmeleri, uluslararasi ve yerel örnekleri birlikte tartışacaklar.

* Katılımcılar, dünyadaki ve Türkiye’deki örnekler ışığında karar verme süreçlerine katılım mekanizmalarını inceleyecekler. Kamu kurumlarının ve STÖ’lerin karar verme sureçlerine katılım süreçlerine yönelik geliştirdikleri araçları ve bu araçların kullanım yollarını öğrenecekler.

* Karar verme süreçlerine katılım süreçlerinde STÖ’lerin ağ kurma ve koalisyonlar ile çalışma deneyimleri ve sivil alana bütüncül yaklaşımı tartışma olanağı bulacaklar.

Bu egitim kimler icin?

Toplumsal cinsiyet, ekoloji, .ocuk hakları, insan hakları, engelli hakları, gençlik, kültürel haklar alanlarında çalışan STÖ aktivistleri ve çalışanları için.

Program ve Egitmenler

1. Gun Nilgun Toker – Devlet Algisi ve Sivil Toplum

2. Gun Ozlem Kara & Murat Cekic – Hak Temelli Yaklasim ve Ayrimcilikla Mucadele

3. Gun Sunay Demircan – Ag Kurma ve Diyalog

4. Gun Ebru Agduk & Sinem Misirlioglu – Karar Verme Sureclerine Katilim: Iyi Ornekler ve Turkiye’de Merkezi Karar Verme Sureclerine Katilim Araclaarı

STÖ’lerin Karar Verme Sureclerine Katilimlarinin Guclendirilmesi Egitimi basvurularini STGM’nin web sayfasindan online yapmaniz gerekmektedir. Online basvuru formunu en gec 18 Subat Cuma gunu 17.00’a kadar buraya tiklayarak veya duyurunun altinda bulunan baglantidan ulasabilirsiniz.

Egitim Programi icin Onemli Tarihler

Egitim duyuru tarihi: 11 Ocak 2011

Son basvuru tarihi: 18 Subat 2011

Egitim basvurularinin sonuclandirilmasi: 20 Subat 2011

(Yeşil Gazete)

Tenin Gizemi Lambdaistanbul Kültür Merkezi’nde

Lambdaistanbul, Gregg Araki’nin 2004 tarihli önemli filmi Tenin Gizemi’ne ev sahipliği yapıyor. Araki’nin orijinal ismi Mysterious Skin olan yapıtında genç bir erkek fahişe ile içine kapanık ve UFO kaçırılmalarını saplantı haline getirmiş genç bir adamın, çocukken küçükler beyzbol liginde yaşadıkları cinsel tacizle nasıl yüzleştikleri anlatılıyor.

Daha önce eşcinsellerin yaşamlarına bizi davet eden Araki’nin Mysterios Skin’de derdi bu kez çocuklar ile. Sekiz yaşındaki Neil Mccormick ve arkadaşı Brian Lackey pedofili hastası beyzbol koçları tarafından cinsel tacize uğruyor. Bu istismar elbette ikisinin hayatında da oldukça önemli travmalara sebep oluyor.

Neil takımın en iyisi, koçun da gözdesi; Brian ise en kötüsü. Neil’in koçuyla arası zaten çok iyi, birlikte sinemaya gidiyor, koçun evinde dev ekran televizyon seyrediyor, atari oynuyorlar; Brian ise beklenmedik zamanda yağan yağmur yüzünden iptal olan maç ve onu almaya gelmeyen ailesi yüzünden gidiyor koçun evine ilk kez. Neil yaşadığı tacizin farkında değil, buna koça olan bağlılığı engel. Daha sekiz yaşındayken eşcinsel olduğunu düşünüyor. Koçun ona öğrettiği ’5 dolar oyunu’nu oynuyor. Brian’ın ise, yaşadığı travma hafızasından yaşadığı beş saati siliyor. Brian o kayıp zamanda, uzaylılar tarafından kaçırıldığına inanıyor. Televizyonda gördüğü, kendisi gibi uzaylılar tarafından kaçırıldığına inanan insanlarla iletişime geçiyor. Görüp anlam veremediği tuhaf rüyaları da bu çılgın fikre inanmasını kolaylaştırırken, tuttuğu rüya defteri onu on yıl önceki takım arkadaşına, Neil’e götürüyor. (Yeşil Gazete, www.tramwayduragi.com)