Ana Sayfa Blog Sayfa 4844

Gültan Kışanak: “Kurtlarla yer, çobanla oturup ağlar”

BDP Eş Genel Başkanı Gültan Kışanak, Yeşiller Partisi ve EDP’nin düzenlediği “Demokrasi Konferansı”nda konuştu.

Kışanak, konuşmasına KCK adı altındaki siyasi operasyon kapsamında tutuklanan Fatma Kurtulan’a ilişkin dosyaya değinerek başladı. Kışanak, Roboski Katliamı’nı protesto etmek için TBMM Genel Kurul salonunda yaptıkları oturma eylemi sırasında Kurtulan’ın kendilerini arayarak bir ihtiyaçları olup olmadığını sorduğunu, kendilerine yemek getireceğini söylediğini aktardı. Bu konuşmanın dosyada, “bu eylemin KCK talimatı ile yapıldığı” şeklinde yansıtıldığını, kendisi ve Selahattin Demirtaş’ın da “x şahıs” olarak yer aldığını belirten Kışanak, “Böyle bir ortamda yaşıyoruz” dedi.

Türkiye’de hiçbir zaman demokrasinin işletilmediğini söyleyen Kışanak, kutsal devlete karşı çıkmanın ihanet olarak sayıldığını, dokunulmaz devlet yaklaşımının egemen olduğunu ifade etti. Kışanak, bu nedenle hak ve özgürlüklerin ötelendiğini kaydetti.

BDP Eş Genel Başkanı Kışanak, 2002’de AKP’nin hükümete gelmesi ve AB uyum süreci ile birlikte “demokrasi gelecek” beklentisi oluştuğunu hatırlatarak, AKP’nin AB üyeliği yaklaşımı olmadığını, bu sürecin önüne geldiğini, bu nedenle de AB üyelik sürecinin AKP iktidarını reformlarla buluşturmadığını ifade etti.

‘SİSTEMİ REDDETMEDİ, ELE GEÇİRDİ’

“AKP sistemi reddeden mi, sistemi ele geçirip kendi gücünü mutlaklaştıran mı?” sorusunun başından beri doğru sorgulanmadığını vurgulayan Gültan Kışanak, “Doğru soru bulunup doğru cevaplar verilseydi belki de AKP iktidarı reformcu bir karakter kazanabilirdi. Bence Türkiye demokrasi güçleri ve muhalefetin kendisini biraz sorgulaması gerekiyor” dedi.

Kışanak, AKP’ye karşı muhalefetin “Ergenekonculukla suçlandığı” dönemde AKP Hükümeti’nin dokunulmaz, denetlenemez bir güç olarak kendisine geniş bir alan bulduğunu ve tadını çıkara çıkara bugüne kadar geldiğini söyledi. Kışanak, “Bugün yaşadığımız durum aslında bir şekilde siyasal konumu ve gelecek beklentileri açısından tam da AKP iktidarının hedefleri ile örtüşen bir durum” diye konuştu.

AKP’nin batılılaşma gibi bir programatik yaklaşımı değil, Ortadoğu ve Kafkaslar’da güç olma hedefi olduğu değerlendirmesi yapan BDP Eş Genel Başkanı Kışanak, AKP’nin bu hegomanik yaklaşımının “hep küçük ve ezilen bir ülke olarak mı kalacağız” diyen bazı çevrelerin hevesini karşıladığını anlattı. Kışanak, bu kesimlerin “bu ülkede nasıl yaşayacağız” diye sormadığını söyledi.

Kürt sorununun bugüne kadar milli mutabakat ile idare edildiğini belirten Gültan Kışanak, “AKP tekçi, inkarcı, asimilasyoncu, katliamcı anlayışını sürdürecek mi yoksa buradan başka bir kulvara geçebilir mi? Çünkü Kürt sorunu Türkiye’nin bütün demokratik gelişim kanallarını tıkayan bir duruma gelmişti. İnsan hakları tartışılıyor, ‘yapsak teröristler de yararlanıyor, yerel yönetimlere özerklik versek Kürtler başka bir şey çıkarırlar’ yaklaşımı vardı” dedi.

‘DEMOKRASİ MÜCADELESİNİN ODAĞINDA KÜRT SORUNU OLMALI’

Başbakan Erdoğan’ın, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na helikopter verilmemesinin gerekçesini “O zaman Demirtaş da ister” diye açıkladığını hatırlatan Kışanak, şöyle devam etti: “Demirtaş isteyecek diye Kılıçdaroğlu’na da helikopter vermiyor. Türkiye böyle bir zihniyetle yönetildi şimdiye kadar. ‘Demokrasinin yollarını açsak Kürtler bundan yararlanacak, kim bilir ne olacak’ denildi. Bu nedenle Türkiye’nin demokrasi mücadelesinin odağında Kürt sorununun çözümü olmak zorunda.”

“AKP ne söyledi, ne yaptı, bugün nereye” sorusunu yanıtlayan Kışanak, Başbakan Erdoğan’ın 2005 Haziran ayında Diyarbakır’da “büyük devlet hatasını görür, geri döner” dediğini, Aralık ayında ise MGK’da “bölücü faaliyetlerle mücadele eylem planı” adıyla İnternet Andıcı’nı imzaladığını söyledi.

İKTİDARIN GÜCÜNÜ SINIRLAYAN MEKANİZMALAR HEDEFTE

“İktidarın gücünü neler sınırlayabilir? İyi niyetine sığınamayız” diyen Kışanak, “Bunu demokratik kurum ve kurallar içinde sınırlayabilecek mekanizmalar üretmek zorundayız” dedi, bunların kuvvetler ayrılığı, medya ve sivil toplum olduğunu söyledi. Kışanak, İnternet Andıcı’nda bunların hepsinin hedefte olduğunu kaydetti.

Kışanak, “başımıza bela olan, herkesi terörist ilan eden” dediği Terörle Mücadele Yasası’nın da 2005-2006 yılında değiştirildiğini hatırlatarak, şöyle konuştu: “AKP bunları reform adı altında yaptı. Bugün ortaya çıkan tablo 2005’e dayanıyor. 2002’den sonra iktidarın bütün olanaklarını görüp kendisini konumlandırmış ve kendisine gelecek kurmuş bir siyasi partinin bugün yaşadığımız sürecin temelini attığı bir dönemdir 2005-2006.”

Kışanak, herkesin bulunduğu alanda demokratikleşme mücadelesi vermesi gerektiğini, medya-sermaye-iktidar ilişkilerinin sorgulanması gerektiğini ifade etti.

Kürt sorunundaki çözümsüzlük siyasetinin başlı başına otoriterleşme eğilimini beslediğini ve süreklileştirdiğini belirten Kışanak, “Kurtlarla yer, çobanla oturup ağlar” Kürt atasözünün Başbakan Erdoğan’ı anlattığını belirtti. Erdoğan’ın Uludere katliamına neredeyse kendileri ile birlikte ağladığını, Dink davasını kendileri ile birlikte eleştirdiğini hatırlatan Kışanak, tüm bunların AKP iktidarında yaşandığına dikkat çekti.

(Etkin Haber Ajanı)

“Hadlerini bilsinler!”

“Diyorlar ki devlete katil deme. Olur. Seri katil.” – Arat Dink

Hrant’ın vurulduğu gün, Taksim’den AGOS’a yürürken hissedebildiğim tek şey şaşkınlıktı. Vatandaşı olduğum ülkede 2007 senesinde bir gazeteci sokak ortasında vurulabiliyordu. Üzüntü, öfke gibi duyguların hiçbirisi yoktu, sadece şaşkındım… Sonrası ikrar, sonrası yas, sonrası –hepimizde biraz olan- o Hrant boşluğu, yarası.

Hepimiz aynı filmi izledik. Tetikçilerin yakalanmasından heyecanlı; birkaç genç yapıvermiş canıma, namus borcumuzdan bayrakla çektirilen fotoğrafa, kayıtların silinmesinden delil karartılmasına, verilmemiş soruşturma izinlerinden verilen terfilere; mahkemeden istenen taleplerin reddinden 17 Ocak’ta verilen o karara kadar geçen zamanda. Bunları anlatmayacağım. Bunları bizden daha iyi bilen katillerin ülkesi burası. “Onlara şunu yapmadın, bunu yapmadın”ların hesabını sormak (ümit kıvanç); katile katil demek; adaletin onların isimlerinde kirlenen anlamını temize çekmek hayat borcumuz, 19 Ocak’ta birbirimize verdiğimiz sözümüz. (karin’in 19 ocak konuşması)

İçinde yaşadığım ülkenin devlet yanının katil olduğuyla tanıştığımda sekiz yaşımdaydım. Köyde yaşıyoruz. Acayip bir kar var. Televizyondaki o cenaze kalabalığında, 8 yaş masumiyetindeki çocukluğumla babamı görürüm belki. Uğur Mumcu, yüreğimin ilk ağrısı. Sonra her yeni yaşımda ağrılarıma yeni ağrılar ekleniyor. Bir ağrı labirenti oluşuyor içimde. Oradan oraya geçiyorum; birinden geçerek diğerine ulaşılıyor labirentte. Bu labirentin mimarları, benim adıma “bana” benzemeyenlere zulmedenler. Bu coğrafyada benim payıma düşen; ben doğarken bana zimmetlenmiş kökenimin “benden” olmayanlara öğretilme sürecinin ve “bana” benzemedikleri için köksüzleştirilmiş olmalarının utancıyla yaşamak. Kulaklarımda sürekli Gültan Kışanak’ın TBMM’de yaptığı Uludere konuşmasındaki sorusu çınlıyor: Siz kimsiniz? Şimdi tersinden sormak istiyorum ben bu soruyu:

Siz kimsiniz ki benim adıma rumları, ermenileri, yahudileri, süryanileri kendi ülkelerinden gönderiyor, köksüzleştiriyor, yok ediyorsunuz? Siz kimsiniz ki benim adıma kürtlerin anadilde eğitim haklarını engel oluyor, yaşamlarını nasıl kuracaklarına karar verebiliyorsunuz? Siz kimsiniz ki benim adıma insanları kaybediyor ve bunun hesabını vermezken başka devletlere “insan öldürmeyi iyi bilirsiniz” diyebiliyorsunuz?

Sizin gerçeklikleriniz bizimse hakikatlerimiz var. Ve biz çok iyi biliyoruz ki hayat gerçeklikleri yalanladıkça hakikatler gün yüzüne çıkar. 1915 Soykırımı hakikatini kirli tarihinizin milliyetçi hezeyanlarla oluşturulmuş gerçekliğine gömmeye çalışsanız da o hakikat sizin yakanızı bırakmayacak.

Haşmetlimiz Başbakanımız Tayyip Erdoğan buyurmuş ki “Hrant Dink cinayeti Ankara’nın karanlık dehlizlerinde kaybolmayacak.” Ve sağolsun iktidarın Hrant’ın katillerinin bulunmamasındaki sorumluluğunu yazan köşe yazarlarını tehdidi de eksik etmemiş: “hadlerini bilsinler”!

Bu şüphesiz ki köşe yazarları nezdinde mahkeme önlerinde nöbet tutan, 19 Ocak’larda Hrant’la, öldürüldüğü yerde buluşan bizlere de yapılmış bir tehdit. Ve benim kendisine sizin nezdinizde tek bir cevabım var: Ankara sensin Tayyip Erdoğan!

 

Ayşe Kudra Akdeniz

twitter.com/#!/Ayse_Kudra

Demokrasi Konferansı açış konuşması

Bu yazı 21 Ocak 2012 tarihinde yapılan Demokrasi Konferansı’nın  açış konuşması olarak yazılmıştır.

Değerli konuşmacılar, değerli katılımcılar, hoş geldiniz!

Bu ülkede, tek parti iktidarını, İkinci Dünya Savaşı yıllarını, çok partili rejime geçişi, 1960, 71, 1980 darbelerini, 28 Şubat Post modern darbesini, 27 Nisan e-muhtırasını görmüş, yaşamış bir insan olarak, 2012’de, hala şu eksikli demokrasimizi bile koruma kaygısına düşmüş olmamız ağrıma gidiyor.

Kuşaklar boyu peşinden koştuğumuz özgürlükler, ona her yaklaştığımızda sanki bizden uzaklaşıyor. 150 yıl kadar önce Namık Kemal, “Hürriyet diye diye, zebunu olduk hürriyetin,” derken, muhtemelen bu mücadelenin daha yüzyıl süreceğini bilmiyordu.

Sonuçta, yine bir tatil gününde, rejimin otoriterleşmesine karşı neler yapabileceğimizi  konuşmak üzere bir salonda toplandık. Her gün hepimizin ve dünyanın gözü önünde cereyan eden anti demokratik uygulamaları, baskıları, tutuklamaları, özgürlük, adalet arayışımızı konuşacağız ve demokrasi mücadelemize yön verecek projeksiyonlar yapacağız.

Geçen 89 yıla karşın, ‘çağdaş- modern’ diye söz edilen Devletimizi, bu sıfatı hak edecek demokratik, saydam bir hukuk devletine neden dönüştüremediğimiz hiçbirimizin meçhulü değil.

Gerçekten de, 150 yıllık batılılaşma tarihimizin sürekliliği içinde, Osmanlı’dan günümüze, sayısız olayda Devletin binbir suretiyle karşılaştık. Onun kutsallık, dokunulmazlık maskesi altındaki yüzünü iyi tanıdık.

O’nu en son, 17 Ocak’ta, Hrant Dink Davasını karara bağlayan Mahkemede gördük. Yargıç suretindeydi. 90’lı yıllarda Tansu Çiller, “Devlet için kurşun atan da kurşun yiyen de kahramandır,” derken, başbakan suretindeydi, general üniformasıyla hep karşımızdaydı. Kasım 1996’da Susurluk’ta kamyonla Mercedes çarpıştığında da görmüştük.
Sevgili Hrant’ın avukatları, esas hakkındaki mütalaa’larında; cinayetin işlenmesinde, delillerin karartılmasında, yargı sürecinin sınırlarının belirlenmesindeki uyum  ve ideolojik ortaklığa dikkat çekerek, “Esasen bu uyum ve ortaklık, cinayetin meşrulaştırılması yanında, cezasızlığını da sağlayan ve olağanlaştıran, güçlü bir aygıtın ve zihniyetin varlığına tekabül ediyor…. Bu güçlü aygıt, MGK’sıyla, MİT’iyle, TSK’sıyla, kurulu sistemin, yani devletin ta kendisidir,” diyerek açıklıkla tanımlıyorlar.

Mütalaa’da işaret edilen zihniyet ise, İttihat Terakki zihniyetidir. Bilindiği gibi, bu zihniyet için, siyasi entrikalar, baskılar, siyasi cinayetler, faili meçhuller, katliamlar mübahtır. Çünkü, söz konusu devletse, gerisi teferruattır.

Osmanlı’da kullar, kutsal devlet için ne değer taşıyorsa, Cumhuriyet’te vatandaşın değeri hemen hemen o kadardır. Bu devlet için anasından Türk, asker, sünni olarak doğan bir de millet  yaratılmıştır.

O zihniyeti geçenlerde, Edebali’den “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın,” özlüsözü olarak Başbakan’ın ağzından duyduk. Bu zihniyetten bu kadar demokrasi, bu kadar insan haklarına saygı çıkıyor…

Bugünün siyasal iktidarı, Cumhuriyeti kuran İttihat Terakki kadrolarının muhalif kanadının takipçileridir. Muhalefette mağdur, iktidarda mağrur ve despotik.

Devleti dönüştürmekten, demokratikleşmeden, ileri demokrasiden söz eden AKP İktidarı, askeri vesayeti gerilettikçe şahinleşiyor, devlet içindeki derin yapılanmaları kontrole aldıkça daha da otoriterleşiyor, devletle, orduyla özdeşleşiyor, gitgide daha muhafazakar, daha gelenekçi oluyor.

* * *

Peki İktidar, neden bu yolu seçiyor? Bu sadece zihniyetle mi ilgili?  Demokrasiyi, reformları ilerleterek, arkasındaki halk desteğini genişleterek, dünyadaki itibarını artırarak iktidarını pekiştirmek yerine, neden adım adım otoriterliğe yöneliyor?

Demokrasi mücadelemizin başarısı bu sorunun yanıtını doğru verebilmemize bağlı, diye düşünüyorum.

Bu gidişatı, Başbakanın kişiliğine bağlamak elbette yeterli değil. Liderleri de, diktatörleri de tarihsel koşullar yaratır, derler. Eh, gerçekten de büyük dönüşümlerin, değişimlerin yaşandığı, geleceği öngörmekte zorlandığımız bir tarihsel dönemden geçiyoruz. Bu belirsizlik nedeniyle mi, gücü merkezde, dizginleri elde tutmak istiyor? Belki de Başbakan, Cumhurbaşkanlığına hazırlandığı için devletle bu kadar kucak kucağadır.

Belki bunların hepsi de birer etkendir. Ama bölgede diktatörler yıkılırken, böyle bir risk göze alınabilir mi, sanmıyorum.

Asıl nedeni, AKP İktidarının üstlendiği büyük misyonda aramak gerekir, diye düşünüyorum.

Bu misyonun, modernleşme projesini jakoben yöntemlerle uygulamaya koyan Kemalist kadroların mağdur ettiği muhafazakar çoğunluğu iktidara taşımak; gelişmekte, büyümekte olan Türkiye’de sermayeyi ve refahı bu çoğunluğa yaymak olduğu anlaşılıyor. Elbette bu haktır ve Evelallah başarılmıştır.

Ne var ki, rant dağıtarak, arkasına aldığı bu çoğunluğu AKP, sanırım artık  sırtında taşıyor. Siyasette muhafazakar, ekonomide neo-liberal AKP Hükümeti kendini, büyüme politikalarına mahkum etmiştir.

Büyüme, ne pahasına olursa olsun büyüme! Aynı zamanda, bu başarının gereği olarak bölgeye ve dünyaya açılmayı, yeni pazarlar edinmeyi hedefleyen yeni bir dış politika…

Ancak, Bölgede ve dünyada yaşanmakta olan büyük çalkantılar bu politikayı zora sokmuştur. İktidar, ülkedeki muhalefeti zapt ü rapt altına almak için otoriter yönetime başvurmaktadır.

Bunun içindir ki, tüm örgütlü muhalefeti, basını susturmak gerekiyordu. Yaşam alanlarını, suyunu, toprağını, tohumunu, ormanını korumak isteyen örgütlü halka, hak arayan işçilere, emekçilere, öğrencilere güvenlik güçlerini bunun için saldırtıyor. Kürt halkının özgürlük, eşitlik, onur mücadelesini güvenlik politikalarıyla, tutuklayarak, öldürerek bunun için  baskı altında tutmaya çalışıyor.

Hükümetin bu politikasının kalbinde enerji politikaları, endüstriyel tarım ve hayvancılık politikaları, kentsel dönüşüm projeleri, deprem projesi gibi büyük projeler var. Demokrasi mücadelesini bu politikalara alternatif politikalar, alternatif projeler üretmeden ve bunları güç birliği ile savunmadan, kamuoyunu bunlara ikna etmeden ve Parlamentoya taşımadan başarı şansımız zayıftır.

Mücadelemizin toplumsal dinamiklerini; çevre, doğa koruma, ekoloji hareketleri; işçilerin, emekçilerin örgütlü hak mücadelesi; Kürtlerin hak, özgürlük ve eşitlik mücadelesi ve kadınlar başta olmak üzere, ayrımcılığa karşı tanınma mücadelesi veren tüm farklı toplulukların yükselen mücadelesi oluşturuyor. Ancak bu dinamiklerin bileşkesi, yaratacağı sinerji, büyük bir çekim gücü oluşturarak bizi başarıya götürebilir.

Bu güç birliğini oluşturursak, yeni Anayasa yapım sürecine müdahil olabilir, Kürt sorununun demokratik çözümünde,  devletin demokratik, şeffaf bir hukuk devletine dönüşmesinde rol alabiliriz. İşimiz kolay değil, biliyoruz, ancak başarmak zorundayız.

Mücadelemize güç katması, yolumuza ışık tutması dileğiyle, Konferansımıza başarılar diliyorum.

Yüksel Selek (Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü)

İstanbul’u sevmiyor olabilir misiniz?- Pelin Cengiz

Kimi zaman Türkiye’de muktedirlerin İstanbul’u ve İstanbulluları sevmediği hissine kapılıyorum. Bu ülkede geniş halk kitlelerini ilgilendiren konularda kamuoyunun, vatandaşın, konuyla ilgili sivil toplum kuruluşlarının fikrini alma gereği hiçbir zaman duyulmaz. Halbuki demokratik hak ve özgürlükler bireyle devlet arasında ilişkiyi belirler. Bu devlet veya kamu tarafının, kamuyu bilgilendirme, görüş alma, müzakere etme gibi sorumluluklar taşıdığı anlamına gelir.
Geride bıraktığımız 2011’de pek çok çevre ve doğayla ilgili hak ihlaline şahit olduk. Bunların pek çoğu yine aynı “biz yaptık oldu” tavrının tezahürü. HES’ler, nükleer santral projeleriyle ilgili tartışmalar, milli parkların ve SİT alanlarının betonlaşmaya açılması, doğasına sahip çıkan köylülere kolluk kuvvetlerince dayak atılması, Anadolu’yu Vermeyeceğiz gibi onlarca doğa katili projeye karşı yapılan eylemler, termik santral karşıtlarının protestoları derken, doğayı ve çevreyi yok etme konusunda Türkiye sicilini epeyce kabarttı. Üzerine tuz biber ekilen kısmı da, Sinop ve Akkuyu nükleer santralleri, üçüncü köprü, Gebze-İzmir Otoyolu, Ilısu Barajı gibi dev projelere ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) muafiyeti getirilmesiydi.
Ülke genelinde bunlar olup biterken, son dönemin en tartışmalı kentsel projeleri de İstanbul’da yükseliyor. Arada, son derece samimiyetsiz bir “İstanbul’un silueti bozuldu” söylenmelerine denk geliyorum ki, kim kimi kime şikayet ediyor belli değil. Beyoğlu’ndaki Demirören Alışveriş Merkezi ucubesinin ardından, Emek Sineması’nın yıkılması, yine Majik Sineması ile komşusu Maksim Gazinosu’nun yıkılıp yerine gökdelenvari otel yapılacak olması, Tarlabaşı’ndaki kentsel mirasın yerle bir edilmesi, kamuoyunun tepkisini toplayan işler olarak karşımızda duruyor. Yeni yılla birlikte gündeme Taksim ile ilgili bitmek bilmeyen projelerden biri girdi: “Taksim’i dalış tünelleriyle trafiği yeraltına alma ve yayalara açma projesi.”
Aslında, bu Taksim’i yayadan arındırma projesi. Proje genel hatlarıyla şöyle, Gümüşsuyu, Sıraselviler, Mete, Tarlabaşı ve Cumhuriyet Caddeleri’nde derinliği 10 metreyi, uzunluğu ise 70 metreyi bulan devasa yarıklar açılacak, yerin altına trafiğin akacağı dalış tünelleri yapılacak. Yüksek istinat duvarları inşa edilecek, kaldırımlar servis yolu haline getirilecek, ağaçlar kesilecek. İnsanlar, Taksim’e ulaşmak için metro ya da araç kullanmak zorunda kalacak. Çünkü, Taksim’e çıkan yedi yol dalış tünelleriyle kapatılacak. Dolayısıyla, Taksim’e yürüyerek çıkmak imkansız hale gelecek. Taksim insansızlaşacak. Yani, kulağa hoş geldiği gibi Taksim’i yayalaştırma filan değil konu. Gelişmiş ülkelerin tünel yöntemlerini artık geride bıraktığı, çevreci ve ekolojik şehir planlama uygulamalarına yöneldiği bir zamanda, İstanbul’un en önemli kamusal alanına yapmak istediğiniz projeyi halka anlattınız mı?
Süreç tamamen müzakereye kapalı bir şekilde ilerliyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu projeyi oybirliğiyle ile onayladı. Ardından yine oybirliğiyle İstanbul II Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’ndan “plan tadilatı” adı altında bir hafta gibi bir sürede jet hızıyla geçirildi. Projenin ilgi alanı içinde dört Avrupa Birliği üyesinin konsolosluğu bulunuyor: Almanya, Belçika, Fransa ve Romanya. Konuyla ilgili halk bilgilendirilmediği gibi, bu ülkelerin konsolosları da yapılacak projeyi yerel yöneticilerden değil, mimar, şehir plancıları ve sivil toplum örgütlerinden oluşan Taksim Platformu’ndan duymuş. Konsolosluklar, durumdan son derece rahatsız.
Eğer Taksim civarında veya İstanbul’da oturuyorsanız kendinize bir sorun bakalım bu projeyle ilgili size fikir soran, bilgi veren, müzakere eden birileri oldu mu? Yeni anayasa ve demokratikleşme sözcüklerinin dillerden düşürülmediği bir dönemde herkesin ortak değeri olan Taksim ile ilgili nasıl bir katılımcı demokrasi sürecinden geçildi? Kentin en önemli meydanı ile ilgili kararlar nasıl alınıyor, süreç neden şeffaf değil, en uygun projenin bu olduğuna kim karar veriyor, projenin tasarlayıcısı, mimarı kim, proje nasıl seçildi, seçim sürecinde nasıl öneriler konuşuldu? Nükleer santral yaparken, üçüncü köprü ile ilgili karar alırken sorulmadığı gibi bunda da, vatandaş ne istiyor sorusunun cevabını kimse bilmiyor.
Bu projenin gerçekleşmesi halinde Taksim Meydanı’ndan başlayan yürüyüşler, eylemler, 1 Mayıs kutlamaları da bundan sonra tarihe karışacak gibi görünüyor.
İtiraf edin belki rahatlarsınız, siz bu şehri sevmiyor olabilir misiniz?
PELİN CENGİZ/TARAF

Finlandiya seçimlerinde Yeşiller başarılı

Pazar günü yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde % 19 oy alan Yeşillerin adayı Pekka Haavisto ikinci tura katılmaya hak kazandı. Hiç bir adayın çoğunluğu sağlayamadığı birinci tur seçiminde en fazla oyu % 37 oy ile sağ eğilimli Ulusal Koalisyon Parti adayıSauli Niinistö elde etti. En fazla oyu sağlayan Haavisto ve Niinisto 5 Şubatta yapılacak ikinci tur seçimlerine kazanmaya hak kazandılar. Renkli bir kişiliğe sahip Yeşil aday Haavisto, eşcinsel olduğunu da gizlemiyor.

Bu sonuçla Finlandiya’da 30 yıldır süregiden sosyal demokratların üstünlüğü sona ermiş oldu. İkinci turun büyük çekişmeye sahne olacağını belirten gözlemciler Sosyal Demokratların Yeşil adaya destek vermesi halinde Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonunda Başkanlık koltuğuna Haavisto’nun oturması kimseyi şaşırtmayacağını belirtiyorlar. Cumhurbaşkanlığında ikinci tura katılmaya hak kazanan her iki adayın da AB yanlısı politikaların savunucusu oldukları biliniyor.

Güçlü bir Cumhurbaşkanı geleneği bulunan Finlandiya’da 2000 yılında yapılan bir anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanlarının görevleri sembolik düzeye indirilmiş durumda. Cumhurbaşkanlarının sembolik görevleri askeri ve diplomatik konularla sınırlı. Finlandiya’nın şimdiki kadın Cumhurbaşkanı sosyal demokrat Tarja Halonen oniki yıldır bu görevde bulunuyordu.

5.3 milyon nüfusa sahip Finlandiya AB nin en istikrarlı ekonomilerinden biri. İnternet’in insan hakları arasında kabul edildiği ülkede 16 -74 yaş grubundaki nüfusun %89’u aktif internet kullanıcısı. Ülkenin şeffaflık ve basın özgürlüğü konusundaki tüm göstergeleri de

Dünya ölçeğinde en üst sıralarda.

YG Haber Merkezi

Anonymous’tan Polonya’da siber eylem

Korsan Ürünlerin Ticaretiyle Mücadele Antlaşması’nı (ACTA) imzalamaya hazırlanan Polonya hükümeti, Anonymous ile bağlantılı hackerların saldırısına hedef oldu.

Antlaşmanın internette sansüre yol açacağını savunan ve daha önce Polonya hükümetine antlaşmayı imzalamama çağrısında bulunan hackerlar, gün boyunca hükümet ve parlamento sayfalarına erişimi engelledi.

Polonya’da cumhurbaşkanlığı, başbakanlık ve parlamento sayfaları Cumartesi gününden itibaren saldırıların hedefi olmaya devam ediyor. Birçok resmi site ya görüntülenemiyor ya da dakikalar sonra açılabiliyor.

Antlaşma özgürlüklere darbe vurur

Polonya hükümetinin imzalamayı planladığı Korsan Ürünlerin Ticaretiyle Mücadele Antlaşması (ACTA), uluslararası alanda fikri mülkiyet haklarının standartlarının yükseltilmesini ve korunmasını hedefliyor.

Ancak internet aktivistleri, antlaşmanın internet özgürlüğüne darbe vuracağını, interneti kontrol altına alacağını, program, müzik, video paylaşımına sınırlamalar getireceğini kaydediyor.

Daha önce de birçok hükümete karşı eylem düzenleyen hacker grubu Anonymous, Polonya hükümetinden antlaşmayı imzalama planlarından vazgeçmesini talep etmiş, aksi takdirde Polonya hükümeti sitelerine büyük bir saldırı başlatacakları uyarısında bulunmuştu.

Deutsche Welle Türkçe

Geri dönüşüm çevrecilik midir?- Erol B. Scott


Geri dönüşüm eğer arkasında atık azaltma kampanyası yoksa yalnızca bir aldatmacadır. Çevrecilik konusunda ödül almış bir okulda başarı öykülerini dinlemek üzere çocuklarla sohbete koyuldum. Sınıflar arası yapılan yarışmada bir sınıf büyük bir farkla öne geçmiş. Başarıları da bol bol gazlı içecek içmiş olmaları ve bunun sonucunda da geri dönüşüm için diğer sınıflardan daha fazla atık çıkartmalarıydı.

Geri dönüşüm elbette kaynak ayrılması gereken bir konu fakat örneğin bir okul ya da belediye geri dönüşüm konusunda bir birim kaynak ayırıyorsa atıkları azaltmak üzere on birim kaynak ayırmalıdır. Geri dönüşüm en son çözüm olarak kafalarda kalmıyorsa atık azaltmaya göre geri dönüşüm konusuna daha çok zaman daha çok enerji ayrılıyorsa burada ciddi bir hata yapılıyor demektir. Asıl yapılması gereken sorun daha başlamadan çözüm yaratabilecek düşünen, yaratıcı, çözüm bulabilen çocuklar yetiştirmek, yetişkinleri örgütlemektir.

Bir evden, okuldan ya da mahalleden atık çıkmasını nasıl azaltabilirsiniz?  Buna kafa yormak dururken petleri, tetrapakları geri dönüştürmek üzerine çalışmak sosyal düzene kafa yormadan dilenciye para vermek gibidir. Hastalığın daha fazla yayılmasına katkıda bulunmaktan başka bir şey değildir.

Aslında kullandığımız ambalajların, kapların yani atık olabilecek her şeyin “çöp” olmadan öncesinde de bizleri maruz bırakabileceği pek çok sorun var. Örneğin gıdaları hangi ambalajlarda sakladığımız çok önemli. Çünkü tüm gıdalar içinde bulundukları ambalajlardan etkilenme potansiyeline sahip.

PETROkimya endüstrisinin bir ürünü olan pet şişeler içinde bulundurduğu sıvılar için sorunlu bir kaptır. Tetrapak içi alüminyum, karton ve plastik içeren 6 kattan oluşur. Bu maddelerin birbirinden ayrılıp dönüştürülmeleri farklı maddeler içerdiği için çok zordur. Bu atıkların ancak yüzde 15’i toplanıp ancak ekonomiye kazandırılabilmektedir.  Bunun önemli boyutta ekonomiye kazanç olduğunu kabul ederek daha çok bu tip atık projeleri (geri dönüşüm projeleri) ambalajcılar sektörü için pazarlama projeleridir. Hem ekonomik açıdan pahalı hem de sağlık açısından tartışmalı olan pet şişe ve tetrapak gibi ürünleri üretmeye ve kullanmaya devam ediyor olmak zaten bir sorun teşkil ediyorken atık haline getirdiğimiz bu ambalajları geri dönüştürmeden önce  asıl yapmamız gereken aldığımız, yediğimiz, içtiğimiz ürünün daha en başından atık olmamasına kafa yormak olmalıdır.

En başta petlerin, tetrapakların, camların, metallerin, kağıtların gerçek geri dönüşüm hikayelerini öğrenmemiz ve bunların geri dönüşürken de enerji gerektirdiklerini unutmamamız gerekiyor. Benim aklımı durduran bazı araştırmalar gösteriyor ki bugün bir kilo atıktan söz ederken aslında bu bir kilo atığın yetmiş kere daha fazlası bu atığı oluşturan ürünü çıkartırken oluşturuyoruz. Yani bir pet şişe üretilirken ne kadar atık çıkartıldığına, geri dönüştürürken  ne kadar enerji harcandığına baktığımızda bu pet şişelerin geri dönüşümünden yeniden pet şişe elde edilememekte ve sanayide başka ürünlerde kullanılmaktadır.

Bu akıl almaz tüketim çılgınlığına karşı hiçbir önlem almadan atık yönetimi yürütülemez. Yerli mallar haftasından tutun semt pazarlarının önemine kadar pek çok konuya eğilmek gerekiyor. Daha önemlisi çocuklarımızın içine çekilen yaşam tarzına bakılması gerekiyor. Çocuklarımız hiç gereksinmeleri olmadığı halde tükettikleri gıdalardan pilli oyuncaklara kadar sürekli tüketmeye teşvik eden reklamların, bilgisayar oyunlarının ve filmlerin (yani propagandanın)  kurbanı olmaktadırlar.

Genç beyinler “beşikten beşiğe tasarıma” yönlendirilmeli; tüketerek değil üreterek, sanatla, güzel dostluklarla mutlu olunması için ortamlar oluşturulmalı. Doğadan aldığımızı doğaya vermemiz ve Anadolu’nun unutulmakta olan pek çok değerini yeniden gündeme getirmemiz gerekiyor. Üretim ve tüketim mekanizmalarını gözden geçirmeden el atılan atık projelerinin havada kalacağını düşünüyorum.

Bugün bir okulda bir atık projesi oluşturulacaksa bu geri dönüşüm projesi değil atık azaltma projesi olmalı ve bez torba kullanımından söz edilmeli ayrıca yeniden kullanılan şişelerde ürünlerin alınması teşvik edilmelidir. Buna benzer pek çok yaratıcı atık azaltma projeleri vardır.

Geri dönüşüm bu şekliyle bize batıdan geldi. Bizim köylerimizde atıklarımız çöp olmadan bir şekilde ya toprağa geri dönüyor ya da bugünkü şekliyle bir çöp sorunu yaşanmıyordu. Geri dönüşüm sistemleri uygarlaşma sırasında doğadan aldıklarını doğaya veremediklerini anlayanların çöp gibi inanılmaz boyutlara ulaşan sorunlara çözüm bulabilmek amacıyla atıkları ekonomiye katma çabalarıdır. Batı ve doğu hiç atık çıkarmama üzerine endüstrilerini şekillendirmeye çalışırken geri dönüşüm iyi bir şey olmasına rağmen bizim buna takılıp kalmamamız gerekmektedir.

Çevreciliğin bir aldatmacaya dönüşme eğiliminde olduğu günümüzde gerçek çevrecilik ekolojik değerleri gözetmektir. Nasıl çevrenin temiz tutulması çevreciliğe pek yetmiyorsa aynı şekilde atık azaltma üzerinde yeterince yoğunlaşmadan geri dönüşüm üzerine çalışmak da çevreciliğe kesinlikle yetmemektedir.

Eğer atık azaltmaya 6 birim çaba harcanıyorsa, yeniden kullanmaya 3 birim harcanıyorsa ancak o zaman geri dönüşüm için bir birim harcanması önerilebilir.

Atıklardan proje üretmek pek akıllıca gözükse de, arkasında atıkların hiç oluşturulmamasına dair ne kadar çalışma yapıldığına bakmak gerekiyor. Eğer bu çalışma yeterince yapılmıyorsa nasıl olsa atıklar bir şekilde değerlendiriliyor, benim de atık çıkarmamda hiç sakınca yok diye düşünebiliyoruz. Bunu ne yazık ki ekoloji çalışmalarında üzülerek gözlemedik.

Hata yaptığımızda tabi ki özür dilememiz gerekiyor. Ama asıl yapmamız gereken bu hatanın oluşmasına neden olan ortama neden olmamak, neden olunduysa bu hatanın yeniden oluşmaması için olması gerekeni yapmaktır. Sürekli özür dileyerek pek bir yere varılmayacağı gibi sürekli geri dönüşüm projelerini üretmek de bizi bir yere götürmeyecektir.  Bunun yerine sorunun baştan çıkmaması için genç beyinleri yönlendirmemiz gerekiyor.

Bu konuyu dilim döndüğünce sevgili eğitimcilerin ve dostların dikkatine sunmak istedim.

Erol B. Scott
www.erolbenjamin.blogspot.com

Finlandiyalılar cumhurbaşkanlarını seçiyor

0

Finlandiya’da cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk ayağı için halk sandık başına gitmeye başladı. Seçim kampanyalarına Euro Bölgesi’ndeki krizin damgasını vurduğu ülkede iki aday favori gösteriliyor. Eski maliye bakanı Sauli Niinisto, kamuoyu yoklamalarında ilk sırada bulunuyor. Fakat iktidar partisinin adayının seçim kampanyasını Avrupa Birliği taraftarı bir çizgide yürütmesi oy kaybına uğramasına neden oldu.

Bu durum, son zamanlara kadar adı pek duyulmayan Yeşiller Partisi’nin adayı Pekka Havisto’nun kendisini zorlamasına neden oldu. Çevreci aday da eski maliye bakanı gibi Euro’da kalınması taraftarı. Renkli bir kişiliğe sahip aday, eşcinsel olduğunu da gizlemiyor.

Seçimlerin ilk turunda yüzde 51 oy alan aday, 6 yıllık bir süre için cumhurbaşkanı olacak. Yeterli çoğunluğun elde edilememesi durumunda en fazla oyu alan iki aday kozlarını 5 Şubat’ta tekrar paylaşacak.

Sabahattin Ali, o ormanda öldürüldü, bu ormanda yaşayacak

İdefix Sanal Kitap Fuarı boyunca süren yazar ormanı anketinin sonuçları belli oldu. Daha önce verdikleri oylar doğrultusunda Yaşar Kemal ve Nazım Hikmet adına iki orman kuran İdefix üyeleri, bu kez yüzde 13 oy ile Sabahattin Ali‘yi seçti.

21 Aralık tarihinde sona eren ve 30 gün içinde yaklaşık 3 milyon kişiyi ağırlayarak, kendi rekorunu bir kez daha kıran İdefix Sanal Kitap Fuarı süresince gerçekleşen yazar ormanı anketinin sonuçları belli oldu.

Daha önce Yaşar Kemal ve Nazım Hikmet’in adına iki ormana hayat veren İdefix, bu yıl kuracağı ormanı üyelerinin oyları doğrultusunda Sabahattin Âli’ye ithaf edecek.

İdefix’in Sanal Kitap Fuarı boyunca yaptığı ankette İdefix üyeleri yüzde 13 oy ile Sabahattin Ali’yi seçti.

1948’de yasal yollardan yurtdışına çıkma olanağı bulamadığı için ülkeden kaçmaya çalışırken para karşılığı anlaştığı Ali Ertekin adlı kaçakçı tarafından katledilen ve cesedi aylar sonra Bulgar hududuna yakın bir ormanlık alanda bulunan Sabahattin Ali’nin adını alarak bir kez daha değerlenecek olan bu orman, Nisan 2012’de ÇEKÜL ve İdefix’in birlikte belirleyeceği bir alanda yeşerecek.

Ortalama büyüklükteki her 200 kitap için yetişkin bir ağacın kesildiği bilgisiyle yola çıkan İdefix, bu projeyi o sene İdefix’ten satın alınan kitaplar için kesilen ağaçları doğaya geri kazandırmak amacıyla başlattı.

“Her sene dikeceğimiz fidanlar ile oluşacak ormanlarımıza da yazarlarımızın ismini verelim istedik” diyen İdefix Direktörü Bora Ekmekçi, sözlerine şöyle devam ediyor:

“Bu kapsamda TEMA ve ÇEKÜL ile birlikte ve onların da katkılarıyla ormanlarımızı oluşturmaya başladık. İlk ormanımızın fidanlarını usta yazarımız Yaşar Kemal’e ithafen Malkara’da diktik. İkinci ormanımız ise Nazım Hikmet adına Kemerburgaz’da yeşerdi. Sıra geldi Yazar Ormanları’nın üçüncüsü olan Sabahattin Âli Hatıra Ormanı’na.”

(Cnn)

Facebook’ta ‘Allah yoktur’ dedi, tutuklandı

0

Endonezya ‘da Facebook üzerinden “Allah yoktur” mesajı yollayan bir kişinin tutuklandı ve tutuklu beş yıl hapis cezasıyla karşı karşıya…

1 yaşındaki Alexander Aan isimli devlet memur, ateistlerin üye olduğu bir Facebook grubuna yolladığı mesaj sebebiyle hafta içinde linç edilme tehlikesi atlatmıştı.

Yerel medya kaynaklarına göre Çarşamba günü çalıştığı devlet dairesine giden Aan burada fiziksel saldırıya uğradı.

İŞİNİ DE KAYBEDEBİLİR
Olay sonrasında polis nezaretinde tutulan Aan’ın sosyal paylaşım sitelerinde yazı yazması sebebiyle işini de kaybedebileceği tahmin ediliyor.

Polis yetkilileri Aan’ın beş yıl hapis cezasıyla yargılanabileceğini belirtiyorlar.

Öte yandan Aan’ın tutuklanmasına yol açan yorumu yazdığı Facebook sayfasına halen ulaşılabiliyor. Sayfa üzerinden birçok kişi Aan’ın serbest bırakılmasını talep ediyor.

ATEİSTLİK YASA DIŞI
Dünyanın en büyük Müslüman nüfusuna sahip olan Endonezya’da ateistlik yasa dışı olarak tanımlanmış durumda.

Ülkede İslamiyet dışında beş dine ibadet etme hakkı yasal ancak, insanların inançlarını sona erdirmeye teşebbüs etmek yasa dışı kabul ediliyor.