Ana Sayfa Blog Sayfa 4905

Harrachov’un galibi Schlierenzauer

0

Kayakla atlama dünya kupasının Harrochov (Çek Cumhuriyeti) etabında gülen Avusturyalı Gregor Schlierenzauer oldu.

2010 Vancouver’da iki bronz madalya alan 21 yaşındaki sporcu ilk turda en iyi atlayışı yaptı. İkincide de sekizinci sırayı alarak bu sezonki ilk altın madalyasını aldı.

Schlierenzauer bu sezonki ilk üç yarışı da kazanan Andreas Kofler’in de serisini bitirdi. Kofler ise 18. sırada kaldı ancak genel sıralamada Schlierenzauer’in 43 puan önünde lider durumda bulunuyor.

İstanbul halkı 2012 Dünya Salon Atletizm Şampiyonası’na hazır ya tesisler!

0

Dünya Salon Atletizm Şampiyonası 2012 yılında İstanbul’da yapılacak. Şampiyonanın gerçekleştirileceği Ataköy’deki salonda incelemeler yapan IAAF (Uluslararası Atletizm Federasyonları Birliği) heyeti yarışma pistinin henüz yapılamamış olmasına karşın satılan biletlerden anlaşıldığı kadarı ile seyirci ilgisinin hayli yoğun olacağını beklediklerini açıkladı.

IAAF Genel Sekreteri Essar Gabriel, Yarışma Departman Direktörü Paul Hardy ile Televizyon Delegesi Ernest Obeng, Türkiye Atletizm Federasyonu Başkanı Mehmet Terzi, yönetim kurulu üyeleri ve İstanbul 2012 Genel Koordinatörü Can Korkmazoğlu ile birlikte salonu gezerek, yapılan çalışmaları yerinde gördü.

IAAF heyeti tesisteki çalışmalar hakkında bilgilendirilirken, genel sekreter Essar Gabriel, salonun 27-29 Ocak 2012 tarihindeki Türkiye Salon Atletizm Şampiyonası’na yetiştirilmesini isteyerek, bu tarihin kendileri için son olduğunu dile getirdi.

Gabriel, Türkiye Atletizm Federasyonu Başkanı Mehmet Terzi ile birlikte basın mensuplarına yaptığı açıklamada, salondaki gelişmeleri yerinde incelemek için İstanbul’a geldiklerini belirterek, şunları kaydetti:

”10 Kasım’daki IAAF Konseyi’nde Sayın Federasyon Başkanı Mehmet Terzi ve ekibinin yaptığı sunumda 15 Aralık’a kadar pistin yerine monte edileceği söylendi. O konuda bir gelişme ümit ederek gelmiştik. Ancak bugün itibariyle pist henüz yerinde değil. Yeni bir zaman planı bize verildi. Türkiye Atletizm Federasyonu’na ve Türk Devletine güvencemiz tam. Ancak şu da bilinmelidir ki Dünya Şampiyonası tarihleri olan 9-11 Mart değil, 27-29 Ocak’taki Türkiye Şampiyonası bizim için son tarihtir. O tarihte test yarışması yapılabiliyor olmalıdır. O yarışma için de tekrar burada olacağız” diye konuştu.

Tesisin tamamlandığında çok güzel olacağını ve Türk atletizminin gelişimine katkı sağlayacağını bildiren Gabriel, ”7 bin 500 izleyici kapasiteli Dünya Şampiyonası ihtiyaçlarını karşılayan güzel bir tesis oluyor. Ocak ayının sonuna kadar hazır olması lazım” dedi.

Essar Gabriel, Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç’ın geçtiğimiz hafta sürpriz bir ziyaretle salonda incelemelerde bulunduğunu öğrendiklerini ve bu gelişmeden memnuniyet duyduklarını dile getirdi. Dünya Salon Atletizm Şampiyonası’nın biletlerinin yüzde 40’nın satıldığını ifade eden Gabriel, ”Bu, ulusal televizyon reklamlarının dönmesinden önce ulaşılmış bir rakam. Demek ki İstanbul ve Türk halkı şampiyonaya hazır. Bu da sevindirici bir gelişme” dedi.

Terzi: ”Taahhütlerimizi yerine getirmeye çalışacağız”
Türkiye Atletizm Federasyonu Başkanı Mehmet Terzi, salonun, söz verdikleri tarihe kadar tamamlanması için ellerinden geleni yapacaklarını söyledi.

Salonun bir an önce bitmesi için büyük mücadele verdiklerini dile getiren Terzi, şunları kaydetti: ”Tabii bazı aksaklıklarımız oldu. Sadece Aralık ayındaki test yarışımızı yapamıyoruz. 27-29 Ocak’ta Türkiye Şampiyonası organize edilecek. Sayın Bakanımız Suat Kılıç’ın da bu işe el atması ve yoğunlaşması bizi çok memnun ediyor. Her günü, her saati hesaplıyoruz. Hem güzel bir organizasyon yapacağız hem de güzel bir tesis kazanacağız. Bu organizasyon güzel bir şekilde geçtiği takdirde de 2020 Olimpiyatları’na adaylığımız için prestij olacaktır. Hedeflerimize ulaşacağımızı düşünüyorum. Taahhütlerimizi yerine getirmek için bütün çabamızla çalışmalarımıza devam edeceğiz.”

(tr.eurosport.com)

Alakır’da dört HES’e daha iptal!

Antalya Kumluca’daki Alakır Vadisi’nde; Dereköy Enerji’ye ait olan Dereköy HES, Dedegöl Enerji’ye ait Kürce HES, ADO Madencilik AŞ’ye ait Alakır -1 ve Alakır 2 HES’e; dönemin Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından verilen ‘ÇED Gerekli Değildir’ kararına karşı açılan davayı gören mahkeme, projelerin uygulanması durumunda oluşabilecek telafisi imkânsız zararları gerekçe göstererek yürütmeyi durdurma kararı verdi. Alakır Vadisinin 1. Derece Doğal Sit Alanı özelliğinin tescil edilmesine ilişkin yargı sürecinin devam ettiğinin altı çizilen mahkeme kararında alanda yapılacak HES projesinin çevresel etkilerinin olmadığının düşünülemeyeceği vurgulandı. Kararda, yerinde yapılan bilirkişi incelemesi sonucunda hazırlanan rapora da yer verildi.

SEKİZ PROJEDEN BİRİ ÜRETİM AŞAMASINA GELDİ
Toplam sekiz HES projesi bulunan Alakır Vadisinde daha önce de Çayağzı HES’in ‘ÇED Gerekli Değildir’ kararının yürütmesi durdurulmuştu. Böylece vadideki toplam sekiz projeden yalnızca Kozdere HES’in üretim aşamasına geldiği öğrenildi. Kozdere HES’e karşı açılan dava ise sürüyor. Alakır Nehri Kardeşliği, Karacaören Derneği ve Konyaaltı Dostları Derneği’nin açtığı davalara çok sayıda Alakır gönüllüsü de müdahil olmuştu.
AVUKAT İSMAİL DUYGULU: ALAKIR’DA ‘ALTI HES’E DAVA AÇTIK’
Kararı değerlendiren davanın avukatı İsmail Duygulu, Alakır Vadisi’nde inşa edilmesi planlanan toplam sekiz HES’in altısına ve SİT başvurusunu reddeden koruma kurulunun kararına karşı dava açtıklarını belirterek, “bazı endişelerimiz olsa da bu karar bizi sevindirdi, hukuka olan inancımızı tazeledi” diye konuştu. Mahkemenin, kararında, Alakır Vadisi’nin 1. derece doğal sit alanı olmasına ilişkin yaptıkları başvuruyu reddeden bölge koruma kurulunun bu kararına karşı açtıkları dava dosyasını esas aldığına dikkat çeken Duygulu, “Alakır Vadisi, Antalya’nın su havzalarının en önemlilerinden birisi. Bu karar bölgedeki benzer projeler için de önem taşıyor” dedi.
DOĞAL SİTLER KONUSUNDA ENDİŞELİYİZ
Sit kararına ilişkin hukuki sürecin devam ettiğini belirten Duygulu, doğal sit alanlarına ilişkin yetkinin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na devredilmesinin ardından başlayan süreç hakkında endişeleri olduğunu dile getirdi. Kamuoyunda çevrecilerin her projeye karşı çıktıkları yönünde yanlış bir algı yaratıldığının altını çizen Duygulu, “Alakır’daki iki projeye karşı dava açmadık. Çünkü bu HES’ler 1970’li yıllarda yapılan Alakır Barajı’nın sularından yararlanarak çalışacak projelerdi. Bölgeye ekstra bir tehdit içermediği ve dere yatağını kurutmadığı için, ayrıca yöre halkı da karşı çıkmadığı için bu projeleri yargıya taşımadık. Burada son derece demokrat bir tavır sergilenmiştir” diye konuştu.
‘HES’LERDEN ELLİ KAT DAHA FAZLA DEĞER ÜRETİYORUZ’
HES projelerinden en çok etkilenen köylerden biri olan Karacaörenli üreticilerden Mehmet Başar ise geç de olsa karara sevindiklerini belirtti. Davaya müdahil olan derneğin başkanlığını da yürüten Başar, “Alakır’da HES yapmanın, yanlış değil, ‘ahlaksızlık’ olduğunu en başından beri hep vurguladık. Alakır’ın suyundan yararlanarak tarım yapan köylüler olarak HES’lerden üretilen enerjinin elli katı katma değer yaratıyoruz. Kimse bunun aksini iddia edemez. Böylesine üretim yapılan bir havzaya HES yapmak, dereleri kurutmak, Türkiye için kendi ayağına kurşun sıkmaktır” görüşünü dile getirdi.

www.kesfetmekicinbak.com

Özgür Gündem’e gazetecilerden destek

Taksim meydanında cumartesi saat 16.00’da bir araya gelen 50’ye yakın gazeteci ve aydın Özgür Gündem’e destek amacıyla eylem yaptı.

Taksim meydanı ve İstiklal Caddesi’nde Özgür Gündem gazetesini satan destekçiler, basın özgürlüğünü sağlamak için her türlü fikre ve her türlü ifade özgürlüğüne karşı yürütülen baskıcı zihniyetin son bulması gerektiğini, bunlara karşı her zaman direneceklerini söyledi.

Gazeteci ve aydınlar yaptıkları eylemde gözaltına alınan ve hala cezaevinde bulunan Özgür Gündem gazetesi yazarı Cengiz Kapmaz’ın ve diğer cezaevinde bulunan gazetecilerin bir an önce özgürlüklerine kavuşmasını istedi.

Eylemde bianet’e açıklamalarda bulunan aydınlardan Avukat Neslihan Tezel, “Ahmet Şık ve Nedim Şener için yükselttiğimiz sesi, Özgür Gündem ve Kürt gazeteciler içinde yükseltmeliyiz” dedi.

“Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yaratmak istediği bir gazeteci tipi var” diyen Faruk Arhan sözlerine şöyle devam etti: “Bugün Özgür Gündem bu isteğe karşı geldiği, devletin yazma dediği şeyi yazdığı için bir çok baskıyla karşı karşıya.”

Gazeteci Murat Çelikkan da, “Bugün İnsan Hakları günü. Bizler de baskı ve zulme uğramış, cezaevinde bulunan arkadaşlarımız için ve basın özgürlüğü için bugün Özgür Gündem’e destek veriyoruz. Günümüzde olan olayları dikkatli incelediğimizde 90’lara doğru bir dönüş mevcut. Bundan 17 yıl önce de Gündem gazetesi bombalanmış ve birçok tehdit almıştı. Demokrasi içerisinde yönetilen ülkelerde bu gibi durumlar oluşmaz. Biz de bunu hatırlatmak ve bu hassas konuya dikkat çekmek amacıyla toplandık” diye konuştu.

Son olarak konuşan bağımsız gazeteci Kumru Başer ise, “Özgür Gündem, Türkiye’de en çok baskıya maruz kalan gazetelerden biri. Özgür Gündem’e sahip çıkmak için onun fikirlerini ve görüşlerini taşımak gerekmez. Özgür Gündem’e sahip çıkmak demek basın özgürlüğüne, ifade özgürlüğüne sahip çıkmak demektir. Bugün burada yapılan onurlu bir gazetecilik eylemidir” şeklinde konuştu.

1994’te de Gündem gazetesi bombalı saldırıya uğramış, fakat o günlerden bu zaman kadar dik duruşunu sürdürerek, ayakta kalmayı başarmıştı. Bombalı saldırısı sonrası da bir grup gazeteci ve aydın, Taksim’de gazete satarak Gündem’e destek vermişti.

Eyleme, Esra Arsan, Merdan Yanardağ, Ayşe Düzkan, İbrahim Aydın, Ali Şimşek, Meriç Şenyüz, Ayça Söylemez, İsmail Saymaz, Süleyman Arıoğlu, Hüseyin Tahmaz, Erdinç Ergenç, Yetvart Danzikyan, Emel Soy, İnci Hekimoğlu, Murat Çelikkan, Kumru Başer, Faruk Arhan, Neslihan Tezel, İnci Hekimoğlu, Onur Erem, Funda Şirinkal, Efkan Bolaç katıldı.

 

Bianet

 

Dünya kamuoyuna doğru… – Gündüz Vassaf

Kaç kişinin oyunu alabilir ki dünyanın kabuk değiştirdiğini, ülkesinin tarihten silineceğini söyleyen politikacı?

İmparatorluklarımız, dinlerimiz, ideolojilerimiz, kahramanlarımız…

Bir bakıyorsunuz tarihin çöplüğündeler.

Eski Mısır. Bu en uzun Ömürlü uygarlığın tanrıları bile yerlerini günümüz dinlerine terk ettiler.

Güneşimizle birlikte Dünyamızın da kara delikte sonu olacağını bildiğimiz halde dinlerimizin vaat ettiği Ölümsüzlüğün bağımlılığında geçiciliğimize karşı çaresiz grpınıştayız. Günümüzü kalıcı kılmak istiyoruz.

Tarihin geçiciliğini yadsımamızın aymazlığında, geleceğimizi geçmişe ilan ettiğimiz zaferlere ipotek ediyoruz.

Türkiye, Osmanlı’ya karşı zaferdi. İsrail, Yahudi olmayanlara.

Amerika, İngiliz sömürgeciliğine.

Bugün bu ülkelerin başındakilere sorsanız hepsinde aynı kalıcılık patolojisinin hezeyanı:

“Ülkemiz ilelebet var olacaktır!”

Olmayacak.

Rejimlerimizin temsilcileri, örneğin koca Sovyetler Birliği ve müttefiki rejimlerin bir anda tarihten silindiğinin bizzat tanıklıklarına rağmen günün dokunulmazlığının uçuşunda. Biz de o hezeyanın parçasıyız. Kaç kişinin oyunu alabilir ki dünyanın kabuk değiştirdiğini, ülkesinin tarihten silineceğini söyleyen politikacı?

Yerel sorunlara duyarsız, küresel konularda yetersiz, finans kapital karşısında güçsüz ulus devlet tarihi işlevini yitirdi. Temsilcilerimiz uzatmalara oynuyor.

Birleşmiş Milletler’de bayrak boylarının aynılığında, milli marşlı devlet protokol tiyatroları tantanasında, kendilerini dev aynasında, mevcut düzene egemen devlerle eşit görüyorlar. Sonu belirsiz bu geçiş döneminde ne yapılabilir?

Her beş kişiden birinin Güneş’in Dünya’nın etrafında döndüğüne inandığı Amerika yeni başkanını seçme arifesinde. Küresel ısınmaya karşı Kyoto Protokolü’nü imzalamayan, Güney Afrika’daki Durban çevre toplantısında Çin’le birlikte sınırlamalara direnen, Amerika.

Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taraf olmayan Amerika. Meclisi, dünyanın neresinde, kim olursa olsun, Pentagon’a istediğini yakalayıp sorgulama, tutuklama yetkisi veren yasa tasarısını Önümüzdeki hafta Başkan’a imzası için sevk edecek ülke Amerika.

Çıt yok.

Dünya Amerika’ya, Amerika Amerikalılara bırakılmayacak kadar önemli.

Amerikalı olmayanlar tribünlerde seyirci. Seçim öncesi gene her ülkede ‘Amerika uzmanları’ türeyecek. Bir yıl boyunca onların ahkâm kesmeleri dinlenecek. Sonuçlar beklenecek mi?

Alışageldiğimiz rejimlerin meşruiyetinin sorgulandığı, pamuk ipliğine bağlı ekonomik düzeninin sallandığı, uzun bir kışa doğru sürüklendiğimizin ürkütücü emareleri karşısında, dünya kamuoyunun zorbalıkla susturulmak istenen “Biz % 99’uz” hareketiyle bütünleşerek ABD’ye yol gösterebilecek güçte olduğunu biliyorum. Kararlılığında şüpheliyim.

Radikal

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1072145&Yazar=G%DCND%DCZ%20VASSAF&Date=11.12.2011&CategoryID=113

Bir eski mağdura mektup – Şeyhmus Diken

 

Sayın başbakan, yaklaşık iki haftadır sağlığınız sade görsel ve yazılı basının değil ülke vatandaşlarının da derdi, merak konusu. Diliyorum ki, bir an evvel sağlığınıza kavuşursunuz.

Sizi Siirt’te okuduğunuz o malum şiir nedeniyle görevinizden alındıktan bir süre sonra İstanbul’da Helsinki Yurttaşlar Derneği’nin yanlış hatırlamıyorsam “Ötekileştirme, azınlıklar” başlıklı bir toplantısında görmüştüm. Taksim’deki bir otelin salonundaydı program. Birkaç arkadaşınızla gayet sakin, eski belediye başkanlığınızdan azade, gösterişsiz bir edayla gelmiş boş bulduğunuz sandalyeye oturuvermiştiniz. Uzunca bir süre konuşulanları dinlemiş, elinizde tuttuğunuz bloknota konuşulanları yazmış sonra da arkadaşlarınızla çekip gitmiştiniz.

İyi bir izlenimdi bende kalan. Bu ülke ne zaman şiir okudu sudan gerekçesiyle ya da kitap yazdı, düşüncelerini paylaştı bahanesiyle insanların eziyete zulme uğradığı “tuhaf”lıklardan kurtulacak acaba sorusunu kendime sormuştum o gün.

Sonra Özal’ın ANAP’ını gerekçelendirdiği gibi her eğilimi içinde barındıracağını vurguladığınız “dört eğilim” ve kurduğunuz partinizdeki iki ulvi, saygın değeri görünce hadi bakalım; O hiç tecelli etmeyen “Adalet” ve insani “Kalkınma” nasıl bir bedende vücut bulacak; bekleyelim görelim diye düşünmüştüm.

Sonra sizi 2005’te Diyarbakır sahnesinde televizyonlardan izlemiştim. O güne dek “devlet ricali”nden alışık olmadığımız farklı sesler terennüm ediyordunuz…

Büyük devlet olmanın geçmişiyle yüzleşmekle, tarihte yapılanları kabullenip özür dilemekle mümkün olabileceğinden bahsediyordunuz Diyarbakır’da.

O gün NTV televizyon kanalının canlı yayınına çıkmıştım, sizin sabah konuşma yaptığınız Toplu Konutlar bölgesinde, “Bu sözler ve ses önemli, devamı gelmeli uygulamaya dönüşmeli” demiştim.

Ben sol siyasal düşünceden gelen biriyim. Sizin geleneğinize göre ömrünü tamamlamış ama bize göre dünya yüzünde “emek, sermaye” çelişkisi sürdükçe, “artı değer” hakketmeyenlerin kesesini doldurdukça sol bir umut olmayı sürdürecektir diyenlerin so(y)undanım.

Ama benim “solcu” olmam sizlerin yapmak isteyeceğiniz “iyi şeyler”e karşı olmayı gerektirmiyor / gerektirmez.

Bizim kuşak “demokrasi kültürü” deyince demokratik talepleri solla bütünleştirir. Sağın hiçbir zaman demokrasi talebinin olmayacağına inanır bizim sol kuşak. Neylersiniz ki böyle öğrendik ve böyle yetiştik.

Sonra sizler “Siyasal İslam” üzerinden siyaset yapanlarla tanıştık. Sizler de demokrasi diyordunuz. Hatta yetinmiyor, “demokrasi hepimize lazım” diyor ve öyle siyaset yapıyordunuz.

Demokrasi dediğimiz arzulanan hülyayı, bizim geleneğimize göre geleneğinde ve genlerinde demokrasi kültürü olmadığını düşündüklerimizin istemesi doğrusu ben dâhil çoğumuza göre yeni şeylerdi, sanki yeni bir değişim rüzgârının habercisiydi. “Damdan düşenin derdinden, ancak damdan düşenler anlar” kabilinden sol, Kürt, İslam hep sıkıntı, eza ve cefa yaşadığından “acaba” deyip kendi sorularımıza yanıt arar olduk.

Sonra büyük çoğunlukla iktidar oldunuz. Sizin dışınızdakilerin size yeterince destek sunmadığını, söylemlerinize sahip çıkmadığını gerekçe göstererek güvenlik gerekçeli sertlik politikalarını savunur ve uygular oldunuz.

Hayat hep hülyası kurulan büyük gelecek tasarımları üzerinden yürümez / yürümüyor sayın başbakan.

Unutmayın sizden önce de neredeyse bütün bir doksan yıllık cumhuriyetin, hatta öncesinin derdi olan Kürt Sorunu hâlâ olanca yakıcılığı ile “Sorun” ve çözül(e)medi. Ülkenin diğer kimi sorunları da öyle. Oysa siz yüzde elli ile muktedirsiniz.

Sayın Başbakan, böyle bir mektubu alenen yazmayı düşünmüyordum. Ama ben vicdan sahibi bir aydınım. Yüreğimin ve vicdanımın sesi, düşünce ve davranışlarıma hitap edip yön veriyor. Belki böyle bir mektubu alenen size yazdığım için kimi arkadaşlarım bana kızacak. Ama varsın kızsınlar.

Dün sokakta bir kadın avukat arkadaşımla karşılaştım. Dedi ki; “Doksanlı yıllarda Diyarbakır sokaklarında her gün en az on kişi faili meçhul cinayetlere kurban gidiyordu. Hava karardıktan sonra evimize ulaşabilmişsek çok şükür bugün de ölmedik, diyorduk. Yirmi yıl geçti aradan ve bugünlerde sabah güneş doğduğunda hadi yine iyiyiz bugün de sabahı ettik, polis kapımızı çalmadı“.

Evet, sayın başbakan; henüz vakit varken, hazır hastalığınız nedeniyle nekahet döneminde sıcacık evinizde dinleniyorken bir kez daha bence kendinizle dertleşip konuşun. Büyük kapılar büyük politikalarla açılır. Büyük kapılardan doğru politikalarıyla geçmeyi bilenler tarihe geçerler. Elinizde hâlâ böyle bir şans da böyle bir fırsat da var sayın başbakan.

Ünlü bir sözdür bilirsiniz; “Küskünler ordusuyla zafer kazanılmaz”. Kazandığınızı sandığınız zaferse mağlubu da galibi de olmayan Pirus Zaferi olur. O zaferin de kimseye hayrı olmaz.

Siz inançlı birisiniz. İnanan insan tanrısıyla aracısız, perdesiz görüşen insandır. İçinizdeki inancın sesine kulak verip sorunu olan Kürt halkının daha fazla kırılmasına, acı çekmesine ve küsmesine fırsat vermeyin derim.

Aydın sorumluluğum, 10 Aralık İnsan Hakları Günü‘nde düşüncelerinden, inandıklarından, yazdıklarından ve konuştuklarından dolayı “içerde” olanlar ve bütün insanlık için; bu yazıyı ve açık mektubu kamuoyunun nezdinde size yazmamı gerekli kıldı. Umarım bunca aydının, bunca insanın telef edildiği bir ortamda sözüm adresini bulur…

Şeyhmus Diken – www.bianet.org

 

İstanbul’un yüzünde yeni gölgeler – Leyla İpekçi

İstanbul’da 17 yıl boyunca kaba inşaat halinde akıbetini bekliyordu Park Otel. Bir süre önce başlayan yeni inşaatı iki gün önce yandı. Çarpık anılarımızın tutuşmasıyla bazı rantçılar mı sevinmiştir, yoksa kentsel dönüşüm heveslileri mi bilmiyorum. 

 

Ama Gümüşsuyu’nda bu yarım bırakılmış haliyle uzun zaman kaderine terk edilmiş bina, İstanbul’un son 30 yılında değişime uğramakta olan siluetinin ilk hazırlayıcısıydı bana kalırsa. Şehrin son yüzüne düşen belki ilk gölgeydi.

İstanbul’un eski yüzüne düşen gölgelerden bahsettiğim geçen yazımı “değişim kaçınılmaz ama onun dilini nasıl kuracağız” sorusuyla bitirmiştim. Öncelikle şunu kabul etmeliyiz. Farklı medeniyetlere ev sahibi yapmış şehirler değişime fazlasıyla açıktır. Bazı metropollerde belki elli yıldır aynı yerde duran kafe’lere, dükkânlara rağmen, bu böyledir. Dil nasıl canlıysa, kültürler ve alt kültürler nasıl canlıysa, şehirler de canlı. Değişmek, canlılığın bir göstergesi.

Fakat İstanbul, plansız bir yapılanmaya teslim olalı on yıllar oldu. Şehir defalarca esiri oldu yüksek rantçıların, para baronlarının, kâr mafyalarının. Göç olgusunu gerekçe göstererek ceplerini dolduranların yerel yönetimlerle ve siyasî figürlerle kurulan çarpık ilişkilerinin en görünür hali şehrin bu çarpık yapılaşmasıdır herhalde.

Bugün artık bunun üzerinden de çok sular aktı. Dereler kurudu, dereler ıslah edildi, üzerlerine derin kazıklar çakılarak inşaatlar yapıldı, asfaltlar geçti. Kimi dere taştı, kimi taşmaya devam ediyor yağmurlarda. Yeşil alanlar hızla gökdelenlerin istilasına uğradı, yetersiz karayolları şehir planlamacılarını yeni arayışlara yönlendirdi. Boğaz tepeleri defalarca talana uğradı. Fakat ne Boğaz gibi doğal güzellikleri, ne tarihî birikimi tam olarak tükenmedi, harabeye dönmedi şehir.

İstanbul’un son yüzüne düşen ilk gölgeydi dedim Park Otel için. İnşasına 1989’da Dalan döneminde başlanmıştı. Mimarlar Odası’nın ve sonraki başkan Sözen’in itirazıyla önce projesindeki yükseklikten feragat edildi, sonra imara aykırı olduğu ve şehrin siluetini bozduğu gerekçesiyle durduruldu. Ardından tıraşlandı.

Gazetelerden öğrendiğime göre, mekânın bir önceki sahibine verilen bir güvenceyle, oteli istediği gibi inşa edeceği belirtilmiş. Fakat bu gerçekleşmeyince yeniden satışa çıkarılmış otel. Bu yıl içerisinde de inşaatına yeniden başlanmış. Silueti bozmadan kent mimarisine uygun olarak oteli tamamlayacağını vaat eden yeni bir patron tarafından!

Part Otel’in adındaki gibi bir otel olup olamayacağı meçhul. Ama şehrin yüzündeki tahribatı az çok görebiliyoruz. İstanbul’un son yüzündeki ‘muhteşem karmaşalar’ın da kıvamı hızla kaçıyor çünkü. Seyretmek istediğimiz güzelliğin üzerine takur tukur ucubeler dökülüyor. Şehrin ruhunu oluşturan o cazip derinlik siliniyor. Gündelik hayata izini düşüren sıradan yapılar dahi bu sığlaşmadan nasibini alıyor.

Tüketim hırsının, doğa tahribatının, girişimcilik adına yapılan kaba saba projelerin değil, doğayla uyumun, kültür dinamizminin, zamanın ruhuyla akan zevkin tecellisi olması beklenen değişim, hevesli projecilerin tekeline terk edilmiş gibi. Girişimci müteahhitlerle yerel yönetim sorumluları arasındaki ilişkilerin boyutu belirliyor bu teslimiyetin yoğunluğunu. Bu yüzden ‘İstanbul sahipsiz değildir’ adındaki oluşumun sitelerinden de izleneceği üzere filmlerle, imza kampanyası, söyleşi ve makalelerle vatandaşın bu konuya dikkatini çekmesi çok önemli bir çaba.

BM raporuna göre, gelişmekte olan ülkelerin yüzde 72’si kırdan kente göçü yavaşlatmaya yönelik politikalar benimsemiş. Ama National Geographic dergisindeki bir makaleden okuduğuma göre uzmanlar, arabaları merkeze alan geniş alanlara yayılmak yerine, asansörü merkez alan ve nüfusu yoğun kentlerde yaşamı destekleyen bir çözümü destekliyormuş. Çünkü arabalara dayanan yayılma, tarım alanlarını, enerjiyi ve diğer kaynakları yutuyormuş.

Yoğun toplu taşıma koridorları ve parklar için alan bırakmayan hiçbir yayılma amacına ulaşamaz tabii. Ama asansörle dikine büyümenin getireceği başta elektrik olmak üzere diğer enerjiler için nasıl bir sürdürülebilirlik öngörülüyor diye soru işaretleri oluştu bende. Göğe yükselmenin üst sınırı yok zira. Yükseltileri tıraşlanacak bir Park Otel’imiz de kalmadı artık. Onun yerine Gökkafes’lerimiz ve onlardan aldığı esinle şehrin yüzünü felce uğratan diğer gökabidelerimiz var. Hızla yükseliyor ve yayılıyorlar!

Şehirlerin sahibi hiçbirimiz değiliz. Bizler yaşadığımız yere ait olabiliriz en fazla. Ve ait olmanın getirdiği emanet sorumluluğuyla yaşadığımız yeri paylaşmanın üslubunu geliştirebiliriz. Birlikte çoğalmanın, çoğulcu bir medeniyet kurmanın ana temalarından biri paylaşım. Küle dönmüş, harabeye dönüşmüş anılarımız arasında halen canlılığını koruyor.

Leyla İpekçi – Zaman

[Son dakika] Hopa davasında herkes serbest

Ankara’daki Hopa gösterileriyle ilgili olarak 28 kişi hakkında açılan davada, 22 tutuklu sanığın tamamının tahliyesine karar verildi.

Ankara’daki Hopa olayları protestosunun ardından 28 kişi hakkında Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinde açılan davanın ilk celsesi sona erdi.

Duruşmaya 22’si tutuklu 28 sanık ile avukatları katıldı. Duruşmada, bütün sanıklar savunmalarını yaptı.

Mahkeme, duruşma sonunda 22 tutuklu sanığın tümünün tahliyesine karar verdi. Duruşma, eksiklerin giderilmesi için ertelendi.

 

DURUŞMADAN

Duruşma öncesinde adliye çevresinde yoğun güvenlik önlemleri alındı. Emniyet birimleri adliye binasının dört bir yanına demir bariyerler çekti. Adliye çevresinde park halindeki araçlar kaldırılırken, adliyenin otoparkına araç girişi güvenlik önlemleri altında yapıldı.

Giriş çıkışların yapıldığı tüm kapılardan diğer vatandaşlar ve adliye personeli de üst araması ve kimlik kontrolü sonrasında ancak adliye binasına alındı.

Tutuklamaları protesto eden çok sayıda kişi, adliye önünde slogan atarak bekledi.

Binlerce kişi ‘Metin Lokumcu onurumuzdur’, ‘Her yer Hopa, her yer direniş’, ‘Direne direne kazanacağız’ şeklinde slogan atıyor. Pankartlar açan ve sanıkların fotoğraflarını taşıyan grup, tutuklu sanıkların serbest bırakılmasını istedi.

Adliye önünde bekleyen binlerce kişiye destek verenler arasında CHP’li ve BDP’li milletvekilleri de vardı. CHP Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan, burada yaptığı kısa konuşmada, “Zalimin zulmüne direnmek eşkiyalıksa bu bizim taşıyacağımız en büyük onurdur. Bugün bu yargılama bitecek, çocuklarımızı alıp gideceğiz” dedi.

BDP Grup Başkanvekili Hasip Kaplan da Türkiye’de özgürlük, adalet, kardeşliğin yok edilmeye çalışıldığını ileri sürerek, haksızlığı, halkın güç birliğinin giderebileceğini söyledi. “Özel yetkili mahkemelerin de Devlet Güvenlik Mahkemeleri gibi tarihin çöplüğüne atılacağını” ifade eden Kaplan, “Darbeler hukuku sürüyor. Siz adaletin simgesi değil, adaletsizliğin simgesi oldunuz. Bu halk bir gün bunun hesabını sorar” dedi.

CHP Ankara İl Başkanı Zeki Alçın da yaptığı açıklamada, mahkemelerin eleştiri hakkını kullananları “eşkiya” olarak nitelemeyeceğine inanmak istediklerini belirterek, “adalete güveniyor, yargı bağımsızlığına inanıyoruz, bağımsız yargımızın demokrasinin en büyük teminatı olduğunu biliyoruz” ifadelerini kullandı.

Görevsizlik talebine ret

Mahkeme heyeti savunma avukatlarının görevsizlik talepleri reddedildi.

Mahkemenin görevsizlik talebini reddetmesini değerlendiren CHP’li İsa Gök, “Dünyanın neresinde eylem yapan biri için 25 yıl ceza isteniyor? Bu demokrasinin insan haklarının bittiğinin göstergesidir. Heyet içeriye gitti geldi, dört dakikada görevsizlik itirazını reddetti. Bu önceden alınmış bir karardır. Ağır Ceza Mahkemesi kendisini yetkili buldu. Pankart açana, 3 slogan atana 25 yıl ceza nasıl dersiniz. Bunların hepsi öğrenci. O zaman kimse slogan atamayacak. Memurlara sesleniyorum aman sakın ‘maaşımız az’ demeyin. İşsizler ‘sendikalı olmak istiyoruz’ demesin. Cezası 25 yıl” diye konuştu.

Hakim, katibe kızdı: “Lenin ya! Bilmiyor musun Lenin’i”

Duruşmayı takip edenler eş zamanlı olarak sosyal paylaşım sitesi Twitter’dan mahkeme heyetinin sorularını, sanıkların savunmalarını ve avukatların müdahalelerini paylaştı. Sanıkların Ankara’daki gösterilerin ardından ilk gözaltına alındıklarında polis otobüsünde saatlerce kaba dayak ve işkenceye maruz kaldığını anlattıkları ifadeleri Twitter’dan yazıldı. Duruşma sırasında zaman zaman esprili olaylar da oldu. Gazeteci Kumru Başer’in paylaştığına göre, tutuklu sanıklardan Can Kaya, duruşmaya beraberinde Lenin’in “Emperyalizm: Kapitalizmin En yüksek Aşaması” adlı kitabını getirdi. Mahkeme Başkanı, bunu kayda geçirmek istediğinde katip Lenin’in adını doğru yazamadı. Bunun üzerine Mahkeme Başkanı, “Lenin ya! Lenin’i bilmiyor musun?” diyerek katibe kızdı.

“Yargıdan utanç manzaraları”

Duruşmayı takip eden CHP Grup Başkanvekili Emine Ülker Tarhan, 84 sayfalık iddianamenin yarısının, sanıklarla hiç alakası bulunmayan eylemlerle ilgili olduğunu vurguladı. İddianamedeki suç delillerinden birisinin “şemsiye” olduğuna dikkat çeken Tarhan, şöyle konuştu:

“Terör örgütü üyesi olmakla suçlanan genç insanların eylemleri tanımlanırken, herhangi bir eylem ve doğru dürüst silahtan bahsedilmiyor. Ve silahlı terör örgütüne üye oldukları iddiasında bulunuluyor. 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası’na muhalefet olduğu konusundaki ve görevsizlik kararı verilmesi yolundaki itirazlar, heyetçe çok kısa bir görüşmeden sonra reddedildi. Burada yaşadığımız şey 2012 arifesinde ‘yargıdan utanç manzaraları’ diye düşünüyorum. Yeni bir Silivri olayıyla karşı karşıyayız.”

Çok sayıda polis de adliye önünde güvenlik önlemi aldı. Adliyeye girecekler, üzerleri aranarak içeri alındı. Adliye çevresine, polis panzerleri yerleştirildi.

Saçlarını kestirmişlerdi

Tutuklanan arkadaşlarıyla dayanışmak için saçlarını traş ettirerek fotoğraflarını cezaevine gönderen 3 öğrencinin bile, “olaylara katıldınız; tanınmamak için saçlarınızı traş ettirdiniz” denilerek tutuklandığı davada yargılanan öğrencilerle dayanışma göstermek için dün arkadaşlarının yanı sıra, kamuoyunun yakından tanıdığı sanatçı, siyasetçi ve akademisyenler saçlarını kestirmişti.

Davada yargılanan  isimler şöyle: Ozan Sürer, Ömür Çağdaş Ersoy, Ozan Gündoğdu, Kadir Aydoğan, Başak Eylül Şan, Pelin Bayram, Tayfun Yıldırım, Uğur Uzunpınar, Mehmet Cem Çıplak, Uğur Tuna, Hikmet Tanıl, Göksel Ilgın, Sevgi Sönmez, Soner Torlak, Ferat Konukçu, Can Kaya, Çağrı Yılmaz, Can Türkyılmaz, Hazal Kangal, Nuri Özçelik, Özge Aydın, Demet Yılan, Mahir Mansuroğlu, Zafer Algül, Hamza Doruk Yıldırım, Özgür Atmaca, Cüneyt Çakır ve Eda Dişkaya.

31 Mayıs’ta Ne Olmuştu?

31 Mayıs’ta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan seçim mitingi için her zamanki gibi Artvin merkezi değil, bu kez Hopa’yı seçmişti. Hopa halkı, mitingin yapılacağı yerle arasından “duble yol” geçen bir mesafede HES’leri ve çaydaki sömürüyü protesto etmek için toplanmış ve binalara pankartlarını asmıştı. Ancak polis buna imkan vermeyerek halkı dağıtmak için cop ve biber gazı kullandı. Gaz bulutu içinde emekli öğretmen Metin Lokumcu kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Hopa’daki olayların ardından Tayyip Erdoğan Trabzon’da aynı gün yaptığı mitingde, protestoda bulunan Hopa halkına “eşkıyalar” dedi.

Halka yapılan saldırının ve Metin Lokumcu’nun öldürülmesini protesto etmek için 31 Mayıs’ta emek ve meslek örgütlerinin, siyasi partilerin çağrısıyla Ankara’da protesto yürüyüşü düzenlendi. Yürüyüş Sakarya Caddesi’nden başlayarak AKP İl Binası önüne kadar sürdü. AKP’nin önüne kurulan barikattaki polisler Hopa’dakine benzer şekilde gaz ve coplarla “müdahalede” bulundu. Kitlenin dağılmasının ardından ÖDP Ankara İl Başkanlığı binası polis tarafından basıldı. Polis 79 kişiyi gözaltına aldı. Terörle Mücadele Şubesi’nde sorgulanan bu kişilerden 5’i tutuklandı.

Operasyonların ikinci evresi ise 12 Haziran seçimlerin hemen ardından evlere yapılan baskınlarla başladı. Ankara’da ev baskınları yapıldı. Evlerden kitaplar, bilgisayarlar toplandı. 18 kişi gözaltına alındı ve 15’i tutuklandı. Bu operasyonlar sırasında ÖDP Parti Meclisi üyesi Ozan Sürer de tutuklandı. Defalarca yapılan itirazlara rağmen protestocular 6 aydır tutuklu. Bu itirazlara yönelik mahkemelerin verdiği red kararlarının metinlerinin de noktası virgülüne kadar aynı olması, “copy paste” (kopyala-yapıştır” eleştirilerine neden olmuştu.

Olmayan örgüte üyelik

Tutuklananların üyesi oldukları yasal kitle örgütleri, siyasi partilerin yapısı hiçe sayıldı ve tutuklular THKP-C gibi olmayan bir örgütün üyeleri kabul edildi. Lokumcu’nun hayatını kaybettiği eylem esnasında ve sonrasında Hopa’da gözaltına alınıp ardından tutuklananlar hakkında Terörle Mücadele Kanunu’na dayandırılarak oluşturulan suç, davadan düşürülürken, onlara Ankara’da destek verenlerin TMK kapsamına sokulması davadaki bir diğer önemli hukuksuzluk olarak dikkat çekti.

Kitaplı Terör Örgütü Üyesi

Ev baskınları, medyaya yansıyan iddialar ve 6 aydır tutuklu bulunan şüphelileri içeren soruşturmanın delilleri ise, baskın yapılan evlerden toplanan kitapların içerikleri.

SOL Yayınları Halen Yasaklı

Ev baskınlarında Marksist klasikleri basan  “SOL Yayınları”na ait kitaplar delil olarak toplandı. Bunların dışında üzerinde Marx, Lenin ile Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya’nın adı ya da fotoğrafı görülen tüm kitaplar baskınlarda, örgüt üyeliği delili olarak sayıldı. İddianemenin büyük bölümü sosyalizmden söz eden bu kitaplardan oluşuyor.

İddinamede ayrıca bu kitapların kimilerine ilişkin yasaklama tarih ve karar sayısı da bulunuyor. Örneğin, Lenin’in “Gençlik Üzerine” kitabı için 1975/65, Mahir Çayan’ın “Toplu Yazılar”ı için ise 1979/34.

Ağır Suç Delilleri

“Silahlı terör örgütü” üyesi olmakla suçlananlara ilişkin kitaplar dışındaki suç delilleri ise şunlar:

– 150 cm uzunluğunda, 2 cm kalınlığında sert plastik sopa
– 90*90 çapta kareli puşi
– 4 adet 60 cm tahta sopa
– Üzerinde TTB yazan şemsiye
– Sopasız flama

Habertürk – Radikal – ajanslar

Nedim Demirtaş’ı kaybettik

Nedim DemirtaşYeşiller Partisi üyesi Nedim Demirtaş 9 Aralık 2011 sabahı kansere yenik düşerek hayata gözlerini yumdu.

Nedim Demirtaş hem eski hem de yeni Yeşiller Partisi’nin üyesi olmuş az sayıda insandan biriydi.  Her iki partide de İzmir il örgütünün ilk üyelerindendi.

1966 yılında Mülkiye’den mezun olan Nedim Demirtaş yaşamının son günlerine kadar çalışmayı ve üretmeyi sürdüren önemli bir çevirmendi. Türkçe’ye kazandırdığı eserlerden bazıları Barbarlar’ın Avrupa’sı, Devlete Karşı Toplum, Hubble Değişmezi ve Denizci gibi kitaplardır.

Kendisinin son günlerinde “Marks’ın Biyografyası” isimli kitabın çevirisini tamamladığını biliyoruz.

Nedim Demirtaş’ın cenazesi 10 Aralık Cumartesi Günü Öğle Namazının ardından (Saat 12:00) İzmir’de Hatay Büyük Camisi’nden kaldırılacak.

Tüm sevenleri onu çevirdiği sakin ve akıcı satırlarda yaşatmaya devam edecektir.

 

(Kaynak: Mete Hüsünbeyi)

Vicdani retçi İnan Süver serbest

İnan Süver

5 Ağustos 2010’dan bu yana tutuklu bulunan vicdani retçi İnan Süver, Ege Ordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nin cezasının infazını ertelemesinin ardından bulunduğu cezaevinden tahliye edildi.

16 Kasım 1977’de Van’ın Özalp ilçesinde doğan İnan Süver kendisini ” vicdani redden bihaber bir redçi” olarak tanımlıyor.
“23 Temmuz 2001 yılından bu yana ısrarla ve inatla asker edilmek isteniyorum. Oysa ben 3 çocuk babası, inşaat işçisi, kimsenin tavuğuna kış, kimsenin de kedisine pisi pisi etmemiş, bilerek ince belli karakarıncayı incitmemiş, hep güçsüzden, hep kaybedenden yana olmuş (futbolda bile hep küme düşme tehlikesinde olan takımları tutmuş, asla kimseye hükmetme derdinde olmayan, aynı zamanda kimsenin de emrine girmeyen, yalnız doğmuş, yalnız gömüleceğini bilen, buna göre yaşamak isteyen biriyim.” diyen vicdani retçi İnan Süver onaltı ayın sonunda serbest bırakıldı.

Süver’in tutukluluk haline vicdani retçiliği ve sağlık durumundan bahisle,
“tutukluluk halinin telafi edilemeyecek tahribatlara sebep olacağından bahsedilerek infazın durdurulması” talebiyle yapılan itiraz başvurusunun kabulü üzerine serbest bırakıldığı açıklandı.
AB üyesi tüm ülkelerde “vicdani ret” hakkı bulunurken, uygulama şekli farklılıklar gösteriyor. Bu ülkelerde vicdani retçiler, askerlik yükümlülüklerini “silahlı askerlik” yapmak yerine, yine söz konusu devletlerin belirlediği sınırlamalar çerçevesinde “sosyal hizmet üreterek” değerlendirebiliyorlar.
Yeşil Gazete