Ana Sayfa Blog Sayfa 4904

Sağlık Bakanlığı 44 bitkisel ürünü toplatıyor

Tıbbi ürün olmadıkları halde ilaç gibi satılan 44 ürün hakkında toplatma kararı alındı.

Sağlık Bakanlığı, kozmetik ürün gibi lanse edilen ürünleri eczanelerden toplatıyor. Türk Tabipler Birliği de (TTB) söz konusu ürünlerin insan sağlığını açık bir şekilde tehdit ettiğini belirterek, “Kullanılan ilaçlarla etkileşime geçerek tedaviyi olumsuz etkileyebilir. Hatta zehirlenmelere yol açarak ölümlere neden olabilir” uyarısında bulundu. Bunun üzerine il sağlık müdürlüklerine bağlı ekipler, başta eczaneler olmak üzere ıtriyat, market ve aktarlara giderek söz konusu ürünleri toplamaya başladı. Alınan bilgiye göre 1 bay içinde bu ilaçlar piyasada kalmayacak.

HİÇBİRİ İLAÇ DEĞİL

Bu kararı olumlu karşılayan Türk Tabipler Birliği vatandaşa bir dizi uyarıda bulundu. Birlik adına açıklama yapan TTB Uzmanlık Dernekleri Eşgüdüm Kurulu (UDEK) Yürütme Kurulu üyesi Prof. Dr. Ersin Yarış, hiçbirinin ilaç niteliği taşımadığını belirtti. İlaç olmadıkları için de Sağlık Bakanlığı tarafından denetlenmediği ve ruhsatlandırılmadığına dikkat çeken Yarış, “Bu ürünler Sağlık açısından ciddi birer tehdittirler. Bu tür ürünlerin kullanılması ölümcül sonuçlar doğurabilir” dedi.

BİTKİSEL DEYİP GEÇMEYİN

Yarış sözlerine şöyle devam edin: “Bazı hastalar, tedavisini yarıda keserek olumsuz etkileri konusunda hiçbir şey bilinmeyen bu ticari ürünleri, kullanıyor. Bazılarıysa tedavilerine devam etmekle birlikte bu ürünleri de kullanmaktadır. Kullandıkları ilaçlarla bu ürünler arasında ciddi etkileşmeler olabileceği unutulmamalı. Bu etkileşmeler tedaviyi başarısız kılabildiği gibi ‘toksik’ yani olumsuz sonuçlar bile doğurabiliyor.”

Bilimsel bir çalışma yok

Türk Tabipler Birliği üyesi Prof. Dr. Ersin Yarış, söz konusu ürünlerin yararlı olduğuna dair hiçbir bilimsel çalışmanın bulunmadığını söyledi. Yarış, “Türkiye’de ilaç statüsündeki her madde Sağlık Bakanlığı tarafından ruhsatlandırılmak zorunda. Vatandaş, Bakanlıkça ruhsatlandırılmayan hiçbir ürüne ilaç gözüyle bakmamalı, kuşkuyla bakmalı ve güvenmemeli” dedi.

Mutlaka hekime danışın

Bitkisel bir ilaç kullanmadan önce mutlaka hekime başvurulması gerektiğini söyleyen Prof Yarış, “Toplum sağlığı açısından ciddi sakıncaları bulunan bu ürünleri kullanmadan önce doktorunuza sorun. En önemli adım bu. Yanıltıcı reklamlara kanarak hem sağlığından hem cebindeki paradan olmayın.”

İŞTE TOPLATILACAK 44 ÜRÜN

Orjin rahatlatıcı krem, Radian masaj kremi, Linen migren kremi Devall, Awe Cemre, Deva ağrı kesici, Ozon masaj kremi, Nival krem, Sinoz krem, Hoga ağrı kesici krem, Sevva Naturel, Sevva krem, Dermomineral krem, Joint-X jel, Smart Naturel krem, Hoga Plus, Dermana Aromaterapik krem, Atrilisse krem, Sinoz ağrı eksici krem, Deva ağrı kesici krem, Nival masaj yağı, Ozon masaj yağı, Dr. Shiffa migren kremi, Devall Krem, Deva ozon özlü bitkisel ağrı kesici krem, Dermo mineral ağrı kesici, MyOmega PMS Cream, Boswellia Serrata masaj jeli, Valerian masaj kremi, Omega masaj kremi, Arzen masaj kremi, Salvosano krem, Sunflower krem, Dermomed krem, Ekromin ağrı kesici krem, Derman ağrı kesici krem, Rovak ağrı kremi, CM C’est Moi krem, Naturix krem, Bionce ağrı ve romatizma kremi, Talia krem, Bağdagül Mecitefendi kremi, Karden ağrı giderici yağlar, SD masaj yağı kas rahatlatıcı.

Hırvatistan AB üyeliği için imzayı attı

0

Hırvatistan hükümeti, Avrupa Birliği‘ne üye olmanın son adımını oluşturan Katılım Anlaşması’nı imzaladı.

Brüksel’de düzenlenen imza törenine, euro bölgesindeki mali krizi görüşen AB liderleri de katıldı.

İmzaları ülkenin Cumhurbaşkanı Ivo Josipoviç ile Başbakan Jadranka Kosor attı.

Böylece 4 milyon 300 bin nüfuslu Hırvatistan, 2013 ortalarında Avrupa Birliği’nin 28. üyesi olacak.

Yugoslavya’nın parçalanması sürecinde 1991’de bağımsızlığını ilan eden Hırvatistan, üyelik müzakerelerine Türkiye ile aynı anda, 3 Ekim 2005’te başlamıştı.

Zagreb yönetimi, 35 müzakere başlığını gerekli değişiklikleri yaparak büyük bir hızla kapattı.

Türkiye ise o zamandan bu yana sadece bir başlığı kapatabildi, 7 başlık üzerinde ise çalışmalar devam ediyor.

Hırvatistan’da yargı reformu konusundaki endişelerin de giderilmesi ile, Haziran ayında müzakerelerin son dört başlığının da kapatılacağı duyurulmuştu. Parlamento’nun da buna onay vermesi ardından, imza töreni için 9 Aralık tarihi verildi.

Brüksel’deki törende konuşan AB Başkanı Herman Van Rompuy, birliğin Balkanların geri kalanını da kucak açmaya kararlı olduğunu kaydetti.

Rompuy, “Hırvatistan’ın başarısı sıkı çalışma, sebat, siyasi cesaret ve kararlılıkla AB üyeliğinin ulaşılabilir bir hedef olduğunu gösteriyor. Hırvatistan Batı Balkanlar’ın geleceğinin Avrupa Birliği’nde yattığını somut şekilde gösteren bir örnek” diye konuştu.

Anlaşma Hırvatistan’ın 2003’teki üyelik başvurusundan bu yana sürdürdüğü çabaların meyvesi niteliğinde, ancak Avrupa’nın mali kriz gölgesindeki tartışmaları, Hırvatların üyelik konusundaki hevesini de söndürüyor.

Hırvatistan’ın üyeliğinin Avrupa Birliği üyesi 27 ülkenin meclislerinden onay alması ardından, sürecin 1 Temmuz 2013’te tamamlanması hedefleniyor.

Sırbistan bekleyecek

Hırvatistan böylece Slovenya’dan sonra birliğe katılan ikinci eski Yugoslav cumhuriyeti oluyor. Karadağ ve Makedonya üye ülke statüsünde hazırlıklarını sürdürürken, Sırbistan’ın adaylık süreci ise aksıyor.

Bosnalı Sırpların askeri lideri Ratko Mladiç’in yakalanması ardından ülkenin gelecek yıl müzakerelere başlayabileceği, aday statüsünün ise bu zirvede verilebileceği düşünülüyordu.

Ancak hazırlanan taslak sonuç bildirgesine göre AB liderleri ülkeye aday statüsü verilmesi konusundaki kararı gelecek Mart ayına bırakıyor.

Belgede Sırbistan’ın reform programından övgüyle söz ediliyor.

Ancak özellikle 2008’de tek taraflı olarak Sırbistan’dan bağımsızlığını ilan eden Kosova ile ilişkiler konusunda daha fazla ilerleme sağlanması isteniyor.

(BBC)

Ruşen Çakır da NTV’den ayrıldı

NTV ile AKP arasındaki yakınlaşma hız kazandıkça, NTV’den ayrılan ya da gönderilen gazetecilerin sayısı da hızla artıyor. Bu isimlere son örnek de Ruşen Çakır. Çakır’ın yaptığı iki program da yayından kaldırılmıştı.

Ruşen Çakır, NTV’den ayrıldığını Vatan Gazetesi’ndeki köşe yazısı ile duyurdu. İşte o yazı:

NTV’ye veda

Kısa süreli aralar vermiş olsam da 10 yılı aşkın süredir görev yaptığım NTV’den ayrıldım. Bu kararı neden aldığımı soranlara, şimdilik Haziran ayı ortasında yazmış olduğum, “Mesleğimizi kaybetmenin eşiğinde” başlıklı yazımı (http://haber.gazetevatan.com/meslegimizi-kaybetmenin-esiginde/384251/4/Haber) hatırlatmakla yetiniyorum.

Bu vesileyle NTV’de birlikte çalıştığım, her birimden tüm arkadaşlarıma sevgilerimi sunuyor, haklarını helal etmelerini rica ediyorum…

RUŞEN ÇAKIR’IN VEDA YAZISINDA LİNKİNİ VERDİĞİ O YAZISI:

Mesleğimizi kaybetmenin eşiğinde

Dün öğle vakti, Ahmet Şık ve Nedim Şener’in arkadaşları olarak Galatasaray Lisesi’nin önünde toplandık ve Taksim Meydanı’na kadar yürüdük. Arkadaşlarımızın tutukluluk sürelerinin 100 günü aşmış olmasını “Adaletin kara yüzü” olarak sloganlaştırdık. Ama tabii başından beri en temel şiarımız, Ahmet’in gözaltına alındığında söylediği “Dokunan yanar arkadaşlar” sözünden hareketle
geliştirdiğimiz “Yansak da dokunacağız”dı.

Ahmet ve Nedim’in arkadaşları olarak yansak da dokunmaya kararlıyız kararlı olmasına ama “dokunma” fiilini hayata geçirmemizi sağlayacak olan gazeteciliğimiz çok ciddi bir tehdit altında. Bir dostumun deyişiyle “Eskiden işimizden olur muyuz diye endişelenirken şimdi mesleğimizi kaybetmekten korkuyoruz.”

Nitekim dün Galatasaray’da bir araya gelen meslektaşların aralarındaki sohbetler dönüp dolaşıp “Kim atılmış? Kim atılmak üzere? Kim tatile çıkarılmış? Kimin programı kaldırılmış? Hangi yazarın yazısına müdahale edilmiş? Peki onun cevabı ne olmuş?” gibi bir dizi tatsız soruya kilitleniyordu. Bu soruların hiçbiri boşuna sorulmuyor, çünkü Türkiye’de basın özgürlüğünün durumu gerçekten vahim ve işler her geçen gün daha da beter bir hal alıyor.
Bu kötüye gidişi durdurabilmek mümkün mü? Hiç ama hiç sanmıyorum. Çünkü bazılarının ileri sürdüğü gibi bu yaşananların tek sorumlusu hükümet ve Başbakan Erdoğan değildir. Kaldı ki basın özgürlüğü sorunu AKP iktidarıyla başlamış da değildir. Sorunun temelinde medyadaki sermaye yapısı olduğunu düşünüyorum. Medya sahiplerinin başka alanlarda da yatırımları bulunması ve bu bağlamda devletle çok sıkı ekonomik ilişki içinde bulunmaları medya ile iktidar arasındaki mesafenin kısalmasına ve basın özgürlüğünün alanının daralmasına yol açıyor.

AKP ile değişen

Yakın zamana kadar medyaya yatırım yapmak sermayedarlar için hayli cazipti. Gazetelerden, televizyon kanallarından belki zarar ediyorlardı ama bunların kendilerine sağladığı güçle siyasi iktidar üzerinde baskı uygulayabiliyor, bu sayede kaybettiklerinden çok daha fazlasını başka alanlardan kazanabiliyorlardı. Ama AKP iktidarıyla birlikte, özellikle Doğan Grubu’na yönelik vergi cezasının ardından medya patronluğu ateşten bir gömlek haline geldi. Bundan böyle medyanın siyasi iktidar üzerindeki tahakkümünün yerini siyasi iktidarın medya üzerindeki tahakkümünün aldığını söylemek mümkün.

Yıllarca büyük medyanın her türlü saldırısına maruz kalmış ve onun bütün engellemelerine rağmen iktidara gelmiş bir kadronun bir süredir rövanş almakta olduğunu görüyoruz. Kuşkusuz hükümetin basın özgürlüğünü daha da daraltan uygulamalarını olumlamak mümkün değildir ancak ellerindeki medya iktidarını yıllar boyunca sadece kendi kişisel çıkarları için kullanan, Türkiye’nin bir “tabular cehennemi” olmasından sonsuz mutluluk duyan bazı kişilerin, iktidarlarını kaybettikleri için utangaç (ilginçtir, bazıları son derece küstahça yapıyor bunu) bir şekilde “demokrat” ve “özgürlükçü” pozisyonlara yöneliyor olmalarına aldanmamak lazım.

İlişki gazetecileri

Peki ne yapmalı? Bunca yıllık deneyimim bana iki tür gazeteci olduğunu gösterdi: Bir yanda sadece haberini yapan, görüntüsünü çeken, sayfasını çizen, başlığını atan, özgürce yorumunu yazan harbi gazeteciler var; diğer yanda kurduğu ilişkilerle medyada yol alanlar. İkinci gruptakiler için söylenecek fazla bir şey yok. Onların ömrü ilişki kurdukları iktidar sahiplerinin ömrüyle doğrudan orantılıdır. Bakınız “derin devlet”in eteklerinde “büyük gazeteci” geçinen kibir abidelerinin günümüzdeki durumu. Tabii içlerinde azımsanmayacak sayıda “her devrin insanı” da vardır. Bir bakarsınız “zamanın ruhu” kavramını keşfetmiş ve düne kadar küfrettikleri, başına çorap örmek istediklerinin saflarına geçmişlerdir. Asker ya da sivil fark etmez, onlar için önemli olan bir vesayetin altına sığınmaktır.

Gelelim harbi gazetecilere. Evet mesleğimiz tarihe karışmak üzere, ama yılmak yok yola devam. Diklenmeden dik duralım, sonuna kadar onurumuzu koruyalım ve birbirimize sahip çıkalım.

Fukuşima amiri kanser oldu

0

Japonya‘da Mart ayındaki deprem ve tsunaminin ardından nükleer felaketin yaşandığı Fukuşima santralinin eski amirinin, kanser olduğu bildirildi.

Fukuşima santralinin işletmecisi Tokyo Elektrik Şirketi‘nin (Tepco) sözcüsü Masato Yamaguçi, nükleer felaketten sonra santrali istikrara kavuşturma çabalarına öncülük eden eski amiri Masao Yoşida’nın kanser olduğunu, ancak doktorların hastalığın son 5 yılda gelişme gösterdiğine ve Yoşida’nın radyasyona maruz kalmasıyla bağlantısı olmadığına inandıklarını söyledi.

Sağlık sorunları nedeniyle 1 Aralık’ta görevinden ayrılan Masao Yoşida’nın yemek borusu kanseri olduğu, nükleer felakette 70 milisievert radyasyona maruz kaldığı belirtildi.

Nükleer santral çalışanları için maruz kalınacak yasal limit 100 milisievert.

(Ajanslar)

“Uygarlığımız” kutup ayılarını yamyam yaptı

Kutup ayıları genellikle, anakaradaki akrabalarına göre daha sempatik bir imaja sahip. Ancak doğa bilimcilerin elde ettiği yeni görüntüler hem bu imajı sarsıyor, hem de türün içinde bulunduğu zorlukları ortaya koyuyor.

Fotoğraflardan birinde yetişkin bir kutup ayısı, öldürdüğü yavrunun bedenini buzlar üzerinde sürüklerken görülüyor.

Kutup ayıları genellikle fok avlayarak besleniyor. Ancak gıda kaynakları sınırlı hale geldiğinde, başka canlılara, hatta kendi türlerine yönelebiliyor.

Çevre fotomuhabirliği yapan Jenny Ross, bu vakanın örneklerini Norveç’e ait Svalbard takımadalarında görüntüledi.

“Kendi türünü avlama vakaları daima belirli bir oranda yaşanıyordu” diyen Ross, şimdilerdeyse bu gibi olayların giderek sıklaştığına dikkat çekiyor.

Ross, BBC’ye açıklamasında “Bu gibi gözlemler özellikle kutup ayılarının uzun süre gıdadan yoksun halde, karada mahsur kaldığı durumlarda artıyor” derken, bunu iklim değişimi dolayısıyla denizdeki buzlanmanın ortadan kalkmasına bağlıyor.

Gazeteci, fotoğrafları ve bunun ardında yatan öyküyü, Amerikan Jeofizik Birliği’nin yıllık kongresine sundu. Geçen yıl Temmuz’da yaşanan olayla ilgili bir başka makale de daha önce kutup dergisi Arctic’te yayınlanmıştı.

Ross’a göre, yetişkin kutup ayısının yavruyu, fokları avlamakta kullanılan yöntemle, başından sertçe ısırarak öldürdü. Ardından sakin bir yere götürerek yedi.

Olayın yaşandığı Olgastretet geçidi, Svalbard’da en büyük iki adayı bağlıyor. Genellikle bu boğaz yıl boyunca buzla kaplı olurdu, ancak Kutuplardaki buzulların çekilmesi nedeniyle, şimdilerde uzun dönemler, buzsuz kalıyor.

Fok avlamak için platform olarak kullandıkları buz platformlarından mahrum kalan ayılar da karınlarını başka şekilde doyurmaya çalışıyor.

Ross, ayıların insanlardan kalan çöp ve yiyeceklerle kuş yumurtalarının peşine düştüğünü anlatıyor, ancak bunların kutup ayısı cüssesinde bir hayvanın enerji ihtiyacını karşılayamayacağının altını çiziyor.

“Bir diğer ayıyı avlamak ise yiyecek bulmak için iyi bir fikir. İri bir yetişkin erkek için, bir yavruyu avlamak pek de zor değil. Denizdeki buzlar yok oldukça, bu tür davranışlar giderek daha yaygın hale gelebilir.” diyor.

(BBC)

“Yeşil Diyalog” bu yıl kadınlar tarafından kuruluyor

Yeşiller Partisi tarafından 2002 yılından bu yana her yıl Aralık ayında yapılan Yeşil Diyalog toplantıları bu yıl 10. kez düzenleniyor. Bu yılki Yeşil Diyalog’un öncekilerden farkı, toplantının tamamen yeşil kadınlar tarafından organize edilmesi.

17 – 18 Aralik 2011 tarihlerinde İstanbul’da, Taxim Hill Otel’de gerçekleştirilecek olan “Ekoloji ve Kadın” temalı 10. Yeşil Diyalog Toplantısının ana gündem maddeleri arasında ekolojik mücadelelerde kadın deneyimi, ekolojik feminist bir anayasa ve vicdani ret yer aliyor. Hindistan’in en tanınmış kadın ekoloji aktivistlerinden biri olan Medha Patkar da bir oturumda ana konuşmacı olarak yer alacak.

Toplantı programı şöyle:

10. YEŞİL DİYALOG TOPLANTISI PROGRAMI

17 ARALIK CUMARTESİ / TAXIM HILL OTEL

10:30 AÇILIŞ KONUŞMASI

YÜKSEL SELEK – Yeşiller Partisi Eş-Sözcüsü

11:00-13:00 VİCDANİ RED ve ŞİDDETSİZLİK / FORUM

ERCAN AKTAŞ

MEHMET TARHAN

SERKAN KÖYBAŞI

YAVUZ ATAN

SELDA ARZUMAN – Kolaylaştırıcı / Yeşiller Partisi

14:00-16:30 EKOLOJİK – FEMİNİST ANAYASA YAKLAŞIMI/ ATÖLYE ÇALIŞMASI

ÇİĞDEM AYDIN – KADER Başkanı (Katılımcı)

MELDA ONUR – CHP Milletvekili (Katılımcı)

SEBAHAT TUNCEL – BDP Milletvekili (Katılımcı)

BURCU AKYÜZ – Kolaylaştırıcı / Ekolojik Anayasa Girişimi

 

16:45-18:45YEŞİLLER ÇALIŞMA GRUPLARI TOPLANTILARI

 

18 ARALIK PAZAR/ TAXIM HILL OTEL

 

10:00-12:00 YEŞİLLER PARTİSİ GENEL ÜYE TOPLANTISI

 

13:00-16:00 EKOLOJİK MÜCADELELER ve BU MÜCADELELERDEKİ KADIN DENEYİMİ / DENEYİM PAYLAŞIM TOPLANTISI

MEDHA PATKAR – Ana Konuşmacı – Narmada Bachao Andolan (NBA) / Save the Narmada Movement – Hindistan

BİLGE CONTEPE – Akkuyu Nükleer Santral Mücadelesi

GÜL KAPAR – Munzur`u Koruma Platformu

PERVİN ÇOBAN – Büyük Anadolu Yürüyüşü

ŞENGÜL ŞAHİN – Yeşil Gerze Platformu

ESRA ÖZKAN – Kolaylaştırıcı / Yeşiller Partisi

16:15-18:15 EKOFEMİNİZM TARTIŞMASI / ATÖLYE ÇALIŞMASI

(Sadece Kadınlara Açık Toplantı)

AYSEN ATASEVEN – Kolaylaştırıcı / Yeşiller Partisi

(Yeşil Gazete)

“Van’ı terk etmiyoruz” konseri Bostancı Gösteri Merkezi’nde

Kardeş Türküler, Grup Yorum ve Gevende Van’ın barınma sorununa destek olmak için 25 Aralık Pazar günü, saat 18.00’de Bostancı Gösteri Merkezi’ne Van’ı terk etmeyen herkesi bekliyor.

Konserin geliriyle Van’a konteynir sağlamayı amaçlayan müzik grupları, Van’ın gönüllü ihtiyacı için de çağrı yapıyor.

25 TL’den satılacak yardım biletleri Biletix’ten, Bostancı Gösteri Merkezi’nden veya BGST’den alınabilir.

Ayrıntılı bilgi vaniterketmiyoruz.org sitesinden alınabilir. Konserin facebook sayfasına ise buradan erişmek mümkün.

 

Bir İklim Zirvesi daha Fare Doğurdu!

2009 yılında, iklim değişikliği ile ilgili tek gündem Kopenhag İklim Zirvesiydi. Hepimiz tek bir ağızla 2009 yılının son fırsat olduğunu,  Dünya’yı kurtarmak için son şans olduğunu anlatıyorduk.

Kopenhag toplantısı bu anlamda tam bir felaketti. ABD – Çin ve diğer kalkınmış / kalkınmakta olan ülkelerin çıkar atışması, Dünya’yı göz göre göre ateşe atmıştı.

O günden bu güne 2 yıl geçti.  İklimi kurtarma giderek kabusa dönüşürken,  Kyoto bitiyor korkusu herkesi sarmıştı. Evet, Kyoto belki işlemiyordu ama 2012’de bitecek olan bu anlaşma yine de kötünün iyisiydi.

Durban toplantısı bu kaos ortamında, bitmek üzere olan tek yasal bağlayıcı anlaşmanın korkusu sarmıştı.

Zirve yine klasik bir kuzey / güney tartışması ile başladı. ABD ve Çin masaya kalkmak için oturmuş gibiydi.  İki ülke ve temsil ettikleri ekoller (Kalkınmış / Kalkınmakta olan ülkeler) iklim mücadelesi için finansmanın nasıl sağlanacağı konusunda ve hedef verme konusunda anlaşamıyorlardı. Hatta Çin bir ara, 2020 yılına kadar her hangi bir metne imza atmayalım, gönüllü olarak emisyon indirelim noktasına gelmişti. Umut fakirin ekmeğiydi, ama artık o ekmek de bayatlıyordu.

Böyle geçti ilk hafta. Zaten masanın altına ittiğimiz umutlarımız iyice sönüyordu.

İkinci hafta, umutsuzlukla iyice gerilen ve kızan halklar, sivil toplum temsilcileri ve fakir ülke liderlerinin giderek dozajı artan tepkilerinin, baskılarının ve eylemlerin altında ülke liderlerinin katılımı ile başladı.

Halkın da yoğun tepkisi ile ilk gardını indiren beklenmedik bir biçimde Çin oldu. 2020 yılına kadar emisyon azatlım hedefi verebileceklerini ve anlaşmaya hazır olduklarının açıkladılar.

Müzakerelerin rengi bir anlığına değişti, umutlar bir anlığına arttı, ancak yine  de ABDnin ve Kanada’nın anlaşmaya taş koymaları devam ediyordu. Hatta Kanada, her hangi bir anlaşmaya imza atmayacaklarını açıkça belirtiyordu.  Artık Güney anlaşma istiyor,  ABD ve Kanada ise ayak sürmeye devam ediyordu.

Toplantıda gerginlik giderek arttı.  Özetle son güne anlaşma olup olmayacağı belli değilken girildi. Ancak, özellikle toplumsal baskı ile sıkışan ABD ve Kanada grubunun eğilimi de günü kurtaracak çözümleri hayata geçirmekti.

Toplantı Cuma bitmesi gerekirken, Pazar sabahına kadar sürdü. Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi sekreteryası “Müjde”yi verdi.  Kyoto’nun gelişmekte olan ülkelerin de emisyon azaltmak zorunda olacağı bir model ile 2015 yılına uzatılacağını ve 2009 yılında Kopenhag’da kurulan ve Yeşil İklim Fonu olarak bilinen fonun da harekete geçirileceği bilgisini paylaştı. (Hatırlarsanız Yeşil İklim Fonu, fakir ülkelere iklim değişikliğinden korunmak üzere Kalkınmış Ülkeler tarafından 100 milyar Dolarlık bir fon sağlaması için kurulmuş olan bir fondu). Ayrıca ülkeler 2020 yılından itibaren hayata geçecek bir hukuki bağlayıcı anlaşma için müzakere etmeyi de kabul ettiklerini “müjde” olarak paylaştılar.

Anlaşma detaylarına birkaç gün içinde ulaşabileceğiz ve görünce tekrar yorum yaparız ama bu anlaşmanın dünya’yı ölümden kurtarmak değil, sadece ölüm ilanını ertelemek olduğunu düşünüyorum.

İklim değişikliğinin artık eşiğinde değil, tam da içindeyiz. Bu yüzden daha hızlı ve daha yüksek miktarda emisyon azaltmaya ihtiyacımız var. Yükselen emisyonu azaltma hızlı bir şekilde gerçekleşmez ise artık geri dönülemez bir uçurumdan yuvalanacağız.

Durban’da varılan anlaşma, böyle bir çözüm önermiyor,  sadece günü kurtarıyor ve şirketlerin oldukları gibi kirletmeye devam etmesine göz yumuyor.

Adil, bağlayıcı, yaptırımları olan ve etkin önlemler içeren bir anlaşmanın yapılmaması demek, benim için “hiç anlaşmadılar” demek ile aynı şey.  Durban’da olan da ne yazık ki buydu.

Durban’da aynı zamanda 2015 ve 2020 gibi iki “yapay tarih” oluşturuldu. Bunun anlamı aslında bizden 2015’e kadar bir şey yapmamızı beklemeyin, sonra da 5 yıl müzakere zamanı verin, ancak anlaşma çıkar, 2020’ye kadar her hangi somut bir şey yapamayız biz” demekti.

Kimse artık 2020 taraflar konferansına kadar bundan sonraki hiçbir iklim zirvesinden bir şey beklemeyin demek. Kaybettik gibi geliyor bana, dünyayı kurtarma şansımızı seçilenler elleri ile itti.

2020’ye kim öle kim kala bilemiyoruz ama, iklim değişikliğinin çok canlar yakacağını biliyoruz. Umarım, yanlış çıkarız da 2020’ye kadar o dönülmez uçurumdan aşağıya yuvarlanmayız.

 

İklim değişikliği büyüme azmimizi engelleyemez! – Pelin Cengiz

Bu yıl BM İklim Konferansı Güney Afrika’nın Durban kentinde gerçekleştirildi. İçeride bu ay sonu süresi dolacak olan Kyoto Protokolü sonrası iklim değişikliği ile mücadelenin nasıl devam edeceği konusunda çetin pazarlıklar yaşanırken, dışarıda çevrecilerin, aktivistlerin, çevre ve iklim meselesiyle derdi olan, sesini duyurmak isteyen herkesin eylemleri vardı. İklim değişikliğiyle mücadelede öncü rol üstlenen AB, 2015’e dek bağlayıcı bir anlaşmaya varılmasını, bu anlaşmanın 2020’de yürürlüğe girmesinin yanısıra, atmosferi en çok kirleten sanayileşmiş ülkeler için de bağlayıcı hedefler koyulmasını istiyor. Durban’da Kanada, ABD, Japonya ve Suudi Arabistan Kyoto Protokolü’nün bir dönem daha uzatılmasına karşı çıkarken, AB, G-77 ve Çin Grubu, Ada Ülkeleri, Afrika ülkeleri ise eğer yerine yenisi gelmeyecekse sürmesini talep etti. Normalde cuma günü sona ermesi gereken zirve, bir gün daha uzatılarak dün de devam etti. Gelişmiş ülkelere 5 Mart 2012’ye kadar seragazı salımı indirim hedeflerini iletmeleri için süre tanındı. Ülkeler hedefler konusunda anlaşmaya varırsa, önümüzdeki süreçte yeni bir protokol hazırlanacak. Ortaya üzerinde çok net mutabık kalınmış bir protokol metni, bir anlaşma çıkmamış olsa da, iki hafta boyunca en gelişmişlerden en yoksullara kadar herkes bu konuda kafa yordu.

Peki, bu sırada Türkiye neredeydi, neler yaptı? Türkiye İklim Müzakerecisi Mithat Rende, çevre konularından sorumlu iki bakan Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar ile Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, Durban’da yoktular. 2023’te dünyanın 10 büyük ekonomisi arasında olma hedefindeki Türkiye’ye yaraşır şekilde ve çevre konularıyla alay edercesine ülkeyi Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz temsil etti. Gelelim rakamlara… Türkiye, seragazı salımlarını 1990 seviyesine göre dünyanın yüzde 5 indirim sağlamaya çalıştığı süreçte bu oranı yüzde 96 arttırmış. Mevcut durumu yeterince utanç verici değilmiş gibi Türkiye, Durban’da 2020 için hedeflediği rakamı yüzde 20 olarak açıkladı. Yani, halihazırdaki artıştan yüzde 20 azaltma. Üstelik tüm raporlar, iklim değişikliğinin en kötü sonuçlarını yaşayacak coğrafyalardan birisinin Türkiye olduğunu gösterirken. Örneğin Germanwatch adlı sivil toplum örgütü 1991-2010 dönemini içeren İklim Risk İndeksi’ni yayınladı. Buna göre aşırı iklim olaylarından en çok etkilenen ülkelerin başında Bangladeş geliyor. Bangladeş’i Myanmar ve Honduras izliyor. Türkiye ise 1991-2010 ortalamasında 106. sırada yer alsa da, 2010 listesinde 88. sıraya yükselmiş.

Türkiye dünya sera gazı salımlarının yüzde 1’ini gerçekleştirirken, seragazı salımı artışlarında ilk sıralardan aşağı hiç düşmüyor. Şu anda Türkiye’de planlanan yeni 50 tane kömürlü termik santral projesi var. Bunlar hayata geçtiğinde Türkiye, karbon salımı konusunda yeni rekorlara koşar adım gidecek gibi görünüyor. Ülkenin pek çok noktasında toplumun karşı çıkmasına rağmen, HES’ler konusundaki inat da hükümetin iklim değişikliği konusundaki vurdumduymazlığının ifadesi. Durban’da açıklanan ve Germanwatch ile CAN Europe (İklim Eylem Ağı) tarafından hazırlanan iklim değişikliği performans endeksi, Türkiye için tam bir yüz karası. Enerji kaynaklı salımların yüzde 90’unu kapsayan 58 ülkenin değerlendirildiği raporda, son dörde giren ve listede 58. sırada yer alan Türkiye en kötüler arasında. Bu kadar mı, tabi ki değil. İklim müzakerelerinde sonucu olumsuz etkileyecek politikalar ortaya koyan ülkelere verilen Günün Fosili ödülünü 3 aralık günü Türkiye aldı. CAN yaptığı açıklamada, Türkiye’nin ödüle layık görülmesinin nedenini, seragazı salımlarını indirmek için hedef belirlemeden, Kyoto Protokolü’nün mekanizmalarından faydalanarak teknolojik ve finansal destek almaya çalışmak olarak gösterdi. Türkçesiyle şark kurnazlığı!

Tüm bunlar, Türkiye’nin iklim konusundaki politikasızlığının göstergeleri. Kalkınma söz konusu olduğunda büyüyen bir ekonomi olmakla övünüyor. Ancak, içinde bulunmak istediği “gelişmişler liginde” yer alan ülkeler çok daha farklı seviyelerde Durban’da temsil edilir ve müzakere ederken Türkiye konuya büyük bir ciddiyetsizlik içinde yaklaşıyor. Durban’daki tavır geleceğimizi ilgilendiren hayati bir konudaki müzmin politikasızlığının, plansızlığının açık tezahürü. Sorumluluklarını yerine getirmeyen, politika oluşturmayan, üstelik finansal yardım alma talebinde bulunan bir ülkeyi kim ciddiye alır? İçine düşülen acizliğin, itibarkaybının farkında bile olunmadığı bir durum sözkonusu. Greenpeace Akdeniz Direktörü Uygar Özesmi, Durban’da “Türkiye’nin bundan sonra kömürlü termik santral yapmayacağız” demesinin bile çok etkili bir açıklama olabileceğini, içeride halkın takdirini kazanacağını söylüyor. Özesmi, “Türkiye iklim değişikliği konusunda içeride ve dışarıda güçlü bir politika oluşturmamakla vatandaşlarının geleceğini tehlikeye atıyor. Doğu Akdeniz bölgesinde iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek ülkelerin başında geliyor” diyor.

Sahi iklim değişikliği mi dediniz?

 

PELİN CENGİZ/TARAF

Gezici Film Festivali Sinop durağında

17 yılı geride bırakan Gezici Film Festivali, Ankara’dan sonra bugünlerde Sinop’a taşındı. Ankara yolculuğunu 8 Aralık’ta noktalayan ‘Gezici’, 9-12 Aralık’ta Sinoplu izleyicileri Türkiye ve dünya sinemasından filmlerle buluşturuyor. Yüksel Aksu’nun Entelköy Efeköy’e Karşı’sı ile açılışı yapılan festivalin Sinoplulara ‘sürpriz’ bir konuğu var. Festivalin Sinop ayağına Uğur Yücel de katılıyor. Ankara Sinema Derneği tarafından TC Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenen ‘Gezici’, Ankara yolculuğunu yönetmen Murat Saraçoğlu ile yapımcı Koray Çalışkan ve senarist Murat Batgi’nin katılımlarıyla gerçekleşen ‘Yangın Var‘ filmiyle tamamlamıştı. Yarın Sinop’tan ayrılacak festival, şehrin tek sineması olan Deniz Sineması’nda ücretsiz olarak gerçekleştiriliyor. Geçtiğimiz yıl Ordu ve Artvin’i gezen festival, bu yıl ilk kez Sinop’a konuk oldu.

Sinop Valiliği, Sinop Belediyesi, Sinop Kültür ve Turizm Derneği’nin katkılarıyla şehre misafir olan Gezici Festival, yılın önemli Türk filmlerini sinemaseverlerle buluşturuyor. Festivalin 9 Aralık’ta yapılan Sinop’taki açılışı, tıpkı Ankara’da olduğu gibi, Yüksel Aksu’nun filmi Entelköy Efeköy’e Karşı ile yapıldı. Büyük şehrin hızlı yaşantısından kaçmak isteyen bir grup entelektüelle bir Ege köyünün sakinlerini karşı karşıya getiren filmin gösterimi, oyuncular Emin Gürsoy, Hamit Demir ve Erkut Ertürk’ün katılımlarıyla gerçekleşti. Memleket meselesini ele alan yol komedisi Yangın Var’ın dünkü gösterimi ise yönetmen Murat Saraçoğlu’nun katılımıyla yapıldı. Bugün de Onur Ünlü’nün ödüllü filmi “Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi” var programda. Filmin oyuncularından Cengiz Bozkurt da gösterime katılacak.

Sinop programının sürpriz filmi ise Tuncel Kurtiz’in 1979’da İsveç’te, senaryosunu Nuri Sezer ile birlikte yazarak yönettiği ve başrolünü üstlendiği gurbetçi filmi ‘Gül Hasan‘. Özcan Alper’in “Gelecek Uzun Sürer“‘i de Sinop’ta sinemaseverlerle buluşacak yapımlardan. Hollywood’un sessiz sinema günlerine saygı duruşunda bulunan Michel Hazanavicius’un ‘Artist‘ filminin de programda olduğunu belirtelim. John Huston’un yönettiği Marilyn Monroe ve Clark Gable’ın oynadığı 1961 yapımı “Uygunsuzlar” ise Zeki Demirkubuz’un ‘kıskandığı Amerikan filmleri’ kuşağında gösterilecek. Gezici Festival’in bir sonraki ve son durağı ise 14-18 Aralık tarihleri arasında İzmir olacak.