Ana Sayfa Blog Sayfa 4841

Basın özgürlüğünde 148. sıra

RSF tarafından açıklanan rapora göre dünya genelinde basın özgürlüğü açısından Türkiye’den kötü durumda olan sadece 31 ülke var. Türkiye’den daha özgür olan ülke sayısı ise 147.

Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF) 2011-2012 Dünya Basın Özgürlüğü Raporu’nu açıkladı.

Geçen sene 179 ülke arasında 138. sırada yer alan Türkiye, bu yıl on basamak birden gerileyerek 148. sırada yer aldı.

RSF’nin internet sayfasında Türkiye ile ilgili şu ifadelere yer verildi:

“Kendisini bölgesel model olarak sunan Türkiye, basın özgürlüğünde bir yıl içinde on adım birden geriledi.

“Türkiye verdiği sözleri yerine getirmek bir yana, askeri darbe dönemlerinden bu yana örneği görülmemiş şekilde gazeteciler seri şekilde tutuklanıyor.”

Türkiye’nin basın özgürlüğü alanında düşüşünün sürdüğü ve 2011’de on basamak birden gerilediğinin vurgulandığı raporda medyadaki çeşitlilik ve enerjiye rağmen gazetecilerin yargı tehdidiyle karşı karşıya kaldığı ifade edildi.

Raporda, terörizmle mücadelenin mazeret gösterilerek onlarca gazetecinin Ergenekon ve KCK davası kapsamında yargılanmadan hapse atıldığı ifade edildi ve benzeri görülmemiş genişlikte tutuklamaların, gizli telefon dinlemelerin, gazetecilerin haber kaynaklarını aşağılamanın medyada tehdit ikliminin yeniden oluşmasını sağladığı açıklandı.

RSF’nin sayfasında yer alan rakamlara göre Türkiye’nin 2002’den itibaren dünya basın özgürlüğü sıralamasındaki yeri şöyle:

2002: 100. sıra, 2003: 116. sıra, 2004: 114. sıra, 2005: 98. sıra, 2006: 100. sıra, 2007: 101. sıra, 2008: 103. sıra, 2009: 123. sıra, 2010: 138. sıra, 2011: 148. sıra

RSF 2011 Dünya Basın Özgürlüğü sıralamasının tamamı için tıklayınız.

(BBC)

HES’lerin dağların ve derelerin çocuklarına yaptıkları… – Emine Sonnur Özcan

Düşünün, Doğu Karadeniz’de içerisinden dere akan bir dağ köyünde dünyaya gelmişsiniz. Kulaklarınız, daha çevredeki sesleri fark etmeye başladığında, gürül gürül akan derenin ve rüzgârla uğuldayan ormanın sesiyle tanışmış… Bu tanışma yıllar geçtikçe bir tür kanıksamaya dönüşmüştür…  Sanki o sesler olmadığında sağırlaşacaksınızdır… Gözleriniz kezâ, dağların ve derenin o muhteşem görüntüsüne açılmıştır. Onların varlığı olmadan kendi varlığınızı tarif edemezsiniz.

Böyle bir köyde hayat akarken, siz dağa dereye; dağ dere de size akar… Onlarla sahici bir ilişki kurar, hemhâl olursunuz. Çevrenizi saran dağlardan, kışlık odununuzu, ineğinizin yiyeceği taze yaprakları, altına sereceğiniz kuru yaprakları edinirsiniz. Yolunu, pınarını, her bir köşesini elinizle koymuşçasına bilirsiniz. Ağaçların bebekliği, çocukluğu, gençliği ve hatta yaşlılığı zihninizde yer edinmiştir. Bazı ağaçlar sizin için bir başka özeldir… Altında oturup sohbet ettiğiniz, gülüp ağladığınız ağaçlardır onlar. Tırmanıp daldan dala ta zirvesine kadar çıkıp köyü kuş bakışı seyrettiğiniz ya da dalındaki kuş yuvasını gözlediğiniz… Dalından astığınız ipe kurduğunuz salıncakla tarifi imkânsız bir sevinç ve heyecanla sallandığınız… Veyahut gövdesinden sallanan çam sakızlarını büyük bir hevesle topladığınız ağaçlar…

Sonra hayvanlar, dağ hayvanları: Ayılar, domuzlar, çakallar, tilkiler, kurtlar, kuşlar, böcekler ve daha niceleri… Geyikler mesela, akşamüstleri karşınızdaki dağa sülalece gelip, âheste âheste otlayan geyikler görmüşsünüzdür… Akşam ezanı eşliğinde hep bir ağızdan avaz avaz bağıran çakal seslerini duymuşsunuzdur.  Ya da alacakaranlıkta göz göze geldiğinizde aniden uzaklaşan  muhteşem güzellikte çakallar… Annenizden, babanızdan, çevrenizden dinlediğiniz, dağdan inip ekinlere musallat olan domuz, ayı, çakal öyküleriyle büyümüşsünüzdür… Kısacası diyeceğim o ki dağlar,  eteklerinde hayat süren insanlar için bambaşka anlamlar yüklenmiştir… İnsanlar onların varlıklarına nispetle var olur, yaşarlar…

Dağ köyünün deresi bir başka fenomen, bir başka gerçekliktir. Evvela onun gürüldeyen sesi köyün kimliğini seslendirir: “Ben buradayım, bu köy de bendedir, benden akar tüm bu köyün hayatı!” der, âdeta. Köyün bir ferdi olarak, derenin üstündeki taş ya da tahta köprülerle onunla yakınlık kurarsınız. Köprünün tam ortasına gelip uzun uzun seyrettiğiniz olur mesela… Köpürdeyip sıçrayan tertemiz sularına hayranlıkla bakarsınız; koca koca taşları taşırken arada bir çıkarttığı tok seslere kulak verirsiniz… Yakınındayken yanınızdaki insanla birkaç ton daha yüksekten konuşmak durumundasınızdır. Aksi taktirde onun sesi ikinizin sesini de bastırır… Ona severek baktıkça, tertemiz sularında yıkanıp temizlenmiş gibi hissedersiniz kendinizi…

Yazları köyün çocukları bin bir çabayla derenin suları arasındaki büyük bir taşın altındaki küçük taşları oradan oraya taşıyıp kendilerine küçük havuzlar yaparlar. Alçaktan uçan uzun kuyruklu gri-beyaz dere kuşları eşliğinde  ilk yüzme, deneyimleri buralarda gerçekleştirilir. Ustalaşmış olanlar, büyük taşın üstüne çıkıp oradan suya atlarlar. Derede yüzmek büyük ustalık ister; ancak onun serin ve tatlı sularına dalabilmek bir başka güzeldir.  Diğer yandan, “dereye balığa gitme” de gençler için bir vazgeçilmez faaliyettir. Fındık ağacından hazırlanan oltalarla gençler, bazen evin yakınlarında bazen de dere boyunca balığa giderler. Tutulan alabalıklar “v”şeklindeki bir ağaç dalına dizilir. Akşamları ellerindeki balıklarla evlerinin yolunu tutarlar. Evde anne, abla ya da kardeş balıkları temizleyip tereyağında mis gibi kızartınca, olağanüstü bir ziyafet çekilir.

Derenin içindeki kumlar ve taşlar evdeki hayatın içine kadar taşınmıştır. Köyün evleri inşa edilirken dere kumu ve taşı kullanılır. Dereden insan eliyle çıkartılan malzeme inşaat alanına kadar taşınır. Eskiden imece usulüyle sırtta taşınırmış; ya da dereden inşaat alanına kadar insanlar ip gibi sıralanıp imece usulü, kum torbaları ve taşları elden ele verirlermiş… Sonraları teleferikler çıkmış, teleferik aracılığıyla taşınmış tüm bunlar evlerimize…

Çok daha eskiden, kara yollarının olmadığı yıllarda bir de “dereciler” varmış… Derecilik yapan adamların işi, kesilip dereye atılan büyük ağaç kütüklerini ellerindeki demir kancalı, uzun ve güçlü sopalarla yönlendirip dere boyunca sürmekmiş. Hayli zor olan bu işi yapan kişilerin köydeki sosyal konumları, şöhretleri büyükmüş. Anlaşılan günümüzde pilotlar nasıl gökyüzünün kahramanlarıysa, eskiden de dereciler derelerin kahramanlarıymış…

Dağlar gibi dereler de ait olduğu köylerin insanları için son derece yaşamsal anlamlar içeren yerler, varlıklardır. Onların bu insanların hayatlarında olmaması ya da gerçekliklerinin zedelenmesi, bir tür yaşamsal yoksunluk gibidir.

Doğu Karadeniz’deki bir köyün el değmemiş yaşamındaki dağların ve derelerin yerini böylece özetledikten sonra, günümüze uzanıp karşımızdaki manzaraya bakalım. Ben, son derece fecî bulduğum günümüz manzarasını kendi gözlemlerimle tasvir etmek istiyorum.

Üç sene öncesinde köyüme gittiğimde sahne sahne gördüklerimin sıkı bir trajediyi çağrıştırdığını söylemeliyim. İlçemiz Çayeli’den köyümüz Kaptanpaşa/Senoz yoluna girdiğimizde akşamın karanlığı düşmüştü. Yanımızdan akıp giden Büyük Dere’yi göremiyordum ama bir tuhaflık vardı…  Dere’nin sesi duyulmayacak kadar azdı… Devam edip evimize varıp da ertesi sabah olunca her zamanki gibi ilk işim evimizin dereye bakan arka bahçesine geçmek oldu. Yaklaşık 200-300 metre aşağımızdan akan dereye özlemle baktım… ve… öylece kalakaldım!… Dere benim derem değildi sanki!… Suları bir dere değil de cılız bir “yirmak” (bizim orada  dereye karışan küçük akarsulara “yirmak” denir) gibi akıyordu. Kulaklarımda uğuldayan sesinden eser bile yoktu!… Eve girip anneme derenin bu acıklı halinin sebebini sordum. Dedi ki: “kızım yukarılarda baraj yapılıyor, onun için sularını tutuyorlar derenin… ” Şok olmuştum!…

Dere kenarına indim. Baktım dere artık Büyük Dere değil, Küçük “Yirmak”! Üstelik içindeki o güzelim koca koca taşlar da yok olmuş. Çoğu yeri ciddî bir biçimde göle dönüştürülmüş… Öğrendim ki taşlar çıkarılıp taş ocağında parçalanıyor sonra da yeni yapılan sahil yolunda kullanılıyormuş. Daha fenası, dere boyunca bazı tabelalar gördüm: Anladım ki devletimiz, deremizin kumunu özelleştirmiş! Birileri gelmiş orada şantiyemsi yerler kurmuş ve derenin kumunu yerinden söküp söküp satıyor!… İnanamadım gördüklerime! Nasıl olurdu? Nasıl yaparlardı bunu bize?…

Ertesi gün evdekileri toplayıp dere boyunca yaylalara doğru yola çıktık. Mutsuz mutsuz akan güzel deremizle birlikte kara yolundan dağlardan dağlara aşıyorduk. Epeyce çıktıktan sonra bir baktım ki sağımda solumdaki dağların bağırları delinmiş! Koca koca, vahşî vahşî beton tüneller, dağlarımızın bağrından girmiş sırtından çıkmış! Yapılmak istenilen, çatallaşan derenin dağın bu yanındaki kolunu diğer yanında kalan koluyla birleştirerek yapılacak HES’in barajı için daha fazla su toplayabilmekti. Manzara korkunçtu! Ürküntü veriyordu insana! O güzelim, pırıl pırıl dağlar hem delik deşik olmuş; hem de tüm hafriyat dereye-bayıra yıkılmış, yığılmıştı!… Dağların ve derenin bir zamanlar içlerinde barındırdıkları hayatlar tecavüze uğramıştı. Rahatı huzuru bırakılmamıştı dağların, derenin… Ağlamak istedim…

Peki ama neden karşı çıkamamıştık? Neden Fırtına Deresi’nin sâkinleri gibi engelleyememiştik daha baştan?  Bir taraftan sürekli olarak açılan ve iptal edilen davalar… Diğer taraftan belki daha da önemlisi, köyün modern hayat şartları nedeniyle son yirmi sene içinde adım adım söndürülen hayatı; geçim yollarının bitmesi ve hızla verilen göçler… Esas sorunun bu son zikredilen göç meselesi olduğunu düşünüyorum. Evet, sade bizim dere değil, tüm Karadeniz dereleri sâkinlerini göçe kurban verdi. Gözden uzak olunca, gönülden de uzak olunurmuş… Nitekim Fırtına Deresi dışında hemen tüm Karadeniz dereleri HES’e teslim oldular. Galiba Fırtına’nın galip gelmesindeki iki büyük etken, Hemşinli bölge insanlarının bizim insanlarımıza göre biraz daha eğitimli dolayısıyla HES’lere karşı bilinçli olmaları ve Kaçkarların eteğindeki cennet mekân Ayder’in turistik varlığıdır. Ayder, yayla turizmi ve dağcılık, yaşayan varlıklarıyla  Fırtına Deresi’nde HES’e karşı direnmede ve devleti iknada önemli argümanlar olmuş olabilir… Diğer yandan Fırtına Deresi vadisinin milli park ilân edilmiş olması da çok önemli bir direnç noktasıdır.

Doğaya karşı özel bir hassasiyeti olan insanlar dışındaki büyük kitle için  HES’lerin inşâsı muhtemelen, birer enerji makinesi oluşturmaktan öte bir anlam taşımıyor… Dolayısıyla onlar, “çağımız enerji çağı” mottosuna sığınıp, verdikçe veriştiriyorlardır HES karşıtlarına… Çağın enerji çağı olduğu kesin; ancak enerji tüketiminin bir gelişmişlik ölçütü olarak görülüp teşvik edilmesinin hayatı, dünyayı ve insanlığı ne denli yaralamakta olduğu da başka bir kesinlik olarak karşımızda duruyor.

Yapılacak şey, deremizin ve dolayısıyla dağlarımızın üstündeki yıkıcı ellerin çekilmesini sağlayıp, eski huzura kavuşmanın mücadelesini vermektir. İnanıyorum ki tüm bu doğaya aykırı faaliyetler bugün durdurulursa, dağlar ve dereler küskünlüklerini üzerlerinden atıp kendilerini toparlamaya çalışacaklardır. Bizler, ait olduğumuz toprakların böylesine bir tacize uğramasına seyirci kalmamalıyız. Modern-kapitalist şehir hayatının esasında insanlığın en büyük düşmanı olduğunu anladığımız gün geri dönmek isteyeceğimiz topraklarımızı bıraktığımız gibi bulmak, eminim hepimizinin dileğidir.

 

İlgili yazı sonnurozcan.blogspot.com dan alıntılanmıştır.

 

Emine Sonnur Özcan

twitter.com/#!/eminesonnur

 

Balyoz Ekibi işbaşında: Behzat Ç.’ye bizden hanginiz bahsetti?

Behzat Ç.‘nin bu haftaki bölümünde Ankara’daki transseksüellere kötü muamelesiyle bilinen Emniyet’teki “Balyoz Ekibi” gündeme getirilince, söz konusu Balyoz Ekibi Ankara’da transseksüelleri çevirip “Behzat Ç.’ye Balyoz’dan kim bahsetti?” diye sordu.

KaosGL‘nin haberi şöyle:

Behzat Ç.’nin 48. bölümünde, Ankara’daki Asayiş Amirliğine bağlı “Balyoz Ekibi”nin trans kadınlara yönelik kötü muamele ve işkenceleri gündeme gelmişti.

Pembe Hayat’tan Selay T. dün gece ‘Balyoz Ekibi’nin Hoşdere Caddesi’nde Behzat Ç.’nin izini sürdüğünü açıkladı.

Selay, kaosgl.org’a yaptığı açıklamada; “’Balyoz Ekibi’ dün gece Hoşdere Caddesi’nde önümü kesti. Sonra ‘Sağa çekin ben yanınıza geliyorum’ dedim. Arabamı, arabalarının yanına çektim. Şakayla karışık bana tehditte bulundular. Behzat Ç.’ye Balyoz’dan kim bahsetti diye sordular. Ben de ‘İçinizde çürük elmalar yok mu?’ dedim. ‘Biz şimdiye kadar böyle bir şey mi yaptık’ diye sordular. Ben de isterseniz Ankara’daki bütün transların tanıklıklarını sizinle paylaşabilirim dedim. Trans kadınlara yaptığınız işkence ve kötü muameleyi ve transları nerelere attığınızı hepimiz biliyoruz dedim” diye konuştu. “Balyoz ekibi Ağustos 2001’de kuruldu, yani 11 senedir var” diye ekledi.

Balyoz “hayaldi” gerçek oldu!
LGBT örgütlerinin ‘Balyoz Ekibi’nin kötü muamelesini görünür kılma çalışmaları, üstü örtülü bir şekilde hep inkar edildi. Trans bireylerin yıllardır kendilerine yönelik işkence ve kötü muamelelerini dillendirdikleri ‘Balyoz Ekibi’ ilk kez Behzat Ç. dizisinde görünür oldu ve gündeme geldi.

Pembe Hayat Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Buse Kılıçkaya, dernek üyelerinden, polisin kötü muamelelerine ilişkin şikayetlerinin devam ettiğini dile getirdi: “Emniyet Müdürlüğü Balyoz’un varlığını hep inkar etti. ‘Balyoz Ekibi’nin asayişe bağlı bir ekip olduğu biliniyor. Ve trans bireylerin her alanda karşılarına çıkabiliyorlar. Behzat Ç.’de bu durum gündeme geldi. Öncesinde Balyoz’un yaptığı uygulamalar şöyleydi, kişileri çöplüklere ya da güvenli olmayan yerlere atıyorlardı. Artık trans bireyler örgütlü bir şekilde mücadele ettikleri için Balyoz’un işkencesi şekil değiştirdi, “Kabahatler Kanunu”na dayandırılarak trans bireylere para cezaları yazılmaya başlandı. Bunun yanında ‘Balyoz Ekibi’ trans bireyleri suçlu olarak gösteriyor ve hiçbir zaman translara saldıran transfobik saldırganlara ya da ‘Eryaman Çetesi’ gibi çetelere karşı bir şey yapmıyor” dedi.

Kurulduğu dönemde medyada geniş yer bulması üzerine Emniyet Müdürlüğü’nün varlığını inkar ettiği ’Balyoz Ekibi’ Behzat Ç. ile şehir efsanesi olmaktan çıktı ve gerçeklik kazandı.

Gana galibiyetle başladı

0

Afrika Uluslar Kupası D Grubu ilk maçında Gana, 10 kişi tamamlandığı karşılaşmayı Botsvana’yı John Mensah’ın golüyle 1-0 mağlup etti.

25. dakikada kullanılan köşe vuruşunda topu iyi takip eden Mensah, maçın tek golünün altına imza atarken, 67’de Ramatlhakwane’yi düşürünce son adam olarak kırmızı kart gördü.

10 kişi kalan rakibi karşısında baskı kuran Botsvana, aradığı golü bulamayınca, Gana sahadan üç puanla ayrıldı.

Gana ikinci karşılaşmasında Mali ile karşılaşırken, Botsvana’nın rakibi Gine olacak.

Libya’da Kaddafi taraftarları ayaklandı

0

Libya’nın Beni Velid kentinin kontrolünün yeniden devrik lider Muammer Kaddafi taraftarı silahlı kişilerin eline geçtiği bildiriliyor.

Bölgeden telefonla bilgi veren yerel bir yetkili, ağır silahlı Kaddafi yanlılarının muhalif askerlere saldırdığını, aralarında bir komutanın da bulunduğu 5 muhalifin öldüğünü, 30 kadar kişinin yaralandığını söyledi.

Olay üzerine kente giriş çıkışlar kapatıldı.

Başkent Trablus’un güneybatısında yer alan ve stratejik öneme sahip Beni Velid, 8 ay süren kanlı çatışmalar sırasında Kaddafi’ye destek vermişti.

Trablus’ta da paniğe sebep olan haber sonrası Libya İçişleri Bakanı Gevzi Abdülali bir açıklama yaparak kentteki saldırıyı Kaddafi yanlılarının düzenlemediğini söyledi.

Bakan, meselenin kent sakinleri arasındaki bir iç meseleden kaynaklandığını belirtti.

(en)

Mourinho Real Madrid’den ayrılıyor mu?

0

Jose Mourinho‘nun bazı futbolcuları ve tribünlerle yaşadığı gerilimin ardından Real Madrid‘den ayrılmaya hazırlandığı iddia edildi.

Mourinho, pazar günü Athletic Bilbao karşısında 4-1 kazanılan galibiyete karşın tribünlerin bazıları tarafından ıslıklanmıştı.

Maçın ardından önde gelen İspanyol gazetecilerden, AS gazetesi muhabiri Siro Lopez, Mourinho’nun sezon sonunda Madrid’den ayrılmaya karar verdiğini söyledi. Lopez, kaynağının da Mourinho’nun en yakınındaki isimler olduğunu belirtiyor.

Daily Telegraph, İspanya basınına atfen, Portekizli teknik adamla oyuncuları ve taraftarların bazıları arasındaki gerilimde bardağı taşıran damlanın Barcelona karşısında kaybedilen kupa maçı olduğunu yazıyor.

Real Madrid’le ligin zirvesinde yer alan ve parlak bir sezon geçiren Mourinho Barcelona maçlarında istediği sonuçları alamıyor.

Yarı finallerin ilk maçında Barcelona, 1-0 geriye düştüğü maçta deplasmanda Real Madrid’i 2-1 yenmişti.

İspanyol basınına sızan haberlere göre, bu maçın ardından Sergio Ramos, kaleci-kaptan İker Casillas ve Portekizli teknik adam arasında söz düellosu yaşandı.

İddialara göre, basında yer alan ve kendisini hedef alan haberlerde futbolcuların parmağı olduğunu ima eden Mourinho’nun çıkışıyla başlayan tartışma bardağı taşıran damla oldu.

Bu tartışma Real Madrid yanlısı Marca gazetesinde yer alırken, Daily Telegraph Mourinho’nun haberi yalanlamadığına dikkat çekiyor.

Ramos ise haberi yalanladı ve soyunma odasında çatlak olmadığını söyledi.

Mourinho, İspanyol basınında Portekizli yıldız Pepe’nin Barcelona maçında Messi’yi sakatlamaya dönük hamlesi nedeniyle de eleştiriliyor. Pepe, olayda kasıt olmadığını savundu.

Portekizli teknik adam ise taraftarların bazılarının kendisini protesto edip ıslıklamasından rahatsız olmuş görünmüyor. Bilbao maçından sonra konuşan Mourinho, ”Sorun değil. İlk kez başıma geliyor, ama herşeyin bir ilki vardır” dedi.

Mourinho: Beni biçmişsiniz basında.

Ramos: Hayır bayım, siz sadece gazetelerde yazılanları görüyorsunuz, söylediklerimizin tamamını değil.
Mourinho: Tabii, çünkü siz İspanyollar dünya şampiyonusunuz, basındaki dostlarınız da sizi koruyor, kaleciniz gibi.
Casillas: (tartışmanın içinde değil, ama duyunca lafa giriyor) Bayım, burada insanların yüzüne karşı söylenir ne söylenecekse..
Mourinho: (Barcelona maçında) ilk golde neredeydin Sergio?
Ramos: Pique’yi marke ediyordum…
Mourinho: Puyol’u marke etmen gerekirdi..
Ramos: Ama bizi Pique’yle engellemeye calışıyorlardı, markajı değiştirmeye karar verdik.
Mourinho: Ne bu, şimdi de teknik direktörcülük oynamaya mı karar verdiniz?
Ramos: Hayır, ama maçlardaki duruma göre markajı değiştirmeniz gerekir. Siz futbolculuktan gelmediğiniz için bunun bazen yaşandığını bilemezsiniz.

(BBC)

Dink kararına HSYK’dan soruşturma

Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK), Hrant Dink‘in öldürülmesine ilişkin davaya bakan İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Rüstem Eryılmaz ile Cumhuriyet Savcısı Hikmet Usta hakkında inceleme yapılmak üzere kurul müfettişi görevlendirilmesine karar verdi.

HSYK Genel Sekreter Yardımcısı Neslihan Ekinci tarafından yapılan açıklamada, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Rüstem Eryılmaz ve İstanbul Cumhuriyet Savcısı Hikmet Usta hakkında, “Dink davası Hakimi: ‘Örgüt yok diyemem, ama’…”, “Örgüt yok diyemem, ama…”, “O Hakim konuştu”, “Savcı: Örgüt için fazlasıyla delil var”, “Savcı: Örgüt de var, fazlasıyla delil de ancak mahkeme bunları incelemedi”, “Dink davasında skandal”, “Unutkanlığın böylesi” başlıklı haberler ile diğer çeşitli basın ve yayın organlarında çıkan haberlerin ihbar kabul edilmesi nedeniyle inceleme başlatıldığı kaydedildi.

Açıklamada, “İnceleme sonucunda; İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Rüstem Eryılmaz ve İstanbul Cumhuriyet Savcısı Hikmet Usta hakkında ihbar kabul edilen ilgili açıklamalar nedeniyle inceleme yapılmak üzere Kurul müfettişi görevlendirilmesi hususunda Kurul Başkanına teklifte bulunulmasına oy birliği ile karar verilmiştir” ifadelerine yer verildi.

“Nefret suçları yasası istiyorum” – Mahmut Övür

Son günlerde Hrant Dink davası ve Anıl Çeçen‘e ilişkin yazılar nedeniyle çok sayıda mail aldım. Düşünce özgürlüğüyle, ırkçılığı ve nefret suçunu birbirine karıştıranların sayısı hiç de az değil.
Neden böyle olduğunu az çok biliyoruz. Neredeyse yüzyıldır egemen düşünce bu topraklara hep nefret tohumları ekti.
Azınlıklar yok sayıldı, Kürtler inkâr edildi, farklı etnik ve dini yapılar, cinsiyetler ötekileştirildi.
Devletin genetiğine işleyen bu tavır, siyasetten sokaktaki insana her kesimi zehirlemiş durumda.
İşin en sevindirici yanı ise devlet destekli bu zehirli düşüncelere toplumun büyük çoğunluğunun sıcak bakmaması…
Geçmişte azınlıklara, farklı toplum kesimlerine yapılan bütün o saldırıların arkasında hep kirli devlet dediğimiz o yapı var.
Dersim’den 6-7 Eylül olaylarına, K.Maraş’tan Malatya Zirve cinayetine, Dörtyol’daki kışkırtmadan Selendi’de roman vatandaşlara yönelik linç girişimine bakın, hepsi aynı devlet içi örgütlenmelerin eseri…
Şimdi geçmişimizdeki bu kirli olaylardan kurtulmak istiyoruz.
Kolay olmadığını biliyoruz. Ergenekon’la 12 Eylül darbesiyle, internet andıçlarıyla hesaplaşma olayın sadece bir yanı… Asıl yapılması gereken eğitimden siyasete, medyadan edebiyata sinen o ırkçı, ötekileştirici nefret suçu yaratan zihniyetle mücadele… Kanserli hücre gibi her yanımızı saran bu nefret suçuyla yüzleşmeden, sağlıklı bir toplum olmak zor.
İşte bu suçla mücadele etmek için Türkiye’nin çok sayıda sivil toplum örgütü bir araya geliyor ve önemli bir kampanya başlatıyor: “Nefret suçları yasası istiyorum…”
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) katılımcısı 56 ülkenin 34’ünün mevzuatında nefret suçlarına ilişkin yasal düzenleme var ama Türkiye bu ülkeler arasında değil.
Aralarında İnsan Hakları Derneği, Alevi Bektaşi Derneği, Roman Gençler Derneği, Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe gibi çok sayıda derneğin bulunduğu platformcular şu çağrıyı yapıyor:
“Toplumun bütününü tehdit eden, toplumsal dokuya onarılması güç biçimde zarar veren nefret suçları hakkında en kısa sürede evrensel insan hakları ölçütlerine ve uluslararası örneklere uygun yasal düzenleme yapılmalıdır.”
Gelecek kuşaklar için, bu sese sadece kulak vermekle kalmayıp destek verelim.

Mahmut Övür – Sabah

Van Gogh yeni sahibini arıyor

Van Gogh‘un “Saint-Remy Şapeli” adlı tablosu, açık artırma ile yeni sahibine kavuşacak.

Hollandalı izlenimci ressam Vincent Van Gogh’un (1853-1890) “Saint-Remy Şapeli” adlı tablosu, açık artırma ile yeni sahibine kavuşacak.

İngiltere’nin başkenti Londra’daki Christie’s müzayede evinde 7 Şubat’ta yapılacak açık artırmada yeni sahibini bulacak olan tablonun 6 ila 8,5 milyon avro arasında bir fiyata satılması bekleniyor.

“Empresyonist ve Modern Sanat” adlı açık artırmada satışa çıkarılacak tablo, geçen yıl Mart ayında hayatını kaybeden efsanevi oyuncu Elizabeth Taylor’un koleksiyonunda yer alıyordu.

Taylor’ın babası Francis Taylor, Van Gogh’un bu eserini yine Londra’da 1963’te Sotheby’s müzayede evinden 257 bin 600 dolara kızı için satın almıştı.

Taylor’ın koleksiyonundaki 38 önemli resim de müzayede evinin açık artırmasına çıkıyor.

Açık artırmada Fransız ressam Edgar Degas’ın “Askılarını Ayarlayan Dansçı” adlı tablosunun ise 3,6 ila 4,7 milyon avroya satılması bekleniyor.

(Ajanslar)

Yumurta başına 44 ay hapis!

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün İstanbul Üniversitesi’ni ziyaret ettiği sırada üzerinde 3 adet yumurta çıkan İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 2. Sınıf Öğrencisi Yiğit Ergün gözaltına alınmıştı.

Ergün kendisini gözaltına almak isteyen polisle arbede yaşayınca “Hakaret ve Görevi Yaptırmamak İçin Direnme” suçlamasıyla hakkında 4 yıl 6 aydan 11 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı. Yiğit Ergün ile arkadaşları açılan davayı üniversite önünde protesto etti.

14 Aralık 2011 tarihinde Cumhurbaşkanı Gül, İstanbul Üniversitesi’ni ziyaret etmişti. İddiaya göre, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 2. Sınıf Öğrencisi Yiğit Ergün, protesto amacıyla çantasına 3 adet yumurta koydu. Ergün’ün, çantasındaki yumurtalarla içeri girerken polis tarafından üstü arandı.

Bu sırada çantadaki yumurtalar bulundu. Polis, Ergün’ü gözaltına almak istedi. Ancak Ergün direnince, polisle arasında arbede yaşandı. Ergün gözaltına alındı. Hakkında “Hakaret ve Görevi Yaptırmamak İçin Direnme” suçlamasıyla 4 yıl 6 aydan 11 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Bu durumu protesto etmek amacıyla Ergün ve arkadaşları İstanbul Üniversitesi önünde toplandı.

“PİŞMAN DEĞİLİM, ŞİMDİ OLSA YİNE YAPARDIM”
Üzerinde yumurta bulundurduğu için gözaltına alındığını ve bu yüzden aleyhinde dava açıldığını savunan Ergün “Pişman değilim. Yumurtaları o zaman atamamıştım. Ama içeriye girmiş olsaydım atardım. Bunu inkar etmiyorum. Şimdi olsa yine yapardım. Ülkemizde 500 öğrenci tutuklu. Ben tutuklanmaktan korkmuyorum” dedi. Aleyhinde açılan dava için ise “Hrant Dink’in katilleri 5 yıl hapis yattıktan sonra çıkıyor. Ben 3 tane üzerimde yumurta bulundurduğum için bu kadar ceza alıyorum. Bu da ileri demokrasinin palavrasını ortaya çıkarıyor” diye konuştu.

“ÖĞRENCİLERE SÖZ HAKKI VERİLSİN”
Yiğit Ergün’ün annesi Aynur Ergün ise herkesin demokratik yollarla hakkını aramasını ve bunun kısıtlanmaması gerektiğini belirterek “Çocuklara gözaltı değil, söz hakkı verilsin” dedi.

“3 yumurtaya 11 yıl, 11 yıl yetmez. Bizi de alın, memleketi kurtarın” yazılı pankart taşıyan öğrenciler “Bunlara yetmez ama daha fazla yumurta” diye slogan attı. Kendilerini “Öğrenci Kolektifleri” olarak tanıtan grup, eylemlerinin ardından üniversite önünde mini bir tiyatro yaptıktan sonra olaysız bir şekilde dağıldı.

(Ajanslar)