Ana Sayfa Blog Sayfa 5135

Yok öyle yağma! – Balçiçek İlter

“İNSANLAR niye birbirine bağırıyor biliyor musun?” dedi Psikiyatr Cem Mumcu…
Bilemedim cevabı… Öfkelendikleri için mi? Haksızlığa tahammül edemedikleri için?
“Hayır!” diye devam etti. “Korktukları için…” Sonra bir anısını anlattı: “Geçenlerde bir taksi şoförüyle müthiş bir kazadan kıl payı kurtulduk. Direksiyon başında tir tir titriyordum. Öyle gergindim ki arabayı keskin bir frenle durdurdum, kapıyı açtım. Baktım taksici de inmiş aşağı, o benden daha da öfkeli. Kesin gireceğiz birbirimize, adam bana bağırmaya başladı, tam aynı tonda cevap vereceğim, bir anda ne olduysa ağzımdan şu cümle döküldü: ‘Çok korktum be kardeşim!’ Karşımda bana bağırıp çağıran adamın yüzü aniden değişti, salladığı kolları bedeninin yanına düştü, özür dilerim ağabeycim dedi, ne oldu anlamadım!”
Cem Mumcu’nun teorisine göre, karşımız-dakine duygularımızın nedenini açıklarsak, bağırıp çağırmaya, kavga etmeye sebep kalmıyor. Örneğin, karşımızdaki adam ya da kadın bizi rahatsız eden bir davranışta buluyorsa, “Yapma bunu çünkü beni kırıyor, yapma çünkü ölesiye korkuyorum, yapma bu davranış beni öfkelendiriyor çünkü… ” diye başlayan cümleler kurduğumuzda karşımızdakinin olumlu yanıt vermemesi mümkün değil. Mümkün değil de…
Nerede bizde o cesaret? Korktuğunu, kırıldığını, kendini kötü hissettiğini söylemek günümüzde eziklikle eşdeğer. Oysa öylesine çok korkuyoruz ki olan bitenlerden. Korktukça, korkutuldukça bir kenara sıkıştırılmış kedi misali saldırıyoruz! Bağırıp çağırıp karşı tarafı sindirmeye çalışıyoruz. Oysa ürkmüş, korkmuş, endişelenmiş çocuklarız sadece!

Cuma gecesi yakın bir arkadaşımdan mesaj geldi… “Burada olmalıydın, Açıkhava karıştı”
diye… Sonrasını anbean “Messenger”dan detaylarıyla izledim önce fotoğraflarla, ardından protestoları kendi kulağımla dinledim! Teknoloji acayip bir şey, korkutucu! Olayı herhalde hepiniz biliyorsunuz. “Buica ve Suyun Kadınları” konserinde Tuncelili, Kürt sanatçı Aynur Doğan sahnede Kürtçe şarkı söylediği için protesto edildi. Pardon sosyal medyada ağzıma geleni hemen o dakikada yazdığım için, gelen tepkilerden anlıyorum ki, protesto söylediği ilk Kürtçe şarkıya değilmiş, sonrasında niye Kürtçe devam etmiş, niye Türkçe söylememiş? Ne fark eder sevgili okuyucu? Ne fark eder? Açıkhava-‘yı Caz Festivali için dolduran kalabalığa hep beraber bakalım… Paralı, kalburüstü, okumuş olduklarına kuşku yok herhalde! Hani beyaz Türk cinsinden! “Madem şehitler dışında başka bir şey düşünmüyorlardı niye koştur koştur konsere gittiler” hamasetini yapacak değilim. Ama o kalabalık o gece bir sanatçıya, bir kadına büyük bir ayıp işledi… Aynur Doğan, Kürtçe ağıdını okudu, ardından ikinci Kürtçe şarkıda protestolar başladı. Sahneye minderler, pet şişeler fırlatıldı. Tabii ellerine ne gelirse onu fırlatır bu sizden benden üstün azınlık, Ahmet Kaya’ya çatal bıçak, Aynur Doğan’a pet şişe! Ve bu tepki Açıkhava’yı dolduran dinleyicilerin yüzde 30’unun tepkisiydi. Az buz bir oran değil yani. Sonrasında İstiklal Marşı okumaya kalkmalar, Aynur Doğan sahneden ininceye kadar yerlerini terk edenler, ıslıklar, yani primitif insanın yapacağı her tür gösteri… Kısaca, o gece “Beyaz Türkler” Aynur Doğan’a haddini bildirdi ve rahat etti! Zamanında Ahmet Kaya’ya da yapmıştık, Hrant Dink de nasibini aldı “burnunu sokmaması” gereken konulara girdiği için, “milletin iradesi” diye diye içimize fenalık getirdikleri Meclis’te aynısını yaklaşık 300 bin oyla seçilen Merve Kavakçı’ya da yaptık! Bugün ise 13 canımızı kaybetmenin “sözde” acısıyla bir sanatçıya daha haddini bildirdik. Sözde acı diyorum; çünkü bir dile, bir kimliğe düşman olmanın o acıyla, o gençleri toprağa vermekle falan ilgisi yok. O şehitlerin birkaçının evinden Kürtçe ağıtlar yükseliyordu, acaba haberiniz var mı? Kimliğimiz insanlığımızın bir parçasıysa değerlidir; insanlıktan çıkarıyorsa o kimliğe lanet olsun, Türk ya da Kürt! Şiddet maalesef her türden ırkçı, şoven ve faşistin sesini yükselmesine ve küstahlaşmasına sebep oluyor. Özgürlükçü demokratlar ise siniyor, sindiriliyorlar! Şiddet arttıkça had bildirme güdüsü artıyor! Ahmet Kaya’ya 10. Yıl Marşı, Aynur Doğan’a İstiklal Marşı… Ama bugün farklı! Kimse kusura bakmasın ama bu öfkeli kalabalığa ortalığı bırakacak değiliz! Yok öyle yağma! Bu topraklar hepimizin, bu kültürler, bu kimliklerle gurur duyuyoruz. Açıkhava-‘da İstiklal Marşı söyleyenlere gelince… Komiksiniz, acınası haliniz var! Öylesine acınası ki bilmeye, görmeye, tanımaya bile çalışmadığı bir kimlikten, bir dilden korkan küçük çocuklar gibisiniz. Korktukça saldırıyorsunuz. Ama yemezler! Bu sefer olmaz! Bu ülke bu faşist kafadan çok çekti, bu kafa sayesinde çok kanlar döküldü, çok canlar gitti… Bu ülkenin tüm çocuklarını sizlere emanet etmeye hiç ama hiç niyetimiz yok! Bence bırakın korkularınızı bir tarafa, anlamaya çalışın ve aynaya bakın!

Balçiçek İlter / Habertürk

Muhteşem final pes etmeyen Japonya’nın

Almanya’da düzenlenen Kadınlar Dünya Kupası’nın şampiyonu Amerika Birleşik Devletleri’ni yenen Japonya oldu. Normal süresi 1-1, uzatmaları ise 2-2 biten karşılaşmayı penaltılarla Japonya kazandı ve tarihlerinde ilk defa Dünya Şampiyonu oldu.

Maç içerisinde iki kere öne geçen Amerika Birleşik Devletleri, Japonya’nın beraberliği sağlamasını engelleyemedi. Penaltılara kalan karşılaşmayı 3-1 Japonya kazandı. ABD ilk üç penaltının hepsini kaçırırkene Japonya ise üçte iki isabet sağlayarak büyük bir avantaj yakaladı. Wambach’ın gole çevirdiği penaltıdan sonra 11 metreye gelen Kumagai topu ağlarla buluşturdu ve kupayı Japonya’ya getirdi.

 

NTV’de altın madencilerine “yeşil kürsü”

Geçen Pazartesi günü NTV’de yayımlanan Yeşil Kürsü programı, çevreciler tarafından Efemçukuru altın madeni lehine propaganda yapıldığı gerekçesiyle eleştiriliyor. (Programı izlemek için TIKLAYIN)

Nedim Hazar tarafından hazırlanarak her Pazartesi NTV’de yayımlanan Yeşil Kürsü programının 12 Temmuz tarihli bölümü Tüprag şirketi tarafından İzmir’in Menderes ilçesine bağlı Efemçukuru Köyü’nde kurulan ve deneme üretimine başlayan altın madeni ile ilgiliydi. Programda madeni işleten şirketin yetkililerine ve madende çalışan köylülere daha fazla yer ayrıldığı, altın madenlerinin doğaya ve İzmir’in su kaynaklarına yönelik yarattığı tehdidin üzerinin örtüldüğü yorumları yapılıyor.

Gerçekten de programda kürsüye çıkarak söz alan köylülerin, kendilerinin de çalıştığı madeni övdükleri ve şirket yetkilileriyle yaptıkları tartışmanın daha çok almaları gereken fark parasının ödenmemesi üzerine olduğu görülüyor. Programda çevrecilerin ve uzmanların görüşlerine de yer veriliyor, ancak programın bir yerinde maden yetkilileriyle görüşüldükten sonra sunucu tarafından “görünüşe bakılırsa doğaya uyumlu bir madenle karşı karşıyaydık” şeklinde yorum yapılıyor.

Öte yandan programın yapımcıları altın madenine karşı çıkanların ve uzmanların da görüşlerine yer verdiklerini, ancak çevrecilerin programın köyde yapılan çekimlerine katılmadıklarını belirterek itirazlara hak vermiyor, tarafsız bir program yaptıklarını söylüyorlar.

Arif Ali Çangı: “Baypas edildiğimi hissettim.”

Peki gerçekten çevrecilerin görüşlerine yeterince yer verildiği doğru mu? Yeşil Gazete olarak görüşlerine başvurduğumuz Elele Hareketi üyesi ve İzmir Barosu Avukatı Arif Ali Çangı bu fikirde değil. Efemçukuru altın madenine karşı mücadelede başı çeken isimlerden biri olan Av. Arif Ali Çangı, programın yapımcılarının kendisine ulaşarak altın madeninin olası çevresel sorunları ile ilgili uzman görüşü istediklerini, programın çekileceği günlerde kendisi çok uygun olamadığı için yapımcıları gerekli uzmanlara yönlendirdiğini belirterek, programı izlediği zaman hayal kırıklığı yaşadığını söylüyor. Çangı programla ilgili şu yorumu yapıyor:

“Programın ekolojik sorunlara da değinmesine rağmen, bir bütün olarak ele alındığında, altın madeni aleyhine oluşan kamuoyunu kırmaya yönelik işlev gördüğünü farkettim. Görüşleri alınan uzmanlara çok az yer verildiği gibi, Elele Hareketi dönem sözcüsü Şeyma Gümüştüs’ün görüşleri hiç kullanılmadı. Ayrıca kendimin de baypas edildiğimi hissettim”.

Şeyma Gümüştüs: “Görüşlerimi aldılar, ama yayımlamadılar.”

Kendisine telefonla ulaştığımız Elele Hareketi dönem sözcüsü Dr. Şeyma Gümüştüs ise program yapımcılarının kendisinin görüşlerini de aldıklarını, ancak programda yayımlamadıklarını söylüyor. Program için yapılan çekimde bu altın madeninin İzmir’in içme suyu ihtiyacını karşılayan Tahtalı Barajı’nın havzasında bulunduğunu, madende işlenen toprağın sağlığa zararlı ağır metallerden zengin olduğunu söylediğini belirten Gümüştüs, şirket yetkililerinin sadece elde edecekleri kârla ilgilendiklerini söylüyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Doğal halde bu ağır metallerin zararsız olduğunu, altının ayrıştırma işlemleri ile serbestleşeceğini, havaya ve toprağa karışacağını, havaya karışanın asit yağmuru ile yeryüzüne döneceğini, toprakta bırakılanın da asit drenajı ile yeraltı sularına karışacağını belirttim. Kanada kökenli Tüprag A.Ş.’nin bu sorunlarla ilgilenmek istemediğini, tek düşüncelerinin elde edecekleri kar olduğunu, bekledikleri net karın bugünün rakamları ile 1 milyar dolar olduğunu dile getirdim.”

“Çevreciler teknik, şirket temsilcileri ise anlaşılır bir dille konuşuyorlar”

Kendisiyle görüştüğümüz Yeşil Kürsü programının yapımcısı Nedim Hazar ise yöneltilen eleştirileri şöyle yanıtlıyor:

“Öncelikle bu programın formatı bir demokratik, serbest kürsü olmasıdır. Konunun tarafları gelir ve kürsüde özgürce görüşlerini dile getirirler, biz tarafsız kalırız. Buna rağmen kürsüye gelmeyen uzmanların ayağına biz gittik ve görüşlerini aldık. Diğer taraflar ise bizzat kürsüye geldiler. Görüşünü aldığımız Dr. Şeyma Gümüştüs’ün konuşmasını ise mikrofon sorunu ve yer-zaman darlığı gibi teknik olumsuzluklar nedeniyle yayımlayamadık. Programın Tüprag lehine propaganda gibi algılanmasının en önemli nedeni çevreci uzmanların halkın kolay anlayamayacağı düzeyde teknik bir dil kullanmaları, Tüprag temsilcilerinin ise çok anlaşılır bir dille kendilerini savunmalarıdır.”

Bergama mücadelesinden beri süren tartışma

Altın madenlerine karşı Bergama’dan bu yana büyük mücadele yürüten çevre ve ekoloji hareketlerinin sözcüleri, yıllardır karşı çıktıkları Efemçukuru altın madeninin tam da üretime başlamak üzereyken “yeşil kürsü” isimli bir çevre programı tarafından aklanmaya çalışıldığını düşündükleri için büyük hayal kırıklığı yaşamış durumdalar.

Bir yandan NTV de tarafsız habercilikten uzaklaştığı yönünde eleştiriliyor. Dolayısıyla bu tartışma daha uzun süre devam edecekmiş gibi görünüyor.

Haber: Ali Uçarman – Yeşil Gazete

Beyoğlu artık Refik’siz

Refik Aslan

Fikret Adil’in kaleminden okuduğumuz Asmalımescit sokağının bohem günlerinin anılarını bugünlere taşıyan son isimlerden biri olan Refik Aslan hayatını kaybetti.

Beyoğlu Asmalımescit bölgesindeki Sofyalı sokağında işlettiği kendi adını taşıyan meyhanede günümüz gençliğine meyhane kültürünü sevdirmeye çalışan Refik Aslan, yakın zamanlara kadar gündüzleri pencere önünde akşam yemeği hazırlıkları için barbunya ayıklarken görülürdü. Sunduğu lezzetli mezelerinin yanında müşterileriyle tek tek ilgilenen Refik, kendi alanında bir ekol oluşturmuştu.

Bölgedeki pek çok meyhaneciyi yetiştiren Refik Aslan sadece müşteriler için değil, meyhane sahipleri için de bir hoca gibiydi. Bölgenin en popüler meyhanelerinden Yakup 2’ yi çalıştıran Yakup’un Refik Aslan’ın yeğeni olduğu bilinirdi. İkili her akşam birbirlerinin meyhanelerine içki içmeye uğrar, bu arada müdavimlerine de bir nevi yoklama yapmış olurlardı.

Refik meyhanesi yıllardan beri aynı zamanda Refik’in kişisel dostu olan bir çok entelektüelin uğrak yeriydi. Refik Aslan New York Times gazetesinin kıdemli İstanbul temsilcisi Stephen Kinzer tarafından 2000 yılında cumhurbaşkanlığına aday gösterilmişti.

Refik Aslan, Rize’nin Hemşin’inden 1938’de Asmalımescit’e gelerek dönemin ünlü lokantası Fischer’de  bulaşıkçılıkla mesleğe ilk adımını atmış. Bulaşıkçılıktan komiliğe kadar her işte çalışan Refik, şef olduktan sonra adını taşıyan meyhanesini 12 Mart 1954’te Sofyalı Sokak’ta açmış.

Refik Aslan’ı birkaç yıl önce kendisiyle yapılan bir söyleşiden bir pasajla analım:

Refik’in mezeleri çok ünlü. En güzel mezelerden birinin tarifini verseniz bize.

Öyledir, ama ben tarif veremem. Tarifle güzel olmaz. Ben artık mutfağa girmiyorum, aşçılarım var. Onlar yapıyorlar, ben yine kontrol ederim. Artık isterlerse arnavut ciğeri, yumurtalı hamsi falan kalkıp yapıyorum, bir de kendi evimde yapıyorum. Mutfağı seviyorum. Mesleğimde en çok sevdiğim iş bulaşık yıkamak. Kaç seneye kadar bulaşık yıkadım ben. İlk işim o çünkü. Hala da yıkarım.

Rakının yanına hangi yemek yakışır?

Bu mideye bağlı, neyi istiyorsan. Eskiden rakı dedin mi hemen meze gelirdi akla. Mesela pilaki şart. Şimdi değişti, soslu patlıcan var mı diye soruyorlar mesela. Çeşit çok artık. Şimdi Küçük Bebek’te Niko vardı, kaç sene evvel. Ben de biraz palazlandım, oraya götürdüler. 7-8 kişi gittik. Hemen pilaki geldi masaya. Herkes bir kaç kaşık aldı, attılar tabağı denize. Ben şaşırdım, sonra pilaki gelmedi dediler, bir daha istediler. O zaman öyleydi, pilaki esastı. Rakı çok mezeyle değil, az ama öz mezeyle içilir. Pilaki fasulyeyle yapılır. İçine böyle az sarmısak koyacaksın, içine güzel gözüksün diye ince ince havuç atarsın, kuşbaşı patates doğrarsın, kereviz doğrarsın kokusu güzel olsun diye. Eşek fasulyesi derler, iri fasulye, şimdi onunla yapıyorlar, moda oldu. Önceden bunu kimse yemezdi. Kendin yapar, kendin beğenmezsin. Mesela Hanım yaşarken, evde otururuyoruz. Aklıma bir meze gelir, kalkar yapardım. Alır rakımı yanıma bir yandan içer bir yandan hazırlardım.

Refik Arslan, Tarabya Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından toprağa verildi.

(Yeşil Gazete)

İnsan Hakları Derneği 25 yaşında

Türkiye’de 12 Eylül döneminin ardından insan hakları mücadelesini başlatan ilk örgüt olan İnsan Hakları Derneği bugün 25 yaşına basıyor.

12 Eylül askeri darbesinin ardından yüz binlerce kişinin gözaltına alındığı, işkenceden geçirildiği, gözaltında kayıpların yaşandığı ve cezaevlerinin siyasi tutuklularla dolu olduğu bir dönemde, bir avuç cesur insan hakları savunucusu tarafından 17 Temmuz 1986 tarihinde kurulan dernek, bugün var olan çok sayıda insan hakları kuruluşunun öncülüğünü yaptı. Derneğin halen 28 ilde şubesi, 7 ilde temsilciliği bulunuyor.

Aralarında insan hakları hareketinin öncülerinden Didar Şensoy, Emil Galip Sandalcı, Mustafa Ekmekçi, Nevzat Helvacı, Muzaffer Erdost gibi isimlerin de olduğu 98 kişi tarafından kurulan İHD, cezaevi koşullarının iyileştirilmesi ve adil yargılanma hakkının sağlanması için çalışmasının yanı sıra işkenceye, ölüm cezasına, yargısı infazlara, kayıplara ve her türlü ayrımcılığa karşı uzun soluklu ve cesur bir mücadele yürüttü; düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü savundu.

Özellikle Doğu ve Güneydoğu illerindeki şubelerinde çok sayıda yöneticisi ve üyesi öldürülen, 1998’de o zamanki genel başkanı Akın Birdal dernek merkezinde silahlı saldırıya uğrayan İHD, bütün bu saldırılara karşı insan haklarını savunmaya devam etti, Türkiye’de insan hakları standartlarının ve özgürlüklerin geliştirilmesine büyük katkıda bulundu.

1991 yılında kurulan Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV) da kurucuları arasında olan dernek, aynı zamanda, Uluslararası Ceza Mahkemesi Koalisyonu’nun (UCMK) kurucusu, Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu’nun (FIDH) ve Avrupa-Akdeniz İnsan Hakları Ağı’nın (EMHRN) üyesi.

İnsan Hakları Derneği, kuruluşunun 25. yılını, bugün Ankara’da düzenleyeceği bir resepsiyonla kutlayacak.

(Yeşil Gazete)

 

Muslera Yarı Finalde

Arjantin’de devam eden Copa America’da çeyrek finalde evsahibi Arjantin’i penaltı atışları sonucu 5 – 4 mağlup eden Uruguay yarı finalde. Galatasaray’ın yeni transferi Uruguay kalecisi Muslera maç sırasında yaptığı kurtarışlarla uzun zamandır kalesini emin bir eldivene teslim edemeyen Galatasaray taraftarının yüreğine su serpti.

Maça Uruguay hızlı başladı. 6. dakikada Forlan’ın serbest vuruşu en son Diego Perez’in önünde kaldı. Bu futbolcu da düzgün bir vuruşla topu Arjantin ağlarına gönderdi. 18. dakikada ise Arjantin’in eşitlik sayısı geldi. Kıvrak çalımları ile ceza sahası içine süzülen Messi, Higuain’i gördü. Tecrübeli golcü bu fırsatı kaçırmadı.

38. dakikada Uruguay’ın golünü kaydeden Perez’in 2. sarı kartı görerek oyun dışı kalmasının Arjantin’in işini kolaylaştıracağını düşünenler günün kahramanı Muslera’ya takıldı. 87. dakikada ise 2. sarı karttan oyun dışı kalan isim Arjantin’in kaptanı Mascherano oldu. Uzatmalarda her iki ekibin de eşitliği bozamaması nedeni ile penaltı atışlarına geçildi. Penaltı atışları sonunda 5 – 4 üstün gelen Uruguay geçen sene Güney Afrika’da gerçekleşen Dünya Kupasının ardından Copa America’da da adını yarı finale yazdırdı.

Gene 16 Temmuz Gene Uruguay

Maçın tarihi ilginç bir anekdotu da gündeme getirdi. Arjantin’i kendi sahasında deviren Uruguay, 16 Temmuz 1950’de aynı şeyi Maracana stadında Brezilya’ya da yapmıştı. İlk defa dünya şampiyonu olacağına kesinkes inanan 120bin brezilyalı tarafından hıncahınç doldurulan Maracana’daki efsanevi maçı 2 – 1 kazanan Uruguay o zamanki adı ile Joules Rimet kupasının sahibi olmuştu.

Uruguay, yarı finalde kupanın süpriz ekibi Peru ile karşılaşacak. Turnuvaya eleme gruplarındaki en iyi 3. takım kontenjanından gelen Peru çeyrek finalde hiçkimsenin beklemediği şekilde Kolombiya’yı 2 – 0 geçerek safdışı bırakmıştı.

– Yeşil Gazete –

Sinema salonları boş kaldı

Antrakt Sinema Gazetesi’nin verilerine göre Türkiye’de 2011 yılının ilk ayında sinemaların doluluk oranı sadece yüzde 10. Son yapılan sayımlara göre yaklaşık 2 bin adet sinema perdesi bulunuyor. Perde sayısı aynı zamanda toplam salon sayısını da gösteriyor. Sinema salonlarının ortalama koltuk adeti ise 135 olarak hesaplanıyor. Gösterimler ise günde ortalama beş seans üzerinden yapılıyor.

2011 yılında tamamlanan 26 gösterim haftası sonucunda sinemalarda 23 milyon 141 adet bilet satışı gerçekleşti. Bu bilet satışı karşılığında 214 milyon 649 bin hasılat elde edildi. 2011’in ilk yarısında vizyona çıkan 44’ü yerli yapım toplam 158 yeni filme ortalama 150 bin seyirci düşerken 2010 yılında bu rakam film başına 180 bin olarak kayıtlara geçmişti.

En fazla hasılatın ve bilet satışının gerçekleştiği haftada Türkiye sinemalarında mevcut 2 bin salonun genel doluluk oranı yüzde 24’e ulaşabildi. 2011’in ilk altı ayında ise toplam doluluk oranı yüzde 10 oldu. Bir günde sinemaya giden kişi sayısı ortalama 127 bin, bir biletin ortalama satış fiyatı ise 9.27 lira olarak hesaplandı.
Aylara göre bakıldığında ise en fazla bilet satışı hasılatının ocak ayında yapıldığı görülüyor. 2011’in ocak ayında 67 milyon hasılat ile 7 milyon 200 bin bilet satışı gerçekleşti.

21 yılda 503 milyon bilet
Türkiye’de sağlıklı sinema gişe verileri 1990 yılında Saim Yavuz öncülüğünde Antrakt Sinema Gazetesi tarafından tutulmaya ve kamuoyuyla paylaşılmaya başlandı. Şimdilerde bu görevi Saim Yavuz’un oğlu sinema yazarı Deniz Yavuz üstleniyor. Deniz yavuz’un verdiği bilgiye göre 1990 yılından bu yana sinema gişelerinde 503 milyon sinema bileti kesildi. 1990’dan 2011 mayıs ayı ortasına kadar 4 bine yakın yabancı film ve 540 adet Türkiye yapımı film gösterime girdi. (Radikal)

Ehliyet ‘süzgeç’ten geçti!

0

Avusturyalı bir ateist, sürücü ehliyetindeki fotoğrafında başına “makarna süzgeci” giyme izni elde etti.

Niko Alm isimli Avusturya vatandaşı, süzgecin dini inancı olan ‘pastafaryan’lığın bir gereği olduğunu belirtti. Avusturya polisi, fotoğrafta Alm’ın yüzü tamamen göründüğü için ehliyetin verilmesinin kararlaştırıldığını açıkladı.

Avusturya medyası önceki gün bu ilginç gelişmeyi duyururken Alm, resmi makamların onayını aldıktan sonra, otomobil kullanmaya ‘psikolojik açıdan’yeterli olduğunu ispatlaması için doktor raporu istendiğini ve bunu yerine getirdiğini belirtti. The Church of the Flying Spaghetti Monster (Uçan Spagetti Canavarı Kilisesi) mensubu olduğunu söyleyen Niko Alm, merkezi ABD’de olan bu inancın mensuplarının kendilerine ‘pastafaryan’adını verdikleri kaydetti.  Grubun web sayfasında, The Church of the Flying Spaghetti Monster’da izin verilen tek dogmanın, dogmanın reddi olduğu belirtiliyor.

“Türküleri değil, silahları susturalım!”

15 Temmuz’da Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesinde İKSV’nin organize ettiği İstanbul Caz Festivali kapsamında gerçekleştirilen “Suyun Kadınları-Mujeres de Agua” adlı konserde sahneye çıkan Aynur Doğan, Kürtçe şarkılarını söylerken bir grup seyirci tarafından sloganlarla, sahneye atılan minderler ve pet şişelerle susturulmaya çalışıldı.

Barış İçin Sanat girişimi bu gelişmeleri protesto etmek ve susturulması gerekenin türküler değil silahlar olduğunu vurgulamak için 18 Temmuz Pazartesi günü saat 11:00’de Cezayir Restaurant’ta bir basın toplantısı, 21 Temmuz saat 19:00’da da Beyoğlu Tünel Meydanı’nda “Barışalım Yeter Yürüyüşü” düzenleneceğini duyurdu.

Çağrı metnine facebooktan ulaşılabilir.

– Yeşil Gazete –

Türkiye’de 35 milyon kişi internet kullanıyor

Türkiye’de, internet kullanıcı sayısı son 10 yılda 2 milyondan 35 milyona yükselerek, yüzde 1750 arttı.

Dünya İnternet İstatistikleri sitesinden derleneni bilgilere göre, Kuzey Amerika ülkelerinde nüfusun yüzde 78,3’ü internet kullanıcısı. Yaklaşık 310 milyon nüfuslu ABD’de internet kullanıcı sayısı 245 milyondan fazla. 34 milyon nüfusu ile Kanada’da ise yaklaşık 27 milyon kullanıcı var. Bu kıta kapsamında değerlendirilen Bermuda, Grönland ve St Pierre & Miquelon’da da kullanıcı sayısı hızla artıyor.

Siteye göre en çok internet kullanıcı sayısı Asya kıtasında. Yaklaşık 3 milyar 900 milyon nüfuslu bu kıtada 922 milyon internet kullanıcısı var. Kıtanın doygunluk oranı yüzde 24’e yakın. Bu kıtada özellikle geniş bant internet erişiminde büyük çalışmalar yapan Güney Kore, 48 milyonluk nüfusunun 39 milyonunu internete bağladı ve doygunluk oranı yüzde 81’e yaklaştı.

Ancak en büyük artışı Afrika yaptı. Yaklaşık 1 milyar nüfuslu kıtada 2000 yılında sadece 4,5 milyon internet kullanıcısı varken 10 yılda bu rakam yüzde 2 bin 527 artışla 118 milyonu aştı. Bu kıtada Kongo Demokratik Cumhuriyeti, 10 yıl önce sadece 500 kişi olan kullanıcı sayısını yüzde 100 bin artırarak 503 bin kişiye çıkardı.

Avrupa kıtasında ise 85 milyonluk nüfusunun 65 milyonu internete bağlayan Almanya en çok internet kullanıcısına sahipken, Norveç, 4,691 milyonluk nüfusunun 4,431’ini internete bağlayarak doygunluk oranını yüzde 94,4’e yükseltti.

Bilişim ve teknolojiye son yıllarda büyük yatırımlar yapan Türkiye’de, internet kullanıcı sayısı 2000’li yılların başında Uluslararası Telekom Birliği’ne (ITU) göre yaklaşık 2 milyon iken son 10 yılda yüzde 1750 arttı.

Türkiye, yaklaşık 78 milyonluk nüfusunun 35 milyonunu internete bağlarken, nüfusa göre doygunluk oranı yüzde 44’ü geçti.