Ana Sayfa Blog Sayfa 4906

Türkiye’nin Dış Siyasetini Çözmek – 1

Batılı dostlarla iki günlük dış siyaset maratonu*

Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği, 3-4 Aralık 2011’de “Türkiyenin Dış Siyasetini Çözmek” başlıklı bir uluslararası konferans düzenledi. Konferans, katılıma açık bir panel, bir açık oturum ve  7 yuvarlak masa toplantısı şeklinde düzenlenmişti. İki günlük  atölye çalışmalarının sonuçları ortak bir oturumda paylaşıldı. Konferansın dili İngilizce/Türkçeydi.  Toplantı, Taksimde, Elit World Hotel’de yapıldı. İlk günün sonunda geleneksel kokteyl verildi. 24 yabancı, 14 Türkiyeli konuşmacı bildiri, görüş sundu, tartışmalara katıldı. Atölyeler de oldukça kalabalıktı.

Kanımca, bu büyük ve başarılı organizasyonla Henrich Böll Vakfı;  son zamanlarda doğrudan Vakıf  ve Türkiye Temsilciliği adı etrafında yapılan siyasi spekülasyonlara, karalama girişimlerine cevap oluşturacak güçlü bir yanıt vermek istemişti. Böylece, Henrich Böll Vakfı, Türkiye Temsilciliğinin ve Direktörü Ulrike Dufner’in arkasında durduğunu da göstermiş oldu, diye düşünüyorum.

Böyle düşünmeme neden olan şey Konferansın Almanya-Berlin’deki Merkezi ile birlikte düzenlenmiş olması. Konferansın davet metninin altında Ulrike Dufner ve Merkez Drektörü Chiristian Eichenmüller adları birlikte yer alıyordu. Bunun da ötesinde; Konferansın açış konuşmasını Vakfın Merkez Yönetim Kurulu üyesi Ralf Fücks yaptı;  Berlin Bürosu Dış Politika ve Güvenlik Bölüm Başkanı Bay Gregor Enste; Washington, Moskova, Brüksel, İsrail Bürosu Direktörleri, Belgrad’taki Güneydoğu Avrupa Bürosu Bölge Müdürü, Güneydoğu Avrupa Ofisi Sırbistan sorumlusu gibi ağır toplar orturumları yönettiler, konuşmalar yaptılar.

Çağrılı 24 konuşmacı arasında tanıdık isimler olarak Claudia Roth’u, Morton Abramowitz’i sayabiliriz. Konferans katılan çok sayıda konuşmacı arasında, Yemen’in BM Daimi Temsilciliğini yaparken, Sana’da hükümet yanlısı kuvvetlerin “düzinelerce” göstericiyi öldürmesi üzerine istifa eden, Uluslararası Barış Enstitüsü kıdemli üyesi Abdullah M. Alsaidi’den, Avrupa Dış ilişkiler Konseyi (ECFR) üyesi, Sofya Bürosu Başkanı Dimitar Bechev’e kadar  birçok uzman, öğretim üyesi, gazeteci de yer alıyordu.

Birlik90/Yeşiller Partisinden halen Milletvekili olan veya geçmişte Millevekilliği yapmış, Heinrich Böll Vakfı yöneticilerinin sayısı da az değildi. Ne var ki, iki gün boyunca Türkiye’nin dış politikasının kodları çözülmeye çalışılırken, bu dış politikayı belirleyen etmenlerin başında gelen ekonomik büyüme politikasının doğayı ve insan yaşamını sınırsızca tahrip etme pahasına olduğuna, en azından benim katıldığım oturumlarda pek değinilmedi.

Avrupalı Gözüyle Türkiye-AB İlişkileri

Konferansta Türkiye’nin dış politikası analiz edilmeye çalışılırken, Türkiye-AB ilişkileri, Türkiye-ABD-Batı ilişkileri; Türkiye’nin Ortadoğu’da oynamaya soyunduğu liderlik rolü,  “Arap Baharı”,  tartışmaların ağırlık merkezini oluşturdu.

Vakfın Merkez Yönetim Kurulu üyesi Ralf Fücks, açılış konuşmasına ana soruyu sorarak başladı. Geleneksel ittifaklar önemini yitirdi mi? NATO, AB, ABD ve diğerleri… Türkiye Batıyla Ortadoğu arasında köprü mü olmalı, yoksa Ortadoğu’da hegemon güç olmak mı istiyor? 89’da sonra dünyanın Batı tarafından yönetileceği tezi vardı. Fukuyama’nın tarihin sonu tezi… Oysa AB krizde, eski imparatorluk dönemindeki güçlerini arıyorlar; Türkiye de dahil, otoriteryen bir yönetim anlayışına dönüş eğilimi var. Bütün bu gelişmelerin ışığında AB Türkiye’ye gözünü kapatamaz, mesajını verdi.

Ana konuşmacı Kadir Has Üniversitesinden Profesör Soli Özel’di. Dick Chaney’nin  2000’lerde Türkiye bizi kaygılandırıyor, Irak’a Türkiye’den asker gönderemedik, deyişini hatırlattı. Türk Dış Politikası 3. Dalga yönetimini temsil ediyor, saptamasını yaptı. Türkiye ABD’ye yeterince güvenmediği için, Batıya yakın, ama özerk bir politika izliyor, dedi.  Hükümetin Retorik bir Batı eleştirisi yaptığına, model kurtarıcı ülke, kendi vizyonunu ortaya atan ülke rolüne soyunduğuna işaret etti.

İkinci Dünya Savaşı sonrasından bugüne politikadaki değişimi üç siyaset şekli olarak tanımladı. İkinci Dünya Savaşının sona ermesinden soğuk savaşın sonuna kadarki dönemi birinci dalga, yani güvenlik ilişkisi dalgası olarak; ikincisi, soğuk savaşın sonuyla birlikte özerk- geniş bir alana yayılma dalgası; nihayet Arap isyanlarıyla başlayan dönemi de üçüncü dalga, olarak tanımladı.

Batının Türkiye’ye ilgisinin, 89-90-91 yıllarında, duvarın yıkılışıyla arttığını, Saddam’ın Kuveyti işgali ile Türkiye’nin yeniden dikkatleri (Özal dönemi) çektiğini hatırlattı. O dönemde Ortadoğunun sınırları tarif ediliyordu; Türkiye’nin model olması için daha demokratik, kurallı bir toplum olması gerekiyordu, (oysa failimeçhuller, Susurluk Vakası, 28 Şubat Askeri müdahalesi gibi olaylarla bir karabasanı yaşıyorduk. Selek).  90’ların sonunda artık Türk modeli anılmamaya başlamıştı.

Soli Özel, Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinin tutarlı ve sürekli olduğunu; Clinton’un Baku-Ceyhan Boru Hattını kullanarak Türkiye’yi enerji politikalarını aktörü yaptığını;  Bush ve Obama’nın da hep aynı kavramlarla, Türkiye’yi seküler, demokratik bir NATO üyesi, AB adayı olarak nitelediklerine işaret etti.

11 Eylül saldırısı, Türk modelinin canlandırılmasına imkan verdi, dedi. Irak’a cephe açmayı reddetmesinin Türkiye’nin önemini ortaya koyduğuna, komşularıyla sıfır sorun politikasıyla da Bölgede merkezi bir güç olarak kendini konumlandırmaya başladığını belirttikten sonra, şimdi ise dış politkamızın, “komşularından kurtulmuş sıfır sorun politikası”na dönüşerek İran’ın merkezi güç olmasına yol açtığı yorumunda bulundu.

Özel, konuşmasına, Türkiye aktivist ve nüfuzlu politikasıyla, bu yeni stratejisiyle, Türkiye’yi bölgedeki siyasi harekete yakınlaştırdı, diye devam etti. Büyüyen kapitilasit ekonomosiyle yatırımcı sınıfın büyümesine, bölgeye daha fazla açılmasına yol açtı ,dedi. Filistin’i destekledi, oysa İran’ı dengeleyecek bir güçtü Türkiye, görüşünü ileri sürdü.

Arap isyanlarıyla başlayan dönemde Türkiye model olabilir mi? Avrupa’nın krizi, ABD’nin etkisinin azalması… Ortadoğuda dominant etkisini sürdürebilecek mi; ABD ile ilişkileri geliştirebilecek mi, İsrail ile sorunlar devam edecek mi?  ABD, Türkiye’ye soğuk savaş dönemindeki gibi mi, yoksa Batılı bir ülke olarak mı yer verecek, sorularını tartışmaya açtı. AB’nin yarattığı boşluk vakuma dönüşüyor. Batının bölgeyle, İran’la sorunları var. ABD Irak’tan çekilince İran’ın önemi artacak, bölgede rekabet artacak. Diğer yandan, NATO, Füze Kalkanının Türkiye’ye yerleştirilmesiyle Türkiye’nin Batıya yakınlığının3 inkar edilemez bir biçimde açıklık kazanmasına dikkati çekti. Türkiye’nin stratejik olarak Batı ittifakıyla olma tartışması bitmiştir, dedi.

Türkiye iç ve dış sorunlarını nasıl uyumlaştıracak? Suriye’nin ciddi sorunlar getireceği ortada. Türkiye Ekümenik bir pozisyon alacak gibi görünüyor. Bu durum iç politikası açısından da önemli olacaktır.  Stratejik gelişmeler, Irak’ta olanlar… Türkiye bölgedeki tüm aktörlerle ilişkilerini gözden geçirmek zorunda kalacak, diyerek, bölgede daha arka planda, daha dolaylı hareket etmelidir, görüşünü ileri sürdü.. Türkiye, güvenlik ve demokrasi bakımından Avrupalı bir ülke olmaya devam edecektir, öngörüsünde bulundu.

Ardından Türkiye, Avrupa Birliği ve ABD başlıklı Panel’e geçildi.

Paneli Jost Lagendijk modere etti. Lagendijk, AB üyeliği konusunda iyimser olduğunu,  Hükümetin de kendisi gibi iyimser olduğunu söyleyerek, AB Türkiye için bir gerekliliktir, dedi.

Alman Federal Meclisi Milletvekili Manuel Sarrazin, gerçekçi olduğunu söyleyerek söze başladı ve Türkiye’nin şansı yüksek, ama entegrasyon süreci zordur, diye ekledi.  Avrupa’nın krizin üst aşamasında olduğunu, krizin yayılmakta olduğunu, deneme yanılma yoluyla bir çözüm bulacaklarını, deneme yanılmanın arttık bir konsept haline geldiğini ifade etti. Hükümetlerimiz çok meşgul, zamanlarının yüzde 70’ini Euro krizine harcıyorlar diyerek, Türkiyenin AB üyeliği ile ilgili söylemin, “sizi istiyoruz, ama… ama’dan, sizi istemiyoruz ama… ama”ya dönüştüğü saptamasında bulundu.

Doğu Akdenizde doğal gaz arama konusunda AB ile birlikte olsa, ilerde kazan kazan durumu ortaya çıkar; Doğu Akdeniz’de iyi haberlere ihtiyacımız var, derken Türkiye’nin AB ve Nato ile tamamen birlikte politika  yapmasının onu Ortadoğu’da zayıflatacağı uyarısında da bulundu.

İstanbul Politikalar Merkezi Direktörü ve Sabancı Üniversitesinde Uluslararası İlişkiler Profesörü Fuat Keyman ise, temkinli bir iyimserlik içinde olduğunu söyleyerek söze başladı. Türkiye-AB sorunlar, yapısal faktörler temelinde birlikte hareket etmeliler, diyerek, Marks’ın Grundrisse’sindenden bir alıntıyla, “Tarihi insanlar yapar, ama kendi seçtikleri koşullarda değil,” uyarısında bulundu. Oysa şimdi aktörler rol oynuyor; iki tarafın oyuncuları da miyop,  yapısal bakmıyorlar, eleştirisini dile getirdi.

Keyman  Türkiye’nin AB ilgili sorunlarını üç noktada sıralarken,  Türkiye’de Avrupa’ya karşı artan bir kuşkuculuk geliştiğine işaret etti.  AB çıpasına gerek yok, diyen bir kinizm geliştiğine, yöneticilerin çoğunda Avrokinizim diyebileceğimiz alaycı bir tavrın varlığına dikkat çekti.  İkinci olarak, reform sürecindeki yavaşlamayı, Türkiye’de melez bir demokrasinin varlığını, bu demokrasinin 7 üzerinden en çok 3,4 not alabileceğini söyledi. Üçüncü olarak da, hakim parti-zayıf muhalefet durumu var, güçlü bir talep yok, dedi.

Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye ilişkin problemlerine gelince.  AB’de siyasi irade yokluğuna; Türkiye’yi yeterince tanımıyor olmalarına,  İstanbul, Ankara, İzmir’den ibaret olsaydı Türkiye’yi AB’ye alırdık kanaatinin yanlışlığına değindi.  Oysa çevre bu merkezlerden daha Avrupalı, gezip görmeleri gerekir, dedi.

Üç de öneride bulundu: Birincisi; kriz Avro ötesine geçecek ve tam üyeliğin anlamı tartışılır olacak. Avro bölgesinde olmayan, ama esnek bir tam üyelik durumunda, aktif bir dış politika sürdüren Türkiye – ben buna ayrıcalıklı üyelik, diyorum, dedi.  İkinci olarak, belirlilik düzeyi olmayan bakış devam ettikçe Avrokinizm devam edecektir; AB böyle yavaştan almayı bırakıp bir zaman konuşmalı, tarih verilmelidir. Keyman’ın üçüncüsü öneri ise, AB-Türkiye ilişkilerinin Transatlantik bir bağlama oturtulması, daha küresel bir boyut kazandırılmasıydı.

AB Türkiye Delegasyonu üyesi François Naucodie, göreve üç ay önce başlamış olduğundan olsa gerek, AB –Türkiye ilişkisini gizemli bir ilişki olarak niteledi. AB-Türkiye ilişkisinin hukuki ve siyasi temelleri çok sağlam, ….(?) 63, 95 Gümrük Birliği Anlaşmasını ve 2005’te üyelik müzakerelerinin başlamasını hatırlattı. AB’nin Türkiye’ye 750 Milyon Avroluk mali desteğinin de altını çizerek, 2006’daki  genişleme süreciyle ilgili taahütlerin devam etmesinin önemine değindi. Öneri olarak da, vize sorununun çözülerek bireysel mobilizasyonun artması gerekir, dedi. Türkiye’nin dış politikası nereye gidiyor, sorusuna ise, Libya’da, Suriye’de AB-Türkiye ortak politika izliyor, diye yanıt verdi.

Çay-kahve molasından sonra, Panelin ilk konuşmacısı, kendisine ilişkin pek de iyi anılarımız olmayan Morton Abramowitz (80’lerde  ABD Türkiye Büyükelçisi, ABD Savunma Bakan Yardımcısı ve benzer birçok görevde bulunmuştu). Son 20 yıldır ABD için çalışmıyorum, Amerika’yı temsil etmiyorum, ben de hata yaptım, diyerek günah da çıkardı ve kişisel görüşlerini ifade edeceğini söyleyerek kendisine önyargılı yaklaşmamamızı sağlamak istedi.

Abramowitz, uzun süredir ABD- Türkiye ilişkilerinin iyi olduğuna işaret etti.  Erdoğan’ın Batı karşıtı tutumu biraz değişti, dedi. Obama ABD düşmanlığının azaltılmasını istiyor, diye ekledi.  İsrail karşıtı söylemin zirve yaptığı  sıralarda (Obama-Erdoğan görüşmesine gönderme yaptı) İsrail Hükümeti gerilimden kaçındı, diye hatırlattı. Amerika’da İsrail ile düşmanlığın artmasından korkuluyor, dedi.

ABD, AB ile Türkiye ilişkisine sıcak bakıyor; Türkiye’den Mısır’daki etkisini kullanmasını istiyor. Öte yandan, Başbakan Erdoğan’ın otoriterliği giderek artıyor; gazetecilerin tutukluluğu endişe yaratıyor; Kürt sorununun  çözümü, yeni Anayasa sürecinin seyri endişe yaratıyor, diyerek endişeleri dile getirdi. Suriye- İran ilişkileri Kürt  meselesine nasıl yansıyacak; Essad giderse ne olacak; İran’a karşı nasıl bir tutum alınacak, sorularını sıraladı.

AKP’nin bölgede istikrarlı bir ülke olması önemli, ama rejimin otoriterleşmesine; Kürt sorununun patlaması ihtimaline, İsrail kozunun oynanmasına sıcak bakılmıyor; buna Mısır ve Libya’yı eklemek gerekli, diyerek,  ABD’politikasını kişisel diline tercüme etmiş oldu.

Bilgi Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Profesörü İlter Turan; Soğuk Savaş döneminde dış ilişkilerde her şey güvenlik temelindeydi; ithalat odaklı sübvansiyon yoluyla Türk ekonomisi gelişecekti. Ancak, asıl değişim Özal zamanında 24 Ocak kararlarıyla başladı, diye hatırlattı. İthalattan ihracat odaklı bir sisteme geçildi, bu da daha fazla ülkeyle ilişkiye geçilmesini gerektiriyordu, diyerek Türk dış politikasıyla dünyadaki değişimin bağını kurdu. Türkiye böylece yumuşak güç araçlarını kullanır hale geldi.

Türkiye- AB ilişkileri 2009’da ve 2011’de daha belirgin hale geldi. Türkiye uluslararsı (küresel) sisteme entegre olmayı gündemine aldı. G20 üyesi oldu, üçüncü dünyacı bir evreye girildi. Şimdi ise dış politika, güvenilir müttefik rolü temelinde gelişiyor. Dış politikada AB politikası yok,  ama tek tek devletlerle ilişkileri var. AB ile olmaya gerek duymuyor, ama ABD ile ilişkiler sürüyor. ABD politikaları ideolojiye değil ulusal politikalara bağlı. Kıbrıs, Ermeni sorunu önemli, İsrail sorunu var, ABD istemeyerek de olsa İsrail savunuculuğunu üstlenecek, saptamasında bulundu. İsrail ile işler çığrından çıkmaz, kontrolde tutulacak, dedi.

Önemli bir saptaması da, Türkiye’nin ABD ile devlet düzeyi dışında bir ilişkisi olmamıştır; yeni yeni yerel aktörler arası ilişkilerin gelişiyor, dedi. Kızılderililere konut yapma projesini örnek gösterdi. Amerika’da etkili olmak için seçmen kitlesini etkilemeniz gerekiyor, diye ekledi.

Yeni Dünya Düzeninde Türkiye’nin Rolü Yuvarlak Masa Toplantısı

Katıldığım toplantıların en etkileyici kişiliklerinden biri olan Uluslararası Barış Enstitüsü kıdemli üyesi, Yemenli Abdullah Al-Saidi, sözlerine, “ Mülteci değilim, misafirim,” diyerek başladı, Hükümet adına katılmıyorum, “Hiçbiryerin elçisiyim,” diyerek devam etti.

“Arap Baharı”ndan söz ederken, kanaat için henüz erken, Mezhep çatışmaları boyutu var; diktatörlükten daha demokratik bir rejime geçiş söz konusu, dedi. Arap Baharında özgürlük talebi, ekonomik ihtiyaçlar var, ama bunlar karşılanmayacak, öngörüsünü dile getirdi. Arap Baharını 1848,  1989 devrimlerine benzetiyorlar, “Arap Baharı” terimi  Batı uydurmasıdır. 1989 ayaklanmaları daha sekülerdi, dış düşman yani bir dış güç (SSCB) vardı, hatırlatmasını yaptı.

Türkiye modeli benzetmesine gelince, bu model aslında Jön Türkler’e, Tanzimata kadar uzanır,  ardından da jakoben Mustafa Kemal’in sekülarizmine. Arap Baharında bu uygulanamaz. Liderler Atatürk’e benzemiyor, Arap ülkelerinde bu tür liderler yok. Bu isyanları lidersiz ve ideolojisiz, diye niteleyebiliriz, dedi. Buna yeni islamcı bir elitin iktidara geçmesidir, diyebiliriz. Bu devrimler başarısızlığı ölçüsünde geri gidebilir.

Kadir Has Üniversitesi Rektörü ve Türkiye Uluslararası İlişkiler Konseyi Başkanı Profesör Mustafa Aydın; Yeni Dünya Düzeni nedir, sorusuyla başladı söze. Düzen mi, düzensizlik mi? 90’lardan başlayan bu değişim bir düzen mi, düzensizlik mi? Bu tanımlanmaya çalışıldıkça karmaşıklaşıyor. YDD  düzensiz bir düzen olacak. Şimdi bir Türkiye’den söz etmek modası var.  Türkiye’nin yükselen rolünden söz ediyor herkes. Türk Dışişleri Bakanı bu düzensizliğe düzen verecek bir ülke olarak görüyor Türkiye’yi. Türkiye çok faal, tek başına dikkati çekiyor, çok farklı ülkelerle ilişki kurabiliyor. Artan dikkat bundan. Türkiye değişiyor, retorik değişiyor.  Yönelimi yumuşak güç olmaya doğruyken, birkaç aydır sert bir güç olmaya doğru geçmekte… Bu geçiş 10 yıl öncesini (89-90) hatırlatıyor. Benim gibi insanlar korkmaya başladılar. Suriye ile savaş mı var gündemde!

Eğer Türkiye dünyanın 16., 17. Ekonomik gücüyse, 2023’te 10. Olmayı hedefliyorsa sert güç retoriğini bırakmalıdır. Türkiye odaklı bir merkez, bir dünya yaratılmak isteniyor.  Bu pek de yeni bir şey sayılmaz,  zaten kendini dünyanın merkezi olarak gören bir anlayış öteden beri hakim, diyerek mevcut retoriği eleştirdi. Yeni bir dünya tahayyülü var ve Hükümet kendi çevresindeki sorunların hepsine müdahil olmak istiyor. Bunun için önce kendi Güneydoğusundaki sorunları çözmesi gerekiyor, diye devam etti.

Çok kutuplu bir dünya düzeninde yükselen yeni aktörlere, Çin’e dikkat çekti. Türkiye piyasa ekonomisinden gelen tehlikelere karşı kendi imkanlarını harekete geçiriyorlar (Lula ile Erdoğan’ı örnek göstererek).  Demokrasi konusundaki gelişmelerle sesini daha fazla duyurabileceğine işaret etti. Diğer temelli bir politika olarak, dinle siyaset nasıl dengelenmeli, stratejik çıkarlarla bu nasıl dengelenecek, sorusunu ortaya attı. Ekonomik anlamdaki başarının son tahlilde büyüme ile ilgili olduğunun altını çizdi. Düşük katma değerli ekonomiden teknolojik ağırlıklı büyümeye geçildiğini hatırlattı.

Bendeniz de, Konferansı sabahtan beri izlemekten yorgun, biraz da bu konferansın Küresel İklim değişikliği ile Türkiye’nin dış politikası arasında bağ kurmamış olmasından canı sıkkın olarak söz istedim. Ben ne Akademisyenim, ne diplomatım; bir siyasi partinin, Yeşiller Partisinin üyesiyim, diyerek biraz destursuz konuşacağımı ima ettikten sonra, bütün gün kodları çözülmeye çalışılan Türk dış politikasının aslında öyle gizemli falan olmadığını, biraz fili tarif eder gibi tarif edilmeye çalışıldığını; tamamiyle pragmatik, rasyonel ve popülist bir politika olduğunu; bu politikanın altında yatan temel etkenin de  ekonomik büyüme olduğunu, anlatmaya çalıştım. AKP’nin dış politikasının doğanın da yağmalanması, aşırı karbon salınımlı bir ekonomik büyüme pahasına olduğunu, Anadolu küçük esnafını, tüccarını, sanayici, ihracatçı, yatırımcı haline getirmiş olduğunu, ekledim.

Özellikle, Yeni Dünya Düzeninin konuşulduğu bu oturumda ve öğeden önceki Panelde, Konferansı düzenleyen bu kadar Yeşil Avrupalı, hatta Yeşil milletvekilleri varken, neden Türk dış politikasıyla neoliberal politikalar,arasında, ekonomik büyüme ile Küresel İklim Kırizi arasında bağlantı kurulmadığını merak ettiğimi söyledim.

Oturumu yöneten, Heinrich Böll Brüksel Ofisi Claude Weinber oturumu toparlarken; Demokrasi İhraç edilemez, gelişen bir şeydir, dedi. İsveç, Norveç, Danimarka vatandaşları kendilerini nüfus kağıtlarında Hıristiyan olarak yazdırıyorlar, dedi. Her birey kendi kimliğini tanımlama özgürlüğüne sahip olmalı, görüşünü savundu. Ortadoğu ve Afrika’da 2036’da 100 Milyon genç nüfus olacak.  Avrupa nüfusu yaşlanıyor, işgücüne ihtiyacı var; onları (bireyleri) koruma sorumluluğunu almış olmamız gerekir, diyerek, Avrupa’nın Arap Baharı ile neden bu kadar yakından ilgilendiğinin açık bir ifadesini de dile getirmiş oldu. Ama  Sayın Wineber, müdahale  konusunda tereddütlüydü.

* Konferansın ilk gününü katıldığım Panel ve bir atölye çalışmasında aldığım notlardan yararlanarak paylaştığım bu yazıyı, daha kısa olacağını umduğum ikinci günle ilgili olan notlarım ve izlenimlerimle birlikte, bir ayrı yazı olarak paylaşacağım.

[Son Dakika] Durban iklim zirvesinde işgal

Güney Afrika’nın Durban kentinde devam etmekte olan COP17 iklim zirvesinin son gününde iklim aktivistleri büyük oturumun başlamasından önce ana toplantı salonunu işgal etti.

Sosyal medyadan akan haberlere göre en az 400 eylemcinin başlattığı işgal eylemi sürüyor. Sloganlar ve şarkılarla süren eylem nedeniyle liderlerin katıldığı son oturum başlayamadı.

Eylemde 350.org ve Greenpeace aktivistleri de yer alıyor.

Eylemin sabaha kadar devam etmesi planlanıyor.

Ancak Durban’da eylemi izleyenlerin twitter üzerinden verdiği bilgilere göre güvenlik güçleri her an müdahale edebilir.

(Yeşil Gazete)

 

Adliye önünde Hopa dayanışması

Ankara Adliyesi önü Hopa davasına sahip çıkan toplumsal muhalefetin buluştuğu bir miting alanına dönüştü. Binlerce kişi “Hepimiz eşkıyayız” diyor.

Hopa’da çıkan olaylarla ilgili Ankara’da düzenlenen gösterilere dair başlatılan soruşturma kapsamında, özel yetkili Ankara Cumhuriyet Başsavcıvekilliğince haklarında dava açılan 28 kişinin yargılanmasına başlandı.

Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmaya tutuklu ve tutuksuz sanıklarla çok sayıda sanık avukatı katılıyor. Salonun yeterli olmaması nedeniyle duruşmaya izleyici olarak sadece sanık aileleri, milletvekilleri ve gözlemciler alındı.

Sanıklara destek vermek isteyen birçok kişi, sabahın erken saatlerinden itibaren adliye önünde toplandı. Eyleme bazı CHP ve BDP milletvekilleriyle çeşitli sivil toplum kuruluşları, sendikalar, siyasi partiler de destek verdi.

Pankartlar açan ve sanıkların fotoğraflarını taşıyan grup, tutuklu sanıkların serbest bırakılmasını istedi.
Eylemde, üzerinde “Böyle oyun görülmedi Ankara Adliyesinde” yazılı, tiyatroyu temsil eden maskeyle adalet terazisi ve orağın bulunduğu maket dikkati çekti.

CHP Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan, burada yaptığı kısa konuşmada, “Zalimin zulmüne direnmek eşkiyalıksa bu bizim taşıyacağımız en büyük onurdur. Bugün bu yargılama bitecek, çocuklarımızı alıp gideceğiz” dedi.

BDP Grup Başkanvekili Hasip Kaplan da Türkiye’de özgürlük, adalet, kardeşliğin yok edilmeye çalışıldığını ileri sürerek, haksızlığı, halkın güç birliğinin giderebileceğini söyledi.
“Özel yetkili mahkemelerin de Devlet Güvenlik Mahkemeleri gibi tarihin çöplüğüne atılacağını” ifade eden Kaplan, “Darbeler hukuku sürüyor. Siz adaletin simgesi değil, adaletsizliğin simgesi oldunuz. Bu halk bir gün bunun hesabını sorar” dedi.
CHP Ankara İl Başkanı Zeki Alçın da yaptığı açıklamada, mahkemelerin eleştiri hakkını kullananları “eşkiya” olarak nitelemeyeceğine inanmak istediklerini belirterek, “adalete güveniyor, yargı bağımsızlığına inanıyoruz, bağımsız yargımızın demokrasinin en büyük teminatı olduğunu biliyoruz” ifadelerini kullandı.

Bazı siyasi parti ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri de konuşma yaptı.

Konuşmaların ardından tulum eşliğinde horon tepen grup üyeleri, daha sonra duruşmanın sonucunu beklemek üzere Ankara Adliyesinin yan tarafına alındı.

Dilşat Aktaş’a yapılan işkence boyunu kısalttı

Ankara’daki Hopa eyleminde polis dayağı sonucu kalçası kırılan ve bir bacağı kısalan Dilşat Aktaş zorlukla yürüyor.

Artvin’in Hopa ilçesinde çıkan olayları Ankara’da protesto ederken polisin sert müdahalesi sonucu kalça kemiği kırılan Halkevleri MYK üyesi Dilşat Aktaş’ın bir bacağı sakatlandı. Bir bacağı kısalan Aktaş zorlukla yürüyor.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın 31 Mayıs’taki Hopa mitingi öncesinde çıkan olaylar ve polis gazına maruz kalan Metin Lokumcu’nun ölümü aynı gün Ankara’da sivil toplum kuruluşları ve çok sayıda sendika üyesi tarafından protesto edildi. Grup, AKP İl Başkanlığı’na yürümek isteyince polis sert şekilde müdahale etti. Halkevleri MYK üyesi Dilşat Aktaş’ın kalça kemiği kırıldı. Başbakan Erdoğan’ın “O kadın, kız mıdır kadın mıdır” diye tepki gösterdiği Aktaş, iki ay hastanede tedavi gördü.

Radikal’in haberine göre, tedavinin altıncı ayında doktorlar Aktaş’a kötü haberi verdi. Aldığı darbeler sonucu sol bacağında ‘kalıcı’ şekilde kısalma meydana gelmişti. Yapılan ölçümler sonucunda Aktaş’ın sağ bacağı 98 santimken, sol bacağının 97 santime indiği belirtildi. Aktaş şunları söyledi:

“Ameliyattan sonra bir bacağımda kısalma gözlemlemiştim. Kalıcı bir şey olup olmadığını doktorlara soruyordum. Tedavinin altıncı ayında yapılan tetkikler neticesinde sol ayağımda bir kısalma olduğu belirtildi. Doktorlar bu kısalmanın kalıcı olduğu ifade etti.”

Aktaş, bacağındaki kısalmanın etkilerini de ”Öncelikle her ayakkabıyı giyemiyorsunuz. Ortopedik ayakkabı ayarlayacak doktorlar. Vücudumda denge problemi var. Evde dolaşırken duvarlara tutunarak yürüyorum” diye anlattı.

Aktaş, bugün Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek duruşmaya tutuklu bulunan arkadaşlarına destek amacıyla katılacağını da belirterek, “Haksız yere altı aydır tutuklular. Bu vicdana sığmaz” diye konuştu.

Polise işlem yok

Aktaş, “kalça kemiğini kıran polisler” hakkında yaptığı suç duyurusuyla ilgili olarak soruşturma açılmadığını da anlatarak, “Suç duyurusunda bulunduk, cevap gelmedi. Ben o gün bana saldıran ve çevik kuvveti yönlendiren sivil polisleri tanıyorum. Onları görsem ‘işte budur’ diyebilirim. Ve dolayısıyla onların yargılanmaları için elimden geleni yapacağım” dedi.

Olay günü Aktaş’ın yanı sıra eyleme katılan 40 kişi maruz kaldıkları polis şiddetini Adli Tıp Kurumu raporlarıyla belgeledi. Ancak polisler hakkında yapılan suç duyurularına karşılık savcılık harekete geçmedi. Savcılık eyleme katılan 22’si tutuklu toplam 28 eylemci hakkında ise “terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla dava açtı.

Suriye iki sınır kapısını birden kapattı

Suriye, Mardin’in Nusaybin İlçesi’nden Türkiye’ye açılan Nusaybin ile Akçakale sınır kapılarını bu sabahtan itibaren bakım ve onarım yapıldığı gerekçesiyle giriş-çıkışlara kapattı.

Yayladağ, cilvegözü ve Öncüpınar sınır kapılarında ise sorun yaşanmadığı belirtildi.

Nusaybin ile Suriye arasında bulunan Nusaybin Sınır Kapısı, bu sabah saatlerinde Suriye tarafından bakım ve onarım çalışması yapıldığı gerekçesiyle tek taraflı olarak giriş- çıkışlara kapatıldı. Suriye’ye geçmek üzere sınır kapısına gelenler, kapının kapatıldığı öğrenince şaşırdı.

Nusaybin Kaymakamı Murat Girgin de kapının kapatılması üzerine Suriyeli gümrük yetkilileriyle görüşme yaptıklarını söyledi. Girgin, “Suriyeli yetkililer, onarım ve bakım çalışmalarını gerekçe göstererek kapıyı kapattıklarını söyledi. Bizim tarafta memurlarımız şu anda görevlerinin başında. Bizim tarafta herhangi bir sıkıntı yok. Suriye tarafı kapıyı açması halinde geçişler normale dönecek” dedi.

Bu arada, Suriye’ye geçiş yapmak üzere Nusaybin Sınır Kapısı’nda, aralarında Suriyeliler’in de bulunduğu yaklaşık 100 kişi pasaport işlemlerini tamamladıktan sonra Suriye’nin sınır kapısını açmasını beklemeye başladı. Türkiye tarafında kalan Suriye uyruklu bir kişi, akraba ziyaretine geldiğini bu sabah Suriye’ye dönmek üzere geldiği sınır kapısından içeri alınmadığını belirterek, “Buraya akraba ziyaretine gelmiştik. Şimdi sınır kapısı kapandı biz burada kaldık. Ayrıca bizim pasaportumuzun süresi 2 gün kaldı. Artık ne yapacağız bilemiyoruz. İnşallah en kısa zamanda sınır kapısı açılır ve evimize döneriz” diye konuştu.

Selman Kara da bugün saat 09.00’da Suriye’ye gitmek üzere kapıya geldiğini ancak Suriyeli gümrük yetkililerinin kapıyı açmadığını söyledi. Kara, “Saat 09.00’dan beri sınır kapısına geldik ve bekliyoruz. Suriye’ye geçmek istedik ancak Suriyeli gümrük görevlileri kapıyı kapatı. Öğrendiğimiz kadriyle Suriye gümrük muhafazaya gelen bir faks ile kapının kapatılması istenmiş, onlar da kapatmış. Şimdi Suriye tarafında birçok Türk vatandaşımız kaldı ve Türkiye tarafında da birçok Suriyeli kaldı. Bunlar neye uğradıklarını şaşırdı. İnşallah en kısa zamanda sınır kapısı açılır” dedi.

(Ajanslar)

Macaristan Monsanto’nun GDO’lu mısır tarlalarını imha etti

GDO’lu ürünlerin tamamen yasak olduğu Macaristan’da Monsanto şirketince bazı çiftçilere el altından dağıtılan GDO’lu mısır tohumları ekilen tarlaların imha edildiği, bu tohumları dağıtan şirketlere de el konulduğu bildirildi.

Konu hakkında açıklama yapan Kırsal Kalkınma Bakanlığı Besin Zinciri Kontrol ve Tarım Genel Müdürü Endre Kardeván; “Macaristan herhangi bir yerinde GDO’lu tarım yapılmasına izin verilemez. GDO’lu mısır ekilmiş tarlalar tespit edildi. Polenlerin çevreye yayılması ve toprağa bulaşmasına yönenilik önlemler alındıktan sonra bu tarlalarda ürünler imha edildi” dedi.

Tohum şirketlerinin çiftçilere ücretsiz tohum vererek GDO’lu ekimler yaptırdıklarını açıklayan Kardeván; Macaristan yasalarına göre GDO’lu tohumların ülkeye girmesi her ne şekilde olursa olsun yasaktır. Bu yasağa rağmen tohumların gizlice sokulmuş, ekim yaptırılarak Macaristan tarım alanları ve florası kirletilmek istenmiştir. Yasağı ihlal edenler asla cezasız kalmayacaktır. Dışişleri Bakanlığımızda GDO’lu tohumları izinsiz olarak ülkeye sokan tohum şirketleri hakkında çalışma yürütmektedi şeklinde konuştu.

Macaristan, Kırsal Kalkınma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Lajos Bognar ise ele geçirilen GDO’lu ekim yapılan tarlanın 1.000 dönümlük bir alan olduğunu, tohumların ise Monsanto ve Pioneer şirketlerine ait ait olduğunu bildirdi. Macaristan’ın birçok Avrupa ülkesinin aksine biyoteknolojiye karşı cesur bir duruş sergilediğini belirten Müsteşar Yardımcısı Lajos Bognar; “Macaristan, pek çok Avrupa Birliği ülkesinin aksine, genetiği değiştirilmiş (GDO) tohumları yasaklanmış olan bir ülkedir” diye konuştu.

Macar basınında yer alan haberlere göre GDO’lu tohumları Macaristan’a sokan Monsanto ve Pioneer şirketlerinden elde edilecek tazminatlar bu durumdan zarar gören çiftçilere ödenecek.

(gıdahareketi.org)

Kyoto Protokolü Neden Büyük Bir Yalandır?-Levent Kurnaz

Yavaş yavaş olan değişiklikler insanda bu değişikliklerin hiç varolmadığı hissini uyandırabilir. Yakınımızdaki çocukların büyümesi böyle bir histir. Hep bebek olduğunu düşündüğümüz çocuklarımız bir an gelip ilkokula, liseye ya da üniversiteye başladıklarında aslında onların ne kadar hızlı büyümüş olduklarını görürüz. İklim değişikliği de benzer bir olgudur. Bir seneden bir sonraki seneye olan küçük değişiklikler dikkatimizi çekmez ama arada olan büyük olaylar bir adım geri atıp “Eskiden böyle değildi havalar” dememize neden olur. Bilim ne derse desin, çoğumuz hala anlık algılarımızla yaşadığımız için bu anlık algılardan uzun zamanlara yayılan sonuçlar çıkartabilmemiz son derece zordur. Uzun soluklu devlet politikaları oluşturabilmek için de anlık algılarla hareket eden seçmenlere ve seçimlere yönelik kararlar almaktansa daha bilimsel kanıtlara yönelmek gerekmektedir.

 

Şu anda dünyada tartışılmaz bir gerçek vardır. Bu da dünyanın ikliminin değişmekte olduğudur. Bilim adamları bu değişikliğin büyüklüğünü, bu değişikliğin ne kadarının insan kaynaklı sera gazlarından oluştuğunu ya da bu değişikliği durdurmak için neler yapılması gerektiğini hala tartışıyorlar. Ancak tüm bilim adamlarının üzerinde anlaştıkları bir temel nokta var. İçinde yaşamakta olduğumuz iklim değişikliği çok büyük ihtimalle insanların yaymakta olduğu sera gazlarından kaynaklanmaktadır. Bu iklim değişikliğinin geri dönülemez sonuçlar yaratmaması için bizim bu soruna acilen bir çözüm bulmamız gerekmektedir.

 

Biz buhar makinesini keşfedip o makinenin içinde kömür yakmaya başlamadan önceki binlerce yıl boyunca atmosferdeki karbondioksit miktarı %0,028 oranındaydı. Bu minik miktarın bugünkü değeri olan %0,039’a çıkması ve her an daha da yükseliyor olması yaşamakta olduğumuz iklim değişikliğinin temel sebebidir. Bu karbondioksit miktarındaki yükselişi durdurup, %0,028’e yakın bir değere ne kadar çabuk dönebilirsek iklim değişikliğini engellemek için o derece büyük bir şansımız olur.

 

Bu bağlamda sözünü sıkça duymuş olduğumuz Kyoto Protokolü’nün ne olduğunu ve ne işe yaradığını kısaca anlatmakta fayda var. Kyoto Protokolü 1997 yılında Birleşmiş Milletler öncülüğünde imzalanmış ve atmosferdeki sera gazlarının miktarını sınırlamayı amaçlayan bir anlaşmadır. Anlaşma 2007-2012 arasındaki zaman aralığını kapsamaktadır. Bu anlaşma kapsamında dünya ülkeleri temelde iki gruba ayrılmışlardır. Birinci gruptaki ülkeler gelişmiş ülkelerdir ve bu ülkeler karbondioksit salımlarını 2012 yılının sonunda 1990 seviyesinin %5 altına çekmeyi taahhüt ederler. İkinci gruptaki ülkeler de gelişmekte olan ülkelerdir ve bu ülkelerin bir azaltma sorumluluğu yoktur.

 

Gelişmiş ülkeler arasındaki ABD bu anlaşmayı kabul etmemiştir (diğer kabul etmeyen ülkeler: Andorra, Somali ve Afganistan). Çin, Hindistan, Endonezya ve Brezilya da azaltma sorumluluğu olmayan ikinci grup ülkeler arasındadır. Bu açıdan bakıldığında %5 azaltma sorumluluğu olan ülkeler tüm dünya salımının sadece yaklaşık %35’lik bir kısmını oluşturmaktadır. Yani dünyanın 2/3’ü salımlarını istedikleri gibi arttırmakta, 1/3’ü de sadece %5 azaltmayı denemekteler şu anda. Bunun doğal sonucu olarak da atmosferdeki karbondioksit miktarı azalacağı yerde her geçen gün artmaktadır.

Şu anda dünya atmosferindeki karbondioksit miktarının sorumlusu Çin, Hindistan, Endonezya veya Brezilya değildir. Bu problemin kaynağı ve sorumlusu gelişmiş ülkelerdir. Gelişmiş ülkeler ellerini ciddi bir biçimde taşın altına koymadıkları müddetçe bu soruna çözüm bulmanın imkanı yoktur. Eğer iklim değişikliğini durdurmak istiyorsak, toplam dünya salımını 1990 seviyesine göre 2020’de %20, 2050’de %50 ve 2100’de de %90 azaltmamız gerekmektedir. Ancak bu ve benzeri anlaşmaların asıl amacı   bu seviyelerin çok çok daha aşağılara çekilmesi gerektiğini insanlardan saklayarak onları birşeyler yapıldığına inandırmaktır.

 

Şu anda Güney Afrika’nın Durban kentindeki toplantılarda da konuşulan Kyoto Protokolü’nün geçerlilik süresi 2012’de sona erdiğinde hangi anlaşmanın Kyoto’nun yerini alması gerektiği konusudur. Dünya devletleri bugün Kyoto Protokolü’nün çok bağlayıcı olduğunu ve daha yumuşak şartları olan bir anlaşma yapılması gerektiğini tartışıyorlar. Bunun da dünyanın geleceği açısından ne anlama geldiğini sanıyorum gayet iyi anladınız.

LEVENT KURNAZ  www.t24.com.tr

 

 

 

 

Avusturya’da milli marşına cinsiyet eşitliği

0

Avusturya’da milli marşın sözleri değiştirildi. Marşın, “büyük erkek evlatların ülkesi” mısrası, “büyük kız ve erkek evlatların ülkesi” olurken bu değişikliğe aşırı sağcı partiler tepki gösterdi.

Avusturya meclisi, ülkenin milli marşının birinci kıtasında değişiklik öngören kararı onayladı. 1 Ocak 2012 tarihinden itibaren geçerli olacak karar çerçevesinde, milli marşın birinci kıtasında yer alan “Büyük erkek evlatların ülkesi” mısrası, “Büyük kız ve erkek evlatların ülkesi” olarak ve “erkek korosu” ifadesi de koro olarak değiştirildi.

Koalisyon partileri ve Yeşiller’in desteklediği karara aşırı sağ eğilimli Özgürlükçüler Partisi (FPÖ) ile Avusturya’nın Geleceği İttifakı (BZÖ) karşı çıktı.

Oylamadan sonra milli marşın yeni şekli çalınırken, BZÖ’den Stefan Petzner, değişikliğin gereksiz olduğunu belirterek, “Biz milli marşımızı istediğimiz gibi söyleriz” dedi.

CIA’in gizli işkencehanesi görüntülendi

0

ABD istihbarat örgütü CIA‘in eski Doğu Bloku ülkelerindeki gizli cezaevlerinde terör zanlılarına yıllarca işkence yaptığı iddia ediliyordu. Ancak bu iddiaların doğruluğu ilk defa kanıtlandı.

CIA’in emekliye ayrılmış ajanları, Alman gazetesi Süddeutsche Zeitung ve Alman televizyonu ARD’deki Panorama programına, Romanya’nın başkenti Bükreş’te bulunan gizli CIA işkencehanesiyle ilgili bilgi verdi.

11 Eylül saldırılarını izleyen yıllarda ABD, El Kaide örgütü üyesi olarak tutukladığı kişileri Romanya’nın başkenti Bükreş’te bir devlet binasının bodrum katında sorgulayarak, işkence yaptı. CIA’ın işkence yaptığı bodrumun güvenliğini ise Romen polisi sağlıyordu.

Alman gazetesinin haberine göre, Bükreş’teki gizli cezaevinde işkenceden geçirilenler arasında 11 Eylül saldırılarının planlayıcısı olarak yargılanan Şeyh Halid Muhammed de vardı. Muhammed 2006 yılında Küba’daki Guantanamo askeri üssüne nakledilmeden önce Bükreş’de CIA’in “Parlak Işık” adını verdiği hücrede işkenceden geçirildi.

Gazeteye açıklama yapan eski bir CIA ajanı, Bükreş’teki hücreyi defalarca ziyaret ettiğini söyledi. Başka bir CIA ajanı ise, o dönemde Bükreş’teki hücrenin ABD istihbarat örgütü için en önemli noktalardan biri olduğunu belirtti.

CIA’ın eski Doğu Bloku ülkelerinde işkence hücreleri kurduğu tartışması yapıldığında Avrupa Konseyi temsilcisi Dick Marty bu konuda detaylı bir araştırma yapmıştı. Marty raporunda, Polonya ve Romanya’nın CIA gizli hücrelerine ekonomik ve politik açıdan zayıf olmaları nedeniyle izin vermek zorunda kaldığını belirtti.

(Ajanslar)

Şafak Pavey ve Sırrı Süreyya Önder saçlarını kestirdi

CHP milletvekili Şafak Pavey ve BDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder, “Hopa olayları davası” kapsamında tutuklanan öğrencilere destek olmak için saçlarını keserek olayı protesto ettiler.

Eğitim Sen Ankara Üniversitesi Şubesi tarafından, Cebeci Kampüsü girişinde, Hopa’da çıkan olaylarla ilgili, Ankara’da düzenlenen gösterilere dair başlatılan soruşturma kapsamında öğrencilerin tutuklanmasını protesto etmek için eylem düzenlendi.

Eyleme, CHP milletvekili Pavey, BDP milletvekili Önder, öğretim üyeleri ve çok sayıda üniversite öğrencisi katıldı. Pavey ve Önder ile diğer katılımcılar tutuklanan öğrencilere destek olmak amacıyla ve olayı protesto etmek için saçlarından bir tutam keserek, yarın ki duruşmada tutuklu öğrencilere verilmek üzere zarfa koydular.

Önder, yaptığı açıklamada “Hopa direnişinin iddianamesi sadece ileride mizah dergilerine konu olacaktır. Öğrencilerin hep yanında duracağız, giden saçımız olsun, insan onuru her şeyden daha önemlidir ve kıymetlidir” değerlendirmesinde bulundu.

Pavey de, tutuklu öğrencilere saçını keserek gönülden sevgilerini gönderdiğini belirtti.

Eyleme destek veren Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mithat Sancar da, öğrencilerin tutuklanmasının “büyük bir haksızlık” olduğunu savundu.

Grup adına yapılan açıklamada ise, disiplin cezası adı altında öğrencilere verilen cezalarda artış olduğu ileri sürülerek, “Bizler öğrencilerimizin saçlarının bir teline bile kıyamazken, onlar öğrencilerimiz üzerinden onurlu bir gelecek umudunu yok etmek üzere var güçlerini seferber ediyorlar. Yarın ki duruşmada yargılanacak olan öğrencilerimiz olmayacak, bu ülkenin geleceği yargılanacak” görüşüne yer verildi.