Ana Sayfa Blog Sayfa 5311

Prof. Dr. Ünal Nalbantoğlu aramızdan ayrıldı

Orta Doğu Teknik Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Ünal Nalbantoğlu 19 Ocak sabah erken saatlerde, Ankara’da,  64 yaşında aramızdan ayrıldı.

Prof. Dr. Ünal Nalbanoğlu yarın (20 Ocak) saat 10:00’da ODTÜ Mimarlık Fakültesi Amfisinde yapılacak törenden sonra Kocatepe Camii’ne götürülecek, öğle namazı ardından Çankırı-Şabanözü’nde aile mezarlığına defnedilecek.

Nalbantoğlu ve düşüncesi

Ünal Nalbantoğlu ODTÜ’de öğrenci olarak başladığı akademik çalışmalarını, sağlığının görevine devam etmesini engelleyecek ölçüde bozulduğu, Haziran 2010’a kadar sürdürmüştü.

Nalbantoğlu, Hacettepe ve ODTÜ’de  Sosyoloji Bölümündeki hocalığı sırasında felsefe ve sosyoloji alanındaki engin bilgisi, insani nitelikleri ve ilişkileriyle öğrencileri ve meslektaşları arasında derin bir saygı ve sevgi uyandırmış bir bilim insanı ve bir entelektüeldi.

Prof. Nalbantoğlu öğrenciliği sırasında da sevilen, benimsediği devrimci tutumuyla 1968’in çağrısına uyan ve ölümüne kadar hareketin çağrısına sadık kalarak herkesçe sayılan bir sosyalistti.

1947’de Ankara’da doğan Prof. Nalbantoğlu 1968’de ODTÜ’den sosyoloji lisansı aldıktan sonra, 1972’de Londra Ünivesitesinde mezuniyet sonrası çalışmalarını tamamlamış, 1975’te Hacettepe Üniversitesi’nde lisansüstü derecesi almıştı. 1980’e kadar Hacettepe’de,  1975-76 arasında Durham Üniversitesi Şarkiyat Çalışmaları Okulu’nda misafir öğretim üyeliği yapmış, 1980’de ODTÜ’ye döndükten sonra, 1983’te Berkeley, California Üniversitesi’ne giderek 1990’a kadar Sosyoloji ve Şehir Planlama bölümlerinde ders vermişti.

1990’dan geçtiğimiz yıla kadar ODTÜ Sosyoloji bölümünde ders veren Prof. Nalbantoğlu şehir sosyoljisi, Osmanlı ekonomik tarihi, ve bilgi sosyolojisi alanlarında pek çok makalenin sahibiydi. En son araştırmaları, modernitenin krizi ve bilgi çağının şafağında “batı Metafiziği”nin yerini alması beklenen “öteki” bilgi formasyonları üzerineydi.

Öğrencilerinin hazırladığı Martin Heidegger ve Modern Çağ (1997) başlıklı derlemeye yazdığı “Patikalar ve Otobanlar” başlıklı makalesinin yanı sıra modern üniversite ve onun disipliner sınırlarını konu alan “Çizginin Ötesi” (2000) başlıklı makaleler derlemesinde de Nalbantoğlu bilgi sosyolojisi ve sanat sosyolojisi alanındaki birikimini ortaya koymuştu. “Arayışlar: Bilim, Üniversite, Kültür” (2009) başlığıyla, İletişim Yayınları’nın yayınladığı son kitabı önceki derlemeler ya da dergilerdeki makalelerinin büyük bölümüne yer veriyordu. Prof. Dr. Nalbantoğlu bir bölümünü İngilizce kaleme aldığı son dönem makalelerinde “yaratıcısı olmayan sanat”, “çağdaş mimarlık mesleği ve Türkiye’deki pratikleri”, “mimarlık, sosyoloji ve ötesi” üzerinde durmuş, en son makalelerini ise “sıkıntı”, “boğuntu” ve “ahlaki reçeteler” sunmanın boşunalığına ayırmıştı.(Bia)

Hrant Dink öldürülüşünün 4. yılında İzmir’de anıldı

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, öldürülüşünün 4. yıldönümünde İzmir’de anıldı. Anma töreninde Hrant Dink’in öldürülüşü tiyatro gösterisi ile anlatıldı.

Tören, Kesk İzmir Şubeler Platformu, İnsan Hakları Derneği, Barış Meclisi İzmir Girişili, Halkevleri, Irkçılığa Milliyetçiliğe Dur De, Sosyalist Parti, İmece-der, EDP, BDP, ÖDP, EMEP, SDP, DSİP, ESP DİP Girişimi, Komünist KÖZ, EHP ve İzmir Süryani Platformu tarafından düzenlendi. Konak YKM önünde toplanan grup ellerinde ‘4 Yıldır Yüzleri Yok, 4 Yıldır Savcı Yok’ yazılı pankartlarla ‘Hepimiz Hrant’ız, Faşizme İnat, Kardeşim Hrant’ sloganları ile Eski Sümerbank’a doğru yürüdü. Topluluk adına basın açıklamasını okuyan Vezan Karabulut, Hrant Dink’in katledilişinin 4. yılında anmak için toplandıklarını, O’nsuz özlemle ve adalet arayışıyla 4 uzun yılın geçtiğini söyledi. Geriye dönüp baktıklarında gerçeğin tüm çıplaklığıyla ortada olduğunu belirten Karabulut, ”Hrant’ın katili, dile getirdiği hakikatlerden rahatsız olanlardı. Tabanı delik ayakkabısıyla kanlar içinde, onu yerde yatar vaziyette gördüğümüz ilk andan itibaren katilin kim olduğunu anlamıştık” dedi. Tehdit edildiğini bağıra bağıra söylediği halde, Hrant Dink için hiçbir şekilde tedbir alınmadığını savunan Karabulut, ”Şöyle tarihin derinliklerine baktığımızda, Ermeni kırımından Dersim katliamına, 6-7 Eylül olaylarına, Çorum, Maraş ve Sivas katliamlarına, Fırat’ın öte yakasında yaşanan binlerce faili meçhul cinayete kadar her karanlık olayda kolektif karşımıza çıkmaktadır. Amaç çok açıktır. Bu ülkede istisnasız herkesin iradesizleştirilip susturulması, böylece bir korku rejiminin tüm toplum tarafından içselleştirilmesi istenmektedir.” dedi. Basın açıklamasının ardından yüzlerine Hrant Dink suretinin maskesini takan bir grup, temsili olarak Dink’in öldürülüşünü kısa bir tiyatro gösterimi ile anlattı. (CHA)

Öğleden sonra saat üçte vurdular onu… – Cengiz Çandar – Radikal

‘A Las Cinco de la Tarde…’ Federico Garcia Lorca’nın ‘matadorun ölümü’nü anlattığı o ölümsüz şiirinin dizeleri geliyor aklıma:

“Saat beşti akşamleyin
Ah! Ne korkunç saat beşi akşamın!
Saat beşti bütün saatlerde!”

Saat üçtü öğleden sonra. Ah! Ne korkunç saat üçüydü o öğleden sonranın. O gün bugün saat üçtür bütün saatlerde.

Öğleden sonra saat üçte vurdular onu. Kaldırıma uzandı…

Kimdi o kaldırımda yatan?

“Arkadaşımın adı Hrant’tı. Bana ‘Onu anlat’ deseler; “Has adamdı” derim. ‘Asil ruhtu, sıkı dosttu. Cesur yürekti, deli fişekti. Koruyandı, kollayandı. Candı… Tarifi çoktu onun, kimselere benzemezdi’ derim.
Canına kıydılar arkadaşımın. Gazetesinin önünde vurdular onu. Arkadan vurdular hem de üç kurşunla.
O gün ben de vuruldum. Yaşarken değdiği, koca kollarıyla sarıp sarmaladığı, dokunup şifalandırdığı herkes vuruldu. Hepimiz vurulduk. Ama Hrant öldü; biz kaldık.
Ve gördük. Kaldırımda yüzükoyun yatan Hrant’ı gördük. Üzerini örtmeye çalıştıkları beyaz kâğıdı da altı delik ayakkabılarını da… Hepsini gördük….
Hrant’ın kaldırımdan kaldırıldığını görmedik ama gelen ambulansın çığlığı bizimkine karışırken yattığı yerdeki kan izlerini de gördük. Bununla da bitmedi… İlerleyen yıllarda ondan adaletin esirgendiğini de görecek, kanının yerde kaldığını da bilecektik. Bu ‘bilgi’yle perdesi açılan gönül gözümüzle o kaldırıma bakacak, Hrant’ın hâlâ orada yattığını görecektik.
Gelin, biz kaldıralım Hrant’ı o kaldırımdan. O gün onunla birlikte vurulan ama ayakta kalan bizler kaldıralım…” (Tûba Çandar, Hrant, Everest Yayınları, s. 17)
Hrant Dink, 19 Ocak 2007 günü, güpegündüz, öğleden sonra saat üç’te İstanbul’un göbeğinde, Agos’un önünde vuruldu, kaldırıma uzandı.

Adalet neden gelmiyor?

Aradan tam dört yıl geçti. Hrant o kaldırımdan kalktı mı? Kaldırabildik mi?
‘Adalet’ Türkiye’ye gelmeden, ‘Hrant için adalet’ yerine getirilmeden, kalkmaz Hrant o kaldırımdan. “Vurulmuş tertemiz sırtından, uzanmış yatıyor” hâlâ o kaldırımda.
Çünkü, ‘adalet’ gelmedi.
Geçen yıl, ölümünün üçüncü yıldönümünde, rüzgârın kamçı gibi, yoğun sulu kar yağışıyla birlikte insanların yüzünde şakladığı o gün, oğlu Arat Dink, dayanamayıp, Agos’un penceresinden, aşağıdaki 3000 kişiye “Üç yıldır bizimle dalga geçiyorlar” diye haykırmıştı.
Bugün, bir yıl daha ilave edildi. Hrant kaldırımda; adalet kim bilir nerelerde? Neden bir türlü gelmiyor ‘Hrant için adalet?’
“Çünkü” diyor Osman Can, “Hrant Dink cinayeti, günü birlik politikada birilerinin kullanabileceği bir enstrüman değil. Hrant Dink cinayetinin çözümlenmesi ve adaletin tesisi Türkiye siyasetinin genetiğini deşifre edebilecek anahtarı sunmaktadır. Cinayete götüren süreçte, 100 yıllık eğitim politikası, okullarda ‘andımız’ biçimindeki faşizan uygulama, devlet partisi ideolojisinin bugüne kadar değişmeyen ve her bir darbeyle kendini yeniden egemen kılan etnisist-militer siyasi yapısı ‘tetikçiler ve azmettiren’lerden çok daha belirleyicidir… Evet, Hrant Dink cinayetine götüren süreç, Türkiye’yi her defasında darbelere veya darbe etkisine sahip tek partici, militarist ve elitist toplum mühendisliği sürecidir. Bu nedenle Hrant Dink davası, Ergenekon, Balyoz ve diğer davalardan bağımsız değil, aksine onlardan daha fazla yaşamsaldır… Ergenekon ve Balyoz davaları daima bir siyasal mücadele ekseninde okunacaktır. Ancak, Hrant Dink davası, insan ve vicdan üzerinden diğer davaların tüm taraflarını bir muhasebeye çağırabilir, tarihe karışmakta olan ‘eski’den bütünüyle arınmayı, ‘yeni’nin de hümanizm üzerine kurulmasını sağlayabilir. Bu dava temiz bir başlangıç için çok önemli.” (Star, Açık Görüş 23.12.2010)

Vicdan ve insanlık sınavı

Türkiye’deki siyasi iktidarın bir türlü yapamadığı da bu; ‘temiz başlangıç’ı yapamıyor. ‘Hrant Dink sınavı’nı veremedi. O sınav, Ergenekon ve Balyoz sınavlarından daha önemli bir sınav.
Nitekim, Osman Can’ın şu doğru ve çarpıcı teşhisini hatırda tutalım: “En önemlisi ise Hrant Dink davasıyla ilgili sınavdı. Diğer davalarda tüm taraflar için belirli bir siyasal destek söz konusu olduğu halde, bu davada siyasal destek zafiyeti yaşanıyor. İlk üç sınav demokratlığın bir ölçüsü olabilir. Ancak bu sınav yalnızca vicdan sahibi olmanın bir ölçütüdür. Diğer davalarda esas itibariyle siyasal pozisyonlarımızı kaybedebilecekken, bu davada insanlığımızı kaybetme riski vardır.”
‘Vicdansız demokrasi’ olabilir mi? ‘İnsanlığımızın kaybolduğu’ bir zemin üzerinde siyasal ve toplumsal barış kurulabilir mi?
Yok olan ve kaybolan Hrant değil.
“Hrant, ‘Eğer bir gün bu ülkeden gidecek olursam yürüyerek gitmeyi isterim’ demişti. Tıpkı geçmiştekiler gibi. Kafileler halinde yollara dökülen, yolları ölsünler diye güneye yöneltilen kuzey yolcuları gibi… Bize o kadar dokunmuştu ki bu…
Bildiğimiz, ‘Diyaspora büyük bir Anadolu köyüdür’ diyen Hrant, büyük bir Anadolu köyü olan kalbimizin hangi tepesinde gömülü olmak istediyse oradadır bugün.

“Toprağın altında ve üstündedir.
Uçmuş çatıların, sesleri kaybolmuş sokakların içindedir.
Adı vicdan olan her yerdedir.” (Tûba Çandar, Hrant, Everest Yayınları, s. 648)

(Radikal: 19.1.2011)

4 yıl sonra aynı yerde

Agos gazetesinin ilk Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, katledilişinin 4. yılında anılıyor. Dink’in öldürüldüğü yerde toplanan kalabalık grup, “Hepimiz Hrantız” ve “Hrant için Adelet” sloganları attı.

Halaskargazi Caddesi’ndeki Agos gazetesinin önünde düzenlenen törende, ellerinde ”4 yıldır yargı yok”, ”4 yıldır meclis yok” yazılı dövizler taşıdı.

Törene katılanlar, Agos gazetesi binasının önünde Hrant Dink’in öldürüldüğü yere, kalp şeklindeki çelenge kırmızı karanfiller bırakarak mum yaktı.

Sanatçı Mustafa Alabora’nın da aralarında bulunduğu grup da slogan atarak Taksim’den Agos’un önüne yürüdü.

Gazete önünde toplanan kalabalık grup, “Hepimiz Hrantız”, “Hepimiz Ermeniyiz”, “Hrant için Adalet” ve “Katiller halka hesap verecek” sloganları attı.

Öldürülen gazeteci Abdi İpekçi’nin kızı Nükhet İpekçi, gazetenin balkonundan bir konuşma yaptı.

Tören nedeniyle Halaskargazi Caddesi araç trafiğine kapatıldı.

Gazeteci Hrant Dink, 19 Ocak 2007’de genel yayın yönetmeni olduğu Agos gazetesi önünde silahlı saldırıya uğramıştı. (Ajanslardan derlenmiştir)

‘Dink suikastinde hükümetin notu sıfır’

Agos Yayın Yönetmeni Koptaş: Cinayet gerçekten çözülürse Türkiye’de demokrasiye adım atmış olacağız. Eğer 4 yıllık süreçte siyasi iktidara bir not vermemiz gerekirse 10 üzerinden vereceğimiz not sıfırdır. Trabzon’a doğru giden bir tetikçiyi yakalamak çok da başarı değilmiş.

NTV’deki Yazı İşleri programına katılan Rober Koptaş, geçtiğimiz yıl Haziran ayından bu yana Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmenliği görevini yürütüyor, yani Hrant Dink’in koltuğunda oturuyor.

Canlı yayında Ruşen Çakır’ın sorularını yanıtlayan Rober Koptaş, şunları söyledi:

“4 yıl sonra hayal kırıklığı gerçekten var. 5 gün sonra 23 Ocak’ta 200 bin kişinin İstanbul sokaklarını doldurarak sessizce yürümesi, o vakur duruş bir teselli olmuştu. O tesellinin sağladığı umutla da cinayetin ardındaki güçlerin açığa çıkarılacağına dair çok güçlü bir beklentimiz var. Geçen 4 yılda bir arpa boyu yol alınabilmiş değil.

Burada vahim olan şu, Türkiye bir faili meçhuller ülkesi, pek çok aydın katledildi. Bu cinayetlerin hiçbiri Hrant Dink cinayeti kadar göz göre göre, neredeyse naklen yayınla işlenmemişti. Ve yine bu cinayetlerin hiçbiri toplumsal vicdanda bu kadar derin bir yara açmamıştı, o yara hala kanamaya devam ediyor.

Hepimiz, ailesi, dostları adalet istiyoruz. Cinayette parmağı olanların sadece kamu vicdanında değil hukuken de yargılanmasını talep ediyoruz. Sadece Hrant Dink’in tanıyanları ve yakınları olarak değil Türkiye için çok simgesel bir dava. Ergenekon davası görülürken bu cinayetin hiçbir şekilde onunla ilişkilendirilmemesi, Türkiye’de asıl demokrasi mücadelesinin Hrant Dink davasında kilitlendiğini gösteriyor.

Hrant Dink cinayeti gerçekten çözülürse ancak Türkiye’de demokrasiye adım atmış olacağız.

TETİKÇİYİ YAKALAMAK BAŞARI DEĞİLMİŞ
Eğer bu 4 yıllık süreçte siyasi iktidara bir not vermemiz gerekirse 10 üzerinden vereceğimiz not 0’dır. Bunu şunun için söylüyorum, Başbakan cinayetin ardından ‘Benzer cinayetlerde hiç olmadığı kadar hızlı bir şekilde tetikçiyi yakaladık, emniyetimizin başarısıdır’ dedi, doğruydu. Ama sonradan ortaya çıkan bilgiler gösteriyor ki, her şey tetikçinin teslim olmasına göre planlanmış. Trabzon’a doğru giden bir tetikçiyi yakalamak çok da başarı değilmiş.

Asıl süreç ondan sonra başlıyormuş… Hem jandarma hem de emniyetteki uzantıları, ihmaller, planlar ve infaz soruşturulmadı. Mülki amirler astlarının soruşturmalara izin vermedi. Bakanlık emniyet müdürlüğünün soruşturulmasına izin vermedi. Askeri kanat tamamen kapalı kaldı. Mahkemeler avukatlarımızın dile getirdiği soruları gerekli mercilere sormadılar, sorulduğunda da yanıt gelmedi.

Ergenekon davası hükümete karşı bir darbe girişimini ele alıyor, muhatap da hükümetin kendisi. Hükümet bu yüzden bununla mücadele etme gereğini haklı olarak hissetti ve adımları attı, bir siyasi irade ortaya koydu.

Hrant Dink cinayetinin önemi burada ortaya çıkıyor. Cinayet, hem hükümetten yana olan hem de karşı olan devlet güçlerinin işbirliği ile hazırlandı veya sonrasında da sorumlular örtbas edildi. Burada birbirinin ayağına basmama anlaşmasının kurbanı olduk.

19 Ocak demokrasi mücadelesinin miladı oldu. Türkiye gelecekte barışçı ve birarada yaşayabileceğimiz bir Türkiye inşa edebileceksek, tarihçiler 19 Ocak’ı bir dönüm noktası olarak kaydedecekler. Cinayetin kaybettirdikleri ve sonrasında ortaya çıkan toplumsal vicdanla hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmayacağını, devletin de bir takım suçlar işlediği, Türklük ya da devlet ya da her ne adına olacaksa bu tip cinayetlere toplumun ortak olmayacağına önemli bir dipnot düşüldü.

Bunun yansımalarını her alanda görüyoruz. 4 yıl boyunca sürekli yaramızı kanatan, sürekli acımızı yeniden yaşatan çokça gelişme oldu. Bunların yanında hep sıradan insanlar, halk, aydınlar arasından umut veren kıvılcımlar da eksik olmadı. Bu kıvılcımlar hem bizi geleceğe bağlıyor, hem umut veriyor, 4 yıl geçmesine rağmen hala davanın gündemimizde olmasına yardımcı oluyor.

NE KALDI ONDAN GERİYE?
Hrantsız geçen 4 yıl Agos’ta çok zor geçti. ‘Ne kaldı ondan geriye?’ diye sordular, ‘Boşluğu kaldı’ dedim, çünkü doldurulabilecek bir boşluk değil. Maalesef Hrant abimizi aramızdan aldılar. Hayat devam ediyor, eminim o da mücadelinin sürmesini isterdi. Agos da var olmaya devam edecek, gazeteye omuz veren çok sayıda grup var, çok sayıda yazarımız var, Ermeni olmayan yazarlarımız var. Agos’u sadece Hrant’ın mirası olarak değil Türkiye’deki demokratikleşme mücadelesinde rol alabilecek, aktör olabilecek, muhalif seslere ses verebilecek bir yayın olarak bakıyoruz. Öyle olması için çaba gösteriyoruz. Bir miras olarak değil, bugün hala yaşayan ve soluk alıp veren bir gazete…

OKURLARIMIZIN YÜZDE 40’I TÜRK
Geçmişe nazaran çok daha fazla bir şekilde Ermeni olmayan okurlarımız var. Muhtemelen geçmişte yüzde 80’e 20 gibiydi, bugün ise yüzde 40’a yükseldi Ermeni olmayan okurlar.

Biz Türkiye için demokratikleşme, şeffaflık, açıklık, sorgulanabilirlik isterken aynı şeyleri Ermeni cemaatinden de istemek zorundayız ve öyle olmak zorunda. Ermenileri Türklerden niye ayıralım? Maalesef Cumhuriyet döneminde hep ezilen, horlanan bir cemaat olduğu için kapalı kalmayı tercih etmiş, korkmuş. Kapalılık da böyle kendine has bir kirlilik, bulanıklık getiriyor. Agos ve Hrant Dink, hep açılmayı, temas etmeyi, pencereleri açıp içeri biraz temiz hava girmesini, havalandırılmasını istiyordu, bugün de aynı şeyi istiyoruz. Cemaat içerisinde işlerin eskisi gibi gitmesi gerektiğini söyleyen, kol kırılır yen içinde kalır mantığıyla hareket eden, aman karıştırmayalım başımıza bir iş gelir, aman toz kaldırmayalım, tavuğumuza kimse kışt demesin mantığındaki çeşitli odaklar var. Ermeniler de tıpkı Türkler gibi hemfikir değiller herhangi bir konuda, çok çeşitli görüşler var. Dünyaya çok farklı yerlerden bakan insanlar var. Dolayısıyla biz Ermeni cemaati içinde de demokratikleşme, sivilleşme ve şeffaflaşmanın taşıyıcısıyız.

Esasen çok şey değişti, Hrant Dink’in, Agos’un ve Agos’a destek olanların verdiği mücadele cemaat içinde de bir farkındalık yarattı, en azından şöyle oldu, söz ve karar hakkına sahip olanlar değişti, gençler bugün daha aktif. Hrant abinin döneminden farkı şu, eskiden onun önderliğinde bir yol açıcı işlevi vardı gazetenin, bugün ise cemaatteki bu talepleri dillendiren gençlerin sözcüsüyüz.” (Ntv)

Kongolu kadınlar yine toplu tecavüz kurbanı

0

Tecavüze uğrayan kadınlardan biri ve BM raporunda kaynak gösterilen kişiler, Üsteğmen Kibibi Mutware’yi 1 Ocak günü Fizi yöresinde girişilen tecavüz olaylarına karışmakla suçladı.

Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde daha önce de birçok toplu tecavüz olayları meydana gelmişti ama bu olayın, ordunun karıştığı en büyük olay olduğu belirtiliyor.

Üsteğmen Kibibi Mutware hakkındaki suçlamaları reddediyor; söz konusu kente baskın düzenleyen askerlerin emirlere uymadıklarını savunuyor.

Bir kadın için iki erkek arasında başlayan sıradan bir kavganın büyümesiyle, bir grup askerin Fizi halkına karşı zalimce saldırıya giriştikleri anlatılıyor.

Fizi hastanesi müdürü Dr. Faise Chacha ve Medecins Sans Frontieres (Sınır Tanımayan Doktorlar) örgütü, şimdiye dek tecavüze uğramış 51 kadının kendilerine başvurduğunu; saldırı sırasında kaçmış olan kadınlar yavaş yavaş evlerine dönmeye başladıklarından, sayının artmasının beklendiğini açıkladılar.

Kongo ordusu daha önce de insan haklarını çiğnemekle suçlanmıştı.

Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki önceki cinsel tecavüz olaylarında olduğu gibi, bu kez de, mağdurların, eşleri ya da ailelerince terkedilmemek için yaşadıklarını gizli tutacaklarına inanılıyor.

Söz konusu kadınlardan biri, BBC’ye yaşadıkları anlatırken, “Dört çocuğumun önünde tecavüz ettiler bana. Büyük utanç içindeyim. Yolda birbirleriyle konuşan iki üç kişi gördüğümde, aslında öyle olmasa bile, benim hakkımda konuştuklarını sanıyorum.” dedi. (BBC)

Doğayı yok etmede Avrupa birincisi olduk

Avrupa’nın kuşlarıyla ilgili yapılan son değerlendirmelere göre Türkiye’nin kuş türlerini ve doğal yaşam alanlarını Avrupa’da en hızlı kaybeden ülke olduğu anlaşıldı. Türkiye’nin kuşlarının neslinin tükenmesinin ana nedeni HES ve barajlar.

Rapora göre geçtiğimiz 10 yıl içinde doğal yaşam alanlarının kaybolması nedeniyle  Türkiye’deki 465 kuş türünün en az yüzde 55’i ciddi oranda azaldı. Kuşların yok oluş hızında Türkiye’yi, yüzde 46,4’lük bir oranla AB üyesi İsveç takip ediyor. Kuşların en iyi korunduğu ülke ise İngiltere. İngiltere’de son on yılda kuş türlerinin yüzde 37,6’sının nüfusu arttı.

Bilimsel çalışmalar, Türkiye’de kuş türlerinin ve doğal alanların yok olmasının ana nedeni HES (hidroelektrik santal) ve barajlar olduğunu ortaya koyuyor. 2000’den çok HES ve binlerce baraj ile Türkiye’nin Avrupa’nın en çok HES ve baraj inşaatı yapan ülkesi olduğu biliniyor. HES ve baraj yapımlarında doğanın korunması ile ilgili hiçbir esas dikkate alınmadığı için pek çok akarsu ve sulakalan kuruyor. Türkiye’de kaybedilen sulak alan miktarı Marmara Denizi’nden daha büyük bir alan kaplıyor. Hızla kaybedilen doğal yaşam alanlarının başında akarsular, bozkırlar ve kıyı alanları yer alıyor.

Turnalar ve en nadir bitkiler yok oluyor
HES ve baraj inşaatları nedeniyle kaybolan türler arasında Anadolu kültürünün ayrılmaz parçası turnalar da yer alıyor. Türkiye’de ondan daha az tellli turna kaldığı tahmin edilirken, eskiden daha yaygın olan turnanın sayısının ise elliden daha az olduğu kabul ediliyor. HES ve baraj inşaatları durmadığı takdirde, on yıl içinde en az üç kuş türünün tümüyle yok olacağı tahmin ediliyor. Dünyada sadece Türkiye’de yaşayan yaklaşık 500 bitki türünün de yine HES’ler nedeniyle on yıl içinde yeryüzünden silineceği tahmin ediliyor. HES ve barajların zarar verdiği türler arasında Akdeniz foku gibi deniz canlıları da yer alıyor. Nehirlerin denize taşıdığı besin maddelerinin HES ve barajlar nedeniyle azalması sonucunda Akdeniz foku ve pek çok canlının nesli azalıyor.

Doğa Derneği Başkanı Güven Eken yaptığı açıklamada, “Kuşlar doğanın erken uyarı sistemleridir. Eğer doğada bir sorun varsa bunu ilk olarak oradaki kuşlardan gözlemlersiniz. Çünkü kuşların uçarak oraya terk etme kabiliyeti vardır. Son yayımlanan bu bilimsel rapor da bize gösteriyor ki Türkiye’de kuşların artık kaçacak alanları dahi kalmamış. Sayıları her yerde olağanüstü bir hızla azalıyor. Zengin Anadolu doğasına verilen bu zarar doğa dilinde başka türlü anlatılamaz” dedi.

Yapımı planlanan HES’lerin, kuşlar için olduğu kadar doğa ve kırsal yaşam için de büyük bir yıkım olacağını kaydeden Eken şunları söyledi:

“Türkiye’de ki canlı çeşitliliğinin yüzde 90’ına yakını Önemli Doğa Alanı dediğimiz Türkiye geneline dağılmış sınırları belli 305 alanda toplanmış durumda. Bu alanlar uluslar arası öneme sahip ve Anadolu’nun zengin biyoçeşitliliğinin devamı açısından korunması gereken alanlar.  HES ve barajlar nedeniyle bu alanların neredeyse tamamı tehdit altında. Eğer HES ve baraj projeleri hayata geçirilirse bu alanlarda yaşayan canlı türleri geri dönüşü olmayan bir şekilde yok olacak. Ne yazık ki bu bilimsel bir gerçek.”

yesilbilgi

Tabiatı Koruma Yasa Tasarısı’na İzmir Baro’su tepkili

2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nu değiştirmeyi amaçlayan “Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı” hükümet tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) sunuldu. Tasarıya çevreciler kadar hukukçular da tepkili. İzmir Barosu yaptığı yazılı açıklamada, tasarının yasalaşması halinde her türden koruma alanı ile ilgili doğal ve tabii sit kararları ve bu alanların doğal ve tabii sit statülerinin sona ereceğine dikkat çekiyor. Çevreyle biraz olsun haşır neşir olanlar çok iyi bilir ki, doğal çevreyi korumada yasaların arkasına dolanmanın moda olduğu ülkemizde bu değişikliklerin gerçekleşmesi adeta doğal hayatın idam fermanının imzalanması anlamına gelir.
İzmir Barosu’nun açıklamasındaki önemli bir husus da, tasarının genel gerekçesinde yer alan, “Avrupa Birliği (AB), Türkiye’nin birliğe katılma süreci içinde Çevre Faslını açmış bulunmaktadır. Bu çerçevede Türkiye’nin AB’ye üye olarak katılabilmesi için tabiatın ve biyolojik çeşitliliğin korunması gibi yerine getirmesi gereken bazı taahhütleri bulunmaktadır. Bu taahhütlerden bazıları; Kuş Direktifine uyum, Habitat Direktifine uyum, Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi ile Uluslararası Ramsar Sözleşmesi hükümlerinin yerine getirilmesi ve iç mevzuatın AB mevzuatı ile uyumlaştırılması” iddiasının asılsız olduğunu öne sürmesi. Baro’nun iddiasını destekleyen açıklaması aynen şöyle: “Öncelikle belirtmek gerekir ki, bu yasa Tabiatı ve Biyolojik Varlıkları korumaya ilişkin bir yasa değildir. Bu yasa, amaç maddesinde yazılı koruma kullanma dengesi ifadesi ile de açığa vurulduğu gibi; aslında korunması gereken alanların mevcut durumdan daha da fazla yapılaşmaya açılmasının, bu alanların, işletme ve yönetme adı altında piyasalaştırılması önünde hiç bir engel kalmaması amacıyla hazırlanmış bir yasadır. AB uyum süreci ile de bir ilgisi de bulunmamaktadır. AB ilerleme raporunda ‘endişe verici bir gelişme’ olarak ifade edilmiş bir kanun tasarısıdır.”
İzmir Barosu’nun diğer itiraz nedenleri de kısaca şunlar:
*Yasanın gerekçesinde “Tabiatı koruma konusundaki farklı kurumların yetkili olması yetki karmaşasına neden olmakta” denilmektedir ancak Baro, koruma alanları ve sorumlu kuruluşların incelenmesi halinde bu alanların yüzde 86’sının zaten Çevre ve Orman Bakanlığı’na bağlı olduğunun, Doğal SİT Alanları ile Doğal Varlıkların’ın Turizm ve Kültür Bakanlığı’ndan alınarak Çevre ve Orman Bakanlığı’na verildiğinin anlaşılacağına dikkat çekiyor.
*Kanun maddeleri tek tek incelendiğinde, yapılmak istenen değişikliğin vereceği zararın telafisinin çok uzun yıllar boyunca mümkün olamayacağı anlaşılmaktadır. Çünkü, Yasa’nın geçici 1. ve 2. maddesi her türden koruma alanı ile ilgili doğal ve tabii sit kararları ve bu alanların doğal ve tabii sit statüleri sona erdirilmektedir.
*15.madde ile ülke düzeyinde ‘’üstün kamu yararı’’ ve ‘’stratejik kullanımı ‘’gerektiren doğal sit alanlarında kullanma izni, intifa ve irtifak hakkının 49 yıla kadar süre ile Bakanla Kurulu Kararı ile verilebileceği hükme bağlanmıştır. Böylece otoyollar, nükleer santraller, boğaz köprüleri, HES’ler, kitle turizm tesisleri ve benzeri yatırımların önündeki koruma hukuku engeli kaldırılmıştır. İşte yasanın gizli amacı, tamamen Hükümetin kontrolü altında bulunan Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Kurulu tarafından çok kısa süre içinde rant getirecek projeleri 1.derecede doğal sitler, milli parklar ve tabiat alanlarında yaşama geçirmektir.
*Tasarının geçici 1. maddesine göre mevcut tüm statüler kaldırılacak , Bu alanlar tekrar isimlendirilecektir. Yapılacak bu yeniden değerlendirilme sonucu, koruma statüsü özellikleri taşımadığına karar verilenler artık korunmayacaktır. Koruma statüsü özellikleri taşıdığı anlaşılanların ise yasanın 9. maddesi ile belirlenen 13 korunan alan statüsünden hangisine girdiği saptanıp bu alanlara uygun statüler ihdas edilecektir.
*Koruma ya da koruma bölgesi dışına çıkarma ile ilgili bütün kararlar, ikisi sivil toplum kuruluşlarından, dördü akademisyen olmak üzere altı temsilci ile 16 çeşitli bakanlık bürokratlarından oluşacak yirmi iki kişilik, adına Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Kurulu denilen ve yapısı itibariyle idareye dolayısıyla hükümete bağlı bir kurul tarafından verilecektir.
*Yasa ile getirilen 13 korunan alan statüsünün uluslararası anlaşmalarda belirlenen standartlarda olmaması bir yana, bu alanların neredeyse tamamında her türlü kullanıma ve yapılaşmaya yol açacak düzenlemeler getirilmektedir.
*Yine, taraf olduğumuz uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan koruma statülerinden bahsedilmemiş bu statülerin ne olacağı belirtilmemiştir.
*Koruma statüsündeki 13 alanın 10’unun, mutlak koruma alanı dışında kalan kısımları, her türlü kullanıma ve işletmeye açılacaktır. Koruma statüsündeki, gen koruma alanı, tabiatı koruma alanı ve yaban hayatı geliştirme sahaları ile diğer 10 koruma statüsünün mutlak korunma alanlarında bile, Bakanlar Kurulu kararıyla ülke düzeyinde, üstün kamu yararı ve stratejik kullanımı gerektiren kullanma izni, intifa ve irtifak hakkı verilebilecektir.
*Koruma alanlarına ilişkin planlama yetkisi, Çevre ve Orman Bakanlığı’na ait olacaktır. Bu planlara uygun olarak, söz konusu koruma alanları 49 yıla kadar, intifa ya da irtifak tesisi suretiyle gerçek ve tüzel kişilerin kullanımına veya işletmesine verilebilecektir. Bu kanun kapsamındaki alanlar, Bakanlığın uygun görüşü alınarak turizm bölgesi ya da merkezi olarak da ilan edilebilecektir.
İzmir Barosu’nun açıklamasından da anlaşıldığı üzere, amaç Türkiye’nin yıllardır üzerinde titrediği doğal alanlarını, bir tutam yeşilini, kar amaçlı işletmelere açmaktır. Kızıldereliler, paranın yenmeyeceğini son balık tutulduğunda beyaz adamın da anlayacağını söyler. Bakalım bu tasarıyı hazırlayan, hiç çekinmeden, yetim hakkı, kul hakkı demeden oylamaya hazırlanan AKP’li milletvekilleri de paranın yenmeyeceğini bir gün anlayacak mı? Belki de onlar gerçekten para yiyordur. Dünya garip insanlarla dolu; kimbilir? Yanılmış olmayı ve bu tasarının TBMM’den geçemeyerek yasalaşmadığını yine bu mecrada kaleme almayı içtenlikle ümit ediyorum.
-Özgür Gürbüz-

Bulgaristan da sınıra ‘duvar’ örüyor

0

Bulgaristan’da yayınlanan Dnevnik gazetesine göre, Sofya şap hastalığıyla mücadele programı çerçevesinde evcil ve yaban hayvanlarının geçişinin engellenmesi için Türkiye sınırına 143 kilometre uzunluğunda tel örgü çekmeyi planlıyor.

Gazete, planın Avrupa Komisyonu’ndan maddi destek sağlanması halinde hayata geçeceğini belirtti.

Bulgar yetkililer, Türkiye sınırındaki Rezve Deresi bölgesinde şap hastalığı tespit edildiğini söylüyor.

Hastalık nedeniyle 200 kadar büyük ve küçükbaş hayvanın imha edileceği açıklandı. İmha edilecek hayvanlar arasında Türkiye’den girdiği iddia edilen büyükbaş hayvanlar da var. (Ntv)

Tunus halkı değişim ümidini bırakmıyor

Tunus’ta eski diktatör Zeynülabidin bin Ali’yi ülkeden uzaklaştırmayı başaran protestolar olayların seyrine müdahil olmaya devam ediyor. Ülkede oluşturulan milli mutabakat hükümetinin yapısını bir aldatmaca olarak gören ve Tunus şehrinde toplanan çoğu sendikalı yüzlerce protestocuya polis gözyaşartıcı bombayla müdahale etti. Hâlihazırda ülkede olağanüstü hâl geçerli ve üç kişiden fazla bir kalabalığın biraraya gelmesi yasak.

Protestocular, eski diktatör İbn Ali’nin döneminde iktidarda olan Anayasal Demokrasi Hareketi (RCD) mensubu isimlerin ülkeyi seçimlere taşımak için oluşturulan milli mutabakat hükümetinde Dışişleri, İçişleri, Savunma ve Başbakanlık gibi kilit noktalar dahil sekiz bakanlığı almış olmasından rahatsız. Salı günü dört bakan çoğu Tunuslu’nun yolsuz olarak gördüğü eski hükümet mensuplarıyla kabine toplantısına katılmamakta ısrar gösterdiler. Bunun evvelinde, yine ayni gün, ikisi sendika bağlantılı üç bakan hükümetten istifa etmişlerdi. Tüm bu protestolara cevaben Cumhurbaşkanı Vekili Fuad el-Mubaza ve Başbakan Muhammed el-Gannuşi RCD’den istifalarını açıkladılar.

Eski muhalefet partisi et-Tecdid de RCD mensubu bakanlar bu partiden istifa etmezlerse milli mutabakat hükümetinden çekileceğini açıklamıştı. Sakıt diktatör İbn Ali’nin önde gelen kritiklerinden Cumhuriyet için Kongre (CPR) lideri insan hakları savunucusu Munsif el-Merzuki de sürgünden ülkeye geri döndü, ve ilk açıklamaları bu hükümetin aranan hükümet olmadığı, eskinin devamı olduğu ve ayrılması gerektiği doğrultusundaydı. El-Merzuki ayni zamanda Tunus’ta iyi bir bürokrasi olduğunu ve yolsuz eski hükümet gittikten sonra işlerin daha iyi yürür olduğunu ekledi.

Tunus Protestoları
Tunus'ta protestolar devam ediyor

Sendikalar ve internet aktivistleri öncülüğünde bir devrim

Tunus Sendikaları Genel Birliği (UGTT), eski RCD mensubu tüm bakanların geçici hükümetten ayrılmasını istediklerini, sadece başbakan için bir istisnanın sözkonusu olabileceğini açıklıyor. Şu ana kadar Tunus’taki ayaklanmalar internet üzerinden amorf bir hareket olarak şekilleniyor ve en kuvvetli ifadeler sendika sözcüleri tarafından geliyor. Gerçek bir halk devrimi olduğu sinyallerini veren harekette her hangi bir liderlik ya da merkez olgusu oluşmuş değil. Dini veya partiler siyasetiyle alâkalı her hangi bir tema öne çıkmıyor. Protestocuları biraraya getiren temel sorunlar özgürlük, yolsuzluk ve işsizlik. Başta Cezayir ve Mısır, bölge devletleri benzer hareketlerin kendi ülkelerinde de gelişmesinden endişeli.

Pazar günü Anayasa Konseyi, halk ayaklanması üzerine ülkeyi terk eden Zeynülabidin bin Ali yerine Meclis Sözcüsü Fuad el-Mubaza’yı Cumhurbaşkanı Vekili tayin etmiş, el-Mubazza ise eski hükümet başbakanı Muhammed el-Gannuşi’ye ülkeyi seçimlere taşıyacak bir milli mutabakat hükümeti kurma görevini vermişti. Yeni hükümet, Aralık ortasından beri devam eden protestolarda ölü sayısının 78 olduğunu açıklıyor.

(Yeşil Gazete, BBC, al-Jazeera English, al-Jadaliyya)