Ana Sayfa Blog Sayfa 4835

Herkesin tarihi kendine göre – Bekir Ağırdır

Diyarbakır Saraykapı’da toprak altından insan kemikleri çıkıyor hergün. Haberlere göre hem kar yağışı nedeniyle hem de işçilerin psikolojileri bozulduğu için kazıya ara verilmiş. 

Markar Esayan soruyor: “Acaba o cesetler kimin? Stres var. Kürtlerin mi? Kürtlerin ise hangi Kürtlerin? 1990’larda ölenlerin mi, 1980’lerde ölenlerin mi, 1920’lerde ölenlerin mi? Maazallah, 1915’te en büyük katliamın yapıldığı yer olduğuna göre, Diyarbakır, cesetler Ermenilerin çıkarsa ne yapacağız?” 

Bu doğru bir soru. Üstelik bu soruyu anlamlı kılan bir tarih bakışı ve anlayışı var bu ülkede. Hatta farklı tarihler var farklı siyasi duruşlara göre.

Ölçünün, kriterin ne olduğuna göre değişiyor o farklı tarih bilgileri ve anlayışları. “Yaşanan tarih” var örneğin bir de “yazılı olan tarih” var. “Hatırlanan tarih” var bir de “hatırlanmak istemeyen tarih” var, bir başka kritere göre. “Siyasallaşan tarih” ve “siyasallaşmamış tarih” ayrımı da açıklayıcı bazı meselelerde.  Bu farklılaşmaları çoğaltabiliriz.

Bana göre en açıklayıcı olanlardan birisi ise farklı siyasi damarların başlangıç tarihi ve bitiş tarihi farklı olan tarih kabulleri.

Siyaseten farklı tarihler

Cumhuriyetçilere, ulusalcılara göre tarih 1919’dan başlıyor. Öncesi yaşananlar ise kötü, geri, o nedenle bizim tarihimiz olmayı hak etmiyor. Unutmak, unutturmak, yok saymak en iyisi. Bizim tarihimiz modernleşmenin, laikleşmenin tarihi!

Dindarlara göre tarih bu topraklarda İslamiyet’le başlıyor. Arada, Cumhuriyet döneminde onlar kenarda, mağdur ve mazlumdular, tarihleri yalnızca inançları için uğradıkları eziyet ve zulümden ibaret, şimdi son yılların etkin aktörü olarak yeni tarihlerini yapmakla ve yazmakla meşguller.

Türkçülerin, ülkücülerin tarihi biraz daha uzun geçmişten başlıyor. Orta Asya’dan Göktürklerden başlayıp bugüne gelen, 16 devlet kuran ama 15 devlet batırmayan (onları dış mihraklar ve dış dinamikler sona erdirdi çünkü) zaferler ve kahramanlıklar tarihi. 

Üç siyasallaştırılmış tarihin ortak paydası “devlet”. Devletin yanlarında olduğu veya devlete hakim oldukları sürece kendi tarihlerine de hakimler.

Devlet ise üçüne de sahip. Üçünden de seçmece bir devlet tarihi üretmiş. Kendini yeniden üretmesine yaradığı sürece üç tarih yaklaşımından da işine gelen olayları, kişileri, ritüelleri, sembolleri almış dördüncü bir sentezlenmiş, yeniden kurgulanmış bir tarih üretmiş.

Bir de Anadolu’nun kendi tarihi var hala tam sahibini bulamamış, Hititler, Truva,  veya Bizans gibi. Ve hatta Selçuklular bile. Onlarla şimdilik turistik getirileri kadar ilgileniyor ve sahipleniyoruz.

Gerçek nerede?

Gerçek ise oralarda bir yerlerde hep var, değişmeden, değiştirilemeden. Kimi zaman toprak altından fışkıran kemiklerde, kimi zaman hala belleğini yitirmemiş bir Dersimli ananın feryadında, kimi zamanda ağıtlarda, masallarda, atasözlerinde, mektuplarda, fotoğraflarda. Ve elbette arşivlerde ama arşivler devletin kontrolünde olduğu için istenilen dönem, istenildiği kadarıyla ve istenilen tarihçilere açık henüz. 

Bu farklı tarih kabullerinin sorunu yalnızca belirli dönemleri sahiplenmeleri değil. Daha da önemlisi hepsinin ortak yanlışı “insansız bir tarih” algıları oluşu. Özne insan  olmayınca da vicdan da ahlak da yok. Olaylara ve meselelere vicdani ve ahlaki ve de elbette bilimsel kodlar olmadan kendi pozisyonunuza uygun eksik bilgi, siyasi tavır ve tutumlar var.

Tıpkı Dersim gibi. Dersim’de katledilenler Alevi oldukları için mi, Kürt oldukları için mi, mürteci oldukları için mi katledildiler sorusunun cevabı farklı siyasetlerin tarih bilgilerine ve kabullerine göre farklı. Başbakan’ın özrü de bu nedenle toplumsal ve siyasal kabul görmedi.

Bu tuhaflık içinde Saraykapı’da kemikler çıkınca ne yapacağımızı bilemedik çoğunlukla. O kurbanlar kim, kimin tarafından oldukları bilinmeden pozisyon almak, tepki göstermek de olmazdı. Nitekim herhangi bir infial, kamuoyu tepkisi oluşmadı. Hatta BDP bile hala yeterince tepki göstermiş değil.

Bu nedenle 27 Nisan, 28 Şubat, 12 Eylül’e takılıp kaldık, daha geriye gidemiyoruz. Ne tarih bilgilerimizin yanlış ve kurgulanmış olduğu ne de gerçeklikteki paylarımız, suç ortaklıklarımız ortaya çıksın istiyoruz. 

Doğrunun ve gerçekliğin peşinde olması gereken üniversitelerimiz ve medyamız da hem devletin suç ortağı olduğu için hem de siyasallaştırılmış bu farklı tarihlerin üreticisi ve çoğaltıcısı olduğu için daha epey bir zamana ihtiyaç var galiba gerçek tarihimizi öğrenmeye. 

Bekir Ağırdır – www.t24.com.tr

“Milli Gazete”‘den heyken yıkma kampanyası

Milli Gazetecileri tahrik eden heykel saldırıya uğradıktan sonra.

Edirne’de dinci çevreler, Türk Kadınlar Birliği Edirne şubesi tarafından Cumhuriyet’in 80. yılı anısına Fatih mahallesine yapılan “Özgür ve Çağdaş Kadın” heykelinin kaldırılması için çalışma başlattı. Milli Gazete’nin haberinde; “başörtüsünü atan erotik” kadın heykeliyle çağdaşlık kisvesi altında Türk halkının manevi değerleriyle alay edildiği savunularak heykelin yıkılması için kampanya başlattı.

Milli Gazete’nin üst başlığında “Çağdaş yobazlığı yansıtan bu heykel serhat şehri Edirne’ye yakışmıyor” dediği ve “Yobazlığın Heykeli” başlıklı haber şöyle:

“Osmanlı’ya 92 yıl başkentlik yapmış olan serhat şehri Edirne’de milletimizin manevi değerleriyle alay edercesine Türk Kadınlar Birliği tarafından çağdaşlık kisvesi altında ‘Başörtüsünü atan erotik kadın heykeli’ dikildi. Sivil toplum kuruluşları ve vatandaşlar, adeta Çağdaş Yobazlığın yansıması olan bu heykelin Edirne’ye yakışmadığını ve derhal kaldırılmasını istiyor.

Haberde halkın heykeli daha önce yıktığını ama heykelin tekrar yerine konduğu da özel olarak belirdiliyor.

Sabah-ATV’ye üç teklif geldi

Sabah-ATV’nin satış sürecinde TPG, News Corp ve Time Warner Group tekliflerini verdi.

Çalık Holding bünyesindeki Turkuvaz Medya Grubu’nun sahibi olduğu ATV ve Sabah Gazetesi’nin satış süreci ile ilgilenen yatırımcılardan Texas Pasific Group (TPG), Rupert Murdoch’ın sahibi olduğu News Corp ve Time Warner Group tekliflerini sundu.

Çalık Holding bünyesindeki Turkuvaz Medya Grubu’nun sahibi olduğu ATV ve Sabah’ın satışı için yatırım bankası Goldman Sachs yetkilendirilmiş ve ilk tekliflerin 18 Ocak’a kadar alınacağı belirtilmiş, ancak daha sonra bu tarih Ocak ayı sonuna kadar uzatılmıştı. ATV ve Sabah ile ilgilenen yatırımcılar arasında teklif verenlerin dışında KKR Co ve Alman RTL de yer almıştı.

Sürece yakın bir kaynak, “TPG, News Corp ve Time Warner tekliflerini verdi. TPG’nin oldukça agresif olduğunu biliyorum” dedi.

Aynı kaynak, Çalık Grubu’nun medya varlıkları için istediği fiyatın 1 milyar doların üzerinde olduğunu belirterek, gelen tekliflerin de bu civarda olduğunu söyledi ve satış sürecinin Şubat ayı içinde tamamlanabileceğini kaydetti.

1.1 MİLYAR DOLARA ALMIŞTI
Aralık 2007’de Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun satışa çıkardığı Sabah-ATV ihalesini 1.1 milyar dolarla Çalık Grubu’nun şirketi olan Turkuvaz kazanmış ve devir Nisan 2008’de gerçekleşmişti. Çalık Holding, Sabah-ATV satın almasının finansmanı için Nisan 2008’de 750 milyon dolar tutarında kredi almıştı.

Sürece yakın diğer bir kaynak ise “KKR’ın süreçten çekildiğini, Time Warner Group’un da teklifini verse de ilgisinin oldukça azaldığını biliyoruz. TPG ve News Corp daha ilgili görünüyor” dedi. Aynı kaynak, tekliflerin Çalık’ın beklentilerinin altında kalabileceğini ve bu durumda satış sürecinin askıya alınma olasılığının yüksek olduğunu söyleyerek şöyle devam etti:

“ATV ve Sabah için satış süreci başlatıldıktan sonra EBITDA’da (faiz ve vergi öncesi kar) bir yeniden değerlendirme yapıldı ve daha önce iki şirket için 175 milyon lira olarak hesaplanan EBITDA 85 milyon liraya geriledi. Bu da 12 ya da 15 çarpan ile hesaplansa bile gelecek tekliflerin Çalık Grubu’nu tatmin etmekten uzak kalacağını gösteriyor. Murdoch’un teklifinin 1 milyar dolar civarında olduğu belirtiliyor, ancak bu rakam bile Çalık Grubu’nun beklentisini karşılamayabilir. Bu şartlar altında Çalık Grubu süreci soğutarak, beklemeyi tercih edebilir” dedi.

Sürecin içinde yer alan bir başka kaynak ise üç yatırımcının tekliflerini geçen hafta verdiğini belirterek, “Bugün ya da yarın bir geri bildirimde bulunulmasını bekliyoruz. Teklif verenler kısa bir liste” dedi.

(Ajanslar)

Dünyayı kurtarmak neden bu kadar zor? 10 sebep – Tuğçe Tuğran

Çevre sorunları ile ilgili tartışmalarımız genelde kısa vadeli, birbirini suçlayıcı ve duygusal tavırların esiri oluyor. Bunun çok meşru bir sebebi var: önümüzde bir sorun varsa ve biz onu hemen çözmek istiyorsak, bu sorunun kaynağını bulup, buna karşı savaşıyoruz. Bunu da tutkuyla yapıyoruz çoğu zaman, duygusallığımız bundan.

Yine de zaman zaman, bir adım geri çekilip, olayın tamamına biraz uzaktan bakmanın, resmin genel hatlarını görmenin çok yararlı olduğunu düşünüyorum. Bu bir düşünce yapısı getiriyor çünkü: bir yemek tarifi öğrenmek yerine, yemeğin pişme süreci ile ilgili kimsayal kuralları öğrenmeye benziyor. Kimsayal kurallar değişmiyor çünkü: deneyeceğiniz her yemek tarifi, o kurallara bağımlı.

Peki bunu çevre sorunları konusunda nasıl yapabiliriz? Gezegenimiz alarm veriyor. Bu konuda bir şeyler yapmazsak, her şey daha da kötü olacak üstelik. Bunu hepimiz biliyoruz. İnsan eliyle yıkıma uğramamış tek bir yer kalmadı dünyada.  Bilim insanları her yıl raporlar yayınlıyor, biricik evimizin sağlığının kötüye gittiğini resmi olarak açıklıyorlar.

Peki neden hiçbir şey değişmiyor? İşte bu konuda düşünmek çok önemli. Çünkü bir şeyleri değiştirebilmenin tek yolu, neden böyle kemikleşmiş, hiç değişmezmiş gibi durduklarını keşfetmek.

Bunu yapabilmek için önce bir uluslararası ilişkiler teriminden bahsetmek gerek. Rejim teorisi. Rejim teorisi devletler arasında işbirliğinin mümkün olduğunu savunan bir yaklaşım. Yani uluslararası ilişkilerin başlıca kuralının çatışma/mücadele olduğunu öngören realist okula bir alternatif oluşturuyor.  Buna göre dünya, bağımsız devletlerden oluşan anarşik bir düzen içinde de olsa, rejimler yoluyla, bu anarşik düzende geçici veya kalıcı işbirlikleri oluşturulabilir.

Bir rejimden bahsedebilmek için, ortada belli kurallar, normlar, prensipler, kurumsal bir yapı ve bir yol yordam olması gerekiyor. Bunların bir araya gelmesi, en genel anlamda bir standart yaratıyor. Bu standart, devletlerin hareketlerini belirliyor, aktörlerin davranışlarını öngörmeyi kolaylaştırıyor ve ortak bir amaca hizmet ediyor. Böylece bir güven ortamı oluşuyor. Bu güven ortamında devletlerin farklı konularda anlaşmaya varmaları daha kolay oluyor. Bunu trafiğe benzetebiliriz: kırmızı ışıkta durmak, bir yayanın karşıdan karşıdan karşıya geçmesi, sollama yapmak: bunlar ancak bir güven ortamında mümkün. Trafikteki diğer aktörlerin de sizin gibi davranacağına olan inancınız, bu inancın herkes tarafından paylaşılması, binlerce arabanın sorunsuzca, düzenli bir şekilde yol alabilmesine sebep oluyor.

Peki konu çevre olunca, her şey trafikteki kadar kolay mı gelişiyor? Tabii ki, ve ne yazık ki hayır. İşte bunu nedenleri konusunda düşünmek oldukça ilginç.

Çok sayıda çevre rejimi var: Ozon Rejimi, İklim Değişikliği Rejimi, Okyanus Rejimi….Fakat bunların, birkaç istisna hariç hiç de iyi işlemediğini görüyoruz. Bunun başlıca sebeplerini sıralayalım:

1-Sistemik/Yapısal engeller. Tabii ki, realistler buna hak verecek: uluslararası ilişkiler sistemi, anarşik bir yapı. Yani herkesin üzerinde egemenliği olan bir güçten yoksun. Diğer aktörlerin hareketlerini kontrol etme yetisi olan bir gücün yokluğu, Thomas Hobbes gibi düşünürler için aynı zamanda adaletin de yokluğu demek: güçlünün istediğini yaptığı bir sistem bu. Adaletin olmadığı bir ortamda aktörleri işbirliğine yöneltmek oldukça zor. Ne yazık ki, çevre sorunları küresel bir işbirliği gerektiriyor, çünkü doğanın kaynaklarını paylaşıyoruz. Nehirlerimiz ulus devletin sınırlarını tanımıyor, atmosfer kimin hava sahasında olduğunu umursamıyor. Okyanusların kirlenmesi, hepimizin sorunu. İşte ilk engel bu: ulus devlet sistemi, doğası gereği küresel işbirliği gerektiren çevre konularına çare bulmakta aciz kalıyor.

2-Prosedür’den kaynaklanan engeller. İlk engelin bir uzantısı olarak, her devlet ne kadar işbirliği yapacağına, ortak bir çözüm için masaya ne koyacağına kendisi karar veriyor. Bir rejim oluşturmak için, herkesin katılımı gerekli olduğundan, çıtayı hep en tembel katılımcı belirliyor. Bu da çevre konusunda oldukça belirgin bir sorun: sunduğunuz öneri ne kadar ilerici, ne kadar iddialı olursa, kabul edilme şansı o derece azalıyor. Kyoto Protokolü karbon emisyonlarını 100% azaltmayı dayatsaydı, kaç katılımcısı olurdu?

Burada ikinci bir sorun daha var: zaman aralığı. Çevre konusunda bir sorunun belirlenmesi ile bu konuda ortak bir politika oluşturulması arasında genelde uzun bir süre farkı oluyor. Bugün tartışılan iklim değişikliği yeni bir konu değil. 70’li yıllardan beri bu konuda yazıp çizen bilim insanları var. Buna rağmen, ilk iklim değişikliği konferansı 1992 yılında yapıldı. Dikkat edin, herhangi bir karardan bahsetmiyorum. Sadece ilk konferans. 1995 yılından beri taraflar her yıl toplanmaya devam ediyorlar. 19. zirve 2012 yılında Qatar’da yapılacak. Bu arada karbon emisyonları durmadı, atmosferde birikmeye devam ediyorlar.  70’lerden bu yana geçen her gün zarar hanemize yazılıyor.

3-Uygun koşulların yokluğu. Etkin bir rejim için uygun koşulların oluşması şart. Tehdit yeterince ciddi olmalı ve kamuoyu bu ciddiyeti anlamış olmalı. Günümüzde hala küresel ısınma diye bir şeyin olup olmadığı tartışması ortak bir zemin oluşturulmasına engel oluyor. Bir başka olmazsa olmaz da güven ortamı. Buna ortaklaşa hareket sorunu diyebiliriz. Diğer tüm aktörlerin de kendisi gibi davranacağına emin olmadan, kimse elini taşın altına koymaya istekli değil.

Doğanın Doğası

Yukarıda engeller, çevre sorunlarına özgü değil. Fakat çevre sorunlarına özgü bazı durumlar, ne yazık ki işleri iyice içinden çıkılmaz hale getiriyor.

4-Bilimsel karmaşıklık. Çevre sorunları ile ilgili bilgileri bilim dünyasından alıyoruz. Atmosferin, okyanusların, toprağın durumunu, bize onlar anlatıyorlar. Tehlike sinyallerini onlar fark ediyorlar. Fakat ne yazık ki, bilimin dili, her gün konuştuğumuz dile benzemiyor. Teknik terimlerle dolu, uzmanlık gerektiriyor ve son derece karmaşık. Bu karmaşıklık, bize ve siyasi aktörlere fazla geliyor veya kulak tıkamak için bahane oluşturuyor. Bireyler için de durum farklı değil: günümüz düşünürlerinden Slavoj Zizek, bu konuyu çok güzel özetliyor. Şuna benzer bir şey söylüyor: ‘Bilim insanları bize dünyanın sonunun geldiğini, buzulların eridiğini ve ekosistemlerin çökmekte olduğunu söylüyor. Ve biz tüm bunlara inanmak istiyoruz. Fakat sonra bahçeye çıkıyoruz, her şey aynı geliyor gözümüze. İşte güneş parlıyor, çiçekler açmış, kuşlar hala burada….Sanki her şey aynı. Sorunları unutuyoruz’. Gerçekten de doğru, gözümüzün gördüğü ile bize sunulan karmaşık ve korkutucu resmi bağdaştırmak çoğumuz için imkansız.

5-Ekonomik ve siyasi çıkarlar. Gerçekten de kimse, ‘hadi bugün gideyim de çevreyi kirleteyim’ diye güne başlamaz. ‘Bugün biraz para kazanayım veya oylarımı artırayım’ deriz çoğu zaman. Çevreyi kirleten, bizim çevreyi kirletme isteğimiz değil, bununla ilgisiz görünen başka başka konulardaki davranışlarımızdır. Çevreyi korumak, siyasi ve ekonomik çıkarlara ket vurmak anlamına geldiğinde, ne yazık ki çevre her zaman kaybeden taraf oluyor.

6-Davranış şeklimiz. Bu hem ülkeler hem de bireyler için geçerlidir. Doğanın bize sunduklarını kullanır, ama bunun için bir bedel ödemek istemeyiz. Ucuz uçak biletleri ile seyahat etmek bizi mutlu eder: bunun için çevrenin ödediği bedeli görmezden geliriz. Bizim ödemediğimiz, bilete dahil olmayan bir bedel vardır aslında: işte onu, çevre ödemektedir. İstihdam güvenliği, modern hayatın sürdürebilmesi ve para kazanabilmek, vazgeçilmez kabul edilen şeylerdir. Buna en güzel örnek, her zaman kullanılan ‘iyi de bu insanlar nasıl para kazacak?’ sorusudur. Çoğu zaman da bu haklı bir sorudur bu. Çok önemli bir şeye işaret eder: bir rejim oluşturabilmek için, insanların ve devletlerin çıkarlarının güvence altına alınması gerekir.

7-Ödenecek bedellerin farklılığı ve karşıtlığı: Bir önceki maddeyle yakından ilgili bir durum: enerji devrimi buna en güzel örnek. Yenilenebilir enerji konusunda, hiç petrol rezervi olmayan bir ülke ile Suudi Arabistan’ın çıkarlarını birleştirmek çok zordur. Suudi Arabistan, güneş enerjisine geçiş olduğu anda, en büyük gelir kaynağını kaybedecek: toplumsal, ekonomik ve siyasi bir sorunla karşı karşıya kalacak. Bunun karşısında küçük ada ülkeleri var: onlar da karbon emisyonlarının neden olduğu iklim değişikliği yüzünden yerleşim alanlarını kaybedecekler: tüm tarihleri, ev diye bildikleri adaları, sular altında kalacak. İçinden çıkılması zor bir iş. Hem Suudi Arabistan’ın, hem de Vanuatu adasının isteklerini karşılayabilir miyiz?

8-Kısa vadeli düşünme alışkanlığımız. Bundan da yine hem devletler hem de bireyler muzdarip. Çevre sorunları uzun vadeli çözümler gerektiriyor. Ama bu uzun vadeli çözümleri hemen hayata geçirmek gerekiyor: bugünün parası, bugünün kaynakları ve bugünün sinirli seçmenleri ile. Siyasi kariyerini belki sonucunu bile görmeye ömrünün yetmeyeceği bir proje için tehlikeye atma erdemine sahip kaç politikacı tanıyoruz? Peki biz, çocuklarımıza yaşanabilir bir dünya bırakabilmek için, bugün keyfini sürdüğümüz konforlardan vazgeçmeye hazır mıyız?

9-Doğanın düzeni. Doğanın işleyişini anlamaya yeni yeni başladık. Modernite bize doğanın bölümlere ayrılabilen, izole parçalardan oluşan, kontrol edilebilir bir şey olduğunu öğretti. Ama modernite yanılıyor. Doğa doğrusal olmayan bir sistemle işliyor, sebep sonuç ilişkilerini görmek son derece zor. Her şey, nefes alan her şey birbirine bağımlı ve hepsinin bir görevi var. Bir değişkeni çıkarmak, tüm denklemi etkiliyor. Arıların neden kaybolduğunu bulmak hiç de kolay değil. Bir yerlerde bir gemi batıyor, yıllar sonra başka bir yerde bir canlı türü nüfus patlaması yaşıyor, bu iki olay aslında birbirine bağımlı, ama bağlantıyı görmek çok güç. Bu da harekete geçmemizi engelliyor.

10-Temel inanç farklılıkları. Doğa her kültüre farklı bir şey ifade ediyor. Japonlar için balık yemek, Norveçliler için balina avlamak, kimliklerinin bir parçası. Amerikalılar yaşam tarzlarını korumak istiyorlar: garajında üç araba olan bahçeli banliyö evleri, onlar için Amerika’yı simgeleyen şey.  Tüm bu farklılıkları bir temelde birleştirmek çok zor.

İşte bu 10 sebep birbirleri ile farklı şekillerde etkileşerek önümüze küçük veya büyük engeller çıkarıyorlar. Umutsuz mu görünüyor? Sorunun cevabı başka başka tartışmalar getiriyor. Görünen o ki doğa ne kadar karmaşık olduğunu kanıtlamaya devam ediyor.

1) Konuyu daha ayrıntılı okumak isteyenler Axelrod’un derlediği ‘Global Environment. Institutions, Law and Policy kitabına başvurabilir

 

 

Tuğçe Tuğran

 

 

Çevre Mühendisleri’nde zafer Toplumcu Mühendisler’in

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nde geçtiğimiz haftasonu yapılan seçimde zafer Toplumcu Çevre Mühendisleri’nin oldu.

584 oyun kullanıldığı seçimde Toplumcu Çevre Mühendisleri 390, Meslekte Birlik Grubu ise 194 oy aldı.

Google’ın ‘yeni sözleşme’ tuzağı

1 Mart’tan itibaren gizlilik politikasını değiştirecek olan Google, kişisel bilgilerin kullanım hakkının kendine devrini mecburi tutacak.

İnternet devi Google, 1 Mart tarihinden itibaren ‘gizilik politikası’nda yeni bir döneme geçiyor. Bununla ilgili süreci başlatan şirket Google’ın ücretsiz servislerinden yararlanan kullanıcıların yenilenen sözleşmeyi onaylayarak bu hizmetleri kullanması şartını getiriyor.

Burada kullanıcıya herhangi bir seçenek sunmayan şirket, açık bir dille sözleşmeyi kabul etmeyenlerin servisi kullanamayacağını ifade ediyor. Bununla ilgili bildirimlere başlayan Google, hedefini ‘gizlilik politikalarını sadeleştirmek’ olarak açıklıyor. Şirket bu yolla onlarca farklı servisini tek bir sözleşme altında topluyor. Daha önce her bir servis için farklı sözleşme imzalanma karmaşasının ortadan kaldırıldığı belirtiliyor.

PEK ÇOK SORU İŞARETİ VAR
Milliyet’in haberine göre, tüm bunlara karşılık bu servisleri kullanmak isteyenlerin online platformda altına imza atarak kabul ettiği şartların detaylarına bakıldığında ‘mahremiyet’ ve ‘bilgi transferi’ ayağındaki maddeler dikkat çekiyor. Toplanan bilgilerin geniş bir alana yayılıyor olması, bu verilerin ne zaman ve nerelerde kullanılacağının açıkça belirtilmemesi pek çok soru işaretini de beraberinde getiriyor.

Bu değişikliğin ardından gelen yorumlar başta Amerika ve Avrupa bölgesinde olmak üzere Google’ın kanun koyucu kurumlar ile başının belaya gireceğine işaret ediyor. İçinde Türkiye’nin de bulunduğu pek çok ülkenin yerel tarafta bu sözleşmeye karşı alacağı tavır merak konusu.

60 FARKLI SÖZLEŞME TEK METİNDE BİRLEŞTİ
Google’ın ‘arama’ dahil servislerinden herhangi birini kullanıyor olanları bu yeni sözleşme bağlıyor. Şirket gizlilik politikası tarafında 60’a yakın sözleşmeyi birleştirerek tek bir metin altında birleştiriyor, İşte bu servislerden bazıları…

* e-posta için Gmail

* Online dökümanlar için GDocs

* Video için YouTube

* Harita için Google Maps

* Arkadaşlık için Google Plus

* Online günlük için Blogger

* Anlık sohbet için GTalk

* Tarayıcı tarafında Chrome

CEP’TEN KİMİ ARADIĞIMIZI NE YAPACAK?
Google yeni dönemde kullanıcının pek çok bilgisini bilgisayara, cep telefonuna, tablet PC’ye otomatik olarak yerleştirdiği programlar yoluyla toplayacak, bunları sunucularında depolayacak ve çeşitli amaçlar için kullanıyor olacak.

Örneğin Google, cep telefonundan kendi servisine erişim sağlayan bir kullanıcının bırakın internette yaptığı arama sorgularını, cep telefonu numarası, çağrı yapan tarafın numarası, yönlendirilen numaralar, çağrıların tarihi ve saati, çağrıların süresi ile SMS bilgileri de kayıt altına alınıp, depolayacak.

‘ÇEREZ’ ATIP BİLGİ ÇEKİYOR
Google bilgi toplamak ve depolamak için çeşitli teknolojilerden yararlanıyor. Bu durum şu anlama geliyor: Bilgisayarınıza, telefonunuza minik bir program (çerez, tanımlayıcı) yükleyeceğim ve onun üzerinden sizinle ilgili bilgileri merkeze çekeceğim. Toplanan tüm bu bilgileri kullanma hakkına da sahip olacağım.

Google ayrıca, belirli bir servisteki kişisel bilgileri, diğer Google hizmetlerindeki bilgilerle (kişisel bilgileriniz de dahil) birleştirebileceğini de kullanıcıya kabul ettiriyor.

‘TOPLUYORUZ ÇÜNKÜ…’
Google bu yapıya geçişle birlikte kullanıcıların karşısına onu çok daha yakından tanıyan bir şirket olarak çıkmayı vaat ediyor. Şirket bu yöntemle birlikte arama sonuçlarında, ekrana gelen reklamlarda kullanıcının ilgi alanına göre hızlı sonuç çıkaracağını belirtiyor.

NEREDEYİM BİLECEK!
Google konum (bulunulan yer) bilgileri etkin olan bir Google servisi kullanıldığında, mobil cihazın gönderdiği GPS sinyalleri üzerinden bilgi toplayıp, bunları işleyebilecek. Şirket bunun yanı sıra cihazdaki kablosuz erişim noktaları ve baz istasyonları üzerinden de konum bilgisi çekebileceğini belirtiyor.

Türkiye Satranç Şampiyonası başladı

0

Antalya’nın Kemer ilçesinde Türkiye Satranç Şampiyonası başladı.

Türkiye Satranç Şampiyonası ve Türkiye Kadınlar Satranç Şampiyonası Antalya’nın Kemer ilçesinde başladı.

Limak Limra Otel’de düzenlenen Türkiye Satranç Şampiyonası’na 60 ilden ve KKTC’den toplam 309 sporcu, Türkiye Kadınlar Satranç Şampiyonası’na ise 17 ilden ve KKTC’den toplam 68 sporcu katılıyor. Türkiye Satranç Şampiyonası 5 Şubat’ta, Türkiye Kadınlar Satranç Şampiyonası ise 3 Şubat’ta sona erecek.

Şampiyonada dereceye girecek sporcular Milli Takımı oluşturacak ve bu yıl düzenlenecek Avrupa Satranç Şampiyonası’nda, Dünya Satranç Şampiyonası’nda ve Dünya Satranç Olimpiyatları’nda Türkiye’yi temsil edecek.

Şampiyonalar boyunca kadınlarda ilk 24 masa, Türkiye Şampiyonası’nda ise ilk 66 masanın maçları, Türkiye Satranç Federasyonu sanal stadyumlarından canlı olarak izlenebilecek.

Çevre hareketleri ve Homo sapiens – Türker Savaş

 
 
 

 

Dünya ekosistemi çöküyor. Her yönüyle görüyoruz artık bunu. Gelecek karanlık. Ekosistemin bozulmasına neden olan süreçleri durdurmaya yönelik cesurca girişimler kısmen başarıya ulaşsa da umudum az. Gerçi uzak geçmişte, Dünya tarihinin herhangi bir zamanında, ekosistemin kendisini yenileyebilme yeteneği her zaman olmuştur. Ancak geçmişteki değişimler bu denli hızlı gerçekleşmemiştir. Geçmişteki değişimlere neden olan faktörlerin etkileri bu denli uzun sürmemiştir. Çevrenin bozulmasına neden olan her tür insan faaliyetini çok iyi bilmemize karşın inatla sürdürüyoruz bu faaliyetleri.
 
Neden?
 
Kanımca insanın insana evrilme süreci henüz tamamlanmadığı için. İnsan yeterince insan değil henüz. Homo sapiens diğer canlılarla bağı olan biyolojisinin etkisinden yeterince kurtulamadı. Homa sapiens insan olamadı henüz. Elbette buradaki kastım yemesi, içmesi üremesi değildir. Biyolojisinin bu kısmı diğer canlılardan hiçbir zaman farklı olmayacak. Ancak evrimin ona bahşettiği zihinsel yetilerini insan olma yolunda kullanmıyor Homo sapiens.
 
Homo sapiens bu yetilerini daha fazla “ben” için kullanıyor. Zira kaynak bulduğun sürece, “doyana” kadar “patlayana” kadar kullan diyor hayvansı güdüleri. Zira hayvansı güdüler için uzun soluklu geçmiş yoktur. Zira hayvansı güdüler için gelecek öngörüsü yoktur. Geçmişten ders çıkaramayan ve mevcut verileri gelecek konusunda doğru olarak işleyemeyen Homo sapiens henüz insanlaşmamıştır.
Homo sapiens’in beyinsel yetileri nedeniyle başarabildiği ve biyolojisinden bağımsız zannettiğimiz kültürel birikimi de aslında biyolojisiyle sıkı sıkıya ilintili. Düşünün felsefi, dini ve siyasi akımların etkisindeki kültürlerin birçoğunun Homo sapiens’e yönelik öğretisi insan olmayı desteklemiyor. Bu akımlar öldürün diyor, üreyin diyor, Dünya sizin için var diyor.
 
Geçtiğimiz Salı günü (24/01/2012) Bayramiç’in Muratlar köyünde çevre hareketinin altın madencileri karşısındaki başarısı sonrasında sevindim. Ancak bir o kadar da endişelendim. Çünkü bu “hezimet” insan olamamış Homo sapiens’in hayvansı güdülerini “tahrik” edecektir. Daha da sapacaktır insanlığından Homo sapiens. Çünkü bunu Dünya’nın birçok yerinde gördük. Birçok kez tekrarlandı aynı şeyler. Başladı bile saldırılar; insanlık dışı saldırılar!
 
Umut var mı?
Var!
Nerede?
Söğütalan’da var, Muratlar da var, Derekolu’nda var…
 
İnsanlar başardılar; insanları harekete geçirdiler. İnsanların kendi gelecekleri konusunda söz sahibi olmalarını sağladılar.
 
Kim bu insanlar?
Bu Dünya hepimizin diyenler bunlar; bu Dünya tüm canlıların diyenler. Bu Dünya mevcut haliyle güzel diyenler; bu Dünya paylaştıkça güzelleşir diyenler bu insanlar. Bu insanlar insan. İnsanlar da var bu Dünya’da…
 
Hey, Homo sapiens!
Sen ne zaman insan olacaksın?

 

Türker Savaş – Çanakkale Olay

İspanya’da işsizlik 5 milyon kişiyi aştı

İspanya’da işsiz sayısı 2011’in son çeyreğinde 5 milyon barajını aştı.

Ulusal İstatistik Enstitüsü, Aralık sonu itibariyle İspanya’da 5.3 milyon kişinin işsiz olduğunu açıkladı.

Geçen yılın üçüncü çeyreğinde bu sayı 4.9 kişiydi.

Üçüncü çeyrekte yüzde 21.5 olan işsizlik oranı, neredeyse son 17 yılın en yüksek seviyesi olan yüzde 22.8’e tırmanmış bulunuyor.

17 üyeli euro bölgesinde en yüksek işsizlik oranına sahip olan İspanya’nın bu yıl tekrar resesyona girmesi bekleniyor.

İspanya Maliye Bakanlığı perşembe günü henüz istatistikler yayınlanmadan önce işsiz sayısının 5.4 milyon kişi olacağını tahmin etmişti.

Yeni iktidara gelen sağ kanat Halk Partisi, işsizliğin daha fazla artmaması için çalışma yasalarında reform yapacağını vaadediyor.

Perşembe günü İspanya çapında gösteriler düzenleyen memurlar hükümetin kemer sıkma politikalarını ve artan işsizliği protesto ettiler.

(BBC)

ABD karıştı: 300 gözaltı

0
ABD’de gelir dağılımdaki dengesizliği hedef alan ve Eylül ayından bu yana devam eden “Wall Street’i İşgal Et” hareketi, dün California eyaletinde en büyük protesto gösterilerinden birini düzenledi. Polisle göstericiler arasında çatışma çıkarken, 300’e yakın gösterici gözaltına alındı.

Oakland kentinde dün düzenlenen protesto, kısa sürede çatışmaya dönüştü. Yüzlerce “İşgal Hareketi” üyesi, Belediye Binası’na girmeye çalışınca polis göz yaşartıcı bomba atarak kalabalığa müdahale etti. Göstericiler polise taş ve şişe atarak karşılık verdi.

ABD’nin Kasım ayından bu yana tanık olduğu en büyük Wall Street karşıtı gösteride, polis protestocuları dağıtmak için güç kullanmaktan çekinmedi. Yaşanan olaylardan son derece öfkeli olduğu görülen Belediye Başkanı Jean Quan, “protestocuların Oakland’ı bir oyun bahçesi gibi kullanmayı kesmesini” istedi.

GÜN BOYU ÇATIŞMA
Görgü tanıkları, sayıları iki bini aşan göstericilerin gün boyunca Oakland sokaklarında polisle çatışmaya girdiğini belirtti.

Polis, New York ve Los Angeles’ın ardından büyük gösterilere sahne olan Oaklanda’da, protestoculara ait kamp alanlarını da işgal etti. Belediye Başkanı Quan, aylardır süren protestolarda göstericilerin maruz kaldığı şiddet nedeniyle ağır eleştirilere maruz kalırken, “polisin müdahale planı hakkında bilgilendirilmediğini” söyleyerek kendisini savundu.

Quan, Belediye Binası’na girmeye çalışan göstericilerin ABD bayraklarını yaktığını, binadaki sanat eserlerini ve sergileri parçaladıklarını söyledi.

Belediye yetkilisi Deanna Santana, protestocuların ayrıca polise şişe, metal boru, taş ve maytap attığını söyledi.

SOKAKLARI İŞGAL ETTİLER
Polis, iki bin civarındaki göstericinin ilk olarak Kaiser Far Merkezi’nin işgal ettiğini belirtti. Koruma bariyerine ve “inşaat makinelerine” zarar verdiği belirtilen göstericiler, “uyarılara kulak asmamaları” üzerine müdahaleyle karşılaştı.

Yaklaşık 300 gösterici göz altına alınırken, protestocu grubun geride kalanı kent meydanına hareket etti ve yollara inerek trafiği kilitledi.

ABD’de Kasım ayında en az beş kentte düzenlenen “İşgal” protestosunda 300’den fazla gösterici gözaltına alınmıştı.