Ana Sayfa Blog Sayfa 4849

Binler Ankara’da Hrant Dink için yürüdü

Hrant Dink’in öldürülmesinin 5. yılı ve 17 Ocak’ta çıkan mahkeme kararı Ankara’da yürüyüşle protesto edildi. -10 dereceye ulaşan soğukta yapılan yürüyüş Birgün Gazetesi önünden Sakarya Meydanı’na kadar sürdü.

Burada Birgün yazarı Doğan Tılıç ve TMMOB Başkanı Mehmet Soğancı konuşma yaptı. Ardından da kısa bir müzik dinletisi gerçekleşti.

Yürüyüş sırasında ve Sakarya Meydanı’nda sıklıkla, “Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeniyiz” ve “Katil Devlet Hesap Verecek” sloganları atılırken, Doğan Tılıç konuşmasında “Malum mahkeme kararından bu yana herkes konuştu. Hrant ile ilgili Cumhurbaşkanı konuştu, Başbakan konuştu, hatta 5 yıl önce örgüt yok diyen mahkeme başkanı konuştu. Hrant bu ülke için bir şanstı. Özgür, eşit ve kardeşçe yaşanabilir bir Türkiye için şanstı. Ta ki faşist bir örgüt bunu kırana kadar.” diye konuştu.

Daha sonra Mehmet Soğancı’nın okuduğu ortak açıklama bir kere de Kürtçe olarak okundu. Konuşmaların ardından Ermenice ve Türkçe şarkılar seslendirilirken, Dink için Ermenice olarak ‘Sarı Gelin’ türküsü de söylendi.

Bu protesto sürerken, SSK İşhanı’nın diğer yakasında ise Dur De’nin eylemi vardı. Burada da yaklaşık 30 kişi bir açıklama yapıp, Yüksel Caddesi’ne yürüdü.

İlk Fotoğraf: Mehmet Atakan (Twitter)

İkinci Fotoğraf: Esra Polat

‘Kürtajların yarısı tehlikeli koşullarda yapılıyor’

0

Birleşmiş Milletler’e bağlı Dünya Sağlık Örgütü’nce (WHO) yayımlanan yeni sayılar, dünya çapında yapılan kürtajların hemen hemen yarısının sağlıksız koşullarda gerçekleştirildiğini ortaya koydu.

WHO, 2003 yılından bu yana güvenli olmayan koşullar altında gerçekleşen kürtaj sayısının arttığını; Afrika ve Güney Amerika’daki kürtajların hemen hemen tamamının tehlikeli koşullarda yapıldığını bildirdi. Dünya çapında hamile ölümlerinin yüzde 13’ü de, bu bölgelerde, sağlıksız koşullarda yürütülen kürtajlardan kaynaklanıyor.

Sorunun özellikle Afrika’da çok kötü boyutlarda olduğunu vurgulayan Dünya Sağlık Örgütü, her yıl kürtaj sırasında ölen 47 bin kadından 29 bininin Afrika kıtasında can verdiğini belirtti.

Araştırmacılar, kürtaj sayılarında uzun zamandır gözlenen düşüşün durduğunu, bunda, doğum kontrol yöntemleri kullanılmasındaki yavaşlamanın rol oynadığını belirtiyor.

Bilim adamları, kürtaj uygulamasının, kürtajın yasaklandığı ülkelerde daha yüksek olduğunu kaydediyorlar.

Raporun baş yazarı, New York’taki Guttmacher Enstitüsü’nden Gilda Sedgh, Güney Afrika gibi ülkelerde kürtajı yasallaştırmanın, yalnızca kürtaj yaptıran kadın sayısının düşmesini sağlamakla kalmayacağını, kürtaj yaptırmak isteyen kadınların sağlık koşullarını da önemli ölçüde düzelteceğini kaydetti.

WHO raporunda, Doğu Avruğa’daki kürtaj olaylarının da kaygı yarattığı belirtildi. 1990’larda Doğu Avrupa’da her yıl kadınların yüzde 9’unun kürtaj yaptırdığı, 2003’e kadar bu sayıda büyük bir düşüş gözlendiği ama bu ilerlemenin artık durduğu ve Avrupa’nın doğusunda yapılan kürtajların, batıya kıyasla yaklaşık dört kat fazla olduğu bildirildi.

(BBC)

Hrant Dink yürüyüşüne saldırı

Hrant Dink için Antalya’da yürüyüş yapan gruba çevreden atılan taş nedeniyle 2 kişi yaralandı.

Kendilerine ”Emek ve demokrasi güçleri” adını veren ve Atatürk Caddesi’nde biraraya gelen grup, ellerinde meşale, karanfil ve Hrant Dink’in fotoğraflarıyla Saat Kulesi’ne doğru yürüdü.

Sloganlar atarak yürüyen grup, Saat Kulesi önünde Hrant Dink’in fotoğrafını yere koyarak çevresinde mumlar yaktı.

Grup sözcüsü Zeynel Ergen’in basın açıklamasını okuduğu sırada çevreden atılan bir taş nedeniyle, grup üyesi Aliye Özbay ve ismi öğrenilemeyen bir kişi başından yaralandı. Grup içinde bulunan bir doktor tarafından yaralılara ilk müdahale yapıldı.

Aliye Özbay, olay yerine çağrılan ambulansla Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesine sevk edildi.

Grup sözcüsü Zeynel Ergen, saldırıyı yapanlarla Hrant Dink’i öldürenlerin aynı zihniyette olduğunu savundu. Grup üyeleri, basın açıklamasının ardından dağıldı.

(Ajanslar)

‘Patlamış mısır 7000 yıldır yeniyor’

Amerikalı bilim insanları, patlamış mısırın ilk kez yaklaşık 7000 yıl önce yendiğini ortaya çıkardılar.

Peru’nun kuzey bölgelerinde arkeolojik çalışmalarını yürüten araştırma ekibinin ulaştığı yeni bulgular arasında mısır koçanları da yer aldı.

Washington Doğa Tarihi Müzesi’nde görevli bilim insanları milattan önce 4700 yılından kaldığı tespit edilen koçanların un yapımında kullandığını iddia ettiler.

Uzmanlar ayrıca koçanların bulunmasının mısırın o dönemde patlamış mısır olarak da tüketildiğini ortaya koyduğunu belirttiler.

Araştırma ekibi tarafından bulunan mısır koçanları Güney Amerika’daki en eski mısır örnekleri olarak değerlendirildi.

Washington Doğa Tarihi Müzesi’nde görevli arkeolog Dolores Piperno mısır tarımının 9000 yıl önce ilk kez Meksika bölgesinde yapıldığını belirtti.

Piperno mısırın besin maddesi olarak kullanılmasının, toprak işçiliğinin Güney Amerika’da ortaya çıkmasının öncesine dayandığına dikkat çekti.

Dolores Piperno mısırın bu dönemdeki beslenme alışkanlıkları içinde ağırlıklı bir yeri olmadığını belirtti.

Paredones ve Huaca Prieta bölgesinde yapılan kazı çalışmalarının sonuçları Ulusal Bilimler Akademisi’nin akademik dergisinde (Proceedings of the National Academy of Sciences) yayınladı.

(BBC)

Dünya Kupası’nda ‘bira satılmalı’

0

FIFA, 2014’te Brezilya’da yapılacak Dünya Kupası’ndaki tüm maçlarda bira satılması gerektiğini açıkladı.

FIFA Genel Sekreteri Jerome Valcke, Brezilya’da kongrenin ele aldığı Dünya Kupası Yasası’nda bira satılması hakkına da yer verilmesi gerektiğini söyledi.

Brezilya’da stadyumlarda alkollü içki satılması yasak. Ülkenin sağlık bakanı da kongreye yasağın kaldırılmaması çağrısında bulundu.

Bira şirketi Budweiser FIFA’nın en büyük sponsorlarından biri.

Valcke, uzun süredir çıkması beklenen Dünya Kupası yasası konusunda baskı yapmak için Brezilya’da.

FIFA, tasarının oylamasının alkol satışı konusundaki tartışma nedeniyle gecikmesinden rahatsız.

Brezilya hükümeti, öğrenci ve yaşlılar için ucuz biletler ve Dünya Kupası sponsorlarının mark haklarının korunması talepleri konularında da FIFA’yla sorunlar yaşıyor.

‘Müzakere etmeyeceğiz’

Valcke, Rio de Jenario’da yaptığı basın toplantısında da Brezilyalı yetkililere yüklendi.

Valcke, “Alkollü içkiler FIFA Dünya Kupası’nın bir parçası. Dolayısıyla bu olacak. Sözlerim kulağa biraz küstahça gelecekse özür dilerim, ama bu müzakere edeceğimiz bir konu değil” dedi.

Brezilya’da stadyumlarda alkol satışı, taraftarlar arasındaki şiddet olaylarına engel olmak için 2003’te yasaklanmıştı.

Valcke, Brezilyalı yetkililerle turnuvanın detayları hakkında yaptıkları görüşmelerin de yavaş ilerlediğinden şikâyet etti.

Valcke Brezilya ziyareti sırasında maçların yapılacağı 12 stadyumu da ziyaret etti.

FIFA Genel Sekreteri, inşaatların hızını eleştirirken, altyapının da ziyaretçileri ağırlayacak düzeye gelmediğinden şikâyet etti.

Özgür Uçkan: “İnterneti sansür girişimi olan SOPA yasası geçerse, tüm dünya Çin’e benzeyecek”

Dr. Özgür Uçkan

İnternete küresel bir sansür mi geliyor? Önceki gün Wikipedia’nın bir günlüğüne kendisini kapatmasına ve başka web sitelerinin de katıldığı ciddi bir protesto hareketine sebep olan SOPA yasa tasarısı üzerine Türkiye’de konuyu en bilen isimlerden birine, İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi ve Alternatif Bilişim Derneği üyesi Dr. Özgür Uçkan’la konuştuk. Uçkan bize konuyu bütün ayrıntılarıyla anlattı. Söz konusu yasa tasarısı geçerse, Tahrir’den Wall Street’i işgal hareketine kadar küresel isyan hareketlerinin örgütlendiği ve bilgiye ulaşmanın demokratikleşitiği internet mecrası tamamen devletlerin ve şirketlerin kontrolüne geçebileceği anlaşılıyor. Ama bu sansür çabasına karşı tepki de tezgahlayanlara geri adım attıracak kadar büyük ve örgütlü görünüyor. Yeşil Gazete olarak “internetime dokunma” diyerek, Özgür Uçkan’a kulak veriyoruz.

SOPA nedir? Bu SOPA’nın ucu kime dokunur?

SOPA, telif koruması adına yola çıkan, fakat haddini fazlasıyla aşan bir yasa tasarısı. İlgili bir yazımda yasa tasarısını şöyle açıklamıştım:

“SOPA’ya duyulan tepkinin başlıca nedenleri şunlar: ABD Anayasası’nın 1. maddesini ihlal ederek ifade özgürlüğüne kast etmek; kara listeler hazırlayarak, internet hizmet sağlayıcılarını sürece zorla dahil ederek internet sansürüne yol açmak; erişim hizmetlerini sekteye uğratmak; internet endüstrisine onulmaz zararlar vermek; özgür yazılım hareketini engellemek; kullanıcıların birer yayıncı haline geldiği web 2.0 yapısını sakatlamak; internet güvenliği konusunda ciddi zaaflar oluşturmak ve DPI gibi teknolojilerle mahremiyet ihlallerini kolaylaştırmak; korsanlığı önlemekte etkisiz kalmak; yasamanın demokratik şeffaflık ilkesini ihlal etmek; telif hakkı lobilerinin müphem çıkarlarını insan haklarının önüne koşarak yasamayı yozlaştırmak; ABD hukuksal yetkisini küreselleştirerek ülkelerin hukuksal bağımsızlığını tehdit etmek… Yeni paradigmaya uymadıkları için atıl hale gelen ve büyük kısmı haksız olan kazançlarının buharlaşmasını önlemek adına internetin sonunu getirebilecek bir adım atan telif hakkı lobileri, bu kez kendilerinden çok daha büyük bir ekonominin tekerine SOPA soktu. Nitekim SOPA kırıldı, şimdi tasarıyı sulandırıp yeniden şanslarını deneyecekler.” (Özgür Uçkan, “Yeni ekonominin tekerine SOPA sokmak”, BThaber, S:854 )

SOPA’nın ucunun kime dokunacağını da yine bir yazımda şöyle konumlamıştım:

“Yasa taslağı ABD Adalet Bakanlığı’nın ve telif hakkı sahiplerinin yasal yetkilerini neredeyse uçsuz bucaksız bir biçimde genişletiyor ve daha da vahimi, bu yetkileri uluslararası hukuk kurallarını çiğneyecek bir biçimde küreselleştiriyor. Böylece, sadece telif hakkını ihlal edeni değil; bu ihlali “kolaylaştıran” siteleri de engelleyebilecekleri bir mekanizma yaratılıyor: Yani sadece link vermek bile kapatılmak ve reklam ağlarından dışlanıp, Pay Pal gibi ödeme sistemlerindeki paralarınıza el konulması için yeterli. Üstelik bu taslak, sadece telif hakkı sahiplerinin değil; bu yayınlardan zarar gördüğünü iddia eden herhangi bir hizmet sağlayıcının da davaya dahil edilmesini mümkün kılıyor. Taslak, özellikle ABD dışındaki siteleri hedeflediği için ABD’nin hukuksal yetkisinin ölçüsüz biçimde genişletilmesi sonucunu doğuruyor ve bu özelliğiyle diğer ülkelerin hukuksal bağımsızlığına da bir tehdit oluşturuyor. (…)

Yasa, karşıtları tarafından “bildiğimiz haliyle internetin ölümü” olarak adlandırılıyor. Bunun “Büyük Amerikan Ateş Seddi” olacağı dile getiriliyor Çin’e referansla. Ama her durumda, bu SOPA’nın ucunun hepimize dokunacağının farkında olmamız gerek. Bu girişim ABD hukukunun tüm dünyaya dayatılmasından başka bir şey değil. Çünkü alan adı sağlayıcının ABD hukukuna tabi bir yerleşimde bulunması yasanın uygulanması için yeterli. Bilindiği gibi bütün “com”, “org” ve “net uzantılı alan adları ABD’de yerleşik şirketler tarafından kayıt altına alınıyor. Yasa çıkarsa, internet sitenizin veya herhangi bir internet paylaşımınızın bu düzenleme çerçevesinde engellendiğini, hatta daha ciddi yaptırımlarla karşı karşıya kaldığınızı görebilirsiniz. ” (Özgür Uçkan, “SOPA’nın ucu hepimize dokunacak!” – Gennaration, 9 Ocak 2012)

 

“Bir şekilde interneti kontrol etmek istiyorlar”

 

Türkiye’deki  internet sansürü uygulamaları ile ne tür bir ilişkisi var?

SOPA’nın oluşturduğu kara listelerle bir sansür girişimi olduğu açık. Son dönemde devletler internetin kendi iktidarlarına karşı bir tehdit olduğu algısını geliştirmiş durumdalar. Bunda Arap Baharı ile başlayıp, Avrupa’daki Öfkeliler Hareketi ile genişleyip, “Wall Street’i İşgal Et” (OWS) hareketiyle de küreye yayılan isyan hareketlerinin ve bu hareketlerde internet kullanımın büyük rolü var. Bir şekilde interneti kontrol etmek istiyorlar, ama bunu tam olarak da başaramıyorlar.

Bu durum Türkiye için de geçerli. Ama Türkiye gerçek bir demokrasi olmadığı ve sansür çok eski bir devlet refleksi olduğu için, iktidarlar bu konuda çok daha rahat davranıp hak ve özgürlükleri alenen çiğnemekten kaçınmıyor. ABD’de veya Avrupa ülkelerinde bu denetim ve düzenleme çabası daha “kitabına göre” yapılıyor. Ciddi tepki alınca da çark ediliyor. Londra isyanından sonra sosyal medyayı kontrol etmeye soyunan İngiltere Başbakanı David Cameron tepkiyi görünce tükürdüğünü yalamak zorunda kalmıştı. Nitekim SOPA da aynı kaderi yaşıyor. Tepkinin büyüklüğü Obama yönetiminin tasarıdan desteğini çekmesiyle sonuçlandı.Şimdi Lobiler yasayı sulandırıp tekrar deneyecek şanslarını.

Bizde ise, anayasaya açıkça aykırı 5651 internet sansür yasası gibi bir düzenleme iktidarıyla muhalefetiyle elbirliği içinde geçiriliyor. Tepkilere hiç bakılmıyor. BTK’nın hiç bir AB ülkesinde benzeri bulunmayan devlet eliyle merkezi internet filtresi /sansürü tepkiler sonucunda bir miktar sulandırılıyor (Bu uygulamaya karşı Türkiye’nin her yerinde on binlerce insan sokağa çıktı), ama özü aynen korunuyor. Bu da yetmedi, şimdi de internete basın kanunu uygulamaktan, sosyal medyayı sansürlemekten söz ediyorlar. Bu işler demokratik ülkelerde usulüne göre yapılıyor ve kullanabileceğiniz sivil mücadele mekanizmaları var. Burada ise tamamen antidemokratik bir baskıyla karşı karşıyayız. İnternet deyince bizim ligimiz 2007’den, yani 5651 çıktığından beri belli zaten: Çin, İran, Suudi Arabistan gibi ülkelerle aynı yerdeyiz ve sansürün dibine vurmuş durumdayız!

Aslında SOPA benzeri bir yasa tasarısı Türkiye’de zaten var: Yeni Fikir ve Sanat Eserleri Kanun Tasarısı’nın internet ile ilgili maddeleri. Hatta bu maddeler SOPA’dan da beter. Çünkü Fransızların “three strikes-out” adı verilen, yasaya aykırı kullanımda kullanıcının internet erişimini kesme gibi ifade, iletişim ve haberleşme özgürlüğüne toptan aykırı cezalar içeren HADOPI yasasının bir çevirisi bu. Şimdi SOPA (ve PIPA – Protect IP Act) filan derken ondan da esinlenip kara listeler filan da koyarlar tasarıya!

ABD meclisine sunulan bu yasa teklifinin destekçileri kimler? Hangi gerekçeyle destek oluyorlar?

SOPA, geçen yıl Kongre’den geri dönen COICA’nın (Combating Online Infringement and Counterfeits Act – Çevrimiçi Telif Hakkı İhlalleri ve Taklitlerle Mücadele Yasası’nın) ısıtılıp yeniden piyasaya sürülmüş hali… Başta Hollywood olmak üzere telif hakkı lobileri tarafından desteklenen Temsilciler Meclisi üyesi Lamar Smith ve “12 arkadaşı” tarafından gündeme getirildi. Bu arada, telif hakkı lobisi mensubu şirketler ve buradan para kazanan danışmanlık şirketlerinin yanı sıra yasayı destekleyen (başta Microsoft ve BSA’sı -Business Software Alliance- olmak üzere) birçok teknoloji şirketi de var. Ama SOPA’yı destekleyen teknoloji şirketlerine karşı  kullanıcıların boykot kampanyaları bir çok şirkete geri adım arttırdı ve desteklerini çekmek zorunda kaldılar. (Şurada yasanın destekçilerinin tam bir listesine ulaşmak mümkün)

Yasanın destekçileri, bunu internette korsan paylaşımı tamamen önlemek adına yaptıklarını, böyle telif haklarından beslenen endüstrinin tekrar canlanacağını, bunun da ek istihdam sağlayacağını ileri sürüyorlar. Ama yasayı eleştiren birçok kişi, bu yasanın internete vereceği zararlar bir tarafa korsan paylaşımını engellemekte tamamen yetersiz kalacağını, çünkü telif hakkı ihlallerinin yüksek oranda gerçekleştiği internet alanlarının yasa uygulayıcılarını by-pass edecek önlemlere teknik olarak sahip olduklarını, telif hakkı kavramını aşırı biçimde genişleten yasanın bu hakkın uygulanmasını zora sokacağını ileri sürüyorlar. Telif haklarının önde gelen savunucularından The Heritage Foundation bile yasa tasarısından desteğini çekti ve bu tasarının ifade özgürlüğüne bir saldırı olduğunu açıkladı.

Yasanın telif hakkı temelli sektörlerin (“yaratıcı endüstrilerin”) durumunu düzelteceği iddiası ise tam bir aldatmaca. Zira bu endüstrilerin durumlarının bozulmasında birincil suçlu, yeni dönemin iş yapma paradigmalarına uymayarak eski haksız kazançlarının peşinde koşmaya devam ediyor ve sürekli olarak kaybediyorlar. Kendini yenileyemeyip atıl hale gelen, yeni duruma uygun iş modeli üretemeyen, eski haksız kazançlarına ağlayan bir “aracılar” lobisinden söz ediyoruz. Bu aracıların devri geçti. Yeni iş modelleri kuran oldukça güçlü yeni oyuncular bu aracıları alaşağı ediyor zaten. Telif hakkı lobilerinin asıl sorunu telif hakkı ihlali değil kendi atıl iş modelleri.

SOPA sayesinde gelişecek “yaratıcı endüstriler “in yeni istihdam imkanları sağlayacağı konusu da bir dezenformasyondan ibaret. SOPA’nın istihdam üzerinde hiç bir etkisinin olmayacağına dair Cato Enstitüsü tarafından yayınlanmış ayrıntılı bir rapor var. Buna göre, telif hakkı lobilerinin ihlaller yüzünden uğradıklarını iddia ettikleri kaybın miktarı bir yalandan ibaret (Onlar 58 Milyar dolar kaybettiklerini söylüyorlar, oysa telif hakkı ihlalleri yüzünden gerçek kayıpları 446 Milyon dolar. Çünkü kayıplarının büyük kısmı aslında kötü yönetimden, rekabetten vb. ileri geliyor. Kazanacakları bu kadar az bir gelirle kimse iş yaratacaklarını beklemesin. Telif hakkı lobisi mensubu şirketleri SOPA gibi düzenlemelerle asıl hedefledikleri şey, yeni ekonomiyi durdurup rekabeti önlemek ve eski haksız kazançlarına geri dönmek. Ama bu sefer kendilerinden kat ve kat büyük bir ekonomiyle uğraştıklarını şimdi acı bir şekilde tecrübe ediyorlar!

 

“Tüm dünya Çin’e benzeyecek”


ABD’deki bir kanunun tüm dünyayı bu şekilde etkilemesi bir ilk midir?

Aslında değil. Ona bakarsanız ABD anti-terör yasası Patriot Act da tüm dünyayı etkiledi. CIA tüm dünyadan adam kaçırıp Guantanamo’ya kapattı. Sayısız hukuk ihlali gerçekleşti. Böyle başka düzenlemeler de var. Ama etkilenenlerin sayısına bakarsak SOPA olayına bir ilk diyebiliriz. ABD’deki yasa yapıcılar tüm dünyayı kendi hukuksal yetki alanları gibi görme küstahlığını sık sık tekrarlıyorlar. Ama son küresel krizden sonra düştükleri durum borularını eskisi gibi öttürmelerini engelliyor. Ülkelerin hukuksal bağımsızlığı önemli bir konudur ve taviz verilemez. Bunu ABD’ye göstermenin zamanı geldi de geçiyor…

Eğer bu yasa kabul edilir ve uygulanmaya başlanırsa tüm dünya Çin’e mi benzeyecek?

Yasanın geçeceğini hiç sanmıyorum. En son Obama yönetimi de desteğini çekti. Senato Anayasa Komisyonu da yasayı kabul edilemez buldu. Yasa destekçilerinin büyük bir kısmını kaybetti. Ama diyelim ki geçti, evet, tüm dünya Çin’e benzeyecek. Ya da Türkiye’ye benzeyecek… İnternet sansürünün dibine vurmuş bu iki ülkeye benzeyecek dünya interneti. O yüzden yasa geçerse bu bildiğimiz haliyle internetin ölümü olacak: bir büyük ateş seddi ile kapatılmış bir dünya. Ama henüz buna kimsenin gücü yetmez. Kullanıcıları da yeni ekonominin aktörlerini de hafife almamak lazım.
Devletler ve halklar arasında bir savaş yaşanıyor ve savaş alanı internet.

İnternet: Yeni savaş alanı” başlıklı bir yazımda bu savaşı şöyle anlatmıştım:

“İnternetin şafağında dile getirilen öngörüler gerçekleşiyor: İnternet giderek bir savaş alanı haline geliyor. Dijital öncüler yerini dijital yerlilere bırakmaya, yani internet nüfusu fiziksel dünyayla örtüşmeye başladığından bu yana hükümetler, uluslararası kuruluşlar, kurumsal dünya ve internet vatandaşları, “netdaşlar” bu alanın egemenliği için kıyasıya bir mücadele içinde. Elektronik casusluktan sistem saldırılarına, gözetim tekniklerinden erişim engellemeye, sansür ve filtre çabalarından interneti ulusal sınırlar içerisine kapatma veya BM türü uluslararası bir otorite oluşturma sevdasına, devletler ve endüstriyel kompleks her yolu deniyor. Bunun karşısında da, ağın gayrimerkezi yapısından güç alan mahremiyet koruma, anonimleştirme, kriptolama, sanal veri limanları, derin ağ gibi “görünmez internet projeleri”, yani savunma hattı ve çok çeşitli karşı saldırı teknikleri netdaşların kullanımına açık.

Elektronik Ufuklar Vakfı’nın kurucularından ve ağ toplumunun öncü teorisyenlerinden John Perry Barlow, 1996’da “Siber Mekanın Bağımsızlık Bildirgesi”ni yayınladığından beri, bu yeni evrenin bir çatışma alanı olacağını öngörüyordu. Bildirgenin ilk satırları zaten bir savaş ilanı gibiydi: “Endüstriyel dünyanın hükümetleri, siz etten ve çelikten yapılmış yorgun devler, ben Siber Mekan’dan, zihnin yeni evinden geliyorum. Gelecek adına, geçmişten gelen sizlerden bizi rahat bırakmanızı istiyorum. Aramıza hoş gelmediniz. Bir araya geldiğimiz bu yerde sizin hiçbir egemenliğiniz yok.”

Bu satırlar, çoğu akademisyen ve medya tarafından “hayalcilik” ve “siber ütopyacılık” olarak nitelenmişti. İnternetin giderek kurumsal bir yapıya bürünmesi, ardı ardına gelen baskıcı düzenlemeler de onları haklı çıkarır gibiydi. Ama birileri bu “hayalperestleri” ciddiye almıştı: “Derin kuruluş” RAND, 1997’de John Arquilla ve David Ronfeldt’in bir raporunu yayınladı: “Athena’nın Kampında” 2001’de ise aynı ikiliden bir başka rapor geldi: “Ağlar ve Ağ Savaşları: Terör, Suç ve Militanlığın Geleceği”.

Bu raporlar, ABD’nin, gerek diğer devletlere, gerekse her türlü muhalif inisiyatife karşı bir enformasyon savaşına hazırlandığını gösteriyordu. Nitekim Barlow, 2010 sonunda, Wikileaks yayınlarına karşı ilk saldırılar ve savunma hareketleri başladığında Twitter’dan şu mesajı geçmişti: “İlk ciddi enformasyon savaşı başladı. Savaş alanı Wikileaks, sizler de ordularsınız.” Hemen ardından Arap isyanları patlak verdi. Özelikle sosyal medya, P2P ve I2P, “Freenet”, “Tor/onionspace”, “HavenCo” gibi, internetin denetim dışı “karanlık” yüzü, her türden muhalif sivil hareketin ayrıcalıklı platformlarından biri haline geldi. Aslında, kripto anarşistler, “hactivist”ler, siber punklar vb. internetin başından beri oradaydılar zaten. Zapatistalar, Seattle DTÖ protestoları, Filipinler sanal mitingleri vb. yaşanmıştı. Ama bu hareketlerin kitlelerle buluşmaları için zaman geçmesi gerekti. Bu gelişmeler, devletler ve endüstriyel kompleksleri ürküttü elbette; ama öte yandan yıllardır da bugünlere hazırlanıyorlardı.

Cephanelikleri, sadece ifade özgürlüğü, mahremiyet ve bilgi edinme hakkı karşıtı düzenlemelerden, “bulut bilgiişlem”, telif hakkı lobileri gibi kurumsallaştırma, ticarileştirme ve merkezileştirme çalışmalarından ibaret değil: “Derin paket denetimi” (DPI), kuantum kripto kırma çalışmaları gibi yasadışı dinleme ve izleme teknolojilerinden Çin (Ateş) Seddi, zorunlu filtreleme, hizmet sağlayıcıları üzerinden merkezi denetime pek çok saldırgan girişim de var, başvurulan yöntemler arasında. Bir yandan da, ABD yönetiminin iki yıldır bilinçli bir şekilde yürüttüğü dezenformasyon faaliyetinde örneğini gördüğümüz gibi, hükümetler interneti ve bu arada dijital aktivizmi zaten denetim altında tuttukları, fonladıkları, kullandıkları yolunda verimli bir komplo teorisi zemini yaratıyorlar. Amaç, bu platformları kullanan muhalif hareketleri itibarsızlaştırmak.

Ama gerçek çok başka: Ürküyorlar; çünkü ipin ucunu çoktan ellerinden kaçırdılar ve çabaları, ister sözde hukuki ister teknolojik olsun, anında boşa çıkarılıyor. Buna, Ahmet Şık’ın basılmadan yok edilmek istenen kitabı “İmamın Ordusu” internetten okunma rekorları kırdığında, bu sivil itaatsizlik eyleminde de tanık olduk. Çıta giderek yükseliyor: Artık “Büyük Birader”in her adımı “küçük biraderler” tarafından izleniyor ve hiçbir şey gizli kalmıyor! Dezenformasyonla enformasyon, gösteri ile hakikat arasındaki bu savaşın cephesi ise sadece ağlar değil, zihinlerimiz.”

İletişim her zaman toplumsal hareketlerin asli bir parçasıdır. Bu hep böyle oldu. Telgraf olmadan Ekim Devrimi’ni yapmak biraz zor olurdu. Ama internetin, özellikle de sosyal medyanın farklı boyutları da var: İnternet bir çoktan çoka etkileşim alanı. Bu da onu sadece bir iletişim platformu olmanın ötesine taşıyor. İnternet, sadece iletişim amacıyla değil, örgütlenme amacıyla da kullanılıyor. Herhangi bir eylem, internet sayesinde öngörülemez bir biçimde herhangi bir yerde geniş kitlelerin katılımıyla gerçekleştirilebiliyor. İktidarların son zamanlarda sosyal medyayı kontrol etmekte bu kadar hırslı davranmaları da Arap Baharı’ndan, küresel işgal hareketlerinden, Öfkeliler Hareketi’nden ders çıkardıklarını gösteriyor. Ama zor, bu sefer işleri çok zor…

Bu yasayı durdurmak için neler yapılıyor?

Yasayı durdurmak için çok şey yapıldı. Google, Facebook, Twitter, AOL, eBay gibi şirketlerden internet konusunda çalışan sivil toplum kuruluşlarına kadar geniş bir kesime yayılan çok güçlü bir cephe oluştu ve bu cephe sonunda internet kullanıcılarının büyük bir kısmını da içine aldı. Şirketler sayfa sayfa ilanlar yayınladı. Sivil toplum kuruluşları yasa tasarısının iç yüzünü açıklayan kolay anlaşılır, infografiklerle donanmış yayınlar yaptı. İnsanlar sosyal medyada yasaya tepkilerini paylaştılar, #SOPA küresel trend haline geldi. ABD vatandaşları meclisteki temsilcilerine mektuplar yazdı. Hukukçular bir lobi oluşturup Senato’ya raporlar sundu. ACLU, EFF gibi sivil toplum kuruluşları, yasanın çıkması halinde Anayasa Mahkemesi’nde iptal davası açacaklarını açıkladı. En sonunda, 18 Ocak’ta yasaya karşı küresel bir grev yapıldı ve on binlerce site kendilerini karattılar (kampanya ile ilgili olarak; Türkiye’de de). Başta Obama yönetimi olmak üzere politikacılar da bu kadar yoğun bir kamuoyu tepkisine duyarsız kalamadı ve yasadan desteklerini çektiler.

 

“Direnişi sürekli kılmak ve genişletmek gerekiyor”

 

Bireysel internet kullanıcıları SOPA’yi engellemek için ne yapmalı?

İnternet kullanıcılarının yapabileceği en iyi şey, İnternet Tutulması gibi protesto kampanyalarına katılmak; web 2.0’ın onlara sağladığı yayıncılık imkanlarını iyi kullanıp bu tip olumsuz düzenlemeler hakkında kamuoyu tepkisi yaratacak yayınlarda bulunmak; sosyal medyayı iyi kullanarak en fazla kişiye ulaşmak ve en geniş görünümü sağlamak; ama özellikle de örgütlenmek, internetin etkileşim araçlarını kullanarak mevcut sivil toplum inisiyatiflerine etkin olarak katılmak ve internetlerine sahip çıkmak. Çünkü hak edilmeyen hak, hak değildir, sahip çıkmazsanız özgürlüğünüze sahip olamazsınız…

Halklar artık internet kullanıcısı ve internete sahip çıkmaları gerekiyor. İnternet yapısı gereği sınır aşan, gayri merkezi, etkileşimli ve dağıtık bir ortam ve böyle de kalması gerekiyor. İnternet erişimi hem Birleşmiş Milletler hem de Avrupa Komisyonu tarafından temel bir insan hakkı olarak tanınmış durumda ve bu hakkı kullanmak için ona sahip çıkmamız gerek. İnternet kullanıcı haklarının belirlenmesi için, biz Alternatif Bilişim Derneği olarak bir girişim başlattık. Bu sayfadaki metin kullanıcıların katkılarıyla geliştiriliyor. Bu çalışmaya destek vermeye çağırıyorum Türkiyeli internet kullanıcılarını.

İnterneti “zapturapt” altına almak isteyen bu türden girişimlere karşı kalıcı ve sürekli bir direniş örgütlemek gerekli gibi gözüküyor ne dersiniz?

Katılıyorum. Direnişi sürekli kılmak ve etkisi ile kapsamını azami genişletmek gerekiyor. Aslında Arap Baharı, Öfkeliler Hareketi, OWS ve küresel işgal hareketleri bu bakımdan ip uçları sunuyor. Dijital aktivizmin sokakla buluşması gerekiyor. Çünkü iletişim örgütlenmektir. İnternete sokağa çıkar gibi girmeli, sokağa da internetle küresel bir sokağa açılıyormuşçasına çıkmalıyız. Protesto, direniş bir hak ve bu hakkı kullanmazsak her geçen gün hak ve özgürlüklerimizin bir parçasını daha kaybedeceğiz. İnternet bize küresel bir direnişin parçası haline gelme imkanı sunuyor; bu imkanı kullanalım. Devletlere, hükümetlere çiğnedikleri hak ve özgürlüklerin sahipsiz olmadığını gösterelim.

İnternette bir özgürlük savaşı sürüyor. Devletlerin hoşuna gitmiyor internet, onu tehdit olarak görüyorlar, haksız da değiller. Çünkü bilginin özgür dolaşımı kirli sırlarını, bizim arkamızdan çevirdikleri dolapları ve gayri meşru ilişkilerini gözler önüne seriyor. O yüzden sansür, baskı, gözetleme, her türlü imkanı kullanıyorlar. Ama işleri zor bu kez. Çünkü Büyük Birader’in teknolojileri artık bizlerin de erişiminde. İnternet sayesinde her birimiz birer Küçük Birader haline gelip Büyük Birader’in çıplaklığını herkese gösterebiliriz.

“Bu oyunda artık sadece devletler ve çokuluslu şirketler oynamıyor. Yeni ve davetsiz oyuncular oyuna girdi. Wikileaks’in temsil ettiği, kurumsal ve endüstriyel medya düzenini bozarak bilginin dolaşımı önündeki engelleri yıkarak, onların yanından dolaşarak iktidar odaklarının kirli sırlarını ifşa eden yeni bilgi oyuncuları da var oyunda. Daha da önemlisi, halk, yeniden oyunda. Arap Baharı, çok uzun zamandır görülmemiş bir biçimde, halkların, tarih sahnesine artık beklenmedik ve özellikle de davet edilmemiş bir şekilde yeni bir oyuncu olarak çıktığı an olarak da anılacak.

Bu yeni güçlerin, kuşkusuz, internet başta olmak üzere ağ teknolojileriyle doğrudan ilgisi var. İnsanlar artık yeni güçlerle sahip: Çok hızlı bir şekilde bir araya gelip dağılabilme; gayrimerkezi bir örgütlenmeyle öngörülemez davranışlarda bulunabilme; iç ve dış iletişimi önlenemez bir şekilde sürdürebilme; yerel eylemlerine küresel iletişim kanallarını kullanarak destek yaratabilme; küresel iletişim yetenekleriyle dünya kamuoyunu etkileyebilme ve iktidarlar üzerinde görülmemiş bir baskı yaratabilme; her şeyden önemlisi, baskının koşulu olan görünmezlik duvarlarını yıkarak ülkeleri dünyaya şeffaflaştırabilme…” (Özgür Uçkan & Cemil Ertem, Wikileaks: Yeni Dünya Düzenine Hoşgeldiniz, Etkileşim, 2011, sf. 18)

Bilgi güçtür, bu gücü paylaşırsak daha da güçlü oluruz… Elimizdeki son özgürlük alanını, son kamusal alanı, son örgütlenme ve mücadele alanını da kaybedersek, küresel bir polis devletine adım atarız ve her şey için çok geç olur.
Bu sürekli ve küresel direniş örgütlenmesi nasıl olacak bilmiyorum. Ama geçen yıl yaşananlar bize bir önizleme gösterdi. Önümüzdeki mevsim bahar mı kış mı olacak, bu hepimize bağlı…

Röportaj: Savaş Çömlek – Yeşil Gazete

Hrant’ın onbinlerce arkadaşı: “Bu dava daha bitmedi, insanlık daha ölmedi”

Hrant Dink’in öldürülüşünün 5. yıldönümünde bugün Agos gazetesi önünde toplanan onbinlerce kişiye Hrant’ın arkadaşları adına yazar Karin Karakaşlı seslendi. “Artık köprüden önceki son çıkıştayız. Oradan hakkıyla geçmeden tamamlanacak ödeşme, kurulacak düş, inanılacak adalet, yaşanacak memleket yok. Öbür türlüsü sadece yalan olur ve bir gün başımıza yıkılır. Altında kalırız hep birlikte” diyen Karin Karakaşlı’nın konuşmasının tam metni şöyle:

“19 Ocak bir anma günü değil. Hiçbir zaman da olmadı. Zaten bu topraklarda ayrı ayrı yaşatılmış ne kadar acı varsa, hiçbirinin anma günü olmadı. Herkes acısının yaşatıldığı o tarih geldiğinde, kendince, bir başına kahroldu.

Sonra 23 Ocak günü geldi. Bundan beş yıl önceydi. ‘Türklüğü tahkir ve tezyif’ten mahkûm edilen, Türk düşmanı ilan edilen bir Ermeni gazetecinin cenazesi hepimizi buluşturdu. Çünkü Hrant Dink bu ülkenin bütün acılarının dermanına talipti. Onu güpegündüz, şimdi durduğumuz bu kalabalık Halaskargazi Caddesi üzerinde sırtından vurdular. Hepimizi de o cinayete görgü tanığı kıldılar.

O cenaze gününde 1915′i, Dersim’i, Maraş’ı, Çorum’u, tekmil faili meçhulleri, ihtilalleri, olağanüstü halleri, bitmek bilmez darbe girişimlerini buluşturduk. Kompartıman usulü ayrı ayrı yaşamamız buyrulmuş ne varsa, bir kıldık. Büyük oyunu onun birleştirici ruhuyla bozduk.

Onu bir kez de öldürmediler sevgili canlar. Önce Sabiha Gökçen haberi üzerine Genelkurmay’ın bildirisiyle öldürdüler. İstanbul valiliğinde MİT mensuplarınca tehdit edilirken öldürdüler. Hrant Dink’i, barış yolunu gösteren yazılarından cımbızladıkları, cümlelerle

Türk düşmanı” ilan ederek öldürdüler. Her yazıya, her söyleşiye nefes tüketir, kendini izaha mecbur hissederken öldürdüler. Agos’un önünde “Hrant Dink bundan sonra bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir” diye bağırırlarken öldürdüler. Mahkemeden mahkemeye koşturtur, bilirkişi raporuna rağmen ısrarla mahkûm ederken ve o mahkûmiyeti onaylamakta beis görmezken öldürdüler. Kendisi yetmezmiş gibi oğlunu ölümle tehdit ederken ve kimbilir daha ona, bizlere hiç söylemediği neler neler yaşatırken öldürdüler.

Gerisi de çorap söküğü gibi geldi. Silinen telefon görüşmeleri, karartılan deliller, gizlenen bilgiler, imha edilen raporlar, başlatılmayan ya da kapatılan soruşturmalar, zamanaşımından aklanan istihbarat memurları birbirini izledi.

Başta Veli Küçük ve Kemal Kerinçsiz olmak üzere Ergenekon sanığı pekçok ismin daha Hrant Dink sağken, mengeneye dönüşen yargı süreci ve linç kampanyalarını hazırladıkları biliniyordu. Derken Kafes eylem planı da ortaya çıktı. Gel gör ki, bu davanın Ergenekon ile bağlantısı bir türlü kurulamadı.

Dört yanımızdan yalanlarla sardılar sarmaladılar bizi. Tam beş yıldır böyle bu. En sonunda iki kişi verdiler elimize. Bununla yetinin dediler. Yeter de artar hepinize.

Ortada zaten silahlı terör örgütü olmadığına göre onun yöneticisi ve üyeleri de yok. Ve beraat eden Erhan Tuncel’in hemen o akşam tahliyesi öyle büyük bir aciliyet ki, telaşta bir sanıkla ilgili hüküm kurmayı unutmuşlar. Tuncel şimdi ilim irfana adanmak üzere taze bir üniversite adayı. Böyle gözümüze baka baka, yangından mal kaçırır gibi verdiler bu kararı. Müdanaasızlığı da onun arkasındaki devasa korkuyu da gördük. Devlet çıplak dedik. Devlet çıplak.

İyelik eki kolay kullanılmıyor. Burası benim ülkem de bu devlete benim devletim diyebilir miyim? Cumhurbaşkanım, Başbakanım, Bakanlarım, Hükümetim, Muhalefetim, Meclisim… Böyle diyebilmek için tek bir seçeneğim var. Bu kepazeliğe bir son verin artık. Yargıtay, cinayete giden süreçteki rolüne inat, bir kez de adalet adına temyiz mekânı olsun. Bunları yapmak borçtur, yükümlülüktür, şarttır. Çünkü bize yaşatılan ‘ayıptır, zulümdür, günahtır.’

Hrant Dink’i hepimiz kaybettik ama biz Ermeniler için onun kaybı takdir edersiniz ki başka bir yoksunluk. 1915′te Anadolu’da kafilelerce insan aç-susuz çölün ortasına sürülmeden önce bir Nisan günüyle 250′ye yakın Ermeni aydın Haydarpaşa Garı’ndan trenlere konup Ayaş’a sürgüne gitti. İçlerinden sadece birkaçı geri dönebildi.

Anlayacağınız önce sesimizi aldılar elimizden. Bu insanlar Osmanlı Meclisinde mebustu, yazardı, gazeteciydi, çevirmendi, doktordu, avukattı. Ermeni halkına hizmet kadar Osmanlılığa inanır, Meşrutiyet sonrası bayram geleceğini sanırdı. Öyle olmadı.

Bugün burada içlerinden birkaçının adını anacağım. İsmi çağrılan duyar, gelir, ‘Burada’ der: Rupen Sevag, Siamanto, Taniel Varujan, Diran Kelekyan, Yerukhan, Rupen Zartaryan, Hampartsum Boyacıyan, Sımpad Pürad, Khyan Parsekhyan, Krikor Zohrab… Hrant Dink bu aydınların son halkasıdır. O yüzden de 2007, 1915′e geri ışınladı hepimizi. Demek hâlâ hakkıyla Ermeni ve bir o kadar da yurtsever olan bir insanı öldürmek bu kadar kolaydı. Bu kadar mübahtı.

Tarihi inkâr ede ede geldik bu noktaya dayandık. Şu kaldırıma dikilen taş, Hrant Dink kadar diğer bütün susturulmuş aydınların ve isimsiz mezarsız kurbanların da simgesi olsun.

Bu son kararla birlikte şimdi bir kez daha 19 Ocak 2007 cinayet günündeyiz. Hrant Dink operasyonlarla daraldığımız, komplolarla bunaldığımız bugünlerde özellikle yanyana görmek isterdi hepimizi. Anlaşılan o ki koca bir devlet böyle bir Ermeni vatandaşının yaşamıyla da ölümüyle de ne yapacağını bilemedi. Şimdi biz ona öğreteceğiz hep birlikte demek ki.

Dosya kapandı diyorlar bize. Kapandı mı bu dosya? Hrant Dink dosya değil ki kapatasın, o bir yara… Artık köprüden önceki son çıkıştayız. Oradan hakkıyla geçmeden tamamlanacak ödeşme, kurulacak düş, inanılacak adalet, yaşanacak memleket yok. Öbür türlüsü sadece yalan olur ve bir gün başımıza yıkılır. Altında kalırız hep birlikte.

O yüzden gün, sadece söz söylemek değil söz vermek zamanı.

Söz verelim mi birbirimize? Bu dava daha bitmedi.

Söz verelim mi birbirimize? İnsanlık daha ölmedi.

Söz verelim mi birbirimize? Devlet daha hesabını vermedi.

Sözümüz söz olsun. Bu adaletsizlikle yaşamak hepimize haramdır. Aksi için uğraşan hepimize helal”

(Yeşil Gazete)

Bugün agos gazetesi önünde toplanan onbinlerce kişiye seslenen Karin Karakaşlı’nın konuşmasının tam metni : 

***

19 Ocak bir anma günü değil. Hiçbir zaman da olmadı. Zaten bu topraklarda ayrı ayrı yaşatılmış ne kadar acı varsa, hiçbirinin anma günü olmadı. Herkes acısının yaşatıldığı o tarih geldiğinde, kendince, bir başına kahroldu.

Sonra 23 Ocak günü geldi. Bundan beş yıl önceydi. ‘Türklüğü tahkir ve tezyif’ten mahkûm edilen, Türk düşmanı ilan edilen bir Ermeni gazetecinin cenazesi hepimizi buluşturdu. Çünkü Hrant Dink bu ülkenin bütün acılarının dermanına talipti. Onu güpegündüz, şimdi durduğumuz bu kalabalık Halaskargazi Caddesi üzerinde sırtından vurdular. Hepimizi de o cinayete görgü tanığı kıldılar.

O cenaze gününde 1915′i, Dersim’i, Maraş’ı, Çorum’u, tekmil faili meçhulleri, ihtilalleri, olağanüstü halleri, bitmek bilmez darbe girişimlerini buluşturduk. Kompartıman usulü ayrı ayrı yaşamamız buyrulmuş ne varsa, bir kıldık. Büyük oyunu onun birleştirici ruhuyla bozduk.

Onu bir kez de öldürmediler sevgili canlar. Önce Sabiha Gökçen haberi üzerine Genelkurmay’ın bildirisiyle öldürdüler. İstanbul valiliğinde MİT mensuplarınca tehdit edilirken öldürdüler. Hrant Dink’i, barış yolunu gösteren yazılarından cımbızladıkları, cümlelerle

Türk düşmanı” ilan ederek öldürdüler. Her yazıya, her söyleşiye nefes tüketir, kendini izaha mecbur hissederken öldürdüler. Agos’un önünde “Hrant Dink bundan sonra bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir” diye bağırırlarken öldürdüler. Mahkemeden mahkemeye koşturtur, bilirkişi raporuna rağmen ısrarla mahkûm ederken ve o mahkûmiyeti onaylamakta beis görmezken öldürdüler. Kendisi yetmezmiş gibi oğlunu ölümle tehdit ederken ve kimbilir daha ona, bizlere hiç söylemediği neler neler yaşatırken öldürdüler.

Gerisi de çorap söküğü gibi geldi. Silinen telefon görüşmeleri, karartılan deliller, gizlenen bilgiler, imha edilen raporlar, başlatılmayan ya da kapatılan soruşturmalar, zamanaşımından aklanan istihbarat memurları birbirini izledi.

Başta Veli Küçük ve Kemal Kerinçsiz olmak üzere Ergenekon sanığı pekçok ismin daha Hrant Dink sağken, mengeneye dönüşen yargı süreci ve linç kampanyalarını hazırladıkları biliniyordu. Derken Kafes eylem planı da ortaya çıktı. Gel gör ki, bu davanın Ergenekon ile bağlantısı bir türlü kurulamadı.

Dört yanımızdan yalanlarla sardılar sarmaladılar bizi. Tam beş yıldır böyle bu. En sonunda iki kişi verdiler elimize. Bununla yetinin dediler. Yeter de artar hepinize.

Ortada zaten silahlı terör örgütü olmadığına göre onun yöneticisi ve üyeleri de yok. Ve beraat eden Erhan Tuncel’in hemen o akşam tahliyesi öyle büyük bir aciliyet ki, telaşta bir sanıkla ilgili hüküm kurmayı unutmuşlar. Tuncel şimdi ilim irfana adanmak üzere taze bir üniversite adayı. Böyle gözümüze baka baka, yangından mal kaçırır gibi verdiler bu kararı. Müdanaasızlığı da onun arkasındaki devasa korkuyu da gördük. Devlet çıplak dedik. Devlet çıplak.

İyelik eki kolay kullanılmıyor. Burası benim ülkem de bu devlete benim devletim diyebilir miyim? Cumhurbaşkanım, Başbakanım, Bakanlarım, Hükümetim, Muhalefetim, Meclisim… Böyle diyebilmek için tek bir seçeneğim var. Bu kepazeliğe bir son verin artık. Yargıtay, cinayete giden süreçteki rolüne inat, bir kez de adalet adına temyiz mekânı olsun. Bunları yapmak borçtur, yükümlülüktür, şarttır. Çünkü bize yaşatılan ‘ayıptır, zulümdür, günahtır.’

Hrant Dink’i hepimiz kaybettik ama biz Ermeniler için onun kaybı takdir edersiniz ki başka bir yoksunluk. 1915′te Anadolu’da kafilelerce insan aç-susuz çölün ortasına sürülmeden önce bir Nisan günüyle 250′ye yakın Ermeni aydın Haydarpaşa Garı’ndan trenlere konup Ayaş’a sürgüne gitti. İçlerinden sadece birkaçı geri dönebildi.

Anlayacağınız önce sesimizi aldılar elimizden. Bu insanlar Osmanlı Meclisinde mebustu, yazardı, gazeteciydi, çevirmendi, doktordu, avukattı. Ermeni halkına hizmet kadar Osmanlılığa inanır, Meşrutiyet sonrası bayram geleceğini sanırdı. Öyle olmadı.

Bugün burada içlerinden birkaçının adını anacağım. İsmi çağrılan duyar, gelir, ‘Burada’ der: Rupen Sevag, Siamanto, Taniel Varujan, Diran Kelekyan, Yerukhan, Rupen Zartaryan, Hampartsum Boyacıyan, Sımpad Pürad, Khyan Parsekhyan, Krikor Zohrab… Hrant Dink bu aydınların son halkasıdır. O yüzden de 2007, 1915′e geri ışınladı hepimizi. Demek hâlâ hakkıyla Ermeni ve bir o kadar da yurtsever olan bir insanı öldürmek bu kadar kolaydı. Bu kadar mübahtı.

Tarihi inkâr ede ede geldik bu noktaya dayandık. Şu kaldırıma dikilen taş, Hrant Dink kadar diğer bütün susturulmuş aydınların ve isimsiz mezarsız kurbanların da simgesi olsun.

Bu son kararla birlikte şimdi bir kez daha 19 Ocak 2007 cinayet günündeyiz. Hrant Dink operasyonlarla daraldığımız, komplolarla bunaldığımız bugünlerde özellikle yanyana görmek isterdi hepimizi. Anlaşılan o ki koca bir devlet böyle bir Ermeni vatandaşının yaşamıyla da ölümüyle de ne yapacağını bilemedi. Şimdi biz ona öğreteceğiz hep birlikte demek ki.

Dosya kapandı diyorlar bize. Kapandı mı bu dosya? Hrant Dink dosya değil ki kapatasın, o bir yara… Artık köprüden önceki son çıkıştayız. Oradan hakkıyla geçmeden tamamlanacak ödeşme, kurulacak düş, inanılacak adalet, yaşanacak memleket yok. Öbür türlüsü sadece yalan olur ve bir gün başımıza yıkılır. Altında kalırız hep birlikte.

O yüzden gün, sadece söz söylemek değil söz vermek zamanı.

Söz verelim mi birbirimize? Bu dava daha bitmedi.

Söz verelim mi birbirimize? İnsanlık daha ölmedi.

Söz verelim mi birbirimize? Devlet daha hesabını vermedi.

Sözümüz söz olsun. Bu adaletsizlikle yaşamak hepimize haramdır. Aksi için uğraşan hepimize helal

 

‘Hrant’ın Arkadaşları’ Bursa’da yürüdü

Agos Gazetesi Genel Yayın Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesinin 5. yılında, Dink Bursa’da gerçekleşen yürüyüşle anılırken, üç gün önce mahkemenin ‘cinayetin arkasında örgüt olmadığı’na ilişkin kararı protesto edildi.

Bursa’da Setbaşı Mahfel önünde ‘Hrant’ın Arkadaşları’ adıyla bir araya gelen grup Kent Müzesi önündeki alana kadar yürüdü.

“Biz bitti demeden bu dava bitmeyecek. Faşizme inat kardeşimiz Hrant” yazılı pankartla yürüyen grup sık sık “Faşizme inat kardeşimsin Hrant”, “Katil devlet hesap verecek”, “Hepimiz Hrantız, hepimiz Ermeniyiz”, “Susma, haykır halkla kardeştir”, “Katiller belli, hesap soracağız”, “Ya adalet ya kıyamet” şeklinde sloganlar attı.

Ellerinde “Hepimiz Hrantız hepimiz Ermeniyiz” yazılı dövizler taşıyan grup Sönmez İş Sarayı’na yaklaştığı sırada bir kişi elinde “Ne mutlu Türküm diyene” yazılı dövizle grubun önüne geçerek girerek, bağırmaya başladı. Bu kişi polis ekipleri tarafından gruptan uzaklaştırıldı.

Kent Müzesi önünde toplanan ‘Hrant’ın Arkadaşları’ adına açıklamayı Rüstem Avcı okudu.

AKP İKTİDARINA SERT ELEŞTİRİ

Hrant Dink cinayeti davasında mahkemenin verdiği kararın devletin siyasi cinayetler ve bir kısım vatandaşını düşmanlaştırma geleneğinin hala devam ettiğini gösterdiğini ifade edilen açıklamada, AKP iktidarının da buna sahip çıkarak koruduğu ileri sürüldü.

“Sözde adaletinizle bu kararı bir kez daha tescil ettiniz” denilen açıklamada, “Şimdi çıkmış utanmadan ‘bu karar vicdanları yaralamıştır’ diyorsunuz. Hangi vicdandan söz ediyorsunuz? Utanmıyor musunuz? Kararın böyle çıkmasını siz istediniz. Suça siz de ortaksınız. Katillerden önce sizden ve adaletinizden şikâyetçiyiz” ifadesi yer aldı.

“VEKİL YAPTINIZ, VALİ YAPTINIZ KORUDUNUZ”

“Namus Sözümdür Adalet diye ölü evinde ant içtiğiniz halde, Hrant Dink’i işaret parmağıyla gösterip ‘bunu’ diyen yardımcınızı ‘Meclis Başkanı’ yapmadınız mı? Resmî makamda, adamları resmen ‘yakarız canını bak’ diyen Vali’nizi ‘Vekil’ yapmadınız mı? Emanet edilen canı kollamayan, kötülerin işini kolaylaştıran Emniyet Müdürü’nüzü ‘Vali’ Yapmadınız mı?” diye sorulan Hrant’ın Arkadaşları açıklaması şöyle:

“Hrant diye diye, adalet diye diye beş koca yılı geride bıraktık.
Sonuç, katillere ödül, vicdanlarda derin sızı.

Emniyetiyle, jandarmasıyla, istihbaratıyla, medyasıyla, hükümetiyle, muhalefetiyle Hrant’ı aramızdan almaya karar vermiş olanlar şimdi de adalet saraylarında bir karar daha verdiler. Diyorlar ki; “Biz masumuz, suçlu bu üç tetikçi!” Bilmedikleri bir şey var; Biz bitti demeden bu dava bitmeyecek!
“Arat Dink ‘bizimle dalga geçtiler’ demişti.

Dalganın en büyüğünü en sona saklamışlar. Yasa koyucular ve uygulayıcılar sadece bizimle değil, dünyanın gözünün içine baka baka, utanmadan hâlâ dalga geçiyorlar. Güya Hrant Dink üç-beş kendini bilmez tarafından öldürülmüş. Burada örgüt yokmuş.

Bu devlet bugüne kadar çok daha fazlasını, çok daha ayıbını yaptı.
Ama hiç değilse bu olayda, hiç değilse bu sefer bu kadarını hiç kimse beklemiyordu.

Çünkü kör göze parmak misali, insanlığa ve barışa karşı işlenmiş bu cinayetin karar vericileri devletin hangi mevkilerinde bulundukları herkesçe bilinmekteydi.
Çünkü bu hain planı niçin ve neden uyguladıkları o kadar ayan beyan açıktı ki, bu işin örgütlü devlet içi kadrolarca planlandığı o kadar aşikârdı ki… Bunu görmemek için gözünüzün kör, kulağınızın sağır olması yetmez. Vicdanınızın da sağır ve kör olması gerek.
Şimdi çıkmış utanmadan “bu karar vicdanları yaralamıştır” diyorsunuz.
Hangi vicdandan söz ediyorsunuz?
Utanmıyor musunuz?

Kararın böyle çıkmasını siz istediniz. Suça siz de ortaksınız.
Katillerden önce sizden ve adaletinizden şikâyetçiyiz.

“Namus Sözümdür Adalet” diye ölü evinde ant içtiğiniz halde, Hrant Dink’i işaret parmağıyla gösterip “bunu” diyen yardımcınızı“Meclis Başkanı” yapmadınız mı?

Resmî makamda, adamları resmen “yakarız canını bak” diyen Vali’nizi “Vekil” yapmadınız mı?

Emanet edilen canı kollamayan, kötülerin işini kolaylaştıran Emniyet Müdürü’nüzü “Vali” Yapmadınız mı?

17 yaşındaki O.S’yi kocaman “Ogün Samast” yapan da siz değil misiniz?
Hangi yüzle ekranlar dolusu, sanki olayın mağduruymuşçasına vicdan edebiyatı yapıyorsunuz.

Kan adaletle susar ve biz hâlâ sizden ve sözde adaletinizden şikâyetçiyiz.
İsim verdik soruşturun diye, İçişleri Bakanı’nız “olmaz onlar bizim çocuklar” dedi.
Dışişleri Bakanı’nız AİHM savunmasında bu toprakların yiğit evladı Hrant’ımıza “Nazi” dedi.
Çevik Kuvvetleriniz Rakel Dink önlerinden geçerken katillere yazılan methiye türkülerini mırıldanarak Beşiktaş Adliyesi’nde koro yapıverdiler.
Katillerimizi adalet evine getiren Jandarma, cezaevi aracına “Ya sev ya terk et” diye yapıştırma asmıştı.
Ve siz bakandınız, başbakandınız… Hangi vicdan, hangi adaletten söz ediyorsunuz…

Sayın Başbakan, nedir daha derine inmeyi engelleyen o büyük kasabanın sırrı? Nedir sözünüzü tutmanıza mani olan?
Hangi işbirliğinizin mahsulüdür gerçek örgütlü katilleri kollamanız?
Evet, bu karar vicdanları sızlatan bir karardır ve bunu da ancak biz söyleriz.
Sizin ve adaletinizin ağzına vicdan sözcüğü hiç yakışmıyor.
Ve bu dava biz bitti demeden bitmeyecek…

Sizden ve adaletinizden şikâyetçiyiz.
Bu karar yerleşik bir geleneğin bozulmadığı anlamına geliyor.
Nedir bu gelenek?
Devletin siyasi cinayetler geleneği, devletin bir kısım vatandaşını düşmanlaştırma geleneği hâla devam ediyor. Sözde adaletinizle bu kararı bir kez daha tescil ettiniz. Bu devletin katil, halkını bombalayan, imhacı, suikastçı, kundakçı gibi sıfatlarla yan yana anılmasından çok rahatsız olduğunuzu iddia eden siz, devleti bundan arındırmak için hiçbir çaba sarf etmediniz. Ve bir fırsatı daha ellerinizin tersiyle ittiniz. Bu ceberut devlet geleneğinden arınmak, yüzleşmek, cinayetlere asla diyebilmek için bu dava eşsiz bir fırsattı. Ama bunu kullanmadınız, kullanmak istemediniz ve artık bu suçun acımasız ortaklarından birisiniz.

Bugün Hrant’ımızın aramızdan kopartılışının beşinci yılında da, adalet nöbetçisi “Hepimiz Hrant’ız” diyen yüz binlerin eli hâlâ vicdanında… Ve biz cevaplarımızı almadan susmayacağız, sormaya devam edeceğiz.
Değil beş yıl, beş yüz elli beş yıl da geçse, bu dava biz bitti demeden bitmeyecek.
Hrant için, Adalet için.”

(Bursaport)

Hrant Dink Caddesi, yeniden

Hrant Dink’in öldürüldüğü noktaya ulaşan kalabalıklar “Ergenekon Caddesi”‘nin ismini yine hakkettiği gibi Hrant Dink’e verdiler.

Fotoğraf: Mahir Ilgaz (Twitter)