Ana Sayfa Blog Sayfa 5054

İnan Süver ölüm orucuna başlıyor

Vicdani retçi İnan Süver, tutuklu bulunduğu Balıkesir Cezaevi’nde yaşadığı baskılar ve taleplerinin yerine getirilmemesi nedeniyle 10 gündür sürdüğü açlık grevini ölüm orucuna dönüştürme kararı aldı.

Bianet’ten Ekin Karaca’nın haberine göre

Balıkesir Cezaevi’nde tutuklu bulunan vicdani retçi İnan Süver, açlık grevinin 10. gününde ölüm orucuna başlama kararı aldı.

Yaşadıkları nedeniyle pişman olmadığını, bu ülkede askerlik yapmayacağını ve bu yola bilerek girdiğini, bundan sonra başına geleceklere de hazırlıklı olduğunu söyleyen İnan Süver, Çarşamba günü (14 Eylül) tutuklu bulunduğu cezaevinde eşi Remziye İnan ile görüştü.

“Ölüm orucuna başlıyor”

İnan’ın son durumuyla ilgili bianet’e bilgi veren Remziye Süver, İnan’ın son derece bitkin ve halsiz olduğunu, artık ne olursa olsun bu sürecin bitmesi gerektiğini söylediğini ifade etti.

İnan’ın neden bunca zamandır tutuklu olduğunu bilmediğini, psikolojik sorunları nedeniyle iki ay önce Gülhane Askeri Tıp Akademisi’ne (GATA) sevk edildiğini ancak sevk kararının hala mahkemeye ulaştırılmaması nedeniyle hastaneye gidemediğini söyleyen Remziye Süver, İnan’ın 10 gündür süren açlık grevinin bugünden itibaren ölüm orucuna döneceğini söyledi.

“İnan’a ‘terörist’ muamelesi yapılıyor”

Açlık grevi yapan mahkumların günde üç kere sağlık kontrolünden geçirilmesinin yasal bir zorunluluk olduğunu ancak İnan’la hiç ilgilenilmediğini ve bu sağlık kontrollerinin de yapılmadığını söyleyen Remziye Süver, İnan’ın anlattığı sıkıntıları şöyle özetledi:

* İnan, adli mahkumlarla birlikte kalmak istemiyor. Çünkü her asker öldürüldüğünde, ülkede gerginlik her yükseldiğinde, adli mahkumlar İnan’ın üstüne çok gidiyor.

* Üstelik mahkumlar cezaevi yönetimi tarafından da cesaretlendiriliyor. Gardiyanlar, İnan’ı hücreden zorla koğuşa getirdiklerinde, diğer mahkumlara “Alın bu vatan hainini biraz terbiye edin” demiş.

* Koğuşta mahkumların İnan’ı hırpalaması üzerine, İnan havalandırmaya çıkarak buradan çatıya atlayıp ya siyasi mahkumların yanına ya da tek başına hücreye alınma talebini yinelemek üzere çatıya çıkmaya çalışmış. Ancak çatıya çıkamadan, iki-üç metre yükseklikten aşağı düşmüş.

* Mahkumlar ve cezaevi yönetimi, İnan’a devamlı olarak “PKK’lı terörist” muamelesi yapıyor. İnan’da “Madem teröristim, neden siyasi koğuşta kalamıyorum” diye soruyor.

* İnan’ın yaşadıkları artık canına tak etti. Kendisi hiçbir suç işlemedi; sadece askerlik yapmak istemedi. Buna rağmen çok ağır koşullarda tutuklu. İnan, yaşadıklarına rağmen pişman olmadığını, savaşmak istememesinin “teröristlikse”, “terörist” olduğunu, artık ipin inceldiği yerden kopacağını ve açlık grevini ölüm orucuna dönüştürmekte kararlı olduğunu söyledi.

Tayland’da selde 98 kişi hayatını kaybetti

Tayland‘da muson yağmurlarının yol açtığı seller ve toprak kayması nedeniyle 98 kişi öldü.

Taylandlı yetkililer, 76 ilin 29’unda meydana gelen felakette ölenler arasında bir Fransız turistin de bulunduğunu açıkladı.

Yetkililer, sellerin 300 binden fazla evde hasara yol açtığını belirterek, turistik Pattaya kentinin bazı bölgelerinin tamamen sular altında kaldığını duyurdu.

Singapur’un sekiz katı büyüklüğündeki tarım arazilerinin de sellerden etkilendiği belirtilirken, Tayland afet önleme kurumu ülkenin kuzeyindeki 21 bölgeye daha sel ve toprak kaymasına karşı dikkatli olunması yolunda uyarı yaptı.

(Ajanslar)

Basketbol takımı 2012 Olimpiyatlarına gidiyor

Türkiye Tekerlekli Sandalye Basketbol A Milli Takımı 2012 Paralimpik Oyunları‘na gitmeye hak kazandı. Bu Türkiye tarihinde bir ilk.

İsrail’de düzenlenen Tekerlekli Sandalye Basketbol Avrupa Şampiyonası bitmeden Türkiye için güzel bir haber geldi. A Milli Takım bugün oynadığı karşılaşmada Hollanda’yı 79-73 mağlup ederek 2012 İngiltere vizesini almaya hak kazandı. Böylece Türkiye, Paralimpik Oyunları’nda takım olarak temsil edilecek. Bu durum Türkiye için bir ilk.

“Devletin kızıma yaptığı yobazlığa isyan ediyoruz!”

BDP’li Bengi Yıldız’la Bodrum’da görüntülendikten sonra işinden olan İstanbul İl Özel İdaresi çalışanı D.U’nun babası Hasan U., “Ayıplanacak bir şey yapmadılar. Tam düzenini kurmuşken devlet kızımı harcadı. Devletin ona yaptığı yobazlığa isyan ediyoruz” sözleriyle sitem etti.

Bengi Yıldız ve D.U. nun bir süre önce yayınlanan fotoğrafından sonra genç kadın işinden olmuştu. Fotoğrafta BDP milletvekili Yıldız ve D.U. Bodrum da bir plajın barında bira içerken görülüyordu. D.U. nun babası bu görüntüyü uygarca karşıladığını söyledi.

Vatan Gazetesi’nin haberine göre, BDP Batman Milletvekili Bengi Yıldız’ın geçtiğimiz Ağustos ayında Bodrum’da denize girerken görüntülendiği İstanbul İl Özel İdaresi’nde çalışan D.U’nun babası basına yansıyan fotoğraflardan sonra kızının işine son verilmesine isyan etti. İzmir’de yaşayan baba Hasan U.”Kızım yurtdışında ekonomi okudu. Tam düzenini oturtmuşken devlet kızımı harcadı” sözleriyle sitem etti.

‘Uygarca karşıladım’

Hasan U., kızı D.U’nun Bengi Yıldız’la aralarında herhangi bir ilişkinin söz konusu olamayacağını söyleyerek olanlara dair şöyle konuştu: “Bengi Yıldız’ı yıllardır tanıyorum, kendisi de ailemi, çocuklarımı tanır. Bir kaç ay önce evlenen kızımın düğünü için İzmir’e gelmişti. Daha sonra da Deniz’le görüştüler. Her sıradan insanın yaptığı gibi denize girmişler, bira içmişler ve tekne gezisi yapmışlar. Ben bir emekli öğretmenim. Uzun yıllardır İzmir’de yaşıyorum, aslen de Elazığlı’yım. Anadolulu olmama rağmen bu tür konulara uygarca bakabilmeyi başarabildim. Kızımın başına gelen bu olayın tek sebebi yanındaki insanın bir milletvekili olması. Herşey bundan ibaret. Bengi ile kızım arasında yasak ilişki olduğu yazıldı çizildi. Böyle bir şeyin olması söz konusu dahi olamaz. Kızım ile Bengi her yaz yan yana gelip tatil yapmazlar. Bodrum’da tesadüf eseri karşılaşmışlar. Herşey tekne gezisi sebebiyle bir araya gelinmiş bir muhabetten ibaret.”

“Kızım ile Bengi’nin gazetelere yansıyan fotoğraflarını görünce bir baba olarak kötü bir şey düşünmedim. Çünkü aralarında bizleri utandıracak bir şey olamaz. Bengi zaten evli biri. Kızım ise hiç evlenmedi. İkisinin görüntülerinde ayıplanacak bir şey yok. Ama gerçek böyle olmasına rağmen devlet benim kızımı harcadı. Hem de böyle basit bir şey yüzünden. Bu durumun faturası sadece kızıma çıkarıldı. Bengi partiden ihraç edilmedi ama kızım işinden edildi. Kızıma İstanbul’da bir ev açtık, 5 yıldır İl Özel İdaresi’nde çalışıyordu. Kızım böyle bir konumu yakalamışken bir anda toz bulut oldu herşey. Bengi de bu duruma çok üzüldü. Bizzat beni arayıp özür diledi. Devletin ona yaptığı yobazlığa isyan ediyoruz” (Vatan)

“Gediz Deltası büyük tehdit altında”

0

Doğa Derneği Genel Müdürü Engin Yılmaz, Gediz Deltası‘nın, yapılaşma ve Çiğli Atık Su Arıtma Tesisi‘nden kaynaklanan atık çamur nedeniyle çok büyük tehdit altında olduğunu söyledi.

Yılmaz, dernek üyeleri ile Alsancak semtinde düzenlediği basın toplantısında, dernek olarak Türkiye’deki önemli doğa alanlarının ve türlerin korunması amacıyla faaliyet gösterdiklerini belirtti.Türkiye’de 305 önemli doğa alanı bulunduğunu, Gediz Deltası’nın da aralarında yer aldığı bazı alanlarda öncelikli koruma tedbirlerine ihtiyaç duyulduğunu anlatan Yılmaz, bu nedenle Gediz Deltası ile ilgili uzun yıllardır çalışma yaptıklarını dile getirdi.

Yılmaz, Gediz Deltası’nın habitatı ve tür çeşitliliği ile sadece Türkiye için değil, tüm Akdeniz Havzası için çok önemli sulak alan niteliği taşıdığını, bu nedenle ulusal düzeyde 1 ile 3. derecelerde değişen sit alanları olarak, uluslararası düzeyde de Türkiye’nin taraf olduğu Ramsar ve Bern sözleşmeleriyle deltadaki biyolojik çeşitliliğinin güvence altına alındığını anlattı.

”HUKUKA AYKIRI YAKLAŞIMLAR DELTAYI TEHDİT EDİYOR”

Bu tedbirlere karşın, sekizi yok olma tehdidi altında bulunan 263 kuş türünün gözlendiği deltanın, hukuka aykırı yaklaşımlar nedeniyle çok ciddi düzeyde tümüyle yitirilmesi tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu iddia eden Yılmaz, şunları kaydetti: ”Gediz Deltası’nda çok büyük tehdit var ve kaybetmek üzereyiz. Doğanın korunmasına ilişkin politika değişikliği yapmadığımız sürece, deltayı 3-4 sene gibi bir sürede kaybetme potansiyeline sahibiz.Deltayı tehdit eden yaklaşımların başında kentleşme ve kentleşme nedeniyle yapılan yatırımlar yer alıyor. Deltayı öncelikli olarak tehdit eden en önemli unsur ise İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından delta havzasının önemli bir bölümünde yapılarak faaliyete geçirilen Çiğli Atık Su Arıtma Tesisidir. İzmir’in atık su sorununu çözmek için yapılan bu modern tesis, sorunu çözmek yerine arıtma sonucunda oluşan çamuru deltaya taşımak gibi bir sonuca ulaştı. Bu tesiste günlük 600 ton çamur işleniyor ve bu çamurlar sürekli olarak Gediz Deltası’na bırakılıyor. Bu hukuka, ulusal ve uluslararası mevzuata aykırı bir yaklaşımdır.”Yılmaz, bununla ilgili, Cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulunarak,  hukuki süreci başlattıklarını bildirdi.

TESİSİN KAPASİTESİNİN ARTTIRILMASI PLANI

Bu sorunlara rağmen İzmir Büyükşehir Belediyesince üç üniteli tesise dördüncü ünitenin eklenmek istendiğini belirten Yılmaz, ”Tesisin bu bölgede yapılmış olması zaten deltada önemli bir habitat kaybına yol açtı. Yeni ünite inşası bu zararı daha da artıracak ve bölgede yaşayan türlerin yok olmasına neden olacak” dedi.

Yılmaz, yeni yatırımla ilgili kendilerinin de üyesi bulundukları Ulusal Sulak Alan Komisyonu tarafından verilen izne karşı Orman ve Su İşleri Bakanlığı’ndan görüş istediklerini, gelecek cevaba göre bu konuda da hukuki işlem başlatacaklarını kaydetti.

Doğa korumasına ilişkin ulusal düzeyde oluşturulan politikalarda da son dönemde olumsuzluklar yaşandığını ileri süren Yılmaz, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin doğa korumasına ilişkin bir vizyonunun olmamasının, bu konuda ulusal politikalarda yaşanan değişimle örtüşmesinin Gediz Deltası’ndaki yok oluş sürecini hızlandırdığını iddia etti.

(Ajanslar)

CHP’den Dink cinayeti için soru önergesi

CHP Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, 57 yıl önce bugün, Malatya’da dünyaya gelen gazeteci Hrant Dink‘in devletin büyük bir ihmali sonucu öldürüldüğünü belirterek TBMM’ye Başbakan Erdoğan’ın yazılı olarak cevaplandırması için soru önergesi verdi.

CHP Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, 57 yıl önce bugün, Malatya’da dünyaya gelen gazeteci Hrant Dink’in devletin büyük bir ihmali sonucu öldürüldüğünü belirterek TBMM’ye Başbakan Erdoğan’ın yazılı olarak cevaplandırması için soru önergesi verdi.

Milletvekili Ağbaba, Dink cinayetinin üzerinden 56 ay geçmesine rağmen olayın perde arkasındaki kişiler hakkında hiçbir işlem yapılmadığını belirterek şunları söyledi:

“Bugün bütün dünya biliyor ki Hrant Dink, planlı bir şekilde, devletin çeşitli birimlerinde çalışan kamu görevlilerinin de içinde olduğu bir tezgah sonucu öldürülmüştür. Cinayette ihmali olan Emniyet yetkilileri görevlerine devam etmiş, hatta bir kısmı terfi ettirilmiştir. ‘İleri demokrasi’, ‘özgürlükler’, ‘insan hakları’ gibi söylemlerle iktidara gelen ve halen aynı kavramlarla siyaset yapan AKP hükümeti ve Başbakan, Hrant Dink cinayetindeki gerçek sorumlulara ulaşmak istememiştir. Dink cinayeti davası genişletilmemiş, tüm sorumlular yargı önüne çıkarılmamıştır. Cinayetten kısa bir süre sonra “Bu cinayeti ortaya çıkarmak bizim namusumuzdur” diyen başbakanın, aradan geçen 56 ayda cinayeti ortaya çıkarmak değil, küllemek niyetinde olduğu apaçık ortadadır. Bugün Hrant Dink’in elleri başbakanın ve hükümet yetkililerinin iki yakasındadır. ”

CHP Milletvekili Ağbaba, TBMM’ye sunduğu ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yazılı olarak cevaplandırmasını istediği soru önergesinde şu ifadelere yer verdi;

“AİHM kararı doğrultusunda bugüne kadar kamu görevlilerinin yargılama engelinin ortadan kaldırılması ve etkin bir soruşturma yürütülmesini sağlamak üzere herhangi bir işlem yapılmış mıdır? Bu konuda yasal düzenlemeler yapılması gerektiğini düşünüyor musunuz? Hrant Dink’in öldürüleceği bilgisine sahip oldukları halde cinayeti önlemek konusunda gerekli tedbirleri almadığı ve koordineli olarak çalışmadıkları iddia edilen İstanbul Emniyet Müdürlüğü yetkilileri ve görevlileri ile Trabzon Emniyet Müdürlüğü yetkilileri ve görevlileri hakkında herhangi bir işlem yapılmış mıdır? Yapıldıysa sonuçları nelerdir? Yukarıda bahsedilen toplumsal algı bağlamında dönemin İstanbul ve Trabzon Emniyet Müdürlüğü yetkilileri şu anda hangi makamlarda görevlendirilmiştir? Terfi ettirilmişler midir? Dink cinayetini Ermeni asıllı olmasından kaynaklı etnik kökene dayalı bir nefret suçu kapsamında değerlendiriyor musunuz? Bu bağlamda birçok çağdaş demokratik ülkede bulunan nefret suçları yasasının ülkemiz ceza mevzuatına da girmesi için bir girişimde bulunacak mısınız? Hrant Dink cinayetinin işlendiği günden bu yana basın özgürlüğü ve ifade özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması ve pozitif tedbirlerin alınması yönünde herhangi bir çalışmanız veya yasal bir düzenleme olmuş mudur? ”

Öte yandan Milletvekili Veli Ağbaba, Hrant Dink ve Zirve Yayınevi cinayetinin zeminini oluşturan nefret söylemi ve nefret suçlarının Türk yasalarında bulunmadığını belirterek, “Birçok çağdaş demokratik ülkede bulunan “Nefret suçları yasasının” ülkemiz ceza mevzuatına girmesi gerekmektedir” diye konuştu.

EuroBasket 2011’de yarı final zamanı

0

Avrupa Basketbol Şampiyonası’nda Sırbistan’ı 77-67 yenen Rusya ve Yunanistan engelini 64-56’lık skorla geçen Fransa, yarı finale kalan son iki takım oldu. Şampiyonada yarı final maçları bugün oynanacak.

Litvanya’da devam eden Avrupa Basketbol Şampiyonası çeyrek final mücadelesinde Fransa, Yunanistan’ı 64-56 yenerek şampiyonada yarı finale yükseldi. Baştan sona çekişmeli geçen maçın ilk yarısı 31-27 Yunanistan’ın üstünlüğüyle sona erdi.

18 sayı kaydeden Tony Parker, maçın en skorer ismi olurken, özellikle son çeyrekte gösterdiği performansla takımının galibiyetine başrol oynadı. 15 sayı ile oynayan Nicolas Batum da galibiyete katkı sağlayan isimlerdendi. Bourousis’in, Yunanistan adına kaydettiği 17 sayı yenilgiyi önlemeye yetmedi.

Dün oynanan bir diğer yarı finale kalma mücadelesinde Rusya, Sırbistan’ı 77-67’lik skorla geçti. Rakibi karşısında baştan sona üstün bir mücadele sergileyen Rusya, karşılaşmanın ilk yarısını da 34-27 önde tamamladı.

Rusya’da Kirilenko 14 sayı, 11 ribaund ile maçın yıldızı olurken, Khryapa ve Vorontsevich galibiyete 11’er sayıyla katkı sağladı. Sırbistan’da ise Teodosiç takımına 20 sayı kazandırdı.

Bu sonuçla Rusya yarı finalde Fransa’nın rakibi oldu.

Bugünün programı:

Avrupa Basketbol Şampiyonası yarı final mücadeleleri bugün oynanacak. Son şampiyon İspanya, turnuvanın sürpriz takımı Makedonya ile TSİ 17:30’da karşı karşıya gelirken, Fransa ile Rusya, TSİ 21:00’da finale kalmak için mücadele edecek.

Gündüz bölümünde Yunanistan ile Sırbistan klasman mücadelesi verecek. TSİ 15:00’da başlayacak olan maçtan galibiyetle ayrılacak olan ekip, 2012 Londra Olimpiyatları vizesi alacak. Dün oynanan bir diğer klasman mücadelesinde Slovenya’yı 80-77 yenen ev sahibi Litvanya, Olimpiyatlara katılmaya hak kazanmıştı. Yarı finale yükselen dört takım Olimpiyatlara doğrudan katılacak.

Türkiye muhalif yarbayı Esad’a teslim etti mi?

Suriye’den kaçıp Türkiye’ye sığınan bir muhalif ile Yarbay Hüseyin Harmuş’un Suriye’ye iade edildiği öne sürüldü.

Radikal Gazetesi’nden Çağıl Kasapoğlu’nun haberine göre Haziranda Hatay’daki Yayladağı kampına gelen ve o günlerde kamp hayatını Radikal’e ‘Esma’ ismiyle anlatan Suriyeli mülteci Huda Kassum, yeniden gazeteye ulaşarak eşi Mustafa Muhammed Kassum’dan 28 Ağustos’tan bu yana haber alamadığını belirtti. Kassum, muhalif gösterilerde başı çeken eşinin dokuz gün önce ‘kimliği belirsiz kişiler’ce Suriye’ye geri gönderildiğine dair haberler aldığını öne sürdü.

İdlib birliklerinin komutanı Hüseyin Harmuş da 9 Haziran’da YouTube’da paylaştığı görüntülerde Suriye ordusundan ayrılıp ‘Özgür Arap Suriye Ordusu’nu kurduğunu ilan etmişti. Haziranda Suriye’den kaçan Harmuş, Hatay’a sığınmıştı. Huda, eşi ve Harmuş’un aynı gün kaybolduğunu iddia etti. Huda’nın iddiasına göre Kassum, kampa yardım için gelen bir Fransız doktorun ziyaretinde çıkan tartışmalar nedeniyle Reyhanlı kampına gönderildi. Burada iki gün kaldıktan sonra 28 Ağustos’ta ifadesi alınmak üzere Antakya karakoluna götürüldü, bir daha da haber alınamadı.

Aynı gün Harmuş’un da sorgulandığını iddia eden Huda, eşi Mustafa ile Harmuş’un bağlantısı olmadığını ifade etti. Huda, “Sadece yaşayıp yaşamadığını bilmek istiyorum. Antakya’da hapse attılarsa da orada tutsunlar ama bana nerede olduğunu biri söylesin” dedi. Radikal’in iki haftadır izlediği olayla ilgili dün tekrar konuşan Huda, “Kocamı Suriye’ye göndermişler. Türk hükümetinin yapmadığını biliyorum. Ancak Suriye istihbaratının işi olabileceğini söylüyorlar” diye konuştu.

Londra merkezli düşünce kuruluşu Chatam House Uluslararası Araştırmalar Merkezi üyesi Suriyeli gazeteci Vahid Sokur, Şam’daki kaynaklarına dayanarak Radikal’e, Kassum ve Harmuş’un Suriye istihbaratınca yakalanarak hapse atıldığını iddia etti. Suriyeli kaynaklar da Yarbay Harmuş’un Suriye güvenlik güçlerinin eline geçtiğini iddia etti.

Türk diplomatik kaynaklar, kayıp Suriyeli Kassum’la ilgili araştırma yaptıklarını açıkladı:
“Biz insani nedenlerle ülkemize sığınmış kimseyi iade etmeyiz. Kimseyi göndermedik. Bu haberleri kamplardan rahatsızlık duyan Suriye yayıyor. Korktuğu için kamplara girişte asker olduğunu ve ismini saklamış olabilir ya da Şam yönetiminin tehdidine boyun eğip geri dönmüş de olabilir” dedi. Kamplara 20 binden fazla insan girdiğine dikkat çeken bir yetkili, “11 bin kişi çıkış yapmış ama şu anda altı kampta 7 bin 550 kişi var. Rakamdaki tuhaflık trafikten kaynaklanıyor. İsimleri kontrol etmek zor.”

Guardian: 9 PKK’lı ile takas edildi İngiliz Guardian gazetesi ise, bugünkü sayısında Hüseyin Harmuş’un Türkiye tarafından 9 PKK’lının teslim edilmesi karşılığında Suriye’ye iade edildiğini iddia etti. Gazete haberini, insan hakları konusunda çalışmalar yaptığını iddia ettiği bir Kürt kuruluşuna dayandırdı.

5 mahkum yanarak can verdi!

Van’dan İstanbul’a mahkum götüren cezaevi aracında Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesi yakınlarında seyir halindeyken yangın çıktı. Görevlilerin kilitli kapılarını açamadığı araçtaki 5 mahkum, diri diri yanarak can verdi.

Bugün saat 06.30’da, 34 BL 2564 plakalı cezaevi aracı Kayseri’nin Pınarbaşı ve Sivas’ın Gürün ilçeleri arasındaki karayolunda seyir halindeyken motor kısmında henüz bilinmeyen bir nedenle yangın çıktı Kısa sürede büyüyen yangın nedeniyle mahkumların bulunduğu bölümün kapısı açılamadı. İçeride bulunan Medeni Demir (47), Akif Karabalı (24), İsmet Evin (33), Sinan Aşka (18), Abdülsetter Ölmez (35) adlı mahkumlar yanarak can verdi.

Yangın nedeniyle yaralanan araç sürücüsünün tedavisinin sürdüğü ve koruma görevi yapan askerlerin ise sağlık durumunun iyi olduğu öğrenildi.

Pınarbaşı Cumhuriyet Savcısı olay yerinde incelemelerde bulundu. Pınarbaşı Kaymakamı Mehmet Özel, yangına ilişkin yaptığı açıklamada, “Üzgünüz, bir terör saldırısı değil. 5 mahkum vatandaşımızın hayatını kaybettiği üzücü bir olay, motor arızasından kaynaklandığı sanılan bir yangın sonucu üzücü bir olay meydana gelmiş” diye konuştu.

(Ajanslar)

küresel genetik felaket yolda – Cemal Atila

   Daha birkaç yıl öncesine kadar, genetik denilince aklımıza Gregor Mendel’in bezelyelerinden başka bir şey gelmezdi. Hani cehalet mutluluktur derler ya, doğrusu insan o kör cahil günleri bazen çok özleyebiliyor. Keşke diyorum, keşke bu kadar çok şey öğrenmesek, bu kadar çok şey bilmeseydik. Öğrendikçe zehirleniyoruz çünkü…
   Genetik biliminde ve biyoteknolojide yaşanan gelişmeler özellikle geçtiğimiz aylarda, insan genomu haritasının tamamlanmasıyla beraber dünyada ve Türkiye’de zirveye çıktı. Konusuzluktan adeta kırılan çağdaş medyanın estirdiği fırtına her zamanki gibi “iyimser ağacın şarkısını” mırıldanıyordu. Bilgi çağının vatandaş niyazisi gelişmeler karşısında “maşallah” derken, biz bir avuç muhalif de “şöyle şöyle olmaz inşallah” diyebildik en fazla. Çünkü biyoteknolojinin içerdiği tehlikeli potansiyeller yeni yeni gün ışığına çıkıyor ve konuya ilgi duyan biz muhalifler bile genetik felaketin ayak seslerini ancak şimdi duyabiliyoruz. Felaket tellallığı yapmaya bayılıyor değilim, ama oldukça yakın bir gelecekte hayata geçirilmek üzere şu anda planlanmakta olan biyoteknolojik projeler için daha iyimser terimler bulamıyorum.

Öjenik Uygarlık Çağı

   Genetik ve biyoteknoloji alanlarında neler olup bittiğini bir parça anlayabilmek için, vitrine konulan parlatılmış idealleri öncelikle bir kenara bırakmalıyız. ½öyle ki, son on bin yıldır yeryüzünü yakıp yıkan uygarlaşma serüveninin yepyeni bir aşamaya girdiğini söyleyebiliriz. Bu yeni aşamanın adı Öjenik Uygarlık. İnsanlığın uygarlaşma tarihindeki dönüm noktalarını kısaca anımsayalım; toplayıcı-avcı yaşamdan tarıma geçiş (neolitik devrim), tarımdan sanayiye geçiş (sanayi devrimi) ve sanayiden bilgi toplumuna geçiş (şimdilerde yaşadığımız enformasyon devrimi). İşte Öjenik Uygarlık bir sonraki halkayı ifade ediyor. Başka bir deyişle,    Öjenik Uygarlık hem geçmişteki uygarlaşma atılımlarının mantıksal bir ürünü hem de o atılımları kat be kat aşacak yeni bir atılımın habercisi.
   Öjenik kavramının kökeni Yunanca’da “iyi doğmuş” anlamına gelen “eugenes” kelimesine dayanıyor. Yirminci yüzyıl başlarında, insan ırkının soya çekim yoluyla ıslah edilmesi anlamında kullanılmaya başlanan Öjenik terimi, ırkçı bir içerik ve uygulama alanı kazanmakta gecikmedi. Farklı kesimler tarafından değişik anlamlarda kullanılmasına rağmen, Öjenik Uygarlık deyimi biyoteknolojik gelişmelerle birlikte yeni bir çerçeve kazandı. Bu çerçevenin neler içerdiğine bakalım.
   Öjenik Uygarlığı özetle, yeryüzünde kendiliğinden sürmekte olan organik yaşamı doğal seyrinden kopararak, önceden belirlenen ihtiyaçlar doğrultusunda yeniden oluşturma çabası olarak anlayabiliriz. Böylesi çabalar elbette yeni değil. Zira ideolojiler ve dinler, binlerce yıldır insanları ve bir bütün olarak doğayı sıkı bir denetime tabi kılıp kendi amaçları doğrultusunda biçimlendirmeye çalışmışlardır. Zaten uygarlık dediğimiz şey de tüm bu girişimlerin ve karşı-girişimlerin toplamı değil mi? Ne var ki geçmişteki çabalar gelip gelip her defasında belirli sınırlara takılmıştır; canlılar arasındaki tür sınırı, doğanın şema kabul etmeyen rastlantısallığı ve geleceğin taşıdığı bilinmez potansiyeller gibi sınırlar. İşte bugün Öjenik Uygarlık olarak karşımıza çıkan şey, bu sınırları aşma çabasına tekabül eder. Başka türlü söylemek gerekirse, bireysel ya da toplumsal davranışları istenilen doğrultuda biçimlendirmek üzere geçmişte başvurduğumuz sosyal, siyasal, ekonomik ve eğitsel düzenlemeler bir işe yaramadı; böylesine pahalı ve dolambaçlı yöntemler yerine genetik gibi daha direk bir yöntem deneyelim. Canlılar arasındaki tür sınırı istediğimiz melezleri yaratmamızı mı engelliyor, o zaman tür kaygısından vazgeçip bu sınırları kaldıralım. Doğanın rastlantısallığı şemamızı kabul etmiyor mu, öyleyse laboratuvar yöntemleriyle kendimiz bir doğa yaratalım. Gelecek bilinmez potansiyeller mi içeriyor, o zaman geleceği milim milim, saniye saniye isteklerimiz doğrultusunda planlayalım! Gerçekten de Öjenik Uygarlıkta rastlantısallığa, kendiliğindenliğe ve bilinmeyene hiçbir şekilde yer yoktur.
   Doğal olana antipatiyle yaklaşan Öjenik Uygarlık anlayışı, biyoteknolojinin insana ve tüm diğer canlı organizmalara yoğun olarak uygulanmasını savunmaktadır. Zaten bu müdahale ciddi biçimde başlamış durumda. İnsan bedeninin %95’inin laboratuvarlarda üretilmiş organlarla değiştirilebilmesi, gen transferi ve klonlama (kopyalama) sayesinde, ilişkisiz türler arasındaki -bitki, hayvan ve insan- tüm biyolojik sınırların aşılarak sayısız yeni yaşam biçimlerinin oluşturulması, yeni yaratıkların seri ve kitlesel biçimde üretilmesi ve doğal dünyanın insan eliyle laboratuvarda yeniden ve istenilen niteliklerle düzenlenmesi gibi çalışmaların en geç 2020 yılına kadar rayına oturmuş olması hedefleniyor. Bunu “İkinci Yaradılış” olarak da ifade ediyorlar.
   Öjenik Uygarlık havarilerine göre, bu çalışmalar insanlığın bugün cebelleşmekte olduğu sorunları neredeyse tümüyle çözecektir. Örneğin öldürücü hastalıkların tedavisi mümkün olacak, genetik analizler sayesinde pek çok hastalıkta erken teşhis yapılabilecek, bitkiler ve hayvanlar üzerinde devam eden genetik çalışmaların beraberinde getireceği bolluk dünyadaki aç nüfusun doyurulmasını sağlayacak vb. Öte yandan, insanların fiziksel görünüşleri, ruhsal durumları, davranışları ve diğer bir takım nitelikleriyle artık rahatlıkla oynanabileceği için, büyük bir seçenek çeşitliliği söz konusu olacak, gerek yetişkinler gerekse de henüz doğmamış çocuklar için arzu edilen nitelikler, istenilen miktar ve kalitede kataloglardan beğenilebilecektir. Kısır kadınlar ya da eşcinsel çiftler çocuk sahibi olabilecek, genetik yöntemlerle türetilmiş enerji sayesinde yaşlılık geciktirilecek, insanlar uzun süre yaşayabilecek, hatta belki de ölümsüz olacaktır. Bundan iyisi can sağlığı! Can diye bir şey kalırsa tabi…
   Biyoteknoloji diplomasisinin bu pembe tablosu elbette bedava değil. En hafif deyimle, biyoteknoloji bizden tüm hayatı istiyor. Bizler de dahil, tüm yeryüzünü devasa bir laboratuvar olarak kullanmak istiyor. Her türlü denetimden bağımsız olarak, bizler ve diğer canlı organizmalarla istediği gibi oynamak, dilediğince tür kombinasyonları yapmak ve yepyeni türlere imza atmak istiyor. Ne yazık ki bunun, Küresel Genetik Felaket’ten daha ucuz bir maliyeti yok. Çünkü biyoteknoloji, nükleer teknolojiden bile çok daha tehlikeli bir teknoloji türü.

Genetik Kirlenme Kapıda!

   Endüstriyel petro kimyasallar ile nükleer atıkların daha şimdiden devasa boyutlara ulaştırdığı çevresel yıkım yetmiyormuş gibi, şimdi de üçüncü bir yıkım türüyle, yani genetik kirlenmeyle karşı karşıyayız. Genetik kirlenmenin diğer kirlenme biçimlerinden daha teklikeli olmasının nedeni şu: Bugüne kadarki teknolojik denemeler çoğunlukla cansız inorganik maddeler üzerinde yapılmış ve üreyemeyen bu cansız ürünlerin doğadaki dolaşımı belirli sınırlar çerçevesinde olmuştur. Hem doğal evrimden hem de klasik yetiştirme yöntemlerinden tamamen kopuş anlamına gelen genetik çalışmalar ise yalnızca canlı organizmalar üzerinde yapıldığı için, bu organizmaların doğaya yayılarak çoğalması çok daha hızlı ve çok daha denetimsizdir.
   Genetik mühendislik bir deney tüpü bilimidir. Bir deney tüpünde üzerinde çalışılan herhangi bir genin, yalnızca bu deney tüpü içindeki davranışları bilinebilir. Söz konusu gen farklı bir organizma türüne yerleştirildiğinde, orada nasıl davranacağı önceden bilinemez. Örneğin kırmızı renk kazandırmak amacıyla petunya çiçeğine yerleştirilen genler çiçeğin yapraklarının rengini değiştirmenin yanı sıra, çiçeğin doğurganlık oranı ile köklerinin ve yapraklarının büyüme hızını da azaltmıştır. Somon balığına yerleştirilen büyüme hormonu geninden sonra, balık hem fazlasıyla hızlı bir şekilde aşırı bir büyüklüğe ulaşmış hem de rengi yeşile dönmüştür. Bu basit iki örnekten de anlaşılacağı gibi, her genetik müdahale beraberinde öngörülmeyen bir takım yan etkiler getirmektedir. Böylece, doğada dolaşıma giren her genetik mühendislik ürünü organizma ekosistem üzerinde potansiyel bir tehdittir. Genetik mühendislik ürünü organizmalar da diğer organizmalar gibi ürerler. Büyür, çoğalır ve yayılırlar. Canlı oldukları ve doğadaki diğer canlı varlıklarla etkileşim içine girecekleri için, petro kimyasal ürünlerden farklı olarak, genetik müdahaleye uğramış bu organizmaları belirli bir coğrafik alanla sınırlamak mümkün değildir. Özellikle yapıları itibariyle mikroskobik olan organizmalar bir kez doğaya yayıldı mı, onları tekrar laboratuvarlara sokmak imkânsızdır.
   Birbirleri ile kâr yarışı içinde olan firmalar tarafından finanse edilen biyoteknoloji laboratuvarlarında daha şimdiden çeşitli canlı varlıklar birbirlerine ekleniyor, birleştiriliyor, yeni kombinasyonlarla tekrar ayrıştırılıyor ve nihayetinde yeni canlı ürünler yaratılıyor. Transgenetik ürünler olarak adlandırılan bu yapay organizmaların çevreye yayılıp kendi karakteristik özelliklerini diğer organizmalara bulaştırmaları, yeryüzündeki hayvan, insan ve bitki türleri için büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Bu yayılmanın beraberinde taşıdığı belirsizlikler, riskler ve ekolojik denge üzerinde yaratacağı sonuçlar genetik kirlenme dediğimiz olgunun ne denli geniş bir kapsama sahip olacağına işaret etmektedir. Konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayabilecek küçük bir örnek; fare embriyolarına mikro enjeksiyonla AIDS virüsü taşıyan insan genleri yerleştirilmiş ve bu deneyin sonucu 1990 yılında bir raporla açıklanmıştır. Rapora göre, farenin taşıdığı AIDS virüsünün diğer fare virüsleriyle birleşerek, eskisinden daha öldürücü, daha hızlı bir şekilde üreyen ve ayrıca yeni hücreleri etkileme yeteneğini de kapsayan yeni biyolojik nitelikler kazandığı saptanmıştır. Üstelik bu yeni virüs yeni yollarla da yayılabilmektedir. Bu yeni virüsü taşıyan farenin kasıtlı ya da kasıtsız olarak doğada dolaşıma sokulduğunu düşündüğümüzde, genetik kirlenmenin tehlikelerini ve boyutlarını çok daha net biçimde görebiliriz. En olası gelişmelerden biri, yeryüzünün ansızın veya aşamalı olarak transgenetik canlı yayılımıyla karşı karşıya kalmasıdır. Hiçbir denetim mekanizmasının işleyemeyeceği böyle bir yayılma ekosistem için bir felaket olacaktır.
   Elbette işin bir de savaş boyutu var. Biyoteknolojik çalışmaların günümüzde eriştiği düzey, askeri kullanım amaçlı ciddi genetik olanaklar yaratmıştır. Genetiğe dayalı biyolojik savaş aygıtları, belirli hastalık kalıplarına göre düzenlenmiş hastalık yapıcı organizmalar, çeşitli ırklara ve etnik gruplara göre ayarlanmış toksin klonlamaları olası biyolojik savaş yöntemleri arasında sayılıyor. Ayrıca yaratılmaya çalışılan insan-hayvan melezlerinin, yukarıda sözünü ettiğimiz öngörülemez yan etkilerden dolayı, bir anda vahşi imha aygıtlarına dönmesi de mümkün. Daha şimdiden biyoteknoloji laboratuvarlarının bekleme listelerini dolduran ve bilgisayarların çöpçatanlığıyla gerçekleştirilecek gen evliliklerinden doğacak mükemmel ve üstün zekâlı bebek siparişlerinden ne tür vakaların çıkacağı, bu ısmarlama veletlerin başımıza ne tür belalar açağı ise meçhul. Biyoteknoloji savaş alanında yaygın olarak kullanılmasa bile, olağan genetik çalışmaların yukarıda değindiğim olası sonuçları zaten yeterince ürkütücü. Bu arada, kayıtlara geçen ilk sivil genetik vukuatı da hatırlatayım; 1989’da Amerika’da 37 kişi L-tryptophan içeren bir gıdadan zehirlenerek ölmüş. Ve bu gıda genetik mühendislik yoluyla üretilmiş.

Genetiğin Etiği Yok!

   Biyoteknolojiyi bir de felsefi açıdan ele almak ilgi çekici olabilir. Genetik ayırımcılık, Gen Zenginleri, Sentetik Gen Sahipleri ve Doğallar gibi terimlerle, daha şimdiden modern literatüre girmiş durumda. Öjenik Uygarlık savunucularının öngördüğü geleceğin makina-toplumunda, sosyal ve estetik değerlerin genetik müdahaleden muaf olması elbette düşünülemez. Onbeş-Otuz yaş grubu dışındaki insanları görmeye bile dayanamayan günümüzdeki gençlik fetişizmi, biyoteknolojinin pembe vaatlerinden birine kaynaklık ediyor. Bu anlayışa göre, yaşlılık bir hastalıktır ve genetik müdahale aracılığıyla önce mümkün olduğunca geciktirilecek, ardından da tamamen engellenecek ve böylece insanlık binlerce yıldır aradığı gençlik iksirine kavuşmuş olacaktır. Benzer şekilde, biyoteknolojinin hedefler listesini incelediğimizde, Öjenik Uygarlıkta ne bir gaga burunluya ne kepçe kulaklıya ne de ayrık dişliye yer olmayacağını rahatlıkla görebiliriz.
   Esasen insan dediğimiz nesnenin kendisi bile tartışma konusu olacak. ½öyle ki; yeni yaşam biçimleri yaratmak amacıyla insan olmayan organizmalara çeşitli insan genleri yerleştirme çalışmaları şu sıralar tam gaz gidiyor. Kısmen insan olması planlanan bu yapay organizmaların insan olarak değerlendirilebilmesi için kaç insan geni içermesi gerektiği gibi bir tartışma başlamış durumda. Örneğin bir yeşil biberi yiyebilmemiz için, bu bitkideki insan geni oranının hangi seviyede olması lazım? Sakın bunları kurgu falan sanmayın. Çinliler şu anda domateslere ve yeşil biberlere çabuk büyümeleri için insan geni yerleştirmekle meşguller. Böylece aynı anda hem vejeteryen hem de yamyam olabileceğiz! Ayrıca, insan spermi üretebilmeleri için farelere genetik mühendislik uygulanmaya başlamış. Babamızın genetik hırdavatçılardan beş dolara alınan bir laboratuvar faresi olduğunu öğrenmek ilginç bir duygu olsa gerek! Öte yandan, yaşamın giderek patentleşmesiyle birlikte, bir insan ya tümüyle ya da bedeninin belli kısımları itibariyle patent sahibi firmanın özel mülkiyeti olacağından, insan hakları konsepti nostaljik bir geçmişte kalacak.

Biyoteknoloji ve Ekonomi

   Eh artık biraz da iş konuşalım! Biyoteknolojik gelişmelerdeki kilit faktörün kâr kaygısından başka bir şey olmadığını, insanlığın dertlerine derman bulma listesindeki maddelerin elverişli birer vitrin süsü olduğunu anlamak elbette zor değil. Yine de bazı ayrıntılar yararlı olabilir. Öncelikle biyoteknolojinin çok pahalı olduğunu ve bu yüzden böylesi çalışmaların ya devlet kurumları ya da büyük bütçelere sahip ulusal ve çok uluslu şirketler tarafından yürütüldüğünü hatırlatayım. Çığır açıcı genetik gelişme ve icatların önemli bir çoğunluğu, yarı resmi bilim enstitüleri ile kimya ve ilaç sektöründeki karteller tarafından oluşturulan konsorsiyumlar tarafından finanse edilmektedir. Böylesi çalışmalar binlerce bilgisayarın, robotun, çeşit çeşit laboratuvar aletlerinin ve yüzlerce insanın bir arada çalıştığı devasa mekânlarda yürütülüyor. Biyoteknolojinin kalbi şimdilik ABD’nin Midland eyaletindeki Montgomery’de kurulan “DNA Vadisi”nde atıyor. Dünyanın en büyük biyoteknoloji firma ve laboratuvarlarını ağırlayan 24 km. uzunluğundaki DNA Vadisi’nde geçen yılın rakamlarına göre yaklaşık olarak 27.000 kişi çalışıyor.
   Biyoteknolojik gelişmeler ile küresel genetik pazarın büyümesi doğrudan birbirine bağlı. Doğal olarak bu pazardan sadece büyük firmalar nasipleniyor. Yeni bir genetik ürünün ya da icadın patentini almak oldukça pahalı ve zor olduğu için, pazar doğrudan büyük firmalara kalıyor. Genetik araştırmalara milyarlarca dolar yatıran ve hükümetlerle yakın ilişki içinde olan bu firmalar ortaya çıkacak ürün ya da buluşun patentini alıyor. Monsanto, Novartis, Zeneca, Aventis ve Du Pont şimdilik küresel genetik pazarı ellerinde bulunduran firmaların başında geliyor. Sermaye yoğunlaşması inanılmaz boyutlarda. Sıkıcı olacak ama, bazı rakamları bilmekte bence fayda var: Yıllık hacmi 29 milyar dolar olan küresel tarım-kimya pazarının %81’lik kısmı 10 tarım-kimya firması tarafından kontrol ediliyor. 15 Milyar dolarlık küresel tohum pazarının %37’sini on yaşam-bilimleri firması kontrol ediyor. Bu arada ilaç firmaları, biyoteknoloji firmalarını satın almak ya da yenilerini kurmak için sadece 1995 yılında 3.5 milyar dolar harcamışlar. Sandoz ile Ciba-Geigy firmalarının 27 milyar dolarlık bir bütçeyle birleşmelerinden doğan Novartis, şu an dünyanın en büyük tarım-kimya firması, ikinci büyük tohum firması ve yine ikinci büyük ilaç firması durumunda. Bu firmaların ürünleri ilaç, temel kimya ve biyokimya sanayisine, gıda ve tarım sektörlerine hitap etmekte; geliştirdikleri teknikler ise, sağlık, çevre, ziraat, hayvancılık ve ormancılık sektörlerine hitap etmektedir. En çok gelir getiren ürünler, genetik olarak düzenlenmiş mısır, soya fasulyesi, pamuk, çeşitli böcekler, balıklar ve evcil hayvanlar.
   Biyoteknoloji sektörünün ham madde ihtiyacı çoğunlukla Afrika ülkelerinden karşılanıyor. Ama aslında tüm üçüncü dünya ülkeleri uygun birer av. Kıyasıya bir rekabetle yürütülen patentleme çalışmaları büyük bir biyolojik sömürü olduğu kadar, aynı zamanda özel mülkiyetin ekosisteme tamamen hakim olacağı bir dönemin hızla yaklaşmakta olduğuna işaret ediyor. Bir yandan bu hakimiyeti sağlayacak ulusal ve uluslararası hukuksal düzenlemeler yapılırken, diğer yandan da her ülke kendi içinde gerekli yapılanmaya gidiyor. Artık her devletin bir biyoteknoloji politikasına sahip olması gerektiği savunuluyor; çeşitli batılı hükümetler biyoteknoloji bakanlıkları kurma aşamasında. Kısaca belirtmek gerekirse, genetik pazar yirmi birinci yüzyılın gözde sektörü olmaya aday; dev firmalar ve devletler de bu ganimetten aslan payını kapmak için mümkün mertebe iyi hazırlanmak istiyor.

Öjenik Uygarlığa Karşı Direniş

   Genetik bilimi ile onun patronu olan kapitalist odakların ne tür bir senaryoyu hayata geçirmeye çalıştıklarını sayfalarca tartışabiliriz. Ama eminim canınız bir hayli sıkılmıştır; daha fazla yazmak benim için de oldukça zevksiz. Konunun genel çerçevesi anlaşılmış olmalı. Yani kısacası sermaye ve bilim ikilisi, kendi ellerimizle yaratıp başımıza bela ettiğimiz o lanetli ikili, nefesimizi bile denetim altına alacak bir projeye girişmiş bulunuyor. Peki bunu başaracak potansiyele sahipler mi? Ne yazık ki evet. Ellerinde biyoteknoloji gibi bir silah var, istedikleri kadar para var, toplumları diledikleri yöne kanalize edebilecekleri medya var ve en önemlisi de “insanlığın iyiliği için” masalının her şeye rağmen bitmeyen cazibesi var. ½imdi sorun şu: Yaşayan varlıkların bilinebilen tek vatanı olan yeryüzü ile biyoteknolojik bir rus ruleti oynanmasını nasıl engelleyebiliriz? Biz bir avuç zavalı boynu bükük muhalife sorulacak soru değil bu, biliyorum ama neylersin gönül…
   Oldukça komplike bir güçle karşı karşıya olmamıza rağmen, kötümserliğe kapılmamak yapılması gereken ilk şey. Hepimiz biliyoruz, otorite fiziksel güçle değil, psikolojik güçle, insanlara başarıyla aşıladığı umutsuzluk ve imkânsızlık duygularıyla ayakta kalabiliyor. Öncelikle bu zihinsel parmaklıklardan kurtulmak çok önemli. Her şeye rağmen, genetik çılgınlığı engelleyecek çeşitli umutlar, imkânlar hâlâ var. Umut verici olgulardan biri şu; biyoteknolojik herhangi bir gelişme kısa süre içinde muhalif bir hareketi de yaratıyor. Dünyanın pek çok ülkesinde, hiç ummadığımız Asya ülkelerinde bile, genetik uygulamalara şu veya bu ölçüde karşı çıkan binlerce komite, kurul, örgüt ve hareket ortaya çıkmış durumda. Ayrıca genetik bilim camiasının kimi üyeleri de bizzat camia içinde bir muhalefet sürdürmekte. Genetik uygulamaların yayılmasına paralel olarak bu muhalif hareketler de yayılıyor.
Bu noktada bazı ezeli hataları tekrarlamamakta fayda var. Tutup “bu işi ancak devrim temizler” diye diretirsek, bana öyle geliyor ki kendi kendimizi izole etmekten başka bir şey yapmış olmayacağız. En ufak muhalefet kırıntısını bile önemsemek, farklı şiddetteki karşı atakları desteklemek ve herşeye rağmen genetik camia içinde kalmayı tercih eden aykırı sesleri küstürmemek gerekiyor. Pek çok biyoteknolojik uygulamayı, henüz proje aşamasındayken bu aykırı sesler sayesinde öğreniyoruz. Küçümsenecek bir şey mi bu? Muhalif bir sivil toplum hareketini oluşturup etkin bir işlerliğe kavuşturmak, biyoteknolojik gelişmeleri yakından izleyerek teşhir etmek ve karar alma mekanizmalarını etkileyebilecek bir karşı kamuoyu yaratmak yakın bir dönem için planlanabilecek çalışmalar. Sermaye-bilim ikilisinin hırslarına sivil toplum hareketleri ile ket vurulabilir mi? ½ahsen ben çok da iyimser değilim. Ama aynı şekilde böylesi bir hareketin tamamen etkisiz kalacağına da inanmıyorum. Her yeni genetik uygulamanın alkışlandığı bir toplum ile yine aynı uygulamanın ciddi bir muhalefetle karşılaştığı bir toplum arasında sizce de önemli bir fark yok mu? Sivil toplum hareketinin sağlayabileceği şey en azından böyle bir muhalif zemindir.
   Öte yandan bizden bağımsız ama bizden yana olan bazı olgular da söz konusu. Örneğin, bilinmeyenin gücü, doğanın kendi iç direniş dinamikleri ilkesel olarak bizden yana! Biyoteknoloji kendi lanetli şematiğini laboratuvarlarında mükemmel biçimde işletebilir, ama onu yaşama ve doğaya oturtmak hiç de o kadar basit olmayacak. Genetik mekanizmaların oluşumu oldukça karmaşık bir süreç gerektiriyor. Bazı muhalif genetikçilere göre, gen mühendisleri kısa süre içinde kendi sınırlarını fark edeceklerdir. Bir başka umut kapısı da bizzat teknolojinin kendi doğası. Her yeni teknolojik gelişme ilk anda toplumlarda büyük bir hayranlık uyandırır ama kısa süre içinde cilası dökülür ve böylece dokunulmazlığını hızla yitirir. Biyoteknolojinin itibar yitirmeye başlayacağı dönem, genetik kirlenmenin açık seçik örnekleriyle çakıştığında, muhalif hareketler aniden ivme kazanabilir. Ayrıca teknolojinin karmaşıklaştıkça saldırıya daha açık hale geldiği gerçeği, bir başka ilkesel müttefiğimiz.
   Bu umutlara rağmen, biz muhalifler yine de zayıf bir zemin üzerinde duruyoruz. Hayata yön verenler onlar, biz ise sadece muhalefette kalarak, gönülsüz de olsa onları geriden takip ediyoruz. Üstelik onların biyoteknolojilerini yakın bir gelecekte muhtemelen bizler de tüketmeye başlayacağız. Tıpkı bugün onların bilişim teknolojisini istemeyerek de olsa ciddi ölçüde tükettiğimiz gibi. İşte güçsüzlüğümüz burada. İnanın bu denklem canımı çok sıkıyor. Acaba diyorum, kenardan dolaşıp önlerine dikilmek mümkün değil mi? Bunu ciddi ciddi düşünmek lazım.
   Evet, ilerleme saplantısının son çılgınlığı olan Öjenik Uygarlık ile yeryüzünün çocukları arasındaki kavga yirmi birinci yüzyılın olayı olacak. Olay yerinde olacak mıyım, bilmiyorum. Ama benim de gönlümde bir aslan yatıyor. Son on bin yıllık tarihi geriye sarmak, uygarlığın hiçbir ürününü tüketmeye tenezzül etmeyeceğim bir yaşam kurmak. Bütün -izmlere, -lojilere, olgulara, bulgulara elveda! Bir çayır, bir tarla, bir nehir bir göl kenarı; sessizlik, karanlık, yıldızlar, özgürlük, sen ve ben… Hayal bu ya, olur da başarırsam, hepiniz kozmik senfoniye davetlisiniz!

Cemal Atila – kara mecmuA  http://c.1asphost.com/mecmua/a/genetik.asp