Ana Sayfa Blog Sayfa 5072

Konya’da 8. Uluslararası Mistik Müzik Festivali

Mistikliğin dağa taşa sindiği kadîm şehir Konya’da, 22-30 Eylül tarihlerinde dünya mistik müzikleri yankılanıyor.

2004 yılından beri her yıl düzenlenen Uluslararası Mistik Müzik Festivali’nin sekizincisi 22-30 Eylül 2011 tarihlerinde yapılacak.

 

Konya Uluslararası Mistik Müzik Festivali önceleri Aralık ayındaki Vuslat Yıldönümü Anma Törenleri (Şeb-i Arûs) kapsamında yer alırken, 2008 yılından beri Eylül ayında, kapanış gecesi 30 Eylül’e, yani Mevlâna Celaleddin Rumi’nin doğum gününe gelecek şekilde düzenlenmektedir.

Dünyanın çeşitli yerlerinden mistik müziklerin buluşma noktası hâline gelen “Konya Uluslararası Mistik Müzik Festivali”, dünya mistik müziklerini, popüler unsurlarla karışmadan, özgün geleneksel yapıları içinde tanıtmaktadır.

 

PROGRAM
Halka açık, ücretsiz konserler, hergün saat 21:00’da başlayacak ve Konya Büyükşehir Belediyesi Mevlâna Kültür Merkezi, Sultan Veled Salonu ve Semâ Salonunda yapılacaktır.

 

22 Eylül Perşembe
Gine
Batı Afrika Davulları
GuinéePercussions

23 Eylül Cuma
Fas
Gnawa Âyini
Maâlem Hamid El Kasri

24 Eylül Cumartesi
Hindistan
Hindustan Klâsik Müziği
Pandit Hariprasad Chaurasia

25 Eylül Pazar
ABD
Afroamerikan Gospel Müziği
The Fairfield Four

26 Eylül Pazartesi
Tacikistan
Felek Müziği
Davlatmand

27 Eylül Salı
Tibet
Budist Âyini
Tashi Lhunpo Manastırı Râhipleri

28 Eylül Çarşamba
Kırgızistan
Kırgız Mistik Müziği
Tengir Too

29 Eylül Perşembe
İran
Fars Klâsik Müziği
Parissa

30 Eylül Cuma
Türkiye
Türk Tasavvuf Müziğinden Örnekler ve Semâ Töreni
Kültür ve Turizm Bakanlığı
Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu

Ayrıntılı bilgiye www.mistikmuzikfest.com internet sitesinden ulaşabilirsiniz.

 

******************

 

Batı Afrika Davulları / Guineepercussions

Davullar, özellikle cembe, Afrika halklarının günlük hayatlarında ve ibadetlerinde önemli bir yere sahiptir. Malinke halklarının yaşadığı Mali ve Gine’de cembe adı verilen davul, bin yılı aşkın süredir dini törenlerin vazgeçilmez bir parçasıdır. Müzik, düğün, doğum, cenaze ve diğer özel törenlerde çalınan bu özel davullar ile yönetilir. Ayrıca kötülükleri uzaklaştırdığına inanılan bu davullar, hasta tedavi etmede de kullanılırlar. Cembe ayrıca Malinke halklarının uzun mesafelerden iletişim kurmasına da yardımcı olmuştur. Bu nedenlerle cembe, kabile hayatının vazgeçilmez bir parçasıdır.

Gine’nin en ünlü ritimcileri, müzisyenleri ve dansçıları tarafından kurulan GuineePercussions, geleneksel çizgilere bağlı kalarak sahneledikleri zengin müzik ve danslarını tüm dünyada izleyicilerin beğenisine sunmaktadır. Grubun müziği, Gine’nin ormanlık, sahil ve orta bölgeleri ile cembe davulunun merkezi olarak tanınan yüksek dağlık bölge müziklerinin sentezidir.

13 kişiden oluşan GuineePercussions, dinleyicilerini seslerin ve ritimlerin inanılmaz gücüyle, büyüleyici bir yolculuğa çıkarmaya hazırlanıyor. İnsanlık tarihinin başlangıcından itibaren var olan müzik geleneklerini dinleyicilerle buluşturan grup, performansıyla yalnız Gine kültürünü yurtdışında tanıtmayı değil aynı zamanda genç kuşaklara Afrika kültürünün gücü ve zenginliği hakkında bilgi vermeyi amaçlıyor.

 

Gnawa Âyini / Maâlem Hamid El Kasri

Eski zamanlarda başta Moritanya olmak üzere Kuzey Afrika’nın tümünde yerleşik bir etnik grubun adı olan “Gnawa”, bugün yerel halkın bağlı olduğu tasavvufi akımları adlandırmak için kullanılmaktadır. Arap-Bedevî geleneklerinin özgün bir bileşimi olmakla beraber Afrika etkisini de yoğun bir şekilde hissettiren bu akımlar, bugün başta Fas ve Cezayir olmak üzere Kuzey Afrika’nın tümünde yaygın bir şekilde yaşamaktadır.

Gnawa müzik ve dansının İslâm öncesi dönemin animist geleneklerinden esinlendiği söylenebilir. Müzik ve dans, bu inanışlara mensup Afrika toplumlarında hastalıkları iyileştirmek ve birvecd hâli yaratarak ruhlarla irtibata geçmek için yapılan törenlerle benzerlik içindedir. “Derdeba” adı da verilen Gnawa Âyinleri, insan ruhunu hemen sarıveren, hızlı ve heyecanlı ritimleri ve bu ritimlere uygun akrobatik dansları içerir.

Köklü bir Gnavva ailesinin mensubu olarak Fas’ın kuzeyindeki Ksar El-Kebir’de doğan Maâlem Hamid El Kasri, bu müziğin günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biridir. Dünyanın birçok ülkesinde Gnavva müziğini sergileyen sanatçı, aynı zamanda guimbri sazının önde gelen icrâcılarındandır. Hamid El Kasri ve 6 seçkin icracının yer aldığı topluluk, renkli giysileri, hızlı ritimleri ve heyecanlı akrobatik dansları ile tüm dünyada ilgiyle izlenen ve beğeni toplayan “derdeba” sûfî geleneğini sahneye taşıyor.

 

Hindistan Klâsik Müziği / Pandit Hariprasad Chaurasia

Hint yarımadasının Klâsik müziği, insanlığın ortak kültür mirasının en gelişmiş ifâde tarzlarından biri olup zengin bir geçmişe sahiptir. Kökleri 5000 yıl öncesine, kadîm Indus uygarlığına kadar uzanır.

Hint müziğinin Müslüman kültürle ilk karşılaşması, Hindu tapınak müziklerinin cazibesine kapılan sûft dervişler aracılığı ile olmuştur. Sûfî dervişler, bu müziğin bölgenin yerli halkının günlükyaşamında büyük önemi olduğunu fark ederek, İslâm’ın öğretilerini yaymakta kullanmışlardır. Başta Hazret Amir Khosro (Emîr Hüsrev) olmak üzere birçok manevî önder, düzenledikleri semâ ve kavvâlî toplantıları ile İslâm’ı yaymışlardır.

Hint flütü “bansurf’nin uluslararası alandaki en büyük icracısı Hari Prasad Chaurasia 1938 yılında, şu anda Pakistan sınırları içinde bulunan Allahâbâd’da doğmuş, küçük yaşta müziğe ilgi duymuş ve daha genç yaşlarda iken kariyerinin en üst noktasına erişmiş, geleneğe bağlı ancak yeniliklere de açık, kendine özgü bir tarz gelişmiştir.

Hayatı boyunca yaptığı performanslarla Hindistan’ın en çok saygı duyulan müzisyenlerinden biri olmuş ve birçok ödül kazanmıştır. Dünyanın hemen her yerinde sahne almış, Yehudi Menuhin, Jean Pierre Rampal gibi dünyaca ünlü birçok müzisyenin ve dinleyenlerin büyük övgülerine mazhâr olmuştur.

19901ı yıllardan beri Rotterdam Müzik Konseıvatuan’nda eğitmenlik yapan ve Hint Müziği Bölümü’nün sanat yönetmenliğini yürüten Chaurasia’ya, 2008 yılında Hollanda Kraliyet Ailesi tarafından Amsterdam’da yapılan göz kamaştırıcı bir törenle “Officier in de Orde Van Oranje-Nassau” ünvânı verilmiştir.

Ayrıca 2009 yılında Fransa’da ve dünyada kültürün yayılmasına yaptığı kayda değer katkılar nedeniyle Fransa Kültür Bakanlığı tarafından “Ordres des Arts et Lettres” unvanı ile şövalyelik payesi verilmiştir.

Festival konserinde Hari Prasad Chaurasia’ya, yine bansuri ile Sunil Bhagwan Avachat, tabla ile Hindistan’ın en önemli tabla virtüözlerinden üstâd Rashid Mustafa Thirakwa ve tanpura ile Nayanashree Pushpanjali Chaurasia eşlik edecek.

 

Afroamerikan Gospel Müziği /The Fairfield Four

Hristiyanlık ve Hristiyan yaşamına ilişkin mânevi konulan dile getiren Gospel Müziği, dinî ya da törensel amaçlar için bestelenen ve aynı zamanda estetik beğeniyi hedefleyen bir müziktir. Gospel Müziğinin ana teması övgü. ibâdet ya da Allah’a, İsa Peygamber’e ve Kutsal Ruh’a şükran sunmaktır.

Afroamerikan Gospel Müziğinin tarihi XVIII. yüzyıl Amerika’sına, Afrika kökenli siyahi kölelere dayanır. Bu nedenle sözlü bir gelenek şeklinde oluşan Gospel Müziği, okuma yazma bilmeyenlerin de ibâdet edebilmesine imkân sağlayan tekrarlardan oluşur. XVII ve XVIII. yüzyıllarda köle olan Afrikalıların gittiği kiliselerde düzenli olarak kullanabildikleri müzik aletleri ve bugün olduğu gibi kilise koroları bulunmamaktaydı. Kiliselerde yapılan müziklerin çoğu akapella yanı sadece insan sesleri ile yapılan müziklerdi. Kaynağını siyahi maneviyâtından ve Amerika’da köle olarak çalıştırılan Afrikalıların çalışırken söylediği şarkılardan alan Gospel Müziğinin, jazz ve blues gibi yaygın müzik türleriyle birçok ortak noktası vardır.

Afroamerikan Gospel Müziğinin günümüzdeki en önemli temsilcisi olan The Fairfield Four, 1921 yılında Tennessee eyaletinin Nashville kentindeki Fairfield Vaftiz Kilisesinin papazyardımcısı Reverend J.R. Carrethers tarafından kurulmuştur.

The Fairfield Four, blues sanatçısı B. B. King’in de aralarında bulunduğu birçok değerli sanatçıya ilham kaynağı olmuştur. B. B. King: “Mississippi Indianola’daki evimde yaşarken, her sabah işe gitmeden önce radyoda The Fairfield Four çalardı. Zamanla gruba hayran oldum. İtiraf etmek gerekirse Sam Mc Crary’nin şarkı söyleyişim üzerinde çok etkisi oldu.” demiştir.

Fairfield Four, Coen Kardeşlerin 2000 yılında yaptıkları “O Brother Where Art Thou” filminde ve yine aynı filmin müziklerinin bulunduğu albümde yer almış ve büyük ilgi çekmiştir.

1997 yılında yaptıkları “I Couldn’t Hear Nobody Pray” isimli albümle “En İyi Geleneksel Gospel Kaydı” dalında Grammy Ödülü alan grup, bugüne kadar birçok ödül almış ve ödüle aday gösterilmiştir.

Festival, izleyicilerini 5 kişiden oluşan The Fairfield Four’un olağanüstü müziği ile buluşturuyor.

 

 

Felek Müziği /Davlatmand

Özbekistan, Afganistan, Kırgızistan ve Çin’in kesişim yerinde. Pamir Dağları’nın gölgesinde, Farsça konuşulan bir ülke olan Tacikistan, geçmişten bugüne birçok kültürün etkisinde kalmıştır. Bu etki, belki de en iyi biçimde müzik alanında gözlenebilir. Mevlâna Celâleddîn-i Rûmi, Bîdil-i Dehlevî, Bedreddln-i Hilâlî, Hâfız-ı Şirâzî gibi büyük mutasavvıf velîlerin manzum sözlerinin, İç Asya kökenli melodiler ve ritimler eşliğinde okunması, Tacik müziğine özgü eşsiz bir sentezdir.

Tacikistan’ın çeşitli bölgelerinin müzikal karakterleri birbirinden farklıdır. Bu farklılıklar ritimler, melodik yapılar ve icra biçimlerinde görülebilir. Güney bölgesinde yapılan müzik, Felek Müziği olarak adlandırılır.

Davlatmand Kholov, 1950 yılında, Felek müziğinin merkezi olarak tanınan Tacikistan’ın güneyindeki Katlan bölgesinin Kulâb şehrinde doğmuştur. Küçük yaşlardan itibaren, usta bir müzisyen olan babasından gicakve başta Hz. Mevlâna olmak üzere mutasavvıf velilerin söylediği manzum sözleri öğrenmiştir.

Felek müziğinde ve birçok sazın icrasında usta olan Davlatmand, Özbekistan Duşanbe Konservatuarımda “şeş-makâm”, yani klâsik müzik eğitimi almıştır. Daha sonra Kulâb, Pamir ve dağlık Badakşan bölgesinde derleme çalışmaları yapmış, böylece geniş bir repertuara sahip olmuştur.

Mezarı Kulâb’da olan Mir Seyyld Ali Hamedânîve özellikle {Tacik kaynaklarına göre) Katlan’da doğan Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî gibi büyük mutasavvıf velîlerin manzum sözlerini, müzikle seslendiren Davlatmand’ın icra ettiği Felek Müziği, bölgenin kültürel birliği için yapılan bir çağrıdır.

Davlatmand’e Festival konserinde kendi kurduğu topluluğun 5 seçkin icracısı eşlik edecek.

 

 

Budist Ayını /Tashi Lhunpo Manastırı Rahipleri

Budizm, dünyanın her yerinde takipçileri olan bir felsefe ve dindir. M.Ö. 500 yıllarında yaşayan ve “Buda” olarak tanınan Siddharta Guatama adlı bir mistik manevî öndere dayanır. “Buda” kelimesi “aydınlanmış, olgunlaşarak kemâle ermiş” anlamındadır.

Buda’nın ölümünden sonra Budizm, Hindistan ve komşu bölgelerde yayılmış, zaman içinde oluşan Budist düşüncenin değişik ekolleri manastırlarda kurumsallaşmıştır. Bu ekollerin en önemlilerinden biri Tibet ve Himalayaların bazı bölgelerinde yaygın olan ve Tantrik Budizm olarak da adlandırılan Tibet Budizmi’dir.

Tibet Budizmi, Bodhisattva olarak adlandırılan, daha önce aydınlanmış ve insanları aydınlatmak için dünyaya dönmüş ruhların reenkarnasyonu olduğuna inanılan kişilerin manevî önderliğinde özgün bir renk kazanmıştır. Bodhisattva’dan gelen reenkarne ruhlara sahip önderler “dalay lama” veya “pançen lama” gibi unvanlar taşırlar.

Yüksek dağlarda kurulmuş manastırlarda yapılan âyinler, yoğunlaşma (meditasyon); dua; davul, zil ve borular eşliğinde okunan dînî sözlü müzikler (ilâhî) eşliğinde yapılan danslardan oluşur.

Tashi Lhunpo Manastırı manevî önderlikte “dalay lama”dan sonra ikinci sırada gelen “pançen lamaların makamıdır. 1447 yılında ilk dalay lama tarafından Tibet’te kurulan manastır, Tantrik Budizmin en önemli merkezlerinden biridir. Tashi Lhunpo Manastırı bir dönem, aynı anda 5000 kadar rahibe ev sahipliği yapmıştır. Çin tarafından göçe zorlanan Budist rahipler, 1972 yılında Hindistan’da bir araya gelerek manastırı yeniden kurmuşlardır. Manastır, özenle hazırlanmış giysileri ve olağanüstü hareketlerle bezenmiş Çam Dansı ile ünlüdür.

Tashi Lhunpo Manastın’nın 8 rahibi, Festival konserinde Budist Âyini sergileyecekler.

 

 

Kırgız Mistik Müziği / Tengir Too

Kırgız müziği, dağlar, göller ve geniş bozkırların göçebe kültürüne dayanır. Bu bölgelerde yaşayan kuşlar, çeşitli hayvanlar, rüzgâr ve suyun sesleri ile başta Manas olmak üzere efsânevi kahramanların hikâyeleri müziğin esin kaynaklarıdır.

Kırgız müzisyenler, kendine özgü doğal ayırt edici özelliklere sahip kurganlara büyük saygı gösterirler. Genellikle bir yatırla ilişkili olan bu kurganlar, orada yatan ulu kişi ve onun adına adanan kurbanlar yoluyla doğaüstü güçlerle ilişki kurulan yerlerdir. Müzikle anlatılan hikâyeler ve destanlar, Kırgız mistik müziğinde önemli bir yere sahiptir. Özellikle Manas’ı anlatan yaklaşık 500.000 mısralık “Manas Destanı”, Kırgız müziğinin en yaygın konusudur. Müzisyenler, kurganları ziyaret ederek, başta Manas olmak üzere efsânevî kahramanların ruhları ile ilişki kurmaya çalışırlar.

Kırgızistan’ın kadîm müziğini yapan yeni bir grup olan TengirToo, adını Kırgizistanla Çin arasında yer alan Tengir (Tengri, Tanrı) Dağları’ndan alır. Eski adı Kırgizistan Devlet Sanatlar Enstitüsü olan Kırgızistan Ulusal Konservatuarından mezun olan ve büyüdüğü Kuzey Kırgızistan’ın dağlık Narın bölgesinde geleneksel müziği öğrenen Nurlanbek Nayşanov yönetiminde çalışmalarını sürdüren Tengir Too, Kırgız geleneksel müziğini geleneksel sazlar ve geleneksel üslûpla icra etmektedir.

6 kişiden oluşan Tengir Too, kadîm Kırgız müziğini Festival’e taşıyacak.

 

 

Fars Klâsik Müziği / Parissa

Fars Klâsik Müziği’nin makam sistemi “Dastgâh” ve ezgi hazinesi “Redif”, şiirdeki ölçüler temel alınarak, şiire eşlik etmek ve şiirdeki uhrevî dünyaya ışık tutmak için geliştirilmiştir.

Eğer gazel nazım şekli Iran şiir geleneğinin en parlak mücevheri ise, redife dayalı ezgiler de gazelin esrarını en iyi şekilde ortaya çıkaran müzik çeşididir. Klâsik müzikteki anlatım tarzları, kendi dünyasını tanımlamak için çoğu kez mecazî anlatımlar ve gizemli sözlere başvuran şairin mesajını en iyi şekilde iletmek üzere geliştirilmiştir. Melodik cümlelerin eşit olmayan uzunlukları ve usûller, şiirde kullanılan vezin esas alınarak, tam da buna göre tasarlanmıştır. Icrâ esnasında, müzik önce bir hiçlikte başlayıp yavaş yavaş ışığa ve aydınlığa doğru yönelir. Öyle ki müziği ve eşlik ettiği şiirleri dinlerken bir gizem dünyası gözlerimizin önüne serilir.

1950yılında İran’da doğan Parissa (Perûze/Firûze), müzik çalışmalarına Fars Klâsik Müziği’nin üstâdlarından Mahmoud Karimi {Mahmud Kerîmi) gözetiminde başladı. Kısa bir zaman sonra Kültür Bakanlığı tarafından Iran Ulusal Radyo ve Televizyon Kurumu’na atanan Parissa, Kültür Bakanlığı bünyesinde çalıştığı beş yıllık dönemde eşsiz üslûbu ve disiplinli çalışmaları sayesinde ünlü İranlı müzisyenler ve hocalar arasında kendine yer edinmiştir. 1995 yılından itibaren katıldığı festivaller ve konserler ile adını tüm dünyaya duyuran Parissa, son dönemde kendini İran’daki yeni yeteneklere adamıştır.

Festival konserinde Parissa’ya eşlik edecek Madjid Khaladj (Mâcid Hallaç) 1962 yılında Gazvin’de doğmuş, Iran vurmalı sazlarının tartışmasız en büyük ustalarından bindir. Khaladj, 1984 yılında. Sorbonne Müzikoloji Enstitüsü’ne bağlı Yehudi Menuhin idaresindeki Ortadoğu Müzik Çalışmaları Merkezi tarafından Iran vurmalı sazlarını öğretmek üzere Paris’e davet edilmiş, 1996’da Iran Ritim Sazları Çalışma Merkezi olarak da bilinen “Ecole de Tombak” adlı okulu kurmuştur. Aynca 1998’den beri de Paris’te “Cite de la Musique” adlı kurumda ve İsviçre’de Basel Devlet Müzik Akademisi’nde dersler vermektedir.

Genç kuşağın önde gelen besteci ve tar virtüözü İman Vaziri (İmân Veziri) ise 1970 yılında İran’da doğmuştur. Tahran Üniversitesi ve Almanya Köln Üniversitesinde müzikoloji eğitimi görmüştür. 13yaşından beri Klâsik İran Müziği ve tar ile ilgilenen İman Vaziri, Avrupa’da birçok solo konser vermiştir.

 

Türk Tasavvuf Müziği Örnekleri ve Semâ’ Âyini Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu

Türk Tasavvuf Müziği, repertuarlardan eser sayısı bakımından başta Yûnus Emre olmak üzere Niyâzî-i Mısrî, Aziz Mahmûd Hüdâyî ve Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî gibi büyük mutasavvıf velîlerin manzum sözleriyle bestelenmiş eserlerden oluşur. Bu eserlerin beste formu olarak en yaygın olanları çeşitli amaçlarla bestelenen ilâhiler, en hacimli olanları ise semâya eşlik amacıyla bestelenen MevlevîÂyinleri’dir.

Semâ’, sözcük olarak “işitmek” anlamındadır. Mevleviler arasında ise, mûsikî nağmelerini dinlerken vecde gelip hareket etmek, kendinden geçip dönmek anlamına gelir. Sembolik olarak kâinatın oluşumunu, insanın alemde dirilişini, Yüce Yaratıcıya olan aşk ile harekete geçişini ve kulluğunun idrâkine vararak, ‘İnsan-ı Kâmil” yani “Olgunlaşmış İnsan” olmaya yönelişini anlatır. Semâ’ ayakta, sessizce ve dönerek yapılan bir zikirdir. Semâzenler her dönüşte içlerinden sessizce “Allah” diyerek zikrederler.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 1990 yılında kurduğu Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu, bu müziğin tek resmî topluluğudur. Topluluk, Konya’da düzenlenen Hz. Mevlânâ’yı Anma Haftasındaki programları dışında, Mevlâna Kültür Merkezi’nde gerçekleştirdiği periyodik konserlerde Tasavvuf Müziği örnekleri sunmakta ve Semâ’ Âyini icra etmektedir. Ayrıca yurtiçi ve dışında yaptığı sayısız programlarla Türk Tasavvuf Müziği geleneğini tanıtmaktadır.

Topluluğun yönetmeni Yusuf Kayya Kütahya’da doğmuş, erken yaşlardan itibaren geleneğin günümüzdeki son temsilcilerinden neyzen Ahmed Yakuboğlu’dan ney meşk etmiştir. Ankara üniversitesi Dil ve Tarih-Cografya Fakültesi Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olduktan sonra TRT’ye sanatçı olarak girmiş, Ankara Radyosu’nda neyzen ve Müzik Dairesinde uzman olarak görev yapmıştır. 1990 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı Konya Türk Tasavvuf Müziği Toplulugu’na neyzen olarak nakleden Kayya, 2004 yılından beri topluluk genel yönetmenliği görevini yürütmektedir.

Türkiye’nin en önemli müzik icra kurumlanndan biri olan Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu iki bölümden oluşacak programının birinci bölümünde Türk Tasavvuf Müziği repertuarından seçkin örnekler sunacak, ikinci bölümde ise Semâ’ Âyini icra edecektir.

 

Yeşil Gazete

 

Türk Telekom Mehmet Okur ile anlaştı

0

Beko Basketbol Ligi takımlarından Türk Telekom, NBA‘de lokavt bitene kadar Utah Jazz forması giyen milli basketbolcu Mehmet Okur ile prensipte anlaştı.

tah Jazz forması giyen milli basketbolcu Mehmet Okur, NBA’de lokavt bitene kadar Türkiye’de forma giyecek isimler arasına eklendi.

Beko Basketbol Ligi takımlarından Türk Telekom, milli basketbolcu Mehmet Okur ile prensipte anlaşmaya vardı.

Başkent ekibinin NBA takımlarından Utah Jazz’da forma giyen Okur ile lokavt sona erene kadar prensipte anlaşmaya vardığı bildirildi.

Türk Telekom yöneticileriyle Mehmet Okur arasında bugün Ankara’da yapılan görüşmelerin olumlu sonuçlandığı, yıldız basketbolcunun başkent ekibinde forma giyeceği için çok mutlu olduğu öğrenildi.

Dereyi geçtik Çayda boğulduk, Türkiye 64 – Fransa 68

0

Litvanya’nın Vilnius kentinde düzenlenen Avrupa Basketbol Şampiyonası İkinci Tur E Grubu’nda A Milli Takım, namağlup Fransa’ya çok şanssız bir şekilde 68-64 mağlup oldu.

İlk yarı boyunca maçtan kopmayan milli takım 3. çeyreğin son 3 dakikasında farkın açılmasına engel olamadı. Çeyreğin hemen başında faul limitimizin dolması Fransız basketbolcuların faul atışlarındaki yüzdeleri de göz önüne alındığında öne geçmemizi engelledi. Çeyreğin sonlarında hücumlarından boş dönen milliler Fransızların art arda gelen 3 sayılık atışları sonrası son periyota da 13 sayı geride girmek durumunda kaldı. 44 – 57

Son çeyreğe alan savunması ile başlayan milli takım fransızların 9 3’lük atıştan faydalanamamaları sonucunda son 43 saniyede farkı 2 sayıya kadar düşürme   başarısını gösterdi.  Rakibi yakaladık derken kaçan 2 sayılık atış ve ribaunt almak isterken 2 basketbolcumuzun aynı topa hamlesi sonucu topa sahip olamaması ibreyi Fransa lehine çevirdi.

Son 6 saniye kala 4 sayı geride iken Ender’in sayıya dönüştüremediği turnike sonrası herşey bitti derken gelen Predzic’in mucize 3lüğü ile yeniden ümitlendik.  Fransaya hemen faul yaparak sürenin işlemesine engel olduk. 2 faul atışını da sayıya çeviren Parker Fransa’yı 3 sayı öne geçirdi. 64 – 67.

İşte ne olduysa o 6 saniyede oldu. Koç Orhun Ene’nin aldığı mola sonrası son hücum için yerlerini alan milliler herkesi son anda umutlandıran mucize 3lüğün sahibi Emir Predzic’in topu 5 sn içerisinde oyuna sokamaması üzerine topu kaybettiler. Son saniyede yapılan faul sonrası kullandığı atışlardan birisini sayıya çeviren Parker skoru tayin etti. Son çeyreğe 13 sayı geride giren ve dezavantajı erittiği halde ayağına kadar gelen galibiyet şansını kullanamayan milli takım 64 – 68’lik skora razı oldu.

2. tura 1. turdan çıkmayı başaran takımlara karşı alınan galibiyetler taşınıyor. İlk turun son maçında grup lideri İspanya’yı yenme başarısını gösteren Türkiye bu mağlubiyet sonrası 1 galibiyette kaldı. İlk turu kayıpsız geçen Fransa bu sonuçla 2. tur itibarı ile 3. galibiyetini elde etmiş oldu.

(Yeşil Gazete)

 

“Profesyonel balıkçı”nın çinekop sevdası

1 Eylül’de av yasağının bitmesinin ardından lüfer avı için 20 cm boy sınırı konmasına dair tartışmalar da artmaya başladı. Çinekop diye ayrı bir balık türü olmadığı ve Tarım ve Köyişleri Bakanlığı 20 cm’in altındaki lüferin avlanmasını yasakladığı için, bu karar pratikte çinekop avı yasağı anlamına geliyor.

Star gazetesinde 5 Eylül'de yayınlanan ilan

Fikir Sahibi Damaklar’ın “İstanbul Lüfere Hasret Kalmasın” ve Greenpeace Akdeniz’in “Seninki Kaç Santim” kampanyalarının ardından gelen çinekop avı yasağı bazı balıkçıları da hareketlendirdi. Önceki gün Star gazetesine “Türkiye Profesyonel Balıkçıları” imzasıyla verilen ve “benim çinekop balığıma dokunma” diye başlayan ilanda  çinekop avı yasağı eleştirildi ve “neden çinekop balığı yemekten mahrum kalıyoruz” diye soruldu.

Milliyet gazetesinin haberine göre ilanı veren Poyrazköy Balıkçılar Kooperatifi Başkanı Mustafa Kokoş, denizlerde lüfer bolluğu olduğunu iddia ederek, “Lüferde yıllardan beri 14 santimetre yasağı var. Kaç yıldır tutuyoruz. Denizimiz lüfer dolu. Balıklar çoğalıyor. Lüfer balığı 20 santime ulaşmadan yumurta yapmıyor gibi bir durum yok. 15 santimde de 18 santimde de havyar oluyor. Biz bu balığı tuttuğumuzda elimizde cetvelle ölçüp denize mi atacağız? Hangi üniversite araştırma yapmış da bu kanaate varılmış? İthalatı serbest ama Türkiye’de tutulması neden yasak?” diye sordu.

Öte yandan Vatan gazetesi yazarı Ercan İnan da konuyla ilgili yazdığı yazıda çinekop avı yasağını eleştirerek çinekop avı durdurulunca lüfer sayısının artacağının doğru olmadığını iddia etti. Balıkçı bir aileden geldiğini söyleyen İnan bilim insanlarının lüferin büyük kısmının 24 cm’den sonra üremeye başladığı yönündeki araştırmalarını kabul etmeyerek “Zannediliyor ki her çinekop lüfere dönüşür. O yüzden de ‘bırakalım avlanmasınlar, büyüsünler lüfer olsunlar öyle yiyelim’ deniyor. İlk bakışta kulağa mantıklı geliyor. Ancak balığı balıkçılığı bilenler için bu kesinlikle doğru bilgi değil.” diye yazdı.

Yanlış bilgiler

İnan’a göre lüfer bizim denizlerimizde zaten durmuyor. İnan “Boğaz’da lüfer, palamut akını olur bazen. O balık aslında akıp giden yani göç eden balıktır. Önce Marmara’ya ardından Ege’ye çıkar, İspanya’ya kadar gider. Lüfere dönen balığın çok az bir kısmı bizim denizlerimizde kalır. Kalanı da deniz suyu soğuduğunda kırılır yani ölür. Sonuç itibarıyla demem o ki çinekop avlanmayıp lüfere dönüşse bile bunu göç ederken yakalayamadığımız takdirde onu Yunan balıkçı, İspanyol balıkçı avlar. Yani yasağın bize değil aslında onlara faydası olacak.” diyor.

“İstanbul lüfere hasret kalmasın” kampanyası sözcüsü Defne Koryürek ise Mustafa Kokoş ve Ercan İnan’ın iddialarının bilimsel gerçeklere tamamen aykırı olduğunu ve çinekopun lüferin yavrusu olduğunu, ayrı bir balık olmadığını ve iddia edildiği gibi uzun göçler de yapmadığını söylüyor. Yeşil Gazete’ye konuşan Koryürek şunları söyledi:

“Bu iddialar kesinlikle doğru değil. Lüfer dünyanın pek çok yerinde var ama lokal göç eden bir balık, burada en fazla Alçatı’ya kadar iniyor, daha öteye, Akdeniz’e kadar indiğine dair bir bilgi yok. Elimizdeki verilere göre 2002 yılında dünya çapında 43 bin ton lüfer avlanmış, bu avın 25 bin tonu Türkiye’de yapılmış, Yunanistan’da  ise sadece 100 ton avlanmış. 2009’da ise dünya çapında avlanan miktar 16 bin tona düşmüş, yine Türkiye’de bunun 6 bin tonu avlanmış, Yunanistan yine 100 ton tutmuş. Lüfer geziyor bile olsa ancak canını kurtarır. Bu balığın uzaklara göç ettiğine dair bir bilgi yok. Boğazlarda görülen lüfer ancak Karadeniz, Marmara ve Ege arasında göç ediyor, değil İspanya’ya, Yunanistan’a kadar bile gitmiyor.”

Giderek azalan lüferin soyunun tükenmesini önlemek için açılan kampanyalar sonucunda Tarım ve Köyişleri Bakanlığı lüderin avlanma alt boy sınırını 14 cm!den 20 cm’e çıkarmıştı. Kampanyaları düzenleyen örgütler bu sınırın en az 24 cm olması gerektiğini savunuyor.

(Yeşil Gazete)

Polisin güç kullanma kapasitesi genişletiliyor!

Toplumsal eylemlerde polisin ayyuka çıkan orantısız güç kullanımı ile ilgili olarak Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından yeni bir proje hazırlandı. Proje emniyet yetkilileri tarafından, Dikmen’de bulunan merkezinde bir basın toplantısı ile tanıtıldı. Projenin isminin “Polisin güç kullanma kapasitesinin artırımı projesi” olması ise akıllara bu kapasiteyi daha ne kadar artıracaksınız sorusunu getirdi.

Dikmen Emniyet Genel Müdürlüğü’nde, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Kılıçlar, Sorumlu Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Osman Karakuş, Almanya Konsolosu, Avrupa Elçisi, AB Temsilcileri, İç İşleri Bakanı İdris Naim Şahin ve Kolluk Kuvvetleri bir araya gelerek, “Polisin güç kullanma kapasitesinin artırımı projesi” hakkında bilgi verdi.

Sorumlu Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Osman Karakuş, güç kullanma kapasitesinin artırımı olarak tanımladığı projeyi şu şekilde anlattı: “ Proje dört yönlü. Yasal, organizasyonal yapı, güç kullanmada kullanılacak araç gereçler ve eğitim. Yasal boyutta, Türk Mahkemelerinin ve AİHM’in kararları incelenecektir. Organizasyonal yapı da güç kullanımı derinlemesine araştırılarak, AB standartlarına uygun hale gelecektir. Güç kullanmada kullanılacak araç gereçler boyutunda, AB standartlarıyla karşılaştırılarak ona uygun hale getirilecektir. Eğitim boyutunda ise, standart yapı için uygun eğitim verilecek ama asıl sahadaki eğitimi verecek eğitimciler yetiştirilecektir.”

Karakuş, bu proje sonucu için şunların olacağını iddia etti : “Olayın niteliğine göre ne yapacağını bilen profesyonel polisler olacak. Kalitesi de insanlara yansıyacak ve güç kullanımı konusunda insanları hakkı gasp edilmeyecek.”
Emniyet Genel Müdürü Mehmet Kılıçlar ise, huzur ve güvenliğin sağlanamadığı yerde demokrasi aranmaz diye konuşmaya başlamasının ardından, “Kolluk kuvvetlerinin güç kullanması oldukça hassas bir konu, bu proje ile güç kullanımda standart uygulamaya kavuşarak, demokrasinin gereğini yerine getirecektir” dedi.

(Birgün)

24 Eylül’de Harekete Geçelim!

24 Eylül günü tüm dünyada iklim değişikliğine karşı eş zamanlı eylemler düzenlenecek. Bu çerçevede Küresel Eylem Grubu İstanbul Kadıköy Meydanı’nda bir miting düzenleyecek.

İklimi Değil Sistemi Değiştirmek İçin 24 Eylülde Kadıköy Meydanındayız! sloganıyla başlayan çağrı metninde şu ifadeler yer alıyor:

… İklim gözümüzün önünde değişiyor. 1990’lar binyılın en sıcak on yılı, 1998 yılı ise binyılın en sıcak yılı oldu. 2011’in ilk 6 ayı, şimdiye kadarki en sıcak dönem olarak kayıtlara geçti, 2010’un en sıcak yıl rekorunu kırmasından söz ediliyor. Dünya Gıda Örgütü (FAO) 2009’da dünyada açlığın rekor düzeye yükseleceğini ve hergün 1,02 milyar civarında insanın, yani toplam insan nüfusunun yedide birinin aç kalacağını açıkladı. Bu süreci hızlandıran en önemli etken iklim değişikliği…

…Aşırı yoksulluk, artan seragazı emisyonları, gıda güvenliği ve açlık, savaş ve kriz, artan su kıtlığı, biyoçeşitliliğinin azalması ve göç, tüm dünyada her geçen gün büyük baskı oluşturuyor.

… Hükümetler konuyu görmezden gelip, harekete geçmeyerek hepimizin geleceği ile oynuyorlar. Geleceğimizi ve yaşam hakkımızı elimizden almaya çalışanlar, bir tek noktayı unutuyorlar. Bizlerin yani sıradan insanların dünyayı değiştirme gücünü…

…24 Eylül günü, her türlü değişimin mümkün olduğunu göstermek için tüm dünyadaki dostlarımız gibi biz de sokaklarda olacağız. Geleceğimizi ve gezegenimizi kendi çıkarları uğruna yok sayanlara değişim istediğimizi, bu değişimi ellerimizle yapmaya hazır olduğumuzu göstereceğiz.

Hükümetlerden iklim değişikliğini arttıracak nükleer santral, 3.köprü ve sayısız HES’ler gibi çılgın projeler değil, iklim değişikliğini durduracak adımlar atmasını talep ediyoruz. Bugün Somali yarın dünyanın başka yerlerinde daha vahim dramların yaşanmaması için fosil yakıtlardan biran önce vazgeçin. Şirketlerin çıkarlarını değil, vatandaşlarınızın ve doğanın çıkarlarını savunun.

MİTİNG

24 Eylül, Cumartesi

Buluşma yeri: Kadıköy, Etbalık Kurumu önü

Buluşma saati: 14:00

 

Konser başlangıç saati ve yeri

Kadıköy Meydanı, saat:16.00

 

 

 

Gerze direnişçileri konuşuyor

Yeşil Gerze Platformu sözcüsü Şengül Şahin

Sinop’un Gerze ilçesinin Yaykıl köyünde kurulmak istenen Gerze termik santralına karşı direnen köylülere ve Gerze halkına yönelik önceki gün uygulanan polis şiddetine karşı tepkiler yayılıyor.

 Yeşil Gerze Platformu sözcüsü Şengül Şahin ve köylülerin avukatı Cömert Uygar Erdem bu sabah Açık Radyo’da yayınlanan Açık Yeşil’e konuk oldular. Ömer Madra ile birlikte hazırlayıp sunduğumuz programda konuşan Şengül Şahin 1 aydır nöbet çadırlarında devam eden ve önceki gün yaşanan polis şiddetinin ardından basının daha fazla gündemine gelen eylemin şirketin bir kez daha köyü tekrar terk etmesiyle sonuçlandığını anlattı. Olaylarda yüzlerce polis ve jandarmanın direnen köylüleri saatlerce gaz bombalarıyla ve panzerlerle baskı altında tuttuğunu anlatan Şahin’in verdiği bilgilere gvöre şirketin üçüncü köye girme denemesi de başarısızlıkla sonuçlandı.

Avukat Cömert Uygar Erdem de şirketin henüz ÇED süreci için gereken zemin etüdünü yapamadığını, ben nedenle de ÇED sürecinde hiçbir ilerleme kaydedemediğini anlattı. Olayların ardından gözaltına alınan Volkan Özen isminde 21 yaşındaki bir gencin de tutuklandığını anlattı. Erdem, Yaykıl köylülerinin termik santrala karşı çekme gerekçelerinin yaşadıkları yeri koruma kaygısı olduğunu belirtti.

Gerze direnişiyle ilgili Açık Yeşil’in kaydını aşağıda dinleyebilirsiniz:

 

Gerze’de önceki gün yaşanan olaylarla ilgili önceki bütün haber ve yorumlara BURADAN erişebilirsiniz.

(Yeşil Gazete)

12 Dev Adam, Fransa karşısında

0

Litvanya’da düzenlenen Avrupa Şampiyonası’nda Türk Milli Basketbol takımı, ikinci turun ilk maçında Fransa ile karşılaşacak. Vilnius’taki mücadele TSİ 18:00’da başlayacak.

Kadrosunda Tony Parker, Joakim Noah, Nicolas Batum gibi NBA tecrübesi bulunan oyuncuları barındıran Fransa, B grubunda başladığı şampiyonada 5 maçını da kazanarak, ikinci tura kayıpsız çıktı.

Son grup maçında, Avrupa Şampiyonu İspanya’yı yenerek ikinci tura yüksek moralle giren ay-yıldızlılar, güçlü rakip Fransa’yı da yenip, ikinci tur mücadelelerine de avantajlı girmek istiyor.

Günün diğer maçları

Türkiye’nin yanı sıra Fransa, Sırbistan, İspanya, ev sahibi Litvanya ve Almanya’nın yer aldığı E grubunda bugün ayrıca TSİ 15:30’da Almanya – İspanya ve 21:00’da Sırbistan  – Litvanya maçları yapılacak.

İkinci turun diğer grubu, F Grubunda ise mücadele 8 eylül Perşembe günü başlayacak. Makedonya, Rusya, Slovenya, Yunanistan, Gürcistan ve Finlandiya’nın yer aldığı F Grubunun ilk gün programında Gürcistan – Makedonya, Slovenya – Yunanistan ve Finlandiya – Rusya maçları oynanacak.

İkinci tur gruplarında ilk dörde giren takımlar, çeyrek finale yükselecek.

(Deutsche Welle Türkçe)

 

Deniz Fenerleri ilişkiliymiş

Deniz Feneri e.V. soruşturmasında şüpheli Mustafa Çelik’e Kanal 7‘nin aranacağı bilgisini ilettiği belirtilen Kırıkkale Belediye Başkanı Korkmaz’ın yönetiminde görev aldığı Aytaç şirketi ile Deniz Feneri e.V’nin ticari ilişkilerindeki usulsüzlükler bilirkişi raporunda yer aldı. Aytaç firması tonlarca gıda maddesi için Deniz Feneri e.V’ye kestiği faturalara İstanbul’daki derneğin adresini yazdı. Korkmaz’ın, arama yapılacağı bilgisini Ankara’daki evinden verdiği belirlendi.

Cumhuriyet Gazetesi’nden Alican Uludağ’ın haberine göre Deniz Feneri e.V soruşturmasında savcıların görevden alınması süreciyle ilgili çarpıcı bilgiler ortaya çıkıyor. Buna göre Ankara Cumhuriyet Başsavcısı İbrahim Ethem Kuriş’in üç savcıyı görevden almadan önce, birçok kez “dosyayı bırak” telkininde bulunduğu, savcıların bunu kabul etmemesi üzerine, görevden alma işleminin gerçekleştiği iddia edildi. Bu arada savcıların eline ulaşan “Aytaç raporu”nda, Aytaç firmasının tonlarca gıda maddesi için Deniz Feneri e.V’ye kestiği faturalarda, Türkiye’deki Deniz Feneri Derneği’nin İstanbul adresinin yazıldığı belirtildi. Rapora göre, Türk Fener’in depolarında saklanan mallar, yine bu dernek tarafından dağıtılmış.

Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in görevden alınan savcılara karşı taraf olduğu Deniz Feneri soruşturmasındaki ilginç bilgiler gün yüzüne çıkıyor. Buna göre, Deniz Feneri soruşturmasında şüpheli Mustafa Çelik’e Kanal 7’nin aranacağı bilgisini ilettiği belirtilen Kırıkkale Belediye Başkanı Veli Korkmaz’ın 14 Ekim 2009’da saat 22.22’deki telefon görüşmesini Ankara/Keçiören Acıbadem Sokak 24/18 adresindeki bir evden yaptığı ortaya çıktı. 18 numaralı dairenin kapı zilinde, “Veli Korkmaz” yazıyor. Cumhuriyet’in zilini çaldığı dubleks dairede kapıyı açan olmadı.

Tartışma yaratan bu görüşmede; Korkmaz, Çelik’ten ev telefonu nu-marasını istiyor. Bunun üzerine görüşme, Çelik’in ev telefonu üzerinden yaklaşık 4 dakika sürüyor. Görüşmenin bitiminden saniyeler sonra Mustafa Çelik, diğer şüpheli İsmail Karahan’ı arayarak, “Önemli bir gelişme var, görüşmemiz lazım” diyor. Karahan ise bunu telefonda söylemesi yönünde ısrar ederken Çelik, yüz yüze görüşmeleri gerektiğini belirtiyor. Bu görüşmenin ardından Çelik, Karahan ve Zekeriya Karaman’ın bir yerde buluşarak toplantı yaptığı, daha sonra bilgisayarlardaki verilerin silindiği belirtildi. 16 Ekim’de Kanal 7’nin de aralarında bulunduğu çok sayıda yere baskın yapılmıştı.

Veli Korkmaz’ın Almanya’daki soruşturmada şüpheli olduğu ve sonrasında hakkında takipsizlik kararı verildiği öğrenildi.

Atlas’ta da muhasebe çıktı

16 Ekim tarihinde aranan yerler arasında şüphelilerin sahibi olduğu Atlas Pazarlama şirketi de bulunuyordu. Atlas’ın server’larında yapılan aramada gayri resmi muhasebenin bazı bölümleri de çıktı. Söz konusu muhasebe dokümanlarında, “Deniz Feneri”ne gelen binlerce Avro’nun kayıtları görülüyor.

Bu arada savcılar görevden alınmasaydı Aytaç şirketi ile Deniz Feneri e.V’nin ilişkilerine yönelik soruşturmayı derinleştirecekleri ifade edildi. Bu süreçte savcılara bilirkişilerin hazırladığı “Aytaç raporu” ulaştı. Deniz Feneri e.V ile Aytaç şirketinin ticari ilişkilerindeki usulsüzlüklerin anlatıldığı raporda, Almanya’daki dernek ile Deniz Feneri Derneği arasındaki ilişkiyi ortaya çıkaran önemli bulgular sıralandı. Rapora göre, Aytaç firması; tonlarca gıda maddesi için e.V’ye kestiği faturaların adresi olarak Türkiye’deki derneğin İstanbul’daki adresini yazdı. Bu bilgi de savcıları, malların Deniz Feneri Derneği’nin depolarında saklandığı sonucuna götürdü. Malların yoksullara dağıtımının da yine Türk dernek tarafından yapıldığı tanık ifadeleriyle ortaya çıktı. Aytaç Grup’un başkanlığını 2001-2003 yılları arası şu an Kırıkkale Belediye Başkanı olan Veli Korkmaz yapıyordu.

Zahid Akman’ın şikâyetinden üç gün sonra başlatılan HSYK incelemesi sürerken, Ankara Başsavcısı Kuriş’in savcılara dosyayı bırakmaları yönünde birçok kez telkinde bulunduğu kaydedildi. Savcılar ise bu durumu reddetti ve soruşturmaya devam etti. Bunun üzerine Başsavcı Kuriş, bizzat dosyayı kendisi savcılardan alarak, yeni görevlendirme yaptı. Diğer yandan HSYK, üç savcıyla beraber şike soruşturmasını yürüten savcı Mehmet Berk hakkında da inceleme başlatmıştı. Ancak bu süreçte, Deniz Feneri savcılarının jet bir hızla görevden alınmasına karşın Mehmet Berk’le ilgili hiçbir işlem yapılmaması dikkat çekti.

Ay’daki ayak izleri hiç bu kadar yakın olmamıştı

Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA, yaklaşık 40 yıl önce Ay’a yapılan insanlı uçuşların yüksek çözünürlüklü fotoğraflarını yayınladı.

Fotoğraflarda Apollo 12, 13 ve 17’nin 1960 ve 70’lerdeki yolculuklarında indiği yerler görülüyor, yüzeyin detayları net şekilde seçilebiliyor.

Fotoğraflarda astronotların geride bıraktığı araç gereçleri, kullanılan Ay Taşıtı’nın tekerlek izlerini, hatta astronotların ayak izlerini incelemek mümkün.

NASA’nın 2009 yılında uzaya gönderdiği Ay Keşif Aracı (Lunar Reconnaissance Orbiter – LRO), Ay yörüngesinde geçirdiği iki yılı aşkın sürede yüzeyi karış karış fotoğrafladı.

Projenin internet sayfasında yayınlanan son fotoğraflar için, aracın yörüngesi yüzeye sadece 21 km mesafeye indirildi.

Robot kamera daha önce de pek çok fotoğrafı NASA’ya iletmişti, ancak bunlar şimdiye kadarkilerden çok daha yüksek kalitede.

Yüzeye olan mesafenin 50 kilometreden 25 kilometreye düşürülmesiyle kameranın kaydettiği her piksel, 25×25 cm boyutlarına ulaştı.

O kadar ki, Apollo 17 astronotları Eugene Cernan ve Harrison Schmitt’in kullandığı Ay Taşıtı’nın (Lunar Roving Vehicle) park edildiği yerde tekerleklerinin hafif sola dönük olduğu görülebiliyor.

Ay Keşif Aracı LRO, başlangıçta Ay’a yapılacak yeni insanlı uçuşlara hazırlık niteliğinde düşünülmüştü.

Ancak geçen yıl Amerikan yönetimi Takımyıldız (Constellation) adı verilen bu projeyi maliyetini gerekçe göstererek iptal etti.

Yine de Keşif Aracı projesi şimdiye dek büyük başarı sağladı, Ay yüzeyinden yüzbinlerce görüntü topladı.

Projenin yöneticisi olan Arizona Eyalet Üniversitesi uzmanlarından Mark Robinson, görüntülerin Ay, uzay ve bilimle ilgilenen herkes için büyük bir kaynak olduğunu vurguluyor.

Dahası bu, tarihe kayıt düşülmesi de demek. Ay yüzeyinde erozyonun etkisi Dünya’dakine göre çok daha yavaş ve hafif.

Yine de Ay yolculuklarının izleri yüzeye çarpan mikrometeorlar nedeniyle yavaş yavaş siliniyor ve geride bırakılan araç gereç de dahil bir gün her şey yok olacak.

Dr Robinson 1 milyon yılda yüzeyin 1 mm inceldiğini belirtirken, “İnsan hayatı ile karşılaştırıldığında bu sonsuz gibi görünebilir; ama jeolojik açıdan düşünürsek, 10 ila 100 milyon yıl içinde Apollo yolculuklarının hiç izi kalmayacağını öngörebiliriz” diyor.

NASA bu hafta Perşembe günü de yeni bir Ay inceleme projesi başlatıyor.

Kısa adı GRAIL olan (Gravity Recovery and Interior Laboratory ) proje kapsamında bir çift uydu Ay’ın çekim gücünü inceleyip iç yapısı konusunda bilgilere ulaşmaya çalışacak.

Böylece Dünya’nın uydusunun nasıl oluştuğu ve bir yüzünün ötekinden nasıl bu kadar farklı olduğunu açıklayabilecek bilgilere ulaşılması umuluyor. (BBC)