FIFA kokartlı eski hakem olan ve futbol yazarlığı/yorumculuğu yapan Ahmet Çakar, twitter’da gece yarısı operasyonuna imza attı. Çakar, Galatasaray’ın Şampiyonlar Ligi’ne katılan ilk Türk takımı unvanını kazandığı 1993 yılındaki Manchester United maçının şaibeli olabileceğini iddia etti.
Ahmet Çakar, 1993 yılında oynanan 3-3’ün rövanşında Manchester United ile golsüz berabere kalarak Şampiyonlar Ligi’ne katılan Galatasaray’ın bu başarısının ardından gizli gerçekler olduğunu ima etti.
Çakar, geceyarısı attığı twitlerle yine gündem yarattı. İşte Ahmet Çakar’ın twitleri:
*20 yılda hakem hataları ve tuhaf işlerden 3 Büyükler fazlaca yararlanmış ama en çok da Galatasaray yararlanmıştır laflarımı tv’lerden çok duymuştunuz
*Mesela her şey düzgün olsa idi; G.Saray İstanbul’da M.United’ı eleyip ilk kez Şampiyonlar Ligi’ne giremezdi.
*GS’lilerin milat dediği maçı siz bir de Sami Çölgeçen, Kurt Röthlisberger ve Adnan Polat’a sorun.
*ağır idda .ben ve sami colgecen birlikte bir odaya gireceğiz KURAN ı da masaya koyacağız ve göz göze gelip en sevdk.üzerine yemin edecegiz
*ben diyecegim ki 2 kasım 1993 gecesini hatırlıyor musun sami abi o soguk geceyi hani sarıyer urcan da yenilen balıkdan sonra saat 24.00
*sami gozlerime bakarak eee diyecek. saat 24.00 sularında kurt rötlisberger sana *ı can help you because tomorrow is very import.for turkey
*and gs*dedimi demedi mi diyeceğım.elimiz kuran da ve en sevdiklerimizin üzerine yemin ederek.
“Masum değiliz hiçbirimiz”
*aynı kurt rötlisberger avrupada bazı takım ve milli takımların [turk de var]hakem baglama oper.larında kullanılmıs ve isvicre polısı
*tarafından yakalanmıştır.türkiye operasyonlarında kod adı Rahmi idi ona bu kod adını bulan ve takan eski tff bsk.leven bıcakcı idi
*bunları ve daha fazlasını cok kisi bilir ama konusmaz.herkes 3 maymunu oynar.
*beni üzen su a.yıldırım ın okudugum tapeler sonrası işe kesin bulastıgı kanaatindeyim.ama turk futbolundakı tüm pıslıgın ihalesı ona kaldı
*arkadaslar uykum geldi yatıyorum.iyiniyetime inanın ya da inanmayın ama eller günahkar diller günahkar.MASUM DEGILIZ HICBIRIMIZ
Ernest Hemingway‘den Panait Istrati‘ye, Dostoyevski‘den Puşkin‘e, geçmişin ve günümüzün önemli edebiyatçıları, eşsiz güzelliklerin başkenti İstanbul’u eserlerinde farklı bakış açılarından yansıttılar.
Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğünün ”Sanat Eserleri Dizisi” kapsamında yayımlanan ”Dünya Edebiyatında İstanbul”, farklı imparatorluklara başkentlik yapan kültür hazinesi kent üzerine yazan yazarların gözlemleri ve yorumlarını bir araya getiriyor.
Dünyanın en önemli edebiyatçılarının eserlerinde İstanbul’a yer veriş biçimini bir çok akademisyenin makalelerinden okuyucuya sunan ”Dünya Edebiyatında İstanbul”un editörlüğünü Erol Ülgen, M. Metin Karaörs ve Emin Özbaş üstlendi.
Kitapta yer alan makalelere göre, dünden bugüne üzerinde dünya kültür mirasını barındıran ender şehirlerden biri olan İstanbul’u anlatan yazarlardan bazıları güzellikler karşısında aşk derecesindeki hayranlıklarını gizleyemezken, bazıları da bunları görmezden gelerek kentin bakımsız, çirkin yönlerini ve özellikle savaş yıllarında eski ihtişamından eser kalmadığını yazdı.
Dünya ve Rus edebiyatının önemli yazarlarından kabul edilen Mihail Fedoroviç Dostoyevski, ”Karamazov Kardeşler” ve 1873-1881 yılları arasındaki günlüklerinin toplandığı ”Bir Yazarın Günlüğü” eserlerinde İstanbul’dan bahseder. Rus halkının ve Rus toplumunun meselelerini konu alan ”Karamazov Kardeşler”de 19. yüzyıl Rus toplumunu yakından etkileyen Osmanlı-Rus savaşlarının etkisi göze çarparken, yazar romanda İstanbul’u Ortodoksluğun merkezi olarak gösterir ve dünyanın en büyük patriğinin burada oturduğunu söyler.
Dostoyevski, dönemin siyasi, sosyal ve güncel meseleleriyle ilgili günlüklerinde ise Türk ve İslam karşıtı bir tavır alarak, Rus halkını Türkler aleyhine kışkırtır. Günlüklerinde, ”İstanbul’un Rusların eline geçmesinin tarihin ve hadiselerin doğal sonucu olacağını” iddia eden yazar, ”Rusya ister barışa yanaşsın, isterse geri adım atmaya niyetlensin, ben yine iddiamı sürdürmek istiyorum: İstanbul er ya da geç bizim olacaktır” ifadelerini kullanır.
Puşkin’in Erzurum’a seyahati
Ernest Hemingway, ”İşgal İstanbul’u ve İki Dünya Savaşından Mektuplar” eserinde İstanbul’u, 1. Dünya Savaşı’nın işgal yıllarındaki görünümüyle anlatır. Hemingway, eserinde kenti ”bakımsız ve kirli’‘ insanları ise ”tembel” olarak ele alır.
Rus edebiyatında dahi olarak anılan şair Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, 1829 yılında Osmanlı-Rus savaşı sırasında Kafkasya’da bulunur ve oradan Kars ve Erzurum’a geçer.
Şair, ”Erzurum’a Seyahat” adlı eserinde gerek Türklere karşı sevgi ve saygısı, gerekse yaralı Türk subaylarına nasıl yardım ettiğini eserlerinde de anlatır. Kitapta, Puşkin’in Erzurum seferinden sonra İstanbul konulu 52 mısradan oluşan bir şiir yazdığına ilişkin bilgiye de yer veriliyor.
Hikaye ve roman yazarı Panait Istrati’nin Türk okuyucuyla tanışması, 1940’lı yıllarla başlıyor. Yazarın ”Akdeniz” adlı romanının kahramanı Mısır yolculuğu sırasında İstanbul’a uğradığı için, bu kentten kısmen söz edilirken, ”Kira Kiralina” romanının büyük bir bölümü İstanbul’da geçiyor. Stavro’nun yaşamının hikaye edildiği romanda, Stavro’nun gözünde İstanbul manzarası önce Galata ve çevresinden, sonra Boğaz’dan anlatılıyor.
Istrati’nin İstanbul’unda insanlar oldukça kalabalıktır. Türklerin yanında Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Araplar, Romenler, Sırplar da mevcuttur. Boğaz, insanı her an çarpan güzelliğiyle mesire yeridir. Hanlar dar gelirli herkese açık mekanlardır.
Bir İsveç Romanı: İstanbul’a doğru
İstanbul ve Türkiye’yi okuyuculara rehberlik ederek 1960’larda şehrin farklı bölümleri aracılığıyla yeni bir bakış açıcısıyla tanıtan ilk yazar Michael Lion sayesinde İstanbul’da hiç bulunmamış olan bir okuyucu, kente ilişkin pek çok konu hakkında bilgi sahibi olabilir.
Romanda yabancı bir ülkede yeni kültürler keşfedecek olan 10 yaşında İsveçli bir erkek çocuğunun deneyimleri aktarılırken, İstanbul hayatı roman akışında okuyucuya sunuluyor.
Avrupa Birliği Konseyinin İstanbul’u 2010 yılında ‘‘Avrupa Kültür Başkenti” olarak ilan etmesi dolayısıyla hazırlanan ”Dünya Edebiyatında İstanbul” eserinde, yazarlara ve seyyahlara ilham kaynağı olan kentin bu ruhu ve hiç bitmeyen öyküsü okuyucuya zengin görsellerle sunuluyor. (Ajanslar)
İran‘ın ilk nükleer santrali Buşehr‘de elektrik üretimine başlandığı bildirildi.
İran Atom Enerjisi Kurumu, Buşehr santralinden ilk etapta üretilen 60 megavat gücündeki elektriğin gece yarısından itibaren ülkenin elektrik sistemine bağlandığını duyurdu.
Projenin tamamen hayata geçirilmesiyle ilgili testlerin sürdüğü, santralde ilk kez elektrik üretilmesi dolayısıyla resmi açılış töreninin gelecek hafta yapılacağı belirtildi.
Buşehr’in tam faaliyete geçmesi halinde 1000 megavat gücünde elektrik üretilmesi bekleniyor.
İran’ın, nükleer santralden elektrik üretmek amacıyla yaklaşık 40 yıl önce başlattığı süreç devam ediyor.
Batılı ülkelerce teşvik edilen ve temelleri atılan nükleer tesisler, devrim sonrası süreçte bu ülkelerin anlaşmaları tek taraflı iptal etmeleriyle sekteye uğramış, projeyi tamamlamayı Rusya üstlenmişti.
Rusya’nın 1999’da teslim etmeyi vadettiği Buşehr santrali, siyasi ve ekonomik gerekçelerle zamanında bitirilemedi.
Elektrik üretimine başlaması defalarca ertelenen Buşehr’in, tam kapasiteye ne zaman ulaşacağı şimdilik bilinmiyor.
Buşehr’in sürüncemede bırakılmasında ABD, İsrail ve müttefiklerinin Rusya üzerindeki siyasi baskılarının etkili olduğu basında yer almıştı.
Rusya, 12 yıl önce tamamlanması gereken santralin bir türlü bitirilememesinde ekonomik ve teknik sorunların etkili olduğunu belirtiyor. (Ajanslar)
Güney Sudan hükümeti, ülkenin başkentini daha merkezdeki Ramkiel kentine taşıma kararı aldı.
Hükümetin genel sekreteri Abdon Agaw, bakanlar kurulunun, başkentin Cuba‘dan Ramkiel’e nakledilmesine karar verdiğini belirtti. Önceki gün alınan bu kararın parlamento tarafından da onaylanması gerekiyor.Agaw, Cuba’nın yer aldığı Orta Ekvatorya eyaleti yetkililerinin, hükümetin kenti büyütme ihtiyacından doğan toprak talebini reddetmesinin, bu kararın alınmasında rol oynadığını söyledi. Enformasyon bakanı, transferin altı yılda tamamlanmasının beklendiğini açıkladı.
Tüketicinin faturasını kabartan kayıp-kaçak bedeli, yılbaşından itibaren bölgesel olarak uygulanacak. Bu uygulama, kayıp-kaçağın yüksek olduğu bölgelerde abonelerin faturalarının daha da fazla artmasına yol açacak.
EPDK’nin özelleştirme sonrasında kayıp kaçağın önlenmesine dönük yatırımlarda kullanılacağı gerekçesiyle savunduğu kayıp-kaçak bedelinin tüketiciden tahsil edilmesi uygulamasında yine dürüst yurttaş mağdur.
Kayıp-kaçak oranlarının faturalarda gösterilmeye başlandığı uygulama 2010 sonunda başladı. Ancak bu sırada EPDK’nin açıkladığı elektrikte kayıp-kaçak hedef oranlarının 5 yıl önceki oranlardan bile yüksek olduğuna dikkat çeken Elektrik Mühendisleri Odası, amacın faturalara daha fazla kayıp-kaçak elektrik bedeli yüklemek olduğunu belirtti.
Cumhuriyet’in haberine göre, oranların yüksek tutularak faturaların şişirildiğine dikkat çeken EMO Başkanı Cengiz Göltaş, elektrik dağıtım faaliyetlerinde, 2011-2015 dönemi için belirlenen kayıp-kaçak hedef oranı, 15 bölgede, 2010 yılı hedefine göre arttırılmıştı. EMO Başkanı, Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’nun (EPDK), elektrikteki kayıp-kaçak oranlarını, dağıtım şirketleri ile birlikte belirlediğini belirtirken kayıp-kaçak oranının yüksek belirlenmesinin, dağıtım şirketlerinin vatandaşlara yansıttığı kaçak elektrik bedeli tutarının artması anlamına geldiğine işaret etti.
Aboneleri isyan ettiren kayıp-kaçak elektrik bedeli, 2012’den itibaren bölgesel bazda faturalara yansıtılacak. Bu uygulama kaçak kullanım oranının yüzde 25-30’ları bulduğu bölgelerde faturalar iyice yükselecek. Göltaş, kayıp kaçağın yüksek olduğu bölgelerde abonelerin faturalarının daha fazla artmasına yol açacağını bildirdi.
2015’e kadar geçerli olacak oranların özellikle yüksek tutulduğunu öne süren Göltaş, “Faturalandırma yapılırken kayıp-kaçak oranı belirlenen hedef orandan yüksek olursa, bunun bedeli dağıtım şirketi tarafından ödenecek. Düşük olursa, vatandaşa daha az yansıtılacak. Ancak şirketler, kayıp-kaçak oranının yüksek çıkma ihtimaline karşı, kendileri bedel ödemek zorunda kalmamak için KKH oranını yüksek gösteriyor. Kayıp-kaçak oranı düşük çıksa bile bunun vatandaşa yansıtılacağını sanmıyorum, aradaki tutar da dağıtım şirketlerine kalacak” dedi.
Silke Gajek liderliğindeki Yeşiller önemli bir çıkış yakaladı
Almanya‘da 5 eyalette yapılan seçimlerde Başbakan Angela Merkel kendi seçim bölgesi Mecklenburg-Vorpommern’de oy kaybetti. Koalisyon ortağı FDP, eyalet parlamentosuna giremedi. Buna karşılık Japonya’da yaşanan Fukuşima faciası Yeşiller‘i eyalet parlamentosuna taşırken, Nasyonalistlerin oyu düştü.
Almanya’nın kuzeydoğusundaki 1 milyon 400 bin nüfuslu Mecklenburg-Vorpommern’de yapılan eyalet seçimleri, Angela Merkel liderliğindeki muhafazakâr-liberal koalisyon hükümeti üzerinde baskıyı daha da artırdı.
Kesinleşmemiş sonuçlara göre, seçimin galibi, federal düzeyde ana muhalefette olan Sosyal Demokrat Parti (SPD) oldu. SPD, desteğini 5,5 puan artırarak, yüzde 35,7 oy oranıyla sandıktan birinci parti olarak çıktı. Angela Merkel liderliğindeki Hrıstiyan Demokrat Birlik Partisi‘nin (CDU) oy oranı, bir önceki seçimlere göre 5,7 puan geriledi. CDU, yüzde 23,1’lik oy oranıyla ikinci parti oldu.
Sandıkta en büyük darbeyi federal düzeyde Hrıstiyan Demokratlarla birlikte iktidarı paylaşan Hür Demokrat Parti (FDP) aldı. FDP’nin oy oranı yüzde 2,7’ye geriledi. Oy oranındaki erezyon FDP’yi parlamento dışında bıraktı. FDP, Mecklenburg-Vorpommern’de 2006 yılında yüzde 9,6 oy almıştı.
Oy oranlarını yüzde 8,4’e çıkaran Yeşiller, ilk kez Mecklenburg-Vorpommern eyalet parlamentosuna girdi. Nükleer karşıtı politikaları ile dikkat çeken Yeşiller, Japonya’daki nükleer felaketin ardından Almanya genelinde büyük çıkış yakalamıştı.
Eyalet seçimlerinde Sol Parti de yüzde 16,8 oranında oy aldı. Sol Parti, bir önceki seçimlere kıyasla yüzde 1,6’lık artışla üçüncü parti oldu.
Aşırı sağcı Nasyonal Demokrat Parti (NPD), toplam 40 bin 75 oy alarak parlamentoya girmeyi başaran bir başka parti oldu. NPD’nin eyalette aldığı oy oranı 2006 seçimlerine kıyasla yüzde 1,3 gerileyerek yüzde 7,3’e düştü.
2006 yılından bu yana Sosyal Demokrat Parti (SPD) ve Hrıstiyan Demokrat Birlik Partisi’nin (CDU) “büyük koalisyonu” tarafından yönetilen Mecklenburg-Vorpommern’de, SPD-CDU ortaklığının devam edebileceği siyasi gözlemciler tarafından dile getirliyor. Ancak SPD ile Sol Parti ya da Yeşiller’in de katılabileceği üçlü bir koalisyon hükümeti üzerinde durulan senaryolar arasında.
2011, Almanya’da ‘süper seçim yılı’ olarak kabul ediliyor. 20 Şubat’ta Hamburg’la başlayan seçimler, 20 Mart’ta Saksonya Anhalt, 27 Mart’ta ise Baden Württemberg ve Rheinland Pfalz’la devam etmişti. Hessen eyaletindeki yerel seçimleri 22 Mayıs’ta Bremen eyalet parlamentosu seçimleri takip etmişti. Süper seçim yılının son iki durağını yine bu ay içinde yapılacak Aşağı Saksonya ve Berlin seçimleri meydana getiriyor. Eyalet seçimleri, Federal Parlamento’nun iki alt kanadından biri olan Eyalet Temsilciler Meclisi’ndeki (Federal Konsey) sandalye dağılımı açısından büyük önem taşıyor.
Hamburg seçimlerinden önce 69 üyeli Eyalet Temsilciler Meclisi’nde 34 sandalyeye sahip olan Hrıstiyan Demokrat Birlik, Hamburg’un payına düşen üç sandalyeyi Sosyal Demokratlara kaptırmıştı.
Baden-Württemberg ve Rheinland-Pflaz eyaletlerindeki seçimlerin ardından dengeler muhalefet partilerinin lehine değişmiş, Hrıstiyan Birlik Partileri’nin üye sayısı 31’den 25’e gerilemişti. Seçimler öncesi 24 sandalyeye sahip olan Sosyal Demokratlar ise üye sayısını 30’a yükselterek, Temsilciler Meclisi’ndeki en güçlü parti konumuna gelmişti.
Krizdeki AB ülkelerinin kurtarılması için Almanya’nın milyarlarca euroluk taahhütte bulunması nedeniyle kamuoyunda büyük tepki alan Merkel liderliğindeki muhafazakar-liberal koalisyon, ayrıca kamuoyunda artan nükleer enerji karşıtlığı ve dış politika konularında yükselen eleştiriler nedeniyle de zor günler geçiriyor.
Başbakan Merkel, kendi partisi içinde son günlerde açıktan dile getirilmeye başlanan eleştirilerle karşı karşıya. Hrıstiyan Demokratların önemli bazı isimleri, Almanya’nın Euro’yu kurtarmak için oluşturulan fona 211 milyar euroluk katkı sağlayacak olmasına karşı çıkıyor ve 29 Eylül’de Federal Meclis’te yapılacak oylamada hayır oyu vereceklerini kaydediyor. (DW)
En sevdiklerimi yaz tatillerinde tanımışımdır. Ya da önceden tanıyor olsam bile yaz tatillerinde yakınlaşmışımdır onlarla. Eylül, ayrılık ayıdır bu yüzden. Farklı mekânlar, farklı coğrafyalardaki tanışıklıkların anılar halinde evlere taşınmasıdır. Yaz tatillerinde çok uzun süreler uzak olurum evden. Geriye dönüşün bir ağırlığı vardır. Yazın kalabalığını taşırım içimde. Evimin beni bekleyen boş odalarını anılarımdaki yeni insanlarla dolaşırım. Bavuldan onların küçük armağanları çıkar. Epey buruk geçer ilk günler… Gerçi eve dönüş başka kavuşmalar demektir. Yine de galip gelir yazın tatlı zamanlarını geride bırakmanın hüznü.
Hâlâ doğduğun şehirde yaşamaktaysan sürekli anımsamalar içindesindir. Şehir değişmiştir gerçi. Yine de bir köşede birden bulur seni o sarsıcı hatıra… Sokakta karşılaştığın insanların sana dair kayıtları vardır. Silebilmek istersin onların bazılarını… Şehrin acı anıları peşini bıraksın istersin. Başka şehirlerde olmanın, bir köksüzlük, aidiyetsizlik içinde savrulmanın hafifliğini özlersin. Çocukluk, şehrin zorunlu gündemini ve görevlerini anımsatır sana. Bu tanıdıklık halinin başka bir rahatlığı vardır kuşkusuz. Eve dönüş güvenliğe, bildik bir huzura dönmektir pek çok insan için. Benim içinse ev hep yaralı, ortasından bölünmüş bir mekân olmuştur. Hiçbir yarısına ait olamamışımdır onun… Ülkemin hikâyesi içimi acıtıp durmuştur. Hayatım bu parçalanmadan nasibini almıştır her anlamda. Bir çözümsüzlük halinin tedirginliği ve iç burukluğu hep işgal etmiştir bedenimi. Ülkem kadar iflah olmaz biriyimdir ben de… Özel hayatım bile bir politik alegori gibidir ülkeme. Kavuşamama halidir hikâyemin özeti.
Gerçek ülkem yazıdır bilirim bunu… Yazabildiğim, sözcüklerin ülkesine taşındığım zaman huzurluyumdur yalnızca… ‘Gerçek ben’ olarak ancak orada var olabilirim. Başkalarının verdiği zehirden orada arınabilir, masumiyetimi orada bulurum. Kırık hayallerimin arkeolojisi vardır kelimelerin derinlerinde… Söylemek isteyip de söyleyemediklerim, diplerdeki karmaşa, bir şiir dizesi olup gelir hayatıma ve küçük bir huzura dönüşür bu…
Uzun zaman sonra çalışma odamda yazdığım bu yazı, (Aslında kafelerde yazmaktan daha çok keyif alırım ben) geriye dönüşün şaşkınlığını ve tedirginliğini taşıyor içinde… Hızla geçip giden zamanı, benden götürdüklerini ve bana getirdiklerini düşünüyorum. Mevsimler kendi kurallarını dayatır bize oysa içimizdeki mevsim başka bir seyir izler.
Yolculuk yeni insanlar tanımak demektir benim için. Bütün bu insanların hikâyeleri başlar ve devam eder içimde. Benimle paylaştıkları anlatıların boşluklarını doldurur ve kendi içimde sürdürürüm onları. Çok yorucudur bu ama başka türlüsü gelmez elimden.
Yaz bitimi pazar akşamları gibidir. Eylül’ün seveni çoktur biliyorum ama pazartesi sendromu benzeri bir Eylül sendromum vardır benim… Gerçi nice sürprizli Eylül’ler olmuştur hayatımda ama kedere kapılırım yine de… Bir bocalama halidir bu daha çok da… Hafif giysilerden, hafif anlardan çıkıp ciddileşmeye çağırır Eylül.
Her başlangıç bir heyecandır yine de. Hayat neler getirecektir kim bilir. Yazdan tam kopamamış olmak, binilen tren harekete geçerken onun elini bırakamamaktır içi acıtan. İstasyonda el sallayana bakıp keşke ona daha sıkı sarılsaydım demektir biraz da…
Bir yaz daha geçip gitti işte… Düşününce bazı büyülü anlar anımsıyorum ve onların ışığının içimi hep ısıtmasını diliyorum.
Hoşça kal yaz! Nasıl da yaralıydım sana girerken. Şimdi iyileştim mi peki? Pek değil… Ama yine de kanamam dindi. Kan kaybından ölmeyeceğim kesinleşti. Çok uğraştım her türlü kötülüğü ve olumsuzluğu yenmek için. Gökyüzünden, yıldızlardan, sıcak bakışlardan, ışıklı sözlerden, kucaklayışlardan medet umdum. İçimde zehir gibi dolaşan bazı anıların beni yenmesine izin vermedim. Geriye dönerken daha farklı biri değilim. Yine aynı iflah olmaz kırılganlığımla açıyorum yeni bir zamanın kapısını… “Hoşgeldim” diyorum kendime. “Her şey daha güzel olacak ve bu en çok da senin elinde”. Eylül kim bilir neler taşıyor içinde. Gülümsüyorum ona bana bir gülümseyiş olarak geri dönsün diye..
penaltı kaçtıktan sonra, şişirme toplarla başı kesilmiş tavuk gibi karşı kaleye seğirten oyunculara bakıp şu tesbiti yaptığıma dair şahitlerim var: “Bu cenazeyi kaldırırsa Arda kaldırır…”
Niçin, çünkü içlerinde saha içi liderliğini futbol kabiliyetiyle harmanlayıp ayakta kalan sadece sendin. Galibiyeti veya “Şu milli takım”ı önemsediğimden değil, yenilseydik sen yenilmiş olacaktın ve ben sırf ona üzülecektim.
Maçtan sonra dikkat çekici sözler söylemişsin, “Golü Türkiye Cumhuriyeti’ndeki bütün halkların şehit olan evlatlarına armağan ediyorum. Bütün Türk evlatlarına armağan ediyorum. Ülkemde böyle şeylerin olmasını istemiyorum bütün Türkiye vatandaşları gibi.”
Tesâdüf mü; değil! Bayramın ilk günlerinde Genelkurmay’ın 160 civarında PKK’lının öldürüldüğü açıklamasını okuyunca kendimce şu notu düşmüştüm: “Vay canına; ne hâle gelmiş, getirilmişiz? Velev ki 160 değil de 158, 148 olsun; arasındaki küsuratın kemmiyetindeki keyfiyeti bile önemsemiyoruz. ‘Terörist’ dediğimiz de candır ya hû! O da bir ananın kuzusu, onlar da babalarının ocaklarının umudu. Şu mübârek günde böyle haberlerden sevinç duyacak kadar karartacak mıyız gönlümüzü? Çocuklarımız daha ne kadar zaman irinli ve kanlı siyâsetin kirli çetelesinde birer toplu rakam olarak kalacak?
Evlât acılarını paylaşmayı bilelim; gerisi düzelir yavaş yavaş.” Bu noktayı savunmak kolay değil Arda, üstelik sevimsiz. “Sen Türk askeriyle PKK’lıyı aynı kefeye mi koyuyorsun?” ithamı var işin ucunda. Askerimiz, canımız-ciğerimiz; dağda gezen PKK’lı ise aslında yabancımız değil, o da evlâdımız, o da TC vatandaşı. O çocukların yaptığı işi kimse tasvib etmez, fakat ebeveynlerinin gözünde genç yaşta can vermiş bir evlâdın acısını ölçecek terazi icad edilmedi bugüne kadar. Kabul edelim, geçmişte bu inceliklere riayet göstermedik. Kamuoyunun hıncı yatışsın diye ölü ele geçirilenlerin cesedini karakol avlularına yatırıp teşhir ettik, saygısız davrandık, cenazelerini ailelerinin defnetmesine bile engel çıkardık. O nokta önemliydi. Acıyı paylaşma basiretini göstermek yerine, ölümlerle yürek soğutmayı tercih ettiğimiz zamanlar oldu.
Arda da onu söylüyor işte, “İnsanlar ölmesin istiyorum. Her gün ölüm haberleri geliyor. Türkiye Cumhuriyeti askerî üniformasıyla ölenler olduğu kadar kandırılıp dağa çıkan ve orada ölen gençler var. Ne uğruna ölüyorlar? Bilmiyoruz. Ancak hiçbir gerekçe bir insanın ölmesi için yeterli değil. Bunca zaman bir arada bu topraklarda hep beraber yaşadık, barış içerisinde yaşadık. Bütün bu ölümlerde ocaklar yanıyor. Ben kimsenin ocağı yanmasın, kimse ölmesin istiyorum. Söylemek istediğim bu.” Hâlâ şehit haberleri geliyor ama; böyle bir ortamda Arda olmak, Arda gibi konuşmak kolay değil. İçimizden birileri bunu yapmalı ama; elmalarla armutları karıştırmadan doğruları söylemeli, hatırlatmalı; bu doğruları söylemek, mantıksız ve gâyesiz bir cinâyet şirketi haline gelen PKK’yı şirin göstermek değil; hakikate saygı göstermek, kendimize duymamız gereken saygıyı kaybetmemek. Doğru, hakşinas ve âdil bir yerde durup zihin sağlığımızı korumak için, direnmek için.
PKK dağda kaybediyor işte; güçsüz olduğundan değil, başarılı olması halinde bile taraftarlarına âdil ve mâkul bir gelecek vizyonu vadedemediği için. BDP düzde beyhûde yere kendini helâk ediyor, Türklerin değil ama Türkiye’nin partisi olmak şansını, sırf cinayet şirketiyle arasındaki organik bağlar sebebiyle kaybediyor. Tutarsız, iki tavrı birbirine benzemez, söndürmeye değil tutuşturmaya me’mur bir heyet. Ya değişecek, ya dönüşecek. Türkiye’nin Kürtleri BDP’den daha iyi temsile lâyık çünkü.
Sevgili Arda; maçtan sonraki cümlelerin, attığın ve attırdığın golden daha değerliydi. Helâl olsun kalbine insan ve millet sevgisi koyan ana-babana. Gözlerinden öperim.
Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi araştırma görevlisi Mehmet C. Uzun
Türkiye Birleşmiş Milletler’in Mavi Marmara raporunun açıklanmasının ardından İsrail’e karşı sert yaptırımlar uygulayacağını açıkladı. Bu yaptırımlar arasında özellikle birisi dikkati çekiyordu. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun açıklamasına göre Türkiye İsrail’in işgal altında tuttuğu Gazze şeridine yönelik uyguladığı ablukayı tanımıyordu ve konuyu Uluslararası Adalet Divanı’na götürecekti.
Yaptırım kararlarının açıklanmasının üzerinden üç gün geçtikten sonra hala kamuoyunda bu açıklamanın uygulamaya nasıl yansıyacağına dair bir netlik yok. Biz de Türkiye’nin İsrail’i Uluslararası Adalet Divanı’na götürmesinin mümkün olup olmadığını anlayabilmek için konunun uzmanı olan değerli bir hukukçudan görüş aldık. Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Devletler Umumi Anabilim Dalı‘nda araştırma görevlisi olarak çalışan Mehmet Uzun sorularımızı devletler hukuku alanına dair detaylı açıklamalar yaparak yanıtladı.
Mehmet Uzun’un açıklamalarının meselenin kamuoyunda daha iyi anlaşılması için önemli noktalar içeriyor. Aldığımız yanıtların kısa özeti Türkiye’nin İsrail’i Uluslararası Adalet Divanı’na götürmesinin sanıldığı kadar kolay olmadığı. İşte Uzun’a yönelttiğimiz sorular ve yanıtları:
Türkiye tek taraflı olarak Divan’a gidemez
– Sayın Uzun, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun açıklamasında “Türkiye İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ambargoyu tanımamaktadır. İsrail’in 31 Mayıs 2010 tarihi itibari ile Gazze’ye yönelik olarak uyguladığı ablukanın uluslararası adalet divanında incelenmesini sağlayacaktır. Bu doğrultuda BM genel kurulunu harekete geçirmek için girişimlere başlıyoruz.” deniyor. Uluslararası Adalet Divanı nedir, nasıl işler, bir ülkenin bir diğer ülkeyi şikayet mekanizması hukuki olarak nasıl olmaktadır?
Uluslararası Adalet Divanı devletlerarası uyuşmazlıkların uluslararası hukuka uygun şekilde çözüm bulduğu, Birleşmiş Milletler Örgütü’nün (BM) asli organlarından olan bir uluslararası mahkemedir. Divan’ın çekişmeli davalara ek olarak BM Andlaşması Madde 96 altında yetkili kurum ve organların uluslararası hukuka ilişkin sorularına danışma görüşü adı altında cevap verme yetkisi vardır. Devletlerarası uyuşmazlıkları çözdüğü çekişmeli davalarda aldığı kararlar bağlayıcıyken, danışma görüşü olarak verdiği kararlar bağlayıcı değildir. Divan önüne gelen uyuşmazlıkları ve de danışma görüşü taleplerini mevcut uluslararası hukuk kuralları altında değerlendirir. Bu kapsamda siyasi değil hukuki bir uyuşmazlık çözüm merciidir.
Hollanda'nın Lahey kentinde bulunan Uluslararası Adalet Divanı
Bu noktada Divan’ın yetki konusuna da kısaca değinmek gerekir. Divan’ın devletlerarası bir uyuşmazlığa bakabilmesi için uyuşmazlığın taraflarının Divan’ın Statüsü’ne taraf olması ve de Divan’ın uyuşmazlığa bakma yetkisinin taraflarca tanınmış olması gerekir. İşin çok tekniğine girmeden kısacası, Divan’ın devletlerarasındaki bir uyuşmazlığa bakabilmesi için uyuşmazlığa taraf devletlerin önceden veya sonradan bu konuda rıza göstermiş olması gerekir. İç hukuktaki gibi zorunlu bir yargı yeri değildir, devletler isteyerek ve karşılıklı anlaşarak bu tür uluslararası mahkemelere başvururlar. Bu çerçevede İsrail’in önceden rızası mevcut değilse veya sonradan bu rıza elde edilemediği takdirde Türkiye’nin tek taraflı şekilde Divan’a bir çekişmeli dava götürme imkânı yoktur.
Yetki açısından ikinci önemli husus ise Divan’a çekişmeli dava götürebilmek için her iki tarafın rızasına ek olarak davacı devletin uluslararası hukuk altındaki bir hakkının ihlal edilmiş olması gerekir. Yani Devlet’in doğrudan bir zarar görmüş olması şarttır. Devlet’in onuru ve de egemenliğinin ihlali iddiası ile başvurmak mümkünken, vatandaşlarının uğradığı zararlardan ötürü Divana başvurmak ancak bazı şartların gerçekleşmesine bağlıdır. Bu şartlardan en önemlisi zarar gören vatandaşların zarar veren devletin iç hukuk yollarını tüketmiş olması gerekir.
Danışma görüşü talep edildiğinde ise davaya herhangi bir taraf yoktur. Diğer bir ifadeyle, mesela abluka konusuna ilişkin bir danışma görüşü talep edilirse Türkiye davacı İsrail davalı olmayacaktır. Başvuran bir kurum veya bir BM organı olacaktır. Bu kurum veya organın sorduğu soruya ilişkin Divan mevcut uluslararası hukuku tespit etmekle yetinecektir. Bu açıdan danışma görüşü hukuki bir soru açısından geçerli olan hukuk kurallarını tespit eder nitelik arz eder. Divan’a sorulan soru özellikle bir olaya ilişkin olsa bile, Divanın vardığı sonuç herhangi bir somut yaptırım içermez. Bununla birlikte mevcut hukukun tespiti sonucunda, bu hukuki duruma aykırılık teşkil eden devlet fiillerinin uluslararası toplum önündeki konumu ayrı bir tartışma konusudur.
Türkiye’nin İsrail’i divana götürmesi çok zor
Mavi Marmara
– Türkiye bu bağlamda İsrail’i işgal altında tuttuğu bir toprağa yönelik abluka uyguladığı için Uluslararası Adalet Divanı’na şikayet edebilir mi? Bu şikayeti tek başına mı yapar, yoksa başka devletlerin desteğini alması gerekir mi?
Bahsettiğimiz üzere her şeyden önce Divan’a bağlayıcı sonuç doğuracak bir çekişmeli bir dava götürebilmek için her iki tarafında rızası gerekir. Türkiye’nin İsrail aleyhine Divan’a başvurması ancak ve ancak önceden veya sonradan İsrail’in bu nitelikte bir dava için Divan’ın yetkisini tanımış olmasıyla mümkündür. İsrail’in bu nitelikte bir yetki beyanının mevcut bulunup bulunmadığını şu aşamada bilmemekle birlikte, Türkiye’ye ile ilişkilerinde bu tür bir yetki tanımış olduğunu sanmıyorum. Buna ek olarak, bugünden sonra da İsrail’in mevcut politik konjonktür içerisinde meselenin çekişmeli olarak Divan’a götürülmesine rıza göstereceğini sanmıyorum.
Tabii, benim bilgim dâhilinde olmayan Türkiye ve İsrail arasında zamanında akdedilmiş çeşitli andlaşmalar kapsamında Divan’ın yetkisi mevcut ise o zaman Türkiye İsrail aleyhine Divan’a başvurabilir. Ancak burada da hangi mesele için başvurabileceği önem arz eder. Gazze’ye uygulanan ablukaya yönelik Türkiye’nin İsrail aleyhine Divana bir dava götürme imkânı, teknik olarak ablukadan dolayı Türkiye devletinin doğrudan bir zarar görmemiş olması sebebiyle mümkün değildir. Çok düşük bir ihtimal belki uygulanan deniz ablukasından dolayı seyrüsefer serbestîsinin ortadan kaldırılmasıyla zarar gördüğünü ileri sürebilir, ancak bunun için öncelikle zararın doğmuş olması gerekir, ispat külfeti ileri süren tarafın üzerindedir.
Çekişmeli dava için Divan’ın yetkisi Türkiye ve İsrail tarafından tanınmış olduğu faraziyesinden hareket ettiğimizde Türkiye’nin esas olarak Mavi Marmara’ya uygulanan baskından ötürü bir zarar görme iddiası mümkün olabilir. Ancak, burada da yine yetki meselesi gündeme gelecektir. Ölen, yaralanan ve zarar gören vatandaşlarımız ve yakınları İsrail’in iç hukuk yollarını tüketmeden Türkiye onların uğradığı zararlar adına Divana başvuramayacaktır, böyle bir başvuru halinde ise Divan’ın Türkiye’nin davayı getirmeye ehil olmadığına yönelik karar vermesi muhtemeldir. İsrail’in iç hukuk yollarının tüketilmesi şartı tabi ki Türkiye’de açılabilecek davalar açısından değil, sadece vatandaşın uğradığı zararın Divan önünde talep edilebilmesi açısından gerekli bir aşamadır.
Tahmin ettiğimiz üzere Divan’ın çekişmeli yargı yetkisinin tanınmamış olduğu senaryo da Türkiye’nin ister uygulanmakta olan ablukaya ilişkin ister Mavi Marmara baskınına ilişkin Divan’dan danışma görüşü talep etme imkânı elinde vardır. Divan’a danışma görüşü için başvurma yolu BM Genel Kurulu kararı ile mümkün olacaktır. Bunun içinde Türkiye’nin girişimiyle BM Genel Kurulundan Divan’a soru sorma kararının çıkması gerekir. BM Genel Kurulunda her devlet bir oy ile temsil edilir ve de önemli konular dışındaki konularda oy çokluğu ile karar alınır. Bu çerçevede Türkiye başka devletlerin de desteğini almak suretiyle Genel Kurul’da elde edeceği oyçokluğuyla bir danışma görüşü talebi gerçekleştirebilir. Burada önem arz eden bir nokta, Divan’dan bir danışma görüşü talep edildiğinde bu Türkiye’nin değil, BM Genel Kurulu’nun talebi niteliğinde olacaktır. Bu çerçevede Divan’da görülecek bu nitelikteki bir davada Türkiye dâhil olmak üzere arzu eden bütün devletler kendi görüşlerini de dile getirme imkânına sahip olacaktır.
Hedef uluslararası toplum
– Türkiye böyle bir sürecin sonunda ne gibi bir sonuç çıkmasını bekliyor olabilir? Divan Türkiye’nin tezini haklı bulursa İsrail’e bir ceza veya yaptırım uygulanmasını sağlayabilir mi?
Türkiye’nin girişiminin bir danışma görüşü talebine yönelik olacağı varsayımından hareket edersem, tahminimce Türkiye genel olarak uygulanmakta olan ablukanın ve de özel olarak abluka bölgesi dışında kalan açık deniz alanlarında Türk vatandaşlarına yönelik İsrail silahlı kuvvetlerinin gerçekleştirdiği operasyonun uluslararası hukuka aykırılığının tespitini isteyecektedir. Soruyu Divan’a yönlendirebilmek için doğal olarak BM Genel Kurulu’nda başka devletlerin desteğine ihtiyaç duyacaktır. Nitekim dikkat ederseniz, Sayın Dışişleri Bakanı geçenlerde verdiği bir demeçte “Bu mesele bizimle İsrail arasında değil, bu mesele İsrail’le uluslararası toplum arasında, uluslararası hukuk arasında, uluslararası vicdan arasında. Bizim bu meseleye sahip çıkmamız uluslararası hukuka, uluslararası vicdana sahip çıkmadır” demek suretiyle meselenin uluslararası toplumu ilgilendiren boyutuna vurguda bulunmuştur. Bunun için ister istemez Divan’a yönlendirilecek sorunun kurgusunda bu muhtelif dengeler gözetilecektir.
Gazze’ye uygulanan ablukanın veya açık denizlerde uygulanan abluka bölgesi dışında Türk vatandaşlarının ölümü ile sonuçlanan askeri operasyonun uluslararası hukuka uygunluğu nedir şeklinde tezahür eden bir soru sonucunda Divan’ın Türkiye’nin tezine yakın bir cevap vermesi halinde İsrail’e doğrudan bir yaptırım uygulanması söz konusu değildir. Zira bahsettiğimiz üzere Danışma görüşleri bağlayıcı değildir. Ancak, böyle bir kararın uluslararası zeminde İsrail’in tutumlarının ve fiillerinin gayri meşruluğunun tescili olacağı da aşikârdır. Bu noktadan sonra herhangi bir hukuki mekanizma önünde İsrail’in bu konuda haklılığını ileri sürme kabiliyeti büyük ölçüde yara almış olur ve hatta bu tedbirlerin uluslararası kamuoyu baskısı altında sürdürülebilirliği gündeme gelecektir. Ayrıca ablukanın hukuka aykırılığı Divan tarafından tespit edilirse, ablukayı yok sayan kamusal veya özel eylemler meşru bir zemine oturur, bu eylemlere karşı İsrail’in alacağı her tür tedbir baştan itibaren hukuka aykırı bir nitelik kazanır.
Farazi bir örnek vermek gerekirse, ablukanın hukuka aykırılığının tescili halinde, abluka bölgesi olarak ilan edilen alanda İsrail’in yabancı gemileri durdurması ayrı birer uluslararası hukuka aykırılık teşkil edecektir. Nitekim Türkiye’nin tezinin Sayın Dışişleri Bakanı’nın vurguladığı üzere doğu Akdeniz’deki seyrüsefer serbestîsine ilişkin olduğu dikkate alındığında, amaçlananın doğrudan İsrail tarafından tedbir alınmasının hukuka aykırılığının tespit edilmesi olduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır. Ancak tabi eğer abluka uluslararası hukuka uygun addedilirse o zaman İsrail’in, abluka bölgesine giren gemilere yönelik tedbir alması hukuka aykırı olmayacak, daha ziyade alınan tedbirlerin orantılılığı tartışma konusu olacaktır.
Muhtemel olmayan Türkiye’nin Divana çekinceli dava götürmesine İsrail’in rıza göstermesi ihtimali halinde ise, Divan’ın kararı bağlayıcı olacaktır. Bu ihtimalde Türkiye haklı bulunursa Türkiye’nin talepleri çerçevesinde Divan bir hüküm verecektir, yani özür anlamında tatmin ve/veya tazminat anlamında zarar giderim gibi bir sonuç çıkabilir. Divanın bu kararı uygulanmak zorundadır ve icrası BM Güvenlik Konseyi’ne bağlıdır. Bugüne kadar bir örnek dışında uygulanmayan bağlayıcı Divan kararı mevcut değildir.
BM kararının siyasi etkisi büyük olur
– Aynı açıklamada BM genel kurulunu harekete geçirmekten de bahsediliyor. Bu mümkün mü, ya da işe yarar mı?
BM Genel Kurulu’nu harekete geçirmek iki anlama geliyor olabilir: Birincisi yukarıda bahsettiğimiz çerçevede Divan’a Danışma Görüşü için başvuru amacıyla BM Genel Kurulu’nda girişimde bulunmak, ikinci ihtimal ise meselenin siyasi olarak BM Genel Kurul ajandasına alınıp tartışılmasını sağlamaktır. Tabi bu çerçevede de BM Genel Kurulu tarafından alınacak bir karar bağlayıcı olmayacaktır. Zira BM sistemi altında ancak BM Güvenlik Konseyi’nin BM Andlaşması VII. Bölüm altında aldığı kararlar bağlayıcıdır (Örnek olarak Libya hakkında alınan BM Güvenlik Konseyi kararları). Yine de hukuken bağlayıcı olmamakla birlikte siyaseten bu kararların etkileri küçümsenemeyecek kadar önemlidir. BM Genel Kurul kararları her şeyden önce Devletlerin birlikte aldığı kararlardır, uluslararası toplum açısından büyük önem arz eder, ileriye yönelik devlet tutum ve davranışlarını belirler ve Türkiye lehine çıkacak bir karar İsrail’in yalnızlaştırılmasına aracılık eder.
Divan’ın hukuk yorumu muhafazakardır
– Daha önce Türkiye’nin İsrail’e yönelik yapacağını söylediği gibi bir şeyin (uluslararası adalet divanı bağlamında) dünyada başka örnekleri oldu mu? Varsa nasıl sonuçlandı.
Yukarıda saydığımız bütün ihtimaller açısından çok sayıda örnek vardır. Divan huzurunda görülmüş çekişmeli davalara ve de BM Genel Kurulu’nun harekete geçirilmesiyle birlikte danışma görüşü davalarına örnekler çoktur. Nitekim bütün dava ve danışma görüşlerine Divan’ın internet sayfasından erişim de mümkündür.
Birer örnek vermek gerekirse, mevcut Divan’ın atası sayılan ve Milletler Cemiyeti sistemi altında kurulan Daimi Uluslararası Adalet Divanı önünde görülen, Türkiye ile Fransa arasındaki bir uyuşmazlığı ilişkin Türkiye lehine sonuçlanan ünlü 1927 tarihli “Bozkurt Lotus” davasını hatırlatmakta fayda vardır. Açık denizde Türk vatandaşlarının ölümüyle sonuçlanan biri Türk diğeri Fransız iki gemi arasında meydana gelen çatışma sonrasında Türkiye’nin Fransız mürettebatı yargılamasına ilişkin Fransa’nın itirazı neticesinde, Fransa’nın ve Türkiye’nin Divan’ın yetkisini tanımasıyla birlikte, Divan meseleyi incelemiş ve Türkiye’nin uluslararası hukuka uygun davrandığını tespit ederek Fransa’nın zarar giderim taleplerini reddetmiştir
Danışma görüşüne örnek olarak da İsrail’in işgal altındaki topraklarda inşa ettiği duvar sebebiyle BM Genel Kurulu kararıyla Divan’a yöneltilen ve 2004 yılında sonuçlanan “İşgal altındaki Filistin Topraklarında bir Duvar İnşasının Hukuki Sonuçları” danışma görüşü kararını ifade edebiliriz. Bu davada da büyük ölçüde bu duvarın uluslararası hukuku ihlal eder nitelikte sonuçlar doğurduğu Divan tarafından tespit edilmiştir. Bu kararla birlikte Divan bütün devletlere inşa edilen duvarı ve hukuki sonuçlarını tanımama çağrısında bulunmuştur. Hukuken bağlayıcı olmamakla birlikte BM’in yargı organından gelen böyle bir çağrının uluslararası toplumda uyandırdığı siyasi yankı küçümsenmelidir.
Ancak son bir dipnot düşmek gerekirse Divan’ın hukuk yorumu itibariyle muhafazakâr bir mahkeme olduğu, açıkça gayri meşruluğu bir hukuk normu ile ortaya konamadıkça devlet fiillerinin uluslararası hukuka aykırılığını tespit etmekten kaçındığı unutulmamalıdır. Geçmişte bunun birçok örneği vardır. Tarafların tezleri haklı görünse bile her zaman Divan’dan danışma görüşü talep etmek beklenen sonucu doğurmayabilir. Mesela Kosova’nın bağımsızlık ilanı konusunda Sırbistan’ın girişimiyle BM Genel Kurulu tarafından gerçekleştirilen başvuruya karşılık, Divan’ın 2008 yılında verdiği danışma görüşü Sırbistan’ın lehine olmamıştır. Yine bir örnek olarak, 1996’da Nükleer silahlar aleyhine ilk olarak Dünya Sağlık Örgütü sonrasında da BM Genel Kurulu tarafından yapılan başvuruya istinaden Divan’ın verdiği danışma görüşü arzu edilen sonucu doğurmamıştır. Divan nükleer silah bulundurmayı ve de elzem durumlarda kullanımını yasaklayan bir hukuk kuralı bulamamış, bu kapsamda da elinde yüksek oranda nükleer silah bulunduran devletlerin durumu büyük ölçüde meşrulaştırmıştır. Bu çerçevede sadece Divan’a danışma görüşü için başvuru değil, ayrıca başvuru sırasında sorulacak sorunun kurgusu büyük önem arz eder. Bütün bunların zaten titizlikle dikkate alındığını tahmin ediyor ve umuyorum.
Erzurum’un İspir ilçesine bağlı Yeşilyurt köyünde bir boz ayının iki kişiyi öldürmesi üzerine kimi gazeteler “katil ayı” gibi tanımlamalar kullanırken, biz bir boz ayının insanlara saldırmasının nedenlerini araştırmaya devam diyoruz.
Boz ayılar normalde insanlara saldırır mı, yoksa bunun özel bir nedeni mi olması gerekir? Bu soruyu Doğa Derneği Etobur Türleri Araştırma ve Koruma Sorumlusu Eray Çağlayan‘a sorduk. Dernek bünyesinde 2006 yılından bu yana Türkiye’de insan-bozayı çatışmasının çözümlenmesi için yürütülen projede çalışan Çağlayan olayda bir sürpriz karşılaşma olması gerektiğini söylüyor. Çağlayan şunları anlatıyor:
“Bozayılar normalde insana saldırmazlar. Sürpriz karşılaşmalar dışında ayılar insanlardan uzak dururlar. Sürpriz karşılaşmalardan kastımız, hem ayının hem de insanın farkına varmadan karşı karşıya gelmesi durumudur. Çeşitli sebeplerden dolayı ayılar insanların yaklaştıklarını hissetmez, seslerini duymaz veya kokusunu almazlarsa (su sesi, ters rüzgar vb.) bir anda karşı karşıya gelebilirler ve böyle bir durumda panikleyen hayvan insana zarar verebilir. Özellikle yavrulu dişiler bu gibi durumlarda diğer bireylere göre daha agresif davranabilirler. İspir’deki durumda ayının yavrulu olup olmadığını bilmiyoruz. Ama muhtemelen buradaki olayda da bir sürpriz karşılaşma yaşanmış olmalı.
“Hayvanlar intikam almaz”
Bozayı
Eray Çağlayan İspir’de yapılanları da yanlış buluyor: “Şimdi İspir’deki avcıları ayının peşine saldılar. Peki doğru hayvanı nasıl tespit edecekler? Muhtemelen bölgedeki en iri ve en yaşlı hayvanı bulmaya çalışacaklardır. Ama unutulmamalı ki bozayılar da teritoryeldir, yani alan tutarlar. Ve yaşça büyük ve iri hayvanlar gençlere göre daha geniş alanları işaretler ve savunurlar. Bunun temel nedeni beslenme ve neslini idame ettirmedir. Eğer doğru hayvan değilse vurulan bireyin yerine daha genç ve daha fazla hayvan yerleşebilir. Bu da sorunların çözümü yolunda pek yardımcı olmaz.”
Milliyet gazetesine yorum yapan bir doğa korumacı, ayının muhtemelen intikam saldırısı yapmış olduğunu söylüyordu. Eray Çağlayan’a bu yoruma katılıp katılmadığını soruyoruz. Çağlayan’a göre hayvanlar intikam almaz, sadece yaşamaya çalışır:
.
“Bu yoruma katılmak mümkün değil. Ancak daha önce insanla alakalı yaşadığı bir deneyim (yaralanma vs.), onu insana karşı daha agresif bir tepki vermeye yöneltmiş olabilir. Panikleyen hayvan (muhtemelen saldırmak için saldırmıyor – yani kurtlar gibi değil) bir anda tepki veriyor ve bu tepki, karşısındaki insanlar için maalesef öldürücü oluyor. Tam anlamıyla tesadüf. Ama kesinlikle intikam diyemeyiz. Bu gibi ifadeler insanlar için geçerli. Hayvanlar intikam almaz, yaşamaya çalışıyorlar sadece.”
Doğal yaşam alanları parçalanıyor
Peki Çağlayan’ın İspir’deki HES inşaatları nedeniyle su kaynakları ve geçiş yolları bozulan ayıların insanlara saldırmış olabileceği düşüncesi hakkındaki görüşü ne? İnsanların doğaya verdiği zararlar bu son olayın nedeni olabilir mi? Doğa Derneği’nden Eray Çağlayan’a göre “doğal yaşam alanlarının/habitat parçalanması” hayvanları küçük alanlarda yaşamaya itmiş olabilir ve neticede bahçelere gelen ayılar insanlarla karşılaşmış olabilir:
“HES’ler, yollar, barajlar gibi yapılar doğadaki habitatları (doğal yaşam alanları) parçalayan/bölen en önemli yapılardır. Bozayı gibi büyük memelilerin geniş yaşam alanları dikkate alındığında habitatların parçalanmasının etkileri çok büyük olabilir. HES’lerin yakın çevresine olan etkilerinin yanında uzun dönemde bölgede yaşayan büyük memelilere olan etkilerinin izlenmesi, çalışılması gerekli. Şu durumda kesin bir şey söylemek zor ancak şu varsayımda bulunabiliriz. Bölgedeki HES ve barajlar nedeniyle yaşam alanları parçalanan hayvanlar daha küçük alanlarda yaşamaya çalışıyor olabilirler. Doğada yeteri kadar beslenemeyen hayvanlar besin bulmak için insan yerleşimlerinin yakınlarına gelir ve bahçelerden veya çöplüklerden beslenirler. Bu durumdaki hayvanlar zaman zaman da insanların mallarına veya ürünlerine zarar verebilirler. Ama özellikle İspir gibi habitatın zayıf olduğu bir bölgede, ve doğal yaşam alanlarının HES, yol, baraj gibi etkilerle küçüldüğü alanlarda bozayıların bağ, bahçe gibi yerlere gelerek besin aramaları kaçınılmazdır.
Yani bu olayda doğrudan HES olarak değil ancak “doğal yaşam alanlarının/habitat parçalanması” hayvanları küçük alanlarda yaşamaya itmiş olabilir ve neticede bahçelere gelen ayılar insanlarla karşılaşmış olabilir. HES, yol, baraj gibi yapılar inşa edilirken bölgedeki hayvanların yaşam alanlarının parçalanmaması gözetilmelidir. Ayrıca aç bir ayı tok bir ayıdan daha stresli ve agresiftir.”
İnsan-ayı çatışması
Doğa Derneği’nden Eray Çağlayan’a göre bu son olayı insan-ayı çatışması kapsamında değerlendirmek gerekiyor: “Doğal yaşam alanlarının azalmasıyla besin bulabilmek için belirli dönemlerde bozayıların yerleşim yerlerine yaklaşmaları sonucu yaşanan olayları insan-bozayı çatışması kapsamında ele alıyoruz. Doğa Derneği olarak 2006 yılından bu yana Türkiye’de insan-bozayı çatışmasının çözümlenmesi için çalışıyoruz. Bu kapsamda bozayıların ekolojilerini araştırıyor ve bozayıların arı kovanlarına, meyve ve sebze bahçelerine verdikleri zararların nasıl engelleneceği üzerine çalışıyoruz. Rize, Erzurum ve Artvin illerinde bozayılara karşı dayanaklı platformlar ve elektro şoklu tel çit sistemleri kurarak örnek uygulamalar gerçekleştirdik. Ve bu uygulamaların yaygınlaştırılması için çalışıyoruz.”
.
Çağlayan’a göre insan-ayı çatışması konusu Türkiye’de yaban hayatla ilgili en önemli konu: “Bozayıların arı kovanları ve tarım ürünlerine verdiği zararlar nedeniyle bu çatışma özellikle Karadeniz Bölgesinde yoğun olarak yaşanmakta. Son yıllarda bozayılarla ilgili şikayetlerin artması bozayıların sayılarının arttığı anlamına gelmez. Ayıların yaşadığı alanların kalitesindeki azalış dikkate alındığında insan-ayı çatışması konusu Türkiye’de yaban hayatla ilgili en önemli konudur. Ve çözümlenmesi için pek çok kurumun işbirliği içinde çalışması gerekmektedir. Ayı habitatlarının iyileştirilmesi çalışmalarına hız verilmeli (ayıların doğada beslenebilecekleri yabani meyve ağaçlarının dikiminin yaygınlaştırılması), bahçeleri korumak için elektro şoklu çit sistemi ve arı kovanları için platformlar gibi önleyici tedbirlerin alınmasının teşvik edilmesi ve kullanımının yaygınlaştırılması için çalışılmalı, bahçeler ve ürünlere olan yaban hayat kaynaklı zararların tanzimi için sigorta sistemi geliştirilmeli ve Türkiye’deki bozayılar hakkındaki bilimsel temele dayanan bilgilerimizi arttırmalıyız.
.
2006 yılından bu yana insan-ayı çatışması konusunda çalışan Doğa Derneği bu konuda eşsiz deneyimler elde etti. Bu deneyimlerin paylaşılması ve sorunun çözümlenmesi için Orman ve Su İşleri Bakanlığı ve diğer ilgili kurumlarla her türlü işbirliğine hazırız.”