Ana Sayfa Blog Sayfa 5310

‘Allianoi yüzyıl daha toprak altında kalabilir’

Çevre Bakanı Eroğlu, Yortanlı barajının suları altında kalacak Allianoi antik kentiyle ilgili “Roma döneminden kaldığına göre, yıllardır demek ki toprak altında. Birkaç yüzyıl daha toprak altında kalmasının bize göre bir mahsuru yok” diye konuştu.

Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, TOBB tarafından ”Çevre Alanında Kapasite Geliştirme Projesi” kapsamında düzenlenen ”Düzenleyici Etki Analizi Konferansı”nın açılışının ardından gazetecilerin sorularını yanıtladı.

Eroğlu, Allianoi Antik Kenti’nin üzerinin örtülmesine ilişkin bir soru üzerine, Allianoi ile ilgili soru işareti bulunduğunu ifade ederek, bölgede Roma döneminden kalma bazı kalıntılar bulunduğunu söyledi. Bölgenin Paşa Ilıcası adıyla da anıldığını anımsatan Eroğlu, Yortanlı Barajı’nın kendilerinden önce planlandığını anlattı. Barajın inşaatı sırasında yapılan kazılarda ”bir takım sütunlar” ortaya çıktığını aktaran Eroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

”Devlet Su İşleri, o dönem Kültür Bakanlığına müracaat ederek yapılması gerekeni sormuş, burada bir arkeolojik kazı yapılması ve bütün masraflarının da DSİ tarafından karşılanması kaydıyla gerekli müsaade verilmiş. Burada Peri Kızı adında bir heykel var, bir mozaik var, bir de sütun var. Bunlardan ibaret. Ben, DSİ Genel Müdürü olduğumda baraj yıllardan beri bekliyordu. Ben bizzat yerine giderek kazı çalışmalarının bir an önce tamamlanmasını istedim. Çünkü bölgedeki vatandaşların barajın gecikmesi nedeniyle yılda 50 milyon TL gibi bir maddi kayıpları söz konusuydu. Çalışmalarımız bu çerçevede devam etti ama birden bire Allianoi diye bir şey ortaya atıldı. Bilemiyorum, ben tarihçiyim ama arkeolog değilim. Kazı yapan, tarihi eserleri çıkaran koruyan biziz. Buralar zaten toprak altındaydı. Burayı koruma altına aldık, herhangi bir tahribat söz konusu değil. Arzu edilirse, baraj ömrünü tamamladıktan, sonra tekrar çıkarılması mümkün. Roma döneminden kaldığına göre, yıllardır demek ki toprak altında. Birkaç yüzyıl daha toprak altında kalmasının bize göre bir mahsuru yok.” Eroğlu, Kültür ve Turizm Bakanlığının, koruma kurullarının talepleri doğrultusunda gereken her şeyin bölge için yapıldığını vurgulayarak, ”Bulan biziz, koruyan biziz, masrafları yapan biziz, hedef tahtası halinde olan da biziz. Bunu anlamakta fevkalade zorlanıyorum” dedi.

Tarihi eserlere son derece saygılı olduklarını ve korumak için gereken her şeyi yaptıklarını dile getiren Eroğlu, konunun başka yerlere çekilmemesini istedi. Eroğlu, bölgede hem tarihi eserleri koruduklarını hem de vatandaşın mağduriyetini giderdiklerini söyledi.

Veysel Eroğlu, ”Allianoi ile ilgili dava sonuçlanmadan çalışmanın gereğinden daha hızlı yapıldığı söyleniyor. Bu konuda ne diyeceksiniz?” sorusu üzerine, şunları dedi:

”Ne demek kardeşim öyle şey olur mu? Biz kime soracağız, yavaş mı çalışalım diyeceğiz. Öyle saçma şey olur mu? Neticede önümüzde bir görevimiz var. O barajı bir an önce bitirmek, bir an önce orada suyu tutup vatandaşa su vermenin gayreti içinde olacağız. Gerekli korumayı yapmışız, ne yapacaktık, kime soracaktık? Bunu herhalde takdir edecek biziz. Normal süresi içinde, gayet tekniğine uygun yapıldı. İstenilen malzeme kullanıldı. Korumak için her türlü masraf yapmaktan da kaçınılmadı. Bundan daha güzeli olur mu? Kusura bakmasınlar. Hangi eseri koruyorlar? Biz koruyoruz, koruyan biziz. Çevre ve Orman Bakanlığı tarihi eserleri, tabiat varlıklarını koruyan bir bakanlıktır. Ne istiyorlarsa bu konuda, tabiat varlıkları konusunda mütehassıs biziz ama kültürel varlıklar, tarihi eserler, arkeolojik kazılar konusunda Kültür ve Turizm Bakanlığı, koruma kurulları onlar ne istiyorsa yapmakla mükellefiz ve onu da yaptık. Bundan daha güzeli var mı? Onlardan daha mı iyi bilecek başkaları?” (aa)

Stil sahibi ama uslu

Family Guy çizgi filminden ünlü bir yan karakter olan Cleveland kendi adına yaratılmış olan çizgi film serisinde yaşadıkları kasabada insandan çok inek olduğunu söyleyen isyankar kızına kayda değer bir yanıt veriyor:

Kasabamızda bir Best Buy mağazası var. Onları herhangi bir yere açmıyorlar.

Cleveland’ın bu itirazı bana yılbaşı akşamı bir arkadaşımın yaptığı ilginç tespti hatırlattı:

Artık bir semtin ortalama gayrımenkul değerini o semtteki zincir kahvecilere bakarak anlamak mümkün.

Peki neden böyle? İlk olarak bu mekanların neden bu kadar türediğine bir bakalım.

Zincir kahve dükkanlarının kuruldukları semte kattığı reel bir değer olduğunu düşünmüyorum. Daha çok o semtin insanlarının bu mekanları tüketmeye eğilimli olmasının bir sonucu olarak bu işletmeler açılıyor. Devamındaysa bu mekanlar yer aldıkları semtin “kalkınmışlık” seviyesinin bir göstergesi olarak işlev görüyorlar.

Tabii ki işletme modeli olarak da geleneksel kafelere göre bazı farklar mevcut. Özellikle yabancı zincir mağazalarda self servis edinilen ürünün devamında tepenizde bekleyen garsonların olmayışı, farklı gruplara uygun farklı oturma mekanlarının ve masaların varlığı, kablosuz internet sunulması gibi fiziksel etkenler de bu mekanları tercih edilir kılıyor. Fakat asıl mesele sanki başka bir yerde yatıyor.

Bu mekanlar (bazıları bilinçli, yerli taklitçilerin pek çoğu da bilinçsiz olarak) bir hayat tarzı pazarlıyor müşterilerine. Kahve mekanlarının çaldıkları “kaliteli” müzikleri derleme CDler halinde satması, kahve kültürünü tanıtıcı broşürlerle müşterilerini eğitmeleri, tasarlanmış iç mekanları, müşteriyi rahatsız etmeyen dolaylı aydınlatmaları ile farklı bir havaları var.

Neye göre farklı? Morarmış çay satan, on senedir aynı müzikleri çalan, kablosuz internet için para talep eden, kapalı mutfaklı, duvarlarına kilim asılı, zamanın içinde donup kalmış mekanlara göre farklı.

Bu mekanların birinde önünüzde dizüstü bilgisayarınız, elinizde de kahvenizle oturunca batılı ya görünmek çok kolay! Madden ve fikren temelsiz, sadece şekilden ibaret bir Yuppie’lik hap şeklinde sunuluyor. Yerseniz…

Peki neden bu kadar yaygın bir şekilde kabul görüyor bu mekanlar? Çünkü kamusal mekanlarda sosyalleşilemiyor. Dahası kendini bir üst sınıfa ait hissetme ihtiyacında olan kitlelere tatmin edici herhangi bir şey sunamıyor kamusal mekanlar.

Altyapı faciası şehirlerde yaşıyor oluşumuz, kültürel yaşamın şehrin geneline yayılmasının adeta korkulan bir durum olması ve herkesin yaşadığı semti geçici bir durak olarak gördüğü göçerlikten kurtulamayan yaşantımız da tuz biber ekiyor.

Geniş kitlelerden birazcık olsun farklılaşmak isteyen insanlar bu farklılığı sokakta yaşarlarsa taşlanabileceklerini bildiklerinden evlerine ve istisnai mekanlara çekiliyorlar. Bu istisnai mekanların başında da alkol tüketilmediği için göze batmayan bu kahveci zincirleri geliyor.

Not:

Yazdıklarımdan bu kahve mekanlarının hayranı olduğum düşünülmesin. Fenomen bir yaygınlık kazanan bu mekanları anlamak için neyi daha iyi başardıklarını da dürüstçe teslim etmek gerekli. Aynı nedenle bu yazıda bilinçli olarak tüketim toplumu eleştirisine girmiyorum.

‘Sosyalist Galatasaraylıları ilahlara yem edemezler’

Bir dönem Galatasaray’da ikinci başkanlık da yapan Fatih Altaylı, Ruşen Çakır’ın sorularını yanıtladı.

Altaylı şunları söyledi: “Valla Başbakan’ın konuştuğu zaman ikna edemeyeceği kimse yok gibi görünüyor. Söylediklerinin pek büyük bir bölümü kulağa hoş gelen laflar oluyor. Galatasaray’da da konu böyle kapanmayacak gibi görünüyor. Artık ben Galatasaray’ı eskisi kadar tanıyamıyorum. Eskiden bütün kongre üyelerini tanır, hepsiyle sokakta karşılaştığımızda öpüşür koklaşır, kongreye gittiğimizde el sıkışırdık. Bugün Galatasaray kongresinin yapısında ciddi değişiklikler var, tanımadığımız, bilmediğimiz kişiler de şu an kongrede. Elbette Galatasaray halka açılmalı ancak içeri girenlerin de kalitesi kulübe katkı sağlayabilecek isimler olmalı.

Protestoya baktığımız zaman orada bulunanların çoğu kongre üyesi, yaklaşık 10 küsur bin kişiye davetiye gönderildi, eşleriyle beraber. Demek ki 30 bine yakını kongre üyesi. Geriye kalanlara baktığımız zaman da sponsorların davetlileri ve kombine sahipleri.

Tepki normal, dünyanın her yerinde siyasetçilere tepki gösterilir. Ancak benim burada ayıpladığım şu, herhangi bir maç olur, Başbakan, bir bakan veya muhalefet lideri içeri girer ve orada protesto edersin, siyasi amaçlı da olabilir. Burada konuğa tepki gösterilmesi, üstelik bu stadın yapılmasında hakikaten katkısı olan bir kişi.

DEVLETİN 106 MİLYON LİRALIK BİR KARI VAR
Tabi ki katkısı var derken kimse şunu yanlış anlamasın, Galatasaray bu stadın üstüne bedava oturmadı. Galatasaray Ali Sami Yen’deki 49 yıllık kullanım hakkını verdi, zaten bir arazinin 49 yıllık hakkının devredilmesi neredeyse mülkiyeti gibi bir şeydir. 49 yıllık hakkı devlete iade etti, burada yaklaşık 1 milyar dolarlık bir değer vardı ve bir hesap yaptığımızda Ali Sami Yen’in satışıyla Arena’nın maliyeti arasında devlet lehine 106 milyon liralık bir avantaj var. Devlet Galatasaray’ın stadına para harcamadı, stat yaparak para kazandı, kat karşılığı gibi.

Galatasaray bu stadı kendi başına da yapabilirdi, benim yöneticilik yaptığım dönemde Ali Sami Yen’in yerine başka bir stadyum yapılması için her şey hazırdı ancak yönetim son 10-15 günü olduğu için rahmetli Canaydın dedi ki, ‘Bunu bize bırakın.’ Biz de anlaşmayı kendisine sunduk ancak merhum Canaydın projeyi rafa kaldırmayı tercih etti, Seyrantepe için girişimlere  başladı. Sami Yen’in yıkılıp yerine 50 bin kişilik yeni bir stadyum yapılması için bizim dönemimizde finansman dahil proje önemli noktaya getirilmişti.

İNÖNÜ’YÜ BANA VERSİNLER, YENİ STAD YAPARIM
Beşiktaş için durum farklı mı… Beşiktaş, şu anki stadının üzerinde bulunduğu araziyi versin devlete -ki çok çok daha değerli bir arazi- hatta devleti bırakın bana versin, Fatih Altaylı’ya versin, ben onlara istedikleri yerde, şehrin dışında stad yapayım. Keza Fenerbahçe stadının yeri de çok değerli, sarı-lacivertliler devlete versinler şu anki yeri, yeni stadları olur başka bir yerde. Bunların her ikisinde de devlet karlı çıkar.

Seyrantepe’yi Galatasaray’a devlet hediye etmedi. Stadın Galatasaray’a bedava verildiği, Arena’da hiçbir hakkının olmadığı doğru değil.

GALATASARAY’I BEKLEYEN EN BÜYÜK TEHLİKE
Erdoğan Bayraktar’ın yapmış olduğu konuşmayı anlamak mümkün değil. Bir şenlik havasındaki bir yerde bu kadar öfkeli ses tonu. Erdoğan beyi yılardır tanırım ve çok da severim, her zaman yumuşak, düzgün, hiç böyle bir tavrını görmedim.

(Ruşen Çakır araya girerek, ‘Onun nedeni ne biliyor musun?’ diye Altaylı’ya sordu, ardından şu bilgiyi verdi: İlk başta isimler anons edildiğinde Başbakan yuhalandı, o sırada Başbakan’ı tribünde gördüm ve yanında da Erdoğan Bayraktar vardı, çok moralleri bozulmuştu. Anladığım kadarıyla Bayraktar o atmosfer içerisinde Başbakan’ın kızgınlığını telafi edeyim derken daha da beter etti.)

Siyasetçiler protestoya alışık olmalı, buradaki benim esas korkum şu: Bütün bu olayların sonucunda Galatasaray’ın bir siyasi manevra haline gelmesi. Sanki Galatasaray’daki -nasıl toplumun geneline yayılmış kutuplaşmalar var, işte beyaz Türkler, halk vs. gibi- kötü beyaz Türkler toplumun geneline karşılar gibi bir hava doğarsa en büyük tehlike budur. Galatasaray’ın siyasete girmiş olması rahatsız edici.

KADIKÖY’DEKİ ÇILGIN MİNİBÜSÇÜ
(Ruşen Çakır bugün sabah yaşadığı bir olayı anlattı: Sabah minibüse bindim, Anadolu yakasından Avrupa’ya geçmek için Kadıköy’den. Bindiğim minibüs tesadüfen her yerine Galatasaray arması asmış bir araçtı, gayet cesurdu. Şofere sordum, ‘Ne diyorsun?’ diye, dediği ilk şey şuydu, ‘Başbakan’a ayıp ettik.’ Türkiye’nin en çok taraftara sahip takımının, milyonlarca taraftarın ortak bir siyasi görüşü olması mümkün değil. Yüzde 40 oyu olan, 9 yıldır iktidarda ve hala tüm anketlerde ilk sırada yer alan  bir partinin de herhalde Galatasaray camiası içinde sevenleri vardır. Oradaki kongre üyeleri ve divan üyelerinin arasında bile vardır)

EN BEYAZ GALATASARAYLILAR AKP’YE OY VERDİ
Benim tanıdığım Galatasaray’ın içindeki çok önemli isimler, en beyaz isimler Adalet ve Kalkınma Partisi’ne oy verdiler, hatta başkanlık yapmış isimler bile. Galatasaray’ın partiler üstü konumunu yitirmesi başına gelebilecek en büyük felakettir. Ancak mevcut yönetimde böyle bir basiret yok. Yıllardır kamuoyu önünde ahkam kesmekten kaçınmış olan İnan Kıraç’ın bile geçtiğimiz günlerde bir TV programına bağlanarak ‘İstifa etmeliler’ demesi bardağın artık nereye kadar dolduğunu çok net bir şekilde gösteriyor. Ben bunu aylardır söylüyorum, bunu söylediğim için beni disiplin kuruluna vererek ihracım istendi. Disiplin kuruluna verenlerden bir tanesi de en iyi değilse de 30 senelik arkadaşım, 11 yaşından beri. Bu koltukta büyünün ne olduğunu merak ediyorum, sportif başarısızlık var, idari başarısızlık var, camianın ruh halini yönetmek bakımından başarısızlık var, camianın kendini küçük ve ezik hissetmesi açısından başarısızlık var, Adnan Polat’ın bu olaydan sonraki duruşunda bile müthiş bir camiayı ezen bir tavır var.

TRİBÜN LİDERİ TAKSİCİ…
Dün Sütlüce’den taksiye bindim eşimle birlikte, taksi şoförü Galatasaraylı’ydı. Tribün lideri gibi bir pozisyonu da var herhalde ve açılış maçına gitmiş. ‘Abi Başbakan’ı yuhalamakla bizim arkadaşlar ayıp ettiler’ diye konuşmaya başladı, bir sürü şey söyledi ve sonra şöyle bağladı: ‘O stada bundan sonra bir tek Adnan Polat giremez, hadi sıkıyorsa girsin.’

KİM KİMİ ALMIYOR STADA?
Sürek avı başlaması bir yana Galatasaray yönetiminin bu avı başlatan açıklamayı yapması ilginç. Hatırlayalım, bundan birkaç yıl önce Özhan Canaydın’ın sağlığı döneminde Canaydın’a yönelik bir takım saldırılar oldu, Canaydın’ın bir takım isimleri polise şikayet ettiği söylendi. Oysa ben Başkan Canaydın’la birlikte Emniyet Müdürlüğü’ne giden iki kişiden biriydim ve Canaydın katiyen böyle bir şey yapmadığı halde o hafta tribünler ‘Taraftarını satan başkan istemiyoruz’ diye bağırdılar, ardından da Adnan Polat ismi statta inledi.  Canaydın’ın kutsal bildiğim her şeyin üstüne yemin ederim ki böyle bir şey yapmadığına şahidim, o gün onları bağırtan Adnan Polat bugün diyor ki bağıranları stada almam. Kim kimi almıyor stada, ne yapmışlar?

ISLIK ÇALMAK DİYE BİR CEZA VAR MI?
Hükümetin tavrı da ilginç, yumurta atmak yasak, ıslık çalmak yasak, yuhalamak yasak. Peki ne serbest? Nerede ileri demokrasi? Kızabilirsin, elbette beni de yuhalasalar ben de kızarım, bozulurum ama hakikaten onları yakalayın falan demek… TCK’da ıslık çalmak diye bir ceza var mı? Hakaret falan da yok, ıslık var…

HİZBULLAHÇI VEYA DHKP-C’Lİ DE VAR
Tekyumruk grubunun ismi öne çıkıyor, sosyalist Galatasaraylıları ilahlara yem edemezler. Sosyalist olmak suç mu? Solcu Galatasaraylılar da var Mehmet Şevket Eygi de var, Mehmet Ali Aybar da var. Ne olacak ki? DHKP-C’li olup da Galatasaray ve Fenerbahçe’yi tutanlar da vardır, Hizbullahçı olup da taraftar olanlar da vardır.

NİSAN AYI GİBİ KONGRE TOPLANABİLİR
Galatasaray’da olağanüstü genel kurul için start verildi. Abdürrahim Albayrak’ın ofisinde dün önemli bir toplantı vardı, Galatasaray’ın etkili isimleri bir araya geldi. Genç gruplar arasında bir koordinasyon vardı ancak bu tür organizasyonlar Galatasaray içinde bir önder ister, bir ağabey veya. Yeterli sayıda imza toplanabilirse -ki daha da fazla toplanacağına eminim, çünkü bugün Polat’a karşı olanların çoğu projelerini devam ettirsin diye vermişti- olağanüstü kongre toplanacak. Hatta ben projelerin devamı için hiç sevmediğim halde Polat’a oy vermiştim, eşim ise diğer adaya oy vermişti ve eşim şu an dalga geçiyor benimle. Bu isimler bir hareket başlatacaklar, bir takım imzalar toplanacak. Herhalde mali kongre sonrasında bir seçimli genel kurula gidilebilir. Haziran’a kalmaması gerekiyor bunun, Nisan ayı gibi olabilir.

CANAYDIN ‘ALLAH BELANI VERSİN’ DEDİ GÜLEREK
Rahmetli Canaydın Adnan Polat’ı aday gösterdiğinde bir otelde buluşmuştuk, ben vardım, eski başkanlardan biri vardı. Dedi ki, ‘Siz bir aday çıkarmazsanız ben Adnan’ı destekleyeceğim’, ben de ‘Başkanlığı bıraktıktan sonra da Galatasaray’ı kötülük yapmaya devam mı edeceksiniz abi’ dedim. Gülerek ‘Allah belanı versin’ tepkisini verdi.” (Ntv)

Mahir Ilgaz’ın objektifinden 19 Ocak 2011

Yer İstanbul, Şişli. Hrant Dink’in öldürülmesinin dördüncü yılında acılar hala taze. Mahir Ilgaz’ın objektifinden:

Gençleri ve çocukları korumak

Geçen haftayı olmayan bir içki yasağını tartışarak geçirdik. İlk günlerde koparılan fırtınanın abartılı olduğunu görünce de rahatlayıp meselenin hükümetin gençleri ve çocukları koruma görevinin bir parçası olduğunu düşünmeyi tercih ettik. Buna göre hükümetin sigara içme alışkanlığını azaltmak için aldığı önlemler gibi, alkolle ilgili olanların da çocukların, gençlerin ve genelde halkın sağlığını korumak yönünde alınması gereken önlemler olduğunu düşündük ve bizi yanlış bilgilendiren medyaya kızdık.

Bence bu yorumun yasanın getirdiği kısıtlamaların abartıldığı kısmı doğru. Ama tamamı değil. AKP’nin gizli gündemlerle Türkiye’yi din devletine sürüklediğine inananlardan değilim. Zaten AKP’nin açık gündemleri gizli gündemlerinden çok daha tehlikeli. Ama bu durum, bu yasakların halk sağlığını korumakla değil, muhafazakar yaşam biçimini dayatmakla ilgili olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İçki içmenin Türkiye’nin pek çok yerinde zaten sıkı kurallara bağlanmış olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu kurallar kolay alınamayan içki ruhsatlarından başlar, mahalle baskısına kadar değişik biçimlerde devam eder. Alkol kullanmakla sigara bağımlılığını eş tutmak bile yapılmak istenen manipülasyonun başlı başına bir parçası.

Sigara gibi büyük ölçüde fiziksel bağımlılığa yol açan, üstelik bilinen en önemli kanserojen olan bir maddeyle, büyük ölçüde sosyal ortamlarda ve eğlence amaçlı içilen, bağımlılık düzeyi sigarayla kıyaslanmayacak kadar düşük olan, üstelik az içildiğinde sağlığa faydası bile olabilen alkollü içkileri birbiriyle eş tutarsak, mahalle baskısından devlet baskısına doğru evrimleşen bir muhafazakar gündemin tuzağına düşebiliriz.

Elbette alkolün trafik kazalarında ve şiddet olaylarında önemli bir rolü var. Ama alkollü araba kullanmayı engellemenin ya da şiddetin resmi ideoloji düzeyinde meşrulaştırıldığı bir toplumda şiddet olaylarını azaltmanın yolu alkol kullanımını azaltmak mıdır?

Üstelik Türkiye’den bahsediyoruz. Siz bakmayın Yeşilaycı çığırtkanlara. Dünya Sağlık Örgütü’nün raporlarına göre Türkiye’de nüfusun %81’i hayatı boyunca ağzına içki koymuyor. Üstelik bu oran kadınlarda %92,5. Ağır içici olarak tanımlanan kişilerin oranı ise erkeklerde %1,8. Siz bu oranları Türkiye’deki sigara bağımlılığıyla, alkolün neden olabileceği sağlık sorunlarını ve sosyal problemleri de sigaranın neden olduklarıyla karşılaştırabilir misiniz?

Peki başka ülkelerde durum ne? Türkiye’yi erkeklerde alkollü içki tüketenlerin oranının %91’e, ağır içici oranının ise %15’e vardığı Rusya’yla değil de, Yunanistan gibi bize daha yakın bir ülkeyle karşılaştırmak daha doğru olur. Yunanistan’da içki içmeyenlerin oranı %8,3. Bu oran kadınlarda %15. Ayda 20’den fazla kez alkol alanların oranı ise erkeklerde %28,5, kadınlarda %6,5. Yani Türkiye’de alkol tüketimi Avrupa ülkeleriyle ve ABD’yle kıyaslanamayacak kadar az.

Muhafazakar ve dinci kesimin gazetelerinde atılan “Alkol tüketimi korkutuyor” gibi başlıklar işte bu muhafazakar baskı  senaryosunun bir parçası. Üstelik bu senaryoyu uygulayanlar sadece bireysel özgürlüklere müdahale etmekle kalmıyor, dezinformasyon ve kafa karışıklığı yoluyla öncelik verilmesi gereken daha önemli tehditleri gizleyerek halk sağlığına zarar da veriyorlar.

Çocuklar ve gençler deyince iktidarın aklına sadece alkolün ve seksin gelmesi ve RTÜK’den TAPDK’ye kadar devlet kurumlarının insanların özgürlüklerine müdahale etmekten vazgeçememeleri muhafazakar aklın gereği olsa gerek.

Oysa hükümet eğer gerçekten çocukları ve gençleri korumak istiyorsa benim başka bazı önerilerim var. Hükümetin niyeti gerçekten halk sağlığını ve bu anlamda en önemli risk grubu olan çocukları korumaksa, önceliği çocukların sürekli karşı karşıya olduğu çevresel kirleticileri azaltmaya verebilir.

Çocukların çevresel kirleticilere maruz kaldıklarında ciddi sağlık sorunları yaşayan en önemli risk grubu olduğunu biliyoruz. Bunun birkaç nedeni var. Vücut ağırlıkları düşük olduğu, bu nedenle daha az miktarda kirleticiden daha fazla zarar gördükleri için; büyüdükleri, yani hızlı hücre bölünmesi yaşadıkları için kirleticilerin neden olduğu zararlı değişiklikler (örneğin mutasyonlar) daha etkili olduğu için; yetişkinlerin tersine sinir sistemleri, yani özellikle beyinleri büyümekte olduğu için ve elbette kendilerini bu kirleticilerden koruma şansları çok daha az olduğu için.

Hazır yemek tüketimi başta olmak üzere tüketim toplumunun dayattığı her şey çocuklara zarar veriyor. Gıda katkı maddeleriyle, yani boya ve koruyucularla dolu hazır (ve toz) içeceklerin, ambalajlı gıdaların, bisküvi ve şekerlemelerin çoğu çocuklara zarar veriyor. Bir de tabii kullanım yaşı ilkokullara kadar inen cep telefonlarının yaydığı elektromanyetik alanların çocukların beynini ısıtması ve sinir sistemi gelişimini bozması var. Tabii çevrede bulunan kurşun, cıva, arsenik gibi ağır metaller, tarım ilacı kalıntıları, dioksin gibi kalıcı organik kirleticiler ve diğer endüstriyel kirlilik etkenleri de çocukların ve gençlerin sağlığına zarar veriyor.

Hükümete sormamız gereken bence şu:

Acaba çocukları ve gençleri korumak için bu kirleticilerle mücadele etmeyi düşünmez misiniz? Bira markalarını spor takımlarından silerek gençleri koruduğunuzu iddia edeceğinize, bütün bu zararlı gıdaların ve cep telefonu şebekelerinin reklamlarında çocukların kullanılmasını engellemeyi düşünmez misiniz? Okul kantinlerinde zararlı hazır gıdaların satılmasını engellemeyi, organik gıdalara erişimi kolaylaştırmayı düşünmez misiniz?

Yoksa asıl amacınız gençleri ve çocukları korumak değil mi?

Festus Okey: Ölüm yeri Beyoğlu Emniyeti

Göçmen Dayanışma Ağı, Fetus Okey davasına müdahil olmaya çağırıyor:

20 Ağustos 2007 akşamı Beyoğlu polis karakolunda bir cinayet işlendi. Gözaltına alınmış bir genç, polis silahından çıkan kurşunla öldürüldü. Yıllardır yaşanılagelen cinayetlerden çok da farklı değildi aslında: yine tahakküm makinasındaki bir çark, yine nefretle, yine ayrımcılıkla, yine her türlü insani değeri hiçe sayarak bir canı yok etti. Anlaşılan bu sefer maktul, vatandaş olmayıp sığınmacı olduğundan, üstüne üstlük derisinin rengi farklı olduğundan “öldürülmeyi hak etmiş”ti; tıpkı kadın olduğu, Kürt olduğu, eşcinsel olduğu, Ermeni olduğu, trans olduğu, Roman olduğu, isyankar olduğu vs. için “öldürülmeyi hak edenler” gibi.

Öldürülen kişinin adı FESTUS OKEY idi. Katil zanlısı 3 yılı aşkın süredir görevinin başında, elini kolunu sallayarak dolaşan bir polis. Mahkeme neredeyse 3 yıldır, Festus’un kimlik bilgilerini beklemek dışında hiçbir şey yapmıyor: ne silinmiş karakol kamera kayıtlarını, ne de en önemli delillerden olan Festus’un kayıp gömleğini soruşturuyor. Festus’un adına adalet aramak için mahkemeye müdahil olarak başvuranları da reddediyor ve sindirmek için haklarında suç duyurusunda bulunuyor. En son duruşmada mahkeme, bireysel olarak müdahillik dilekçesi vermiş olan 9 GDA katılımcısının hem taleplerini reddetti, hem de haklarında suç duyurusunda bulundu.

Benzerleri yüzlerce, binlerce kez tekerrür etmiş bu cinayete, onun örtbas edilme çabasına, adalet adı altında sergilenen bu vodvile karşı sesimizi yükseltiyor, bu olay vesilesiyle herkesi nefret ve ayrımcılık söylemleriyle, adaleti hiçe sayan hukuk sistemiyle hesaplaşmaya, mücadeleye, müdaheleye çağırıyoruz.

Önümüzdeki duruşma 27 Ocak Perşembe günü yapılacak. Bizler yine orada olacağız ve yine mahkemeye müdahil olmak için dilekçe vereceğiz. Muhtemelen yine talebimiz reddedilecek ve hakkımızda suç duyurusunda bulunulacak. Ama yine de böylece, katledilmesi hak görülen tüm diğerleri gibi Festus’un da yalnız olmadığını, ölmüş olsa bile suskun olmadığını, sandıklarından çok daha kalabalık ve güçlü olduğunu göstereceğiz. Göstereceğiz ki, yok ediciler tetiği çekmeden önce bir kez daha düşünsün. Göstereceğiz ki kürsüsünün otoriter zaviyesinden kelimeleri insan hayatından üstün zannedenler bir kez daha düşünsün.

Sizi de bu sese güç vermeye, bu gidişe “müdahil” olmaya çağırıyoruz.

Eğer bize katılmak isterseniz, kişisel olarak örnek müdahillik dilekçesini ya da kendi tercihinize göre yazdığınız bir tanesini imzalayabilirsiniz. http://gocmendayanisma.org/blog/

Dilekçelerimizi elden vermek üzere 27 Ocak Perşembe saat 13:00’te Beyoğlu 4. Ağır Ceza Mahkemesi önünde buluşacağız. Eğer gelemeyecekseniz dilekçenizi en geç 24 Ocak tarihine kadar “Beyoğlu 4.Ağır Ceza Mahkemesi 2007/276 Esas” adresine iadeli tahahhütlü göndermeniz gerekiyor.

Katılımınızı bekliyoruz.

NE OLMUŞTU?

GİRİŞ

Yolda bir araç durdu, araçtan inen sivil polisler M.O. ve Okey’i gözaltına alıp Beyoğlu Asayiş Şube Müdürlüğü’ne götürdü. M.O.’nun iddiasına göre Okey, beşinci kata çıkarılırken, kendisi birinci katta tutuldu. M.O., bir süre sonra çığlıklar duydu. Sonra bir el silah sesi işitildi. Yanına gelen polis, M.O.’ya “Arkadaşın öldü” dedi. (30 Ağustos 2007 – RADİKAL)

GELİŞME

Festus Okey’in 20 Ağustos 2007′de saat 17.47′de Beyoğlu Asayiş Büro Amirliği’ne girip, 18.07′de yaralı vaziyette çıktığına dair kamera görüntüleri mevcut. Demek ki Okey bu saatler arasında vuruldu. Belgelere göre olay savcılığa 21.10′da haber verilmiş. Yani polisin, olayı tam üç saat boyunca savcılıktan sakladığı anlaşılıyor.

Soruşturmalarda tayin edici bir rolü bulunan olay tutanağı, 21.08. 2007 tarihinde saat 01.10′da düzenlenmiş. Tutanağı düzenleyense Okey’in ölümüne neden olan ekipten başkası değil.

Okey’i vuran Yıldız’ın el svapları alınmış ve hazırlanan rapora göre barut izi bulunamamış. Bu durum sadece polis memurunun elini yıkaması halinde mümkün.

Festus Okey’in vurulduğu sırada giydiği gömlek, gerek karakol giriş-çıkış gerekse de hastane giriş sırasındaki kamera görüntülerinde mevcut olmasına karşın, delillerin arasında bu gömlek yok.

Tanık olarak ifadesi alınan bir polis olayı görmediğini, kamerada izlediğini ifade etmiş. Ancak kamera kaydı bulunmuyor. Emniyet, bilgisayarın kaydetme özelliğinin bulunmadığını söylüyor. Fakat bilgisayarda karakola giriş çıkış görüntülerinin bulunduğu açıklandı. (26 Kasım 2007 – RADİKAL)

SONUÇ

“…1982 doğumlu Peter oğlu Festus Okey’in cenazesi tabutlanmış ve müherlenmiş olup Nijerya ili Legos ilçesine naklinde sakınca yoktur.”

NEDEN?

Festus Okey’in yaşadıkları, Avrupa dahil dünyanın her yerinde, kağıtlı ya da kağıtsız, göçmenlerin yaşadıkları ayrımcılıkların,şiddetin ve haksızlıkların en bariz ve somut sonucudur.

Davanın yerinde saymasının bahanesi öldürülen kişinin kimliğinin bir türlü saptanamadığı iddiasıdır. Bu cinayeti ört bas etmeye niyetlenen ve insan olmayı kimlik sahibi olmak zannedenlere son olarak hatırlatalım ki, Festus Okey’in Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği tarafından verilmiş üzerinde adı yazan bir mülteci kimliği vardı. Ama bu da devlet için yeterli olmadı.

Davasına ise ne Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği müdahil oluyor, ne de müdahil olmak isteyen gönüllü avukatlara bu izin veriliyor. Çünkü Festus Okey vatandaş değildi. Çünkü Festus Okey bir sığınmacı, bir göçmendi.

Adalet mekanizması adeta , “eğer resmi bir kimliği yoksa, o insan yoktur; ve olmayan bir insanı öldürmek de cinayet sayılmaz” diyor. Yani devlet açısından kimliği belirlenemeyen bu “yabancı” bir “hiç”tir. Anlaşılan devlete göre, kimliksiz, belgesiz olanlar acılar içinde kıvranabilir, aç kalabilir, ölebilir, öldürülebilirler. Hatta aramızda dolaşabilir, çalışabilirler ama bu onların var oldukları, insan oldukları anlamına gelmez; onlar aslında birer “gölge”dirler; ve gölgeleri öldürmek suç değildir.

Festus bizim kardeşimiz, unutmadık, unutturmayacağız!

Ancak Festus’un katledilişini kimlik bahanesiyle unutturacaklarını, ört bas edeceklerini zannedenler yanılıyorlar. 20 Ağustos gecesi öldürülen Festus Okey’i unutmamak ve onun için adalet talep etmek için bizim kimlik belgesine ihtiyacımız yok. Hepimiz Festus Okey’e tanığız.

Festus bizim kardeşimiz, unutmadık; unutturmayacağız.

Bu nefret dolu, ürkütücü ayrımcılığa gözlerimizi, kulaklarımızı kapamak ve sessiz kalmak mümkün değil! Katil kim olursa olsun cezasını çekmeli.

Bu davaya müdahiliz. Adalet istiyoruz; hemen şimdi!

(http://gocmendayanisma.org/blog/, Yeşil Gazete)

Van’da 24 saat ücretsiz hukuk desteği

Van Barosu bünyesinde şiddete uğramış kadınlara ücretsiz hukuki destek sağlayacak Kadın Hakları Danışma Merkezi açıldı.

Açılış töreninde Van Barosu adına Avukat Bedia Özgökçe Ertan, merkezin sunacağı hizmetler ve yapılacak çalışmalarla ilgili davetlilere bilgi verdi. Ertan, İnsan Hakları Ortak Platformu ve Roul Wallenberg Vakfı’nın katkı ve desteği ile bu merkezi kurduklarını ifade etti. Kadın hakları ve kadına yönelik şiddeti engelleme ve önleme konusunda çalışmaları bulunan, yasal mekanizmaların kullanılmasıyla ilgili her geçen gün bilgi ve çabasını artırmaya çalışan gönüllü avukatlar olduğunu anımsatan Ertan şunları söyledi:

“Van Merkez’de kadına yönelik şiddet olgusunun adli süreçlere yansımalarını, kendi yöntemlerimizle ölçtük ve değerlendirdik. Şiddeti önleme, kadını şiddetten koruma, yasal haklardan faydalanma konusunda kadınların hukuka erişimi, hukukçulara erişme noktalarında oldukça eksiğin olduğunu çarpıcı bir şekilde gördük. Her gün basından şehrimizde onlarca kadına yönelik şiddete tanık olmaktayız. Kadınların öldürüldüğü, dayak yediği, bildiğimiz tüm şiddet türlerine maruz kaldıklarını ve mağduriyet yaşadıklarını görmekteyiz. Bunun yanı sıra şiddetle mücadele eden gönüllülerin ve çalışanın olduğunu da bilmekteyiz. Bizler de hukukçu olarak, şiddetle mücadele halkasına katılmak ‘biz de buradayız’ demek için baro çatısı altında bir merkez kurmaya çalıştık. Bugün de Van Kadın Hakları Merkezi’nin açılışını yapmak, çalışacağımız konuları duyurmak işbirliği ve paylaşım sağlama umuduyla bir araya gelmek istedik. Şiddet mağduru kadın ile yasal haklardan faydalanmak veya yasal haklardan bilgilenmek isteyen tüm kadınlara merkezimize gelip veya doğrudan ulaşması halinde derhal merkezimiz tarafından kendisine bir avukat ücretsiz olarak hukuki bir yardım sunacaktır. Cep telefonumuz 24 saat açık olacak ve telefonun da diğer ucunda ve merkezde her gün bir avukat bulunacak. Başvuru alacak ve hukuki destek sunacaktır. Merkezin kurulmasına önemli katkısı olan Van Barosu’na teşekkür ediyorum.”

Urartu Oteli arkasındaki Elit İş Merkezi’nin 4’ncü katında hizmet verecek olan merkezde 1’i erkek 14 kişi avukat şiddete uğramış kadınlara ücretsiz hukuki destek sağlayacak. Merkez, 24 saat 0530 405 57 90 nolu telefonla hizmet verilecek danışma merkezinde her gün bir avukat yapılacak başvuruları değerlendirecek. (www.sehrivanhaber.com)

TEMA : “Doğaya zarar veren tüm HES’lere karşıyız”

Karadeniz İsyandadır Platformu’nun (KİP) 14 Ocak’ta gerçekleştirdiği ve çevre örgütü TEMA hakkında ciddi suçlamalarda bulunduğu basın açıklamasına (haberin linki için tıklayınız) TEMA’dan cevap geldi. “Son günlerde internet ortamında yayınlanan çeşitli konulara açıklık getirmek üzere” hazırlanan bilgi notunda TEMA’nın çevre mücadelesi örneklerle anlatılırken KİP açıklamasında dile getirilen iddialara da yanıt verildi.

İki buçuk sayfa uzunluğundaki açıklamanın ilk yarım sayfasında TEMA’nın Türkiye’de çevre hareketinin hiç yaygın olmadığı yıllarda Türkiye’de bu konuda öncülük ettiği belirtiliyor ve tüm Türkiye’yi kapsayan bir doğa koruma çemberi kurduğu iddia ediliyor.

Açıklamanın devamındaTEMA’nın 1995-2005 yılları arasında TBMM’de kabulüne büyük katkı sağladığı belirtilen çeşitli çevre koruma kanunlarından bahsediliyor ve vakfın Su Meclisi kurucularından olduğunun altı çiziliyor. Ayrıca TEMA gönüllülerinin vakfın Mütevelli Heyeti’nde 2 temsilciyle her yıl yenilenen seçimlerle temsil edildiği belirtilerek TEMA’nın aldığı kararların demokrasi ve temsiliyet boyutlarına vurgu yapıyor. Ancak sayılarının 400.000’den fazla olduğu belirtilen gönüllülerin, 40 kişilik Mütevelli heyeti ve çoğunluğu mütevelli heyeti üyelerinden seçilen 7 kişilik Yönetim Kurulu’ndaki temsiliyetlerinin seçilen 2 kişiyle ne derece sağlıklı biçimde sağlanabildiği konusunda detaya girilmiyor.

“TEMA Vakfı doğaya zarar veren tüm HES projelerine karşıdır”

Karadeniz İsyandadır Platformu’nun açıklamasının merkezinde yer alan “TEMA’nın Hidroelektrik Santraller (HES) konusunda net bir duruşunun olmadığı, hatta destekleyici açıklamalarda bulunduğu” suçlaması ise TEMA’nın bilgi notunda yalanlanıyor : TEMA’nın HES’lere karşı kökten bir itirazı olmasa da Türkiye’de mevcut HES’lerin yapılış şekli ve süreçleri ‘endişe verici’ olarak tanımlanıyor. (“TEMA Vakfı’nın enerji konusundaki görüşleri son derece açık ve nettir […] ülkemizin ihtiyacı olan enerjinin karşılanması ve bu konuda dışa bağımsızlığın azaltılması acil ve çözülmesi gereken bir sorundur” […] mevcut yöntem ve uygulamalar ile inşa edilen nehir tipi HES’ler bu halleriyle endişe vericidir”)

TEMA’nın karşı çıkılmasında etkin ve doğrudan rol oynadığı HES projelerinden örnekler verilerek devam edilen açıklamada TEMA tarafından suyun bir kaynak değil bir varlık olarak görüldüğünün altı çiziliyor. HES konusunda TEMA Bilim Kurulu tarafından hazırlanan bir raporun iktidar, muhalefet ve cumhurbaşkanı gibi tüm ilgili kurumlara gönderildiğinin belirtildiği açıklamada, raporun temel hatlarından bahsedilmiyor. Diğer yandan yaşanan sorunların temel nedeninin projelerin bölge halkları ve STK’lara danışılmadan hazırlanması, insan-flora-fauna su ihtiyaçlarının belirlenmemesi ve havza yönetiminin bütüncül ele alınmaması olduğu belirtiliyor. Projelerin bu haliyle yapımına devam edilmesinin geri dönülemez felaketlere neden olabileceğinin altı çiziliyor.

KİP açıklamasındaki en ağır iddialardan biri de Loç Vadisi’ndeki HES projesini yürüyen ORYA Enerji ‘nin sahibinin TEMA Mütevelli Heyeti üyesi Orhan Yavuz olduğu idi. TEMA’nın açıklamasında bu iddia doğrulanıyor, fakat TEMA’nın aldığı kararlarda bunun bir etkisi olmadığının, nitekim kısa süre önce de TEMA’nın Loç Vadisi’ndeki HES katliamına karşı olduğunun açıklandığının altı çiziliyor.

Gündeme getirilen diğer bir iddia olan “TEMA – RevanSu ortaklığı” hakkında da bunun belirtilen şirketin TEMA logosunu kullanması karşılığında vakfa bağış yapması ve TEMA’nın da şirketten aldığı su analizlerini düzenli olarak analiz ettirmesiyle sınırlı bir işbirliği olduğu belirtilerek “TEMA RevanSu’ya ortak değildir” deniyor.

Açıklamanın geri kalanında TEMA’nın mevcut gündemi ve çevre koruma mücadelesinden örnekler veriliyor. KİP tarafından gündeme getirilen “TEMA, mevcut siyasal sistemin kendi muhalefetini yaratma ihtiyacından doğmuş bir Truva atıdır” suçlamasına doğrudan bir cevap verilmese de açıklamada verilen örneklerle bu iddianın asla kabul edilmediği dolaylı olarak belirtiliyor. Son olarak, KİP’in TEMA’yla asla yan yana gelmeyeceği açıklamasına da “TEMA gerek tek başına, gerekse bu konuda mücadele eden kişi ve kurumlarla birlikte doğa için çalışmaya inançla devam edecektir” diyerek cevap veriliyor.

Açıklamanın tamamına şu bağlantıdan ulaşabilirsiniz

Oi Va Voi konserinde Babylon baskısı

Dünyaca ünlü, Türkiye’de de beğenilerek takip edilen Oi Va Voi müzik grubu İstanbul’da bir konserler dizisi gerçekleştiriyor. Oi Va Voi;  19, 20, 21 Ocak tarihlerinde Babylon’da sahne alıyor.

Bilet almak üzere Babylon’un internet sitesine girildiğinde ise şöyle bir uyarı ile karşılaşılıyor: “Organizasyon şirketi, etkinlik için uygun görmediği kişileri bilet bedelini iade etmek koşuluyla etkinlik mekanına almama hakkına sahiptir.”

Türkiye’nin en önemli gündem maddelerinden bir tanesi, TBMM’de görüşülmekte olan “Ayrımcılık ile Mücadele ve Eşitlik Kurumu Yasası”. Yasalaştığı taktirde, tüzel, gerçek, kamusal ya da özel kişilerin herhangi bir meşrulaştırılamayan nedenle ayrımcılık yapması tamamen yasaklanacak. İnsanlar; ırkları, cinsiyetleri, etnik kökenleri, cinsel yönelimleri, fiziksel ya da zihinsel engelleri, kılık kıyafetleri, kiloları, vb. nedenler ile hiçbir hizmetten, yaşam alanından dışlanamayacaklar. Meşrulaştırılabilen ayrımcı uygulamalar ise ancak yasa ile ve yargı denetiminde düzenlenebilecek.

Böylece, birilerinin başka birilerini “uygun görmediği” için kendisini yasa yerine koyup, tamamen keyfi ve kendi çıkarına nedenler ile insan onuruna bağdaşmayacak yollara başvurması engellenmeye çalışılacak. Babylon örneğine geri dönersek, bu kültür sanat yuvası da bu kanuna tabi olacak. Babylon, ancak meydana gelmiş ve ceza hukukuna göre suç özelliği taşıyan olaylar nedeniyle birilerini konserlerine almayabilecek. Bu da, yasal yükümlülükler çerçevesinde gerçekleşecek.

Tabii yasa Babylon’u da koruyacak. Örneğin herhangi bir gerçek, tüzel, kamusal ya da özel kişi, “uygun görmediği için” Babylon’u mekanından etmeye kalkarsa, ya da örneğin ona bir hizmeti  (elektrik, su, yol, posta, vb.) sağlamayacağını açıklarsa, bunu yapamayacak.

Anımsamak gerekirse, son Tophane saldırıları sırasında kültür sanat camiası haklı olarak ayağa kalkmıştı. Bazı Tophaneliler’in, kendilerince “uygun görmedikleri” kişileri ve mekanları Tophane’ye almama girişimi gündemde oldukça uzun yer tutmuştu. Tophane’deki bu ayrımcı tutuma karşı verilen tepkinin benzerini, Babylon’a da göstermek olası. Çünkü üniformaları ve tarzları farklı olsa da, tutumları aynı: Ayrımcılığa çanak tutan yasadışı keyfilik.

(Murat Köylü)

Ankara’da Hrant Dink için meşaleli yürüyüş

19 ocak 2007’de katledilen Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink,  katledilişinin 4.yıldönümünde  yüzlerce kişinin katıldığı törenle Yüksel Caddesi’nde İnsan Hakları Anıtı önünde anıldı.

19 Ocak 2007’de Genel Yayın Yönetmeni olduğu Agos Gazetesi’nin Şişli’de bulunan binası önünde vurularak öldürülen Hrant Dink’in katledilişinin 4. yılında sevenleri tarafından anıldı. Sakarya Caddesi’nde bulunan SSK iş Hanı önünde toplanmaya başlayan  gruplar “Hepimiz Hrant’ız – Unutmayacağız affetmeyeceğiz” pankartıyla  “4 yıldır yürekleri yok, yüzleri yok , 4 yıldır partisi var Adalet yok ” dövizlerini ve meşaleleri taşıyarak Yüksel Caddesi’ne doğru yürüyüşe geçti. Grup “Katil devlet hesap verecek”, “Hrant’ı unutmayacağız, devleti affetmeyeceğiz” sloganlarıyla barış anıtı önüne kadar yürüdü.

Anıt önünde basın açıklaması yapıldı.

– Filiz Özdemir-