Ana Sayfa Blog Sayfa 4834

GDO nedir? Nasıl yapılır? Neden korkulur?

Çok tartışılan ancak anlaşılması zor bir şey GDO. Bu sebeple bu yazımda bunun ne olduğunu, olabildiğince anlaşılabilir bir şekilde anlatmaya çalışacağım.

Temel olarak kısaca şu iki tanımı yapalım:

Genetik değişim (GD) modern biyoteknoloji teknikleri kullanarak bitki veya hayvan gibi bir organizmanın genlerini değiştirmektir.

Genetiği değiştirilmiş organizma (GDO) genetik değişim yolu ile farklılaştırılan bir bitki, hayvan ya da diğer bir organizmadır.

GD, geleneksel ıslah teknikleri ile yapılamayacak yollardan bir organizmanın genlerini değiştirebilir.

Benim birçok kişiye sorup doğru düzgün cevap alamadığım bir soru var:

Gen nerededir?

Evet sürekli bahsedilen, genetik bilgiyi de taşıyan bu çok önemli/gerekli şey gen nerededir ve nedir?

Bunu açıklamak için gelin büyükten küçüğe gidelim, temel biyoloji bilgilerimizi tazeleyelim:

Organizma: Canlı bir varlığı oluşturan organların tümüne denir. Örneğin insan organizması, kurbağa organizması, Elma ağacı organizması (ağacın bütünü)

Sistem: Aynı amaç için bir yapı sisteminde çalışan organların bütünüdür. Örneğin insan sindirim sistemi, kurbağa solunum sistemi, Elma Ağacı kök sistemi

Organ: Canlı bir vücuttaki dokuların bir araya gelerek anatomik ve işlevsel bir bütün oluşturduğu, belirli bir görev yapan ve sınırları kesin olarak belirlenmiş vücut bölümüne organ denir. Örneğin insan midesi, kurbağa akciğeri, elma meyvesi

Doku: Organları meydana getiren, şekil ve yapı bakımından benzer olup, aynı vazifeyi gören, birbirleriyle sıkı alâkaları olan aynı kökten gelen hücrelerin topluluğudur. Örneğin insan mide bağ dokusu, akciğer zarı, elma epidermis dokusu

Hücre: Bir canlının yapısal ve işlevsel özellikleri gösterebilen en küçük birimidir. Hücreler bir araya gelerek dokuları oluşturur.

Hücre, diğer yukarıdakilerden farklı olarak kendi başına da bir canlıdır.

Gelin şimdi hücrenin resmine bakıp genin ne ve nerede olduğuna buradan bakalım:

Resim 1: Teorik bir canlı hücrenin, teorik çizimi.

Evet, genin nerede olduğunu bulmak üzereyiz. Az kaldı.

Hücre bölünerek çoğalır. Yukarıdaki resimde gördüğünüz çekirdekçik, kromatin ipliğin yoğunlaşmış şeklidir. Bunlar hücre bölünmesi anında kısalıp, kalınlaşarak belirginleşir ve kromozom adını alırlar. Kromozom sıkışmış DNA’ dır. Görevleri, hücrenin yönetimini ve kalıtımı sağlamaktır. Her canlı türünde belli sayıda olup, zamanla değişmez.

Normal zamanda kromatin iplikçikleri halinde çekirdek içerisinde bulunan DNA, hücre bölünmesi sırasında sıkışarak kromozom şeklinde eşlenmiş hale gelir. Bir çizim ile anlatacak olursak:

Resim 2: Teorik bir canlı hücrenin, teorik bir kromozomunun teorik olarak çizimi ve DNA sarmalı.

DNA (Deoksiribo Nükleik Asit) : Tüm organizmalar ve bazı virüslerin canlılık işlevleri ve biyolojik gelişmeleri için gerekli olan genetik talimatları taşıyan bir nükleik asittir.

İşte bir organizmanın nasıl oluşup nasıl işleyeceğinin tüm bilgisi bu DNA zinciri içerisindedir. Gen ise sözlük anlamı ile,

Gen: Bir kromozomun belirli bir kısmını oluşturan dizidir. (Yani kromozom üzerinde bir bölgedir)

Resim 3: Gen(ler)in nerede olduğunun basit tarifi

Yani gen kromozomun ya da DNA zincirinin uzun ya da kısa olabilen bir parçasıdır ve her bir gen organizmanın oluşumu veya işleyişi ile ilgili bir bilgi taşır. Kimi zaman organizmanın belirli bir özelliğinin bilgisi tek bir gen tarafından belirlenirken kimi özellikler birden çok gen tarafından belirlenebilir.

İşte bu noktadan sonra işler daha da karmaşıklaşıyor. Bir genin, bir canlının hangi özelliklerini yönettiğini ya da bir özelliğin bilgisinin hangi genlerde olduğunu bilmek çok zor. Örneğin insanlarda göz rengi:

İnsanlarda Göz Renginin Genetik Durumu

“Önceleri bilim adamları insanın göz rengini sadece bir çift genin belirlediğini düşünüyorlardı. Dolayısıyla bu düşünceye göre kahverengi göz dominant (baskın), mavi ise resesif (çekinik) olarak tanımlanmıştı. Günümüzdeyse artık bu düşüncenin doğru olmadığı, göz rengini belirleyen mekanizmanın daha karışık olduğu ve en az üç farklı gen tarafından kontrol edildiğini biliniyor. Bu genlerden ikisi 15. kromozom (bey 1 ve bey 2 genleri) biri ise 19. kromozom (gey geni) üzerinde bulunuyor. Bey 1 geni kahverengi göz rengi koduna, bey 2 geni kahverengi ve mavi göz rengi kodlarına (kahverengi ve mavi aletler), gey geni ise mavi ve yeşil göz rengi kodlarına (mavi ve yeşil aleller) sahip.

Her ne kadar bu bilgiler mavi yeşil ve kahverengi göz renginin genetik geçişini açıklasa da, diğer göz renklerinin nasıl oluştuğunu veya mavi göz rengine sahip ebeveynlerden nasıl olup da kahverengi göz rengine sahip çocukların doğduğu açıklanamıyor. Bu da henüz daha kanıtlanamamış ve göz renginin belirlenmesi mekanizmasında görev yapan başka genlerin de olabileceği mesajını veriyor.”

Burada vurgulamak istediğim asıl nokta, bırakın bir bitkinin ya da hayvanın genetiği değiştirildiğinde üretebileceği bilinmez maddelerin ne olabileceğini tahmin etmeyi; bilim şu anda insan göz renginin bile nasıl oluştuğunu ve hangi genlerce nasıl yönetildiğini net olarak bilememektedir.

Evet şimdi GDO’ nun nasıl yapıldığı ve dolayısı ile ne sonuçlara yol açabileceğini aydınlatabiliriz:

GDO Nasıl Yapılır?

GDO yapmak için temelde 2 yöntem var. Daha sık kullanılan “Ti plazmid” yolu ile ve diğer, “gen bombardımanı”. Daha net anlatabilmek için bir çizime bakalım:

Resim 4: Bitkilerde GDO yapımı. [Kaynak: Mirkov (2003) / http://bch.cbd.int/cpb_art15/training/module1.shtml indirme (30.01.2012) Tercüme Hakan Ozan Erzincanlı]

1. Safha: İstenen genlerin bitki hücresine verilmesi

Ti plazmid (Agrobacterium) Metodu:

Burada özellikle patates bitki köklerinde tümör yaptığı bilinen ve bitki hücrelerine sahip olduğu Ti plazmid (tumor inducing plazmid) aracılığı ile gen aktarabilen “Agrobacterium tumefaciens” adlı bir toprak bakterisi kullanılır.

Plazmid: Bakteri sitoplazmalarında (hücre duvarı ile çekirdeği arasındaki kısım) bulunan ve kromozom gibi davranan DNA’lar. Plazmid, kendi kendini eşleyebilen, kromozomdan ayrı bir DNA parçasıdır. Tipik olarak dairesel ve çift sarmallıdır.

Bu Ti plazmide bitkiye aktarılmak istenen gen (örneğin ot ilaçlarına dayanıklılık geni. Böylece örneğin mısır bitkisi yetiştirilirken üretici, otlara ve mısır bitkilerine dilediği kadar ilaç atacak ancak GDO mısırlara bir şey olmazken otlar ölcektir), bunun yanı sıra belirli bir tip antibiyotiğe direnç geni eklenir. Bu Ti plazmid, Agrobacterium Tumaficens’ e konulur. Sonra bir besi ortamında bitki hücreleri ve Agrobacterium Tumaficens birlikte yaşatılır. Agrobacterium Tumaficens özelliği gereği bu tümör yapıcı plazmidi bu sırada bazı bitki hücrelerine aktarır.

Bundan sonrası iki metotta da aynı olmakla beraber bu aktarım bir de gen bombardımanı metodu ile yapılır.

Gen Bombardımanı (parçacık tabancası) Metodu

İçerisinde belirli bir tür antibiyatiğe dayanıklılık geni de içeren istenilen genlerin DNA kodu ile kaplanmış parçacıklar (bunlar özel enzimlerle, örneğin Bacillus thuringiensis bakterisinden, alınır. Bu gen mısır iç kurduna zehir üretme bilgisini taşıyan DNA kodudur ve bu tip GDO’ lu mısırlara bakteri adının ilk harfleri eklenerek “Bt mısır” deniyor) bitki hücrelerine bir parçacık tabancası ile püskürtülür. Yani bu DNA parçaları bitki hücrelerine bombardıman yapılır.

2. Safha: İstenen genleri DNA’ sına eklemiş hücrelerin tespiti ve ayrıştırılması

Çizimde detayı verilmemiş olmasına karşın istenen gen parçacığının eklenmiş olduğu hücreleri tespit için hücreler antibiyotik ile muamele edilir. Genlerine antibiyotiğe direnç geni de içeren genleri almış olan bitki hücreleri yaşarken, genleri değişmemiş olan bitki hücreleri ölür. Canlı kalan hücreler ayrılarak alınır.

3. Safha: Seçilmiş hücrelerin çoğaltılması

Bu aşamada çeşitli besin ve hormonlarla bitki hücreleri yapay ortamda çoğaltılır ve kallus elde edilir. Kallus, organize olmamış parankinma hücrelerinin kitlesel yapısıdır. (örneğin ağaçların yaralanan kısımlarında yarayı kapatmak için oluşan kısımlar kallustur.)

4. Safha: Kallustan köklü filizcikler elde edilmesi

Kallusa önce kök geliştirici ve ardından yaprak geliştirici bir hormon verilir. Böylece filizcikler elde edilir. Bu aşamada totipotensi ilkesi çalışır. İnternette iyi bir tanım bulamadığım için tanımını ben yapayım:

Totipotensi: Tek bir hücrenin, sahip olduğu DNA bilgisi sayesinde tam bir organizma meydana getirebilme potansiyeli.

5. Safha: Köklü filizciklerden bitki elde edilmesi

Bu aşamada köklü filizcikler büyütülür ve zamanla toprağa aktarılır. Böylece genetiği değiştirilmiş bir organizma olan bitki oluşmuştur. Artık, örneğin bir Bt mısır ise,  bu bitkiyi yemeye çalışan mısır iç kurtları ölecektir. Çünkü bu bitkiye, aslında Bacillus thuringiensis bakterisinin sahip olduğu mısır iç kurduna zehir üretme yeteneği insan tarafından bahşedilmiştir. (Ve bu yeteneğe sahip bitki artık, bu çalışmaya yatırım  yapmış olan firmanındır.)

Peki GDO’ nun Tüketene Etkisi Ne Olabilir?

Tüm bu yukarıdakileri okuduysanız artık siz de bu konuda bir uzman sayılırsınız ve şimdi açıklayacağım kısımlar umarım daha kolay anlaşılır olacaktır.

Yukarıda insan göz renginin nasıl ve hangi mekanizmalarla oluştuğunun tam olarak bilinememesi (ve uzun süre tam olarak bilinmesinin mümkün olamaması, bilinse bile “tüm mekanizmadan” emin olmanın çok zor olması) gibi;

1- Bir bitki veya hayvanın da bir kromozomunda bir bölgenin değiştirilmesi sonucunda “o organizma ne üretir ya da önceden ürettiği neyi üretmeyi keser?” sorularının cevabını yanıtlamak çok çok zordur.

2- Genetiği değiştirilmiş organizma daha önce hiç bilinmeyen ve bir ihtimal doğada hiç var olmamış yeni maddeler (proteinler) üretebilir. Bunların özellikle uzun dönemde bu canlıları yiyenlerde ne gibi etkilere yol açacağını bulmak çok çok zor ve zaman alıcıdır.

3- GDO (transgenik) gıdaların özellikle tüketenin sağlığına zararlı etkilerinin olup olmadığını anlamak için risk analizleri yapılmaktadır. Ancak iyi bir risk analizi yapabilmek için metottan ziyade gerekli en önemli bilgi, olası etkilerdir. Örneğin 20 kromozomunda 50.000 gen içeren 2,5 milyar baz taşıyan mısır DNA’ sının bu genler aracılığı ile tam olarak neler ürettiğini (insan gözü örneğinde görüldüğü gibi bazı özellikler birden çok genin birbiri ile etkileşimi ile ortaya çıkar), bu genlerin korelasyonu ile neler üretebileceğini, genlerin yeri ve yapısında yapılacak yapay bir değişikliğin ne gibi sonuçlara yol açacağını bilmek mümkün müdür? Bu bilinse bile bundan emin olmak çok ama çok zor olacaktır. Çünkü bu bahsettiğimiz 50.000 gen içeren mısır da çalışmadan çalışmaya farklı çeşitlerde olduğundan (yani farklı mısır türleri ile GDO çalışmaları yapıldığından), ortaya akıl almaz bir olasılıklar listesi çıkacaktır ve bu olasılıkları tam olarak bilmeden, yetkin bir risk değerlendirmesi yapılamaz. Çıkan sonuçlardan bilimsel açıdan, istatistiki güvenilirlik payları ile bile emin olunamaz.

Durum Bu iken Neden Israrla GDO Yapılıyor?

Bence şu sebeplerden GDO yapılıyor:

1- Yukarıda anlattığım bu teknik bilgileri elde edecek teknolojik seviyeye ulaşmak büyük masraflara sebep olur. Temel olarak bilimciler, yapılan bu çalışmaların dünyaya ve insanlığa faydalı olduğuna önceleri kendileri ikna olur (yoksa meslekleri ve kendileri işlevsiz kalacaktır) ve sonra bu çalışmalar için finans desteği sağlayacak kurumları, şirketleri sonrasında beraberce hükümetleri ikna ederler. Bilimciler çalışmalarına para bulamazlarsa bu konuda gelişme olmaz (ya da finans kaynakları bulundukça, yavaş yavaş olur), bilim hazla ilerlemez ve bu bilimcilerin bildikleri bu kadar bilgi ve emek boşa gider. Ayrıca bilimciler bu yavaş giden gelişmeleri bekleyecek kadar sabırlı değillerdir. Bulunacak bu ilginç şeyler onlar hayattayken kendileri tarafından bulunmalı ve isimleri tarihe geçmelidir.

Öğrendiğiniz bir bilgiyi kullanmamanın bedeli var. Örneğin ben biyoteknoloji yüksek lisansı yaptım. Ancak GDO’ nun zararlı olduğunu ve asla yapılmaması gerektiğini düşünüyorum. Bu sebeple bu konuda çalışıp gelir elde etmekten feragat etmeyi göze almak zorundayım. Doğruları savunmak kolay değil…

2- Bir firma bir mısıra sahip olamaz normalde. Örneğin A firması çıkıp da “xx mısırı” benimdir. Ben izin vermedikçe kimse bu mısırı ekemez, dikemez. Ancak benden satın aldıklarınızı ekip, dikebilirsiniz” diyemez. Derse saçma olur çünkü o mısır insanlığın hatta dünyanın hatta evrenin ortak mirasıdır. Ancak ilgili firma bu mısırın genlerini belirli bir yatırım yapıp da doğada asla var olamayacak şekilde değiştirirse bu mısırı sahiplenebilir. Evet genlerin 50.000′ de 1′ ini değiştirse de yeni mısır varyetesini sahiplenerek patentleyebilir ve bunun alımı-satımı ile ilgili tüm gelirlere talip olabilir.

Bu iki maddeden ötesi (GDO’ ların açlığa çare olacağı, verimi arttırdığı, daha sağlıklı gıdalar üretilmesine sebep olabileceği) firmaların ve bilimcilerin olası gelirlerini kaybetmemek için buldukları çeşitlemelerdir ve tümü kolayca çürütülebilir.

Sonsöz

GDO’ nun zararları ile ilgili soru geldiği zaman, cevabı yeteri kadar verebilmek için bu işin içeriğini de detaylı anlamak, anlatmak gerekiyor. Yoksa dinleyicilerin, uzmanlar grubu karşısında sürekli bir sorular yumağı içerisinde kafası karışıyor. Söz konusu bilgi eksikliği boşluğundan faydalanan konuşmacılar da nereden tutarlarsa istedikleri gibi konuyu anlatıyorlar.

Bu yazıda GDO yapım safhalarının sonuna kadar olan kısım (insan gözünün kalıtımı ile ilgili yaptığım kısa yorum hariç) tamamen yorumlarımı içermeyen bilimsel bilgidir. Burayı okuyarak GDO’ nun ne olduğunu, ne gibi etkileri olabileceğini kendiniz değerlendirebilir; uzmanlara soru sorarken bu bilgilerden faydalanabilirsiniz.

İnanılamaz bir karmaşa içerisinde akıl almaz bir düzen sağlayan DNA’ ya, insanların zorla ve hile ile müdahalesinin son bulması dileğimle…

 

Bu yazı ilk defa tarimsal.com/ da yayınlanmıştırç

 

 

Hakan Ozan Erzincanlı

twitter.com/#!/H_Ozan_Erz

Beş gün aralıksız poker

0

İngiliz poker oyuncusu Barry Denson, Amerikalı Phil Laak’a ait 115 saat aralıksız poker oynama rekorunu 120 saat ile kurmak istiyor.

Laak 2010’da rekoru kırarken, özel izinle normalde yasak olan oyun masasında yemek yemişti.

Denson bunu bir üst seviyeye çıkartıp beş gün aralıksız poker oynamak istiyor. 1 Temmuz’da denemeye başlayacağını ifade eden İngiliz, Manchester’ın en ünlü kumarhanesinde rekor denemesini gerçekleştirecek.

Yakıldı olmadı, yeni bahaneyle: Haydarpaşa kapanıyor

Yüksek Hızlı Tren Projesi nedeniyle Eskişehir-İstanbul hattı 1 Şubat’tan itibaren iki yıl kapanacak.

Ankara-İstanbul arasını 3 saate indirecek Ankara-İstanbul Yüksek Hızlı Tren Projesi’nin Köseköy-Gebze kesiminin yapım çalışmaları nedeniyle Eskişehir-İstanbul hattı 1 Şubat’tan itibaren 24 ay süreyle kapatılıyor.

Bu hatta, coğrafi şartlar, şehirleşme, istimlak zorlukları gibi nedenlerle yeni bir alternatif tren yolu yapılamıyor. Bu nedenle yeni hattın, mevcut hat üzerine yapılması gerekiyor. Hatta yapılan çalışmayla tren trafiğini aynı anda sürdürmek, gerek hattın zamanında bitirilmesi, gerekse güvenlik açısından mümkün olmuyor. Bu da İstanbul’a 2 yıl süreyle tren gitmeyeceği anlamına geliyor.

Söz konusu süre zarfında, tüm seferler duracağı için İstanbul’un sembol mekanlarından olan tarihi Haydarpaşa Tren Garı da 2 yıllık bir dinlenme dönemine girecek. Bu süre içerisinde tarihi gar baştan aşağı restore edilecek.

VAGONLAR TEKİRDAĞ’DAN GEMİLERLE TAŞINACAK
Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı, vatandaşlar ile sanayici ve nakliyecilerin mağdur olmaması için bir dizi tedbir aldı.

Buna göre, bu süre içerisinde, güzergaha paralel karayolunda acil durumlar hariç iki yıl süreyle rutin bakımlar kaldırıldı ve yolun sürekli açık tutulması kararlaştırıldı. Belediyelerin bölgeye yönelik toplu taşıma kapasiteleri artırıldı.

Öte yandan sanayicilerin mağdur olmaması için Tekirdağ ile İzmit Derince ve Bandırma arasında yük treni vagonları gemilerle taşınacak. Avrupa’dan Ege bölgesine gidecek tren vagonları Tekirdağ’dan Bandırma’ya, Anadolu’nun iç kısımlarına gidecek olan trenler de Derince’ye gemilerle geçirilecek.

Eskiden Avrupa’dan gelen trenler Sirkeci’den Haydarpaşa’ya geçerken, bu hat iptal edilecek ve böylece trenlerin Avrupa’dan Asya’ya geçişi Tekirdağ’dan olacak.

Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı Karayolu Düzenleme Genel Müdürlüğü Başkanlığında, yerel yönetimler ve valilikler arasında 2 yıl süreyle koordinenin sürekliliğini sağlamak, hattın kapalı kaldığı sürede vatandaşların rahat ulaşımı için gerekli çalışmalar yapmak üzere bir komite kuruldu.

122 YILLIK HAT YHT’YE UYGUN HALE GELECEK
Marmaray ile yaklaşık zamanlı olarak ve birbiriyle entegre şekilde 2013 yılında tamamlanması hedeflenen Eskişehir-İstanbul kesimi, çift hatlı, elektrikli, sinyalli, en son yüksek hızlı tren teknolojisine göre yapılıyor.

YHT hat inşası çalışmaları kapsamında; 1890 yılında inşa edilen Köseköy-Gebze arasındaki mevcut hat, 122 yıl sonra yeniden yapılarak fiziki ve geometrik şartları Yüksek Hızlı Tren işletmeciliğine uygun hale getirilecek; hat ihata alınacak, hat üzerinde hemzemin geçit bulunmayacak.

Hat üzerinde biri aç kapa olmak üzere 9 tünel, 10 adet köprü, 122 adet menfez olmak üzere 141 adet sanat yapısı bulunacak. Bu yapılar gerektiğinde tadil edilerek standart hale getirilecek, 28 adet yeni menfez ve 1 adet alt geçit yapılacak. Yapım kapsamında yaklaşık 1 milyon 800 bin metreküp kazı ve 720 bin metreküp dolgu gerçekleştirilecek.

Diğer taraftan, Köseköy-Gebze kesimine paralel olarak kuzeyden yeni bir hat planlanıyor. Kuzey Marmara otoyolu üzerinde bulunan Üçüncü Boğaz Köprüsü ile bu yolun irtibatı sağlanacak.

(Ajanslar)

AB’de iki fireli yeni dönem

Aylardır ekonomik krizin eşiğindeki Avrupa Birliği ülkelerinin çözüm zirvesinde, İngiltere ve Çek Cumhuriyeti dışında imzalar tamam.

AB zirvesinde İngiltere ve Çek Cumhuriyeti dışındaki 25 üye, bütçe disiplinini güçlendirecek yeni hükümetlerarası anlaşmayı imzalamayı kabul etti.

İngiltere, bütçe yapma yetkisini Brüksel’le paylaşmak istemediği için 8-9 Aralık’ta düzenlenen bir önceki zirvede yeni anlaşmaya katılmayacağını açıklamıştı.

İsveç Başbakanı Fredrik Reinfeldt, Çek Cumhuriyeti’nin ise karmaşık parlamento onay süreci nedeniyle imza atamayacağını bildirdi.

Bu durumda 25 AB üyesinin taraf olacağı yeni anlaşmanın 1 Mart’ta imzalanması ve gelecek yıl yürürlüğe girmesi hedefleniyor. Anlaşmayla bütçe disiplininden taviz veren ülkeler yarı otomatik yaptırımlara hedef olacak.

Anlaşma taslağında, bütçe açıklarının hedeflerin üzerinde kalması halinde ”düzeltme mekanizmasının otomatik olarak devreye gireceği” kaydediliyor. Bu yönüyle AB’ye mali kuralı getirecek anlaşmayla üye ülkelerin yapısal bütçe açıklarının gayri safi yurtiçi hasılalarının yüzde 0,5’ini aşamayacağı kayda geçiriliyor.

Taslakta, zordaki ülkeleri kurtarmak için oluşturulan Avrupa İstikrar Mekanizması (ESM) adlı fondan faydalanabilmek için anlaşmaya taraf olma şartı aranacağı belirtiliyor.

(Ajanslar)

Silikosiz 50. canını aldı

Kotları beyazlatırken farkına varmadan silikosiz hastalığına yakalanan İdris Oral hayatını kaybetti. Oral’ın ölümüyle bu hastalıktan ölenlerin sayısı 50’ye yükseldi.
İstanbul’da kot taşlama işinde çalışırken silikozis hastalığına yakalanan ve 7 yıldır hastane hastane dolaştırılan 28 yaşındaki İdris Oral, tedavi gördüğü Bingöl Hastanesi’nde yaşamını yitirdi. Oral silikozis hastalığından hayatını kaybedenlerin 50’cisi oldu.

Sigortasız olarak İstanbul’da merdivenaltı imalathanelerde kot taşlama işinde çalışan yüzlerce kişi nefes darlığı şikâyetiyle hastaneye başvurunca ölümcül hastalığa yakalandıklarını öğrendi. Türkiye genelinde şuana kadar 49 kişi bu hastalıktan dolayı hayatını kaybederken, Bingöl Devlet Hastanesi’nde 2 aydır tedavi eden İdris Oral da hayata gözlerini yumdu.

Silikozis hastalığından ölenlerin sayısı böylece 50’ye ulaşırken, birçok kişi de aynı hastalıktan dolayı ölümü bekliyor.

Bingöl’ün Karlıova İlçesi’ne bağlı Taşlıçay Köyü, silikozis hastalarının en fazla olduğu yer. İşte hayatını kaybeden İdris Oral da, bu köyde ölümü bekleyen onlarca kişiden sadece birisiydi.

Halen dördü ağır hasta olmak üzere 168 silikoz hastası bu köyde yaşıyor. Bingöl genelinde ise silikozis hastası olan 320 kişi bulunuyor.

HASTANE HASTANE DOLAŞTILAR

Beli bir süre İstanbul’da kot taşlama işinde çalıştıktan sonra ölümcük hastalığa yakalandıklarını öğrenen silikozis hastaları, çalışmayı bırakıp yıllardır hastalıklarına çare bulabilmek için Bingöl-Erzurum-Ankara arasında mekik dokuyorlar.

Hayatını kaybeden silikozis hastası İdris Oral’ın babası Mehmet Faik Oral, oğlunun 2005 yılında askerden geldikten sonra hastalığa yakalandığını öğrendiğini söyledi.

Oğlunun 2005 yılından beridir silikosiz hastalığıyla mücadele ettiğini belirten baba Mehmet Faik Oral, “Oğlumu iyileşeceği umuduyla Ankara Çapa Hastanesi başta olmak üzere birçok hastaneye götürdük. Erzurum Araştırma Hastanesi’nde tedavi gördü. Ancak iyileşmedi.” dedi.

Oğlunun durumunu anlatırken gözyaşlarına hakim olamayan baba Oral, oğlu ile aynı kaderi yaşayan diğer silikozis hastalarına sahip çıkılmasını istedi.

DEVLET BU HASTALARA SAHİP ÇIKMALI
İki aydır Bingöl Devlet Hastanesi’nde tedavi gören İdris Oral’ın doktoru Göğüs Hastalıkları Uzmanı Hava Yücel, “Hastamız buraya geldiğinde durumu çok kötüydü. Fazla yaşayamayacağı belliydi. Ancak bir umut hastaneden tedavi etmeye çalıştık. Maalesef hayatını kaybetti.” dedi.

Silikozis hastalığına yakalanan ve İdris Oral gibi ölümü bekleyen hastaların tek isteği malulen emekli olmak. Yıllardır silikozis hastalarının haklarının verilmesi için mücadele eden toplum gönüllüsü Semiramis Karaarslan ise, şunları söyledi: “İdris Oral’ın durumunda olan yüzlerce çocuğumuz var. Bunların tek isteği malulen emekli olmak. Bir kaç gün önce emekli olmak için başvuran 92 silikozis hastasının başvurusu reddedilmişti. Bu başvuruların yeniden değerlendirilmesini ve malulen emekli edilmelerini istiyoruz.” dedi.

Hastaların bu sorununu sık sık dile getiren ve harekete geçen Bingöl Toplum ve Eğitim Gönüllüsü Semiramis Karaarslan, silikoziz hastalarının, ölümü beklemekten başka çaresi olamadığını hatırlatan Karaarslan, ” yetkililerin, hastalara sahip çıkmasını istiyoruz. Köylerinde ölümü bekleyen gençlerin sosyal güvencesi yok. Çoğunun hastalığı ileri safhadadır. Ya bu insanlar sağlık kuruluşlarına yerleştirilsin, ya da kaldıkları yerde sağlıklı ortamlar oluşturulsun. Devlet bu insanlara yardım elini uzatmalı.” dedi.

Trol çetesi silaha sarıldı

Trolle balık avına karşı mücadele eden Rumelikavağı Su Ürünleri Kooperatifi Başkanı Ahmet Aslan’ı gözünden vurdular. Kooperatif başkanları, “Trol çetesi var. Rant büyük. Sürekli tehdit alıyoruz” dediler.

Kaçak balık avcılığı trolle yıllardır mücadele eden Rumeli kavağı Su Ürünleri Kooperatifi Başkanı Ahmet Aslan, trolle avlanan balıkçı Ufuk Terzioğlu’nu uyardığı için vurularak bir gözünü kaybetti. İstanbul Su Ürünleri Kooperatifler Birliği Başkanı Erdoğan Kartal, kaçak balık avcılığı trolde rantın çok büyük olduğunu, bu yöntemle bir gecede 75 bin lira para kazanıldığını söyledi. Aslan’ı vuran Terzioğlu ise kayıplara karıştı. Rumelikavağı, İstanbul’da balıkçılık açısından önemli bir yer. Yıllardır balıkçılığın yapıldığı bu küçük bölgede önceki gün ilk kez silahlı bir olay yaşandı. Aslan, yaklaşık 30 yıldır Rumelikavağı Su Ürünleri Kooperatifi başkanlığı görevini yürütüyor. Uzun bir süredir de deniz dibini tarayarak yavru balıkların ve diğer tüm canlı ve yaşam alanlarını yok eden trolcülüğe karşı savaş veriyor.

‘Aklını alırım’ dedi
Aslan, cuma günü balıkçı barınağının orta yerine bir trol ağı bırakıldığını fark etti. Trol ağını bırakanın balıkçı Terzioğlu olduğunu öğrendi. Aslan, Radikal’e olayı şöyle anlattı: “Ufuk denizde trolle avlanırken kendi ağına takılan başka bir trol ağını barınağa getirmiş bırakmış, ağları alıp kenara koymasını söyleyince tartışma başladı. Ufuk ‘Senin aklını alacağım’ diyerek beni tehdit etti.
Ufuk, ertesi gün (cumartesi) saat 17.00 sularında Rumelikavağı’nda oturduğum kahvehaneye geldi. Kibarca beni dışarıya çağırdı. Konuşacak zannettim. Ancak birden silahını çekti. Kafama doğrulttu. Ateş etti. Çok planlıydı. Direkt öldürmeye teşebbüs etti. Kafamı son anda yana kaçırdım. Gözümdem vuruldum. Sonra düştüm. Bayılmışım. Başka bir şey hatırlamıyorum.”
Olayın planlı olduğunu anlatan Aslan, şunları söyledi: “Trolcülerle mücadele etmek için karar aldık. İstanbul’da Tarım İl Müdürlüğü’ne, sahil güvenliğe, Ankara’da Tarım Bakanlığı’na bu durumu bildirdik. Kendimiz de mücadele etmeye çalışıyoruz. Yapanları da uyarıyoruz. Ancak Rumelikavağı’na dışarıdan gelip avlananlar oluyor. Gözdağı vermek istediler. Üstlerine fazla gitmemizi istemiyorlar. Daha önce de birçok kez tartışmalar yaşandı, tehditler oldu ancak hiç böyle silahlı bir olay yaşanmamıştı. İlk defa silahla saldırdılar.”
‘Rant büyük, çete türedi’
İstanbul’daki tüm su ürünleri kooperatifleri başkanları dün Aslan’a geçmiş olsun ziyaretinde bulundu. İstanbul Su Ürünleri Kooperatifler Birlik Başkanı ve Yasak Avcılıkla Mücadele Komisyonu üyesi Erdoğan Kartal, trol avcılığında rantın çok büyük olduğuna dikkat çekerek, “Çete söz konusu. Bir gecede trolcüler 15-20 bin TL kazanabiliyor. İyi bir çinekop yakaladığında 75 bin TL kazanan var. Herkes endişeli. Rant büyüdükçe silahlar konuşur oldu. Eminönü Kooperatif Başkanı canını zor kurtardı” dedi. Kartal, Su Ürünleri Kanunu’nda idari para cezaları öngörüldüğünü ancak bu suçun bir kamu suçu sayılmadığını söyledi. Kartal, “Para cezası veriliyor. Ama para cezasını kimse takip etmiyor. Bir trolcü 11 kez yakalanmış, 300 bin TL ceza kesilmiş. Parayı ödediği de yok” dedi.
Seninki Kaç Santim?
Trolde ‘3 mil açıkta olma’ sınırı var. Dolayısıyla İstanbul Boğazı’nda yasak. 3 milden az mesafede yapılırsa deniz dibindeki yaşama zarar veriyor. Boğaz’da trolle ekonomik değeri yüksek tekir ve 20 santimetrenin altında ‘çinekop’ denilen yavru lüfer tutuluyor. Buna karşı iki kampanya yapıldı. Greenpeace Kasım 2010’da ‘Seninki Kaç Santim?’ kampanyası başlattı. Balıkların balık boyları ile ilgili avlanması gereken ideal sınırlar belirlendi. Lüfer için bu oran 25 santimetre. Fikir Sahibi Damaklar da lüfere özel kampanya düzenledi. Kampanyalar sonuç verdi ve lüfer avlanma alt sınırı 20 santimetreye çıkarıldı.
Aslan’a destek
İstanbul’daki tüm su ürünleri kooperatiflerinin başkanları dün hastanede Ahmet Aslan’ı ziyaret ettiler. Başkanlar, “Sürekli tehdit alıyoruz” dediler.
(Radikal)

İstanbul’da kamu çalışanlarına erken paydos

0

İstanbul Valiliği, sabah saatlerinden itibaren devam eden kar yığışı sebebiyle, devlet kurumlarının mesaisinin bu günlük 15.30’da sona ermesine karar verdi.

İstanbul’da sabah saatlerinde başlayan kar yağışının aralıksız devam etmesi üzerine İstanbul Valiliği önlem aldı. İş çıkış saatlerinde trafikte sorun yaşanmaması ve karın şiddetini artırması ihtimali üzerinde duran Valilik, bu gün için mesainin 15.30’da sona ermesini kararlaştırdı.

Valilik kararı, ildeki tüm kamu kurumlarına iletildi

Altan’dan “içerden” bilgi: “AKP’ye yakın gazeteler siyasi baskıyla ilan topluyor”

Star’dan kovulan Mehmet Altan, AKP’ye yakın gazetelerin çalışma biçimini ve sansürü anlattı.

T24’e konuşan Mehmet Altan, AKP’ye yakın gazetelerin siyasi baskı ile ilan topladığını iddia etti. İşte o röportaj

Medyanın sermaye sahiplerine ilişkin kırmızı çizgileri biliyoruz, ancak hükümet ve basın arasındaki ilişkiye dair büyük bir sessizlik var. Sizin Star’dan ayrılma süreciniz bunun en net göstergelerinden biri oldu. Bu ilişkinin kırmızı çizgileri neler?

Çizgilerin başında, eleştiri yapmamak geliyor. Dostane eleştiri dahi kabul edilemez hale geldi. Ayrıca, yapılan olumlu icraatları alkışlamak da yetmiyor. “Ne yapılıyorsa ilk defa yapılıyor; bu yapılanlar yeni bir Türkiye yaratıyor; bu sayede dünya bize hayran kalıyor.” Bu zeminde konular ikiye ayrılıyor; ya CHP’yi ağır bir şekilde topa tutabilirsin ya da eskisi kadar olmamakla birlikte, askeriyeyi eleştirmeye devam edebilirsin.

Türkiye’deki siyasal iktidarın kırmızı çizgilerini, varlığı siyasete bağlı yazarların yazıp yazmadıklarına bakarak da anlayabiliriz. Kişilerin politikalarını, yazılmayanlar belirliyor.

‘Medyanın düğmesine basan varsa bunun tek parti rejiminden ne farkı var’

– Hangi konular yazılmıyor?

Örneğin, Şike Yasası. Vicdan sahibi, ilkeli bir insanın kabul edebileceği bir şey değildi. Van’da 70 bin kişi hâlâ bu soğukta çadırlarda yaşıyor.

“Yeni Türkiye” propagandasıyla uyuşmayan her tablonun gündemdeki yeri düşüyor. Milletvekillerinin emeklilik maaşlarının artırılmasından ziyade, düzenlemenin çok sinsi bir şekilde gece yasalaşması yine gündemden düşürüldü. Mesela Deniz Feneri bir tabudur… Hrant Dink cinayetinin 5 yıl süren dava seyri, bu konuda üstünde şüphe olan bütün bürokratların terfi ettirilmesi ya da iktidar partisinden siyasete atılması… Bunların üzerine gidilmesini istemeyen bir ileri demokrasi olabilir mi?

Uludure’de Türkiye tarihinin en trajik olaylarından birini medya görmezden gelebildi. Bu çok ürkütücü bir şey. Katliam 21:30’da olmasına rağmen basın ertesi gün saat 12’ye kadar sustu. Basın, kendiliğinden mi sustu, yoksa biri talimat mı verdi? Bu talimatı kim verdi? Belli ki birisi düğmeye bastı. Demek ki biri, Türkiye medyası için düğmeye basabiliyor. O zaman, bunun tek parti rejiminden ne farkı var?

– Düğmeye kim bastı?

Ya siyasettir ya da askerdir. Asker arka plana geçtiğine göre, bu en azından siyasetin sorumluluğu altında.

‘Gazete yönetimine siyasetçiye biat edenler geliyor’

– Tam burada soralım, bahsettiğiniz biat kültürü nasıl somutlaşıyor?

Pek çok gazetede, gazetecilik ilkeleri değil, siyaset geçerli. Siyasetçiye biat edenler yönetime geliyor. Geriye kalanların da, hoşa gitmeyen bir şey yaptıklarında nasıl sindirildikleri ortada.

Şunu söylemek doğru olacak: Basının işleyişi değişmedi. Daha önce nasılsa aynı şekilde devam ediyor. Sadece eskiden o sistemi askeriye kendi lehine işletirken şimdi siyasal iktidar yönlendirmekte… Ama tüm bunları, basının finansmanını konuşmadan berraklaştıramayız.

‘Gazeteler nüfuz ticaretiyle para kazanıyor’

– Konuşalım o zaman, basın finansmanını nereden kazanıyor?

Basın, parasını halktan veya habercilikten kazanmıyor. Gazeteler, satış fiyatlarının çok üstünde maliyete sahip. Para daha ziyade nüfuz ticaretinden ve ilandan kazanılıyor. Parayı gazetecilikten kazanamayınca oyunun kuralını parayı veren belirliyor. Bu da gazeteciliği öldürüyor ve talimat gazeteciliği devreye giriyor… Bu gazetecilik de, besleme basının varlığını pekiştiriyor. Çünkü talimat gazeteciliği, saygınlığı ve tutarlılığı yok ediyor. Gerçek gazetecilik olacaksa, medya ilkelerine göre hareket edeceksin, askere veya siyasete göre değil.

‘Siyasi baskıyla ilan toplanıyor, gerçek tirajlar saklanıyor’

– Maliyet ve satış arasındaki farkı kim, nasıl ödüyor?

Ya başka bir iş alıyorsun ya da siyasi baskıyla ilan topluyorsun. Yani, satış aracılığıyla halk ödemiyor. Türkiye’de reytingler konuşuluyor ama gazete tirajları sorgulanmıyor. Gerçek satışlar ile gösterilen tirajlar gözetildiği zaman bir zarar ortaya çıkıyor. O zararı kim, neden ödüyor… Bu soruyu araştırmak gerek… O zaman yaşanan berraklaşır…

– “Siyasi baskıyla ilan toplamak” ifadesini açar mısınız?

Bir medya mecrasına normalde ilan vermeyecek olanların ya da iktidarın manyetik alanında olanların mecburen verdiği ilanları kast ediyorum. Ziyan, böylece finanse ediliyor…

– Anlattıklarınız, tanıklıklarınız mı?

Buna tanıklık etmeye gerek yok. Hangi gazeteciye, gazete finansmanını sorsanız, bunu size söyler. Kimin ne kadar ilan aldığının kayıtları ortada… Sadece piyasa kuralları işlese alınmayacak ilan alınıyor ise, bunu nasıl açıklamak gerekir?

‘Bunu yaz, bunu yazma diyorlar’

– Sansür nasıl işliyor?

Bir kere oto-sansür var. Gazetecilerin konuşabildikleri ve konuşamadıkları var. Biraz önce bahsettiğimiz, hükümetin bugüne kadarki olumlu adımlarına hiç yakışmayan, olmaması gereken ama gittikçe artan konuların altı çizilmiyor. Mesela, Deniz Feneri hakkında bir haber bulacak olursanız eğer, bu ancak savunma düzeyinde bir yazı olur, haber olmaz. Bu konu, Uludere ve şike gibi bir tabudur. Hükümet neye kızıyorsa, oraya oto-sansür giriyor. Meslek ilkeleri yerine “hükümet buna kızar, buna kızmaz” anlayışı devreye giriyor…

– Oto-sansür dışında nasıl sansürler var?

Başlığa kadar her şeye karışılması, eleştirisel bakanların da nihayetinde işten atılması… Benim anlatmaya çalıştığım, yazıya ve çiziye karışmanın iyi bir şey olmadığı. Niye karışıyorsunuz? Özgürlük, fikir değil midir? Niye fikri istediğiniz gibi yayımlamak istiyorsunuz? Başlığını, içeriğini atıyorsun, “Bunu yaz, bunu yazma” diyorsun. Yazar olma vasfıyla çalıştırdığın insana ayar verirsen, o artık yazar sayılmaz. İç içe geçmiş kuklaya dönüşür.

– Müdahale nasıl gerçekleşiyor?

Birisi komiserlik yapmaya başladığı vakit yaşanıyor.

‘Baskı, sansür ve oto sansür ayyuka çıktı’

– Komiserliği kim yapıyor? Gazete yönetimi mi yoksa mesela Başbakanlık’tan gelen bir telefon mu?

Kimse artık… Onları bilemiyorum, ben zihniyet olarak gördüklerimi söylüyorum. Somut bir örneğini, dün Can Dündar yazısında detaylarıyla anlatıyordu. Benim derdim burada, tekrar söylüyorum, “kim yapıyor, nasıl yapıyor” değil. Zihniyet olarak basında gelinen noktada sansürcülük, baskı ve oto-sansür var. Bu da hayırlı bir iş değil! Kurum veya kişiler, kısacası “gönüllü sansürcüler” önemli değil, kim olduklarını herkes biliyor…

Mesele, Türkiye’nin 2012’de geldiği nokta. İleri demokrasi diyerek, eskiden askerlerin istemediği, şimdi de siyasetçilerin istemediklerinin yazılamadığı bir noktaya doğru hızla sürüklenmesi… “Aa, böyle bir şey varmış” denilecek, ilk defa rastlanılan bir şey değil ki bu. Önemli olan baskı, sansür ve oto sansürün ayyuka çıkması.

12 Eylül rejimini demokratikleştirmek yerine onu “ele geçirmeye” öncelik verince, yönetim zihniyeti de bundan fazlasıyla nasibini alıyor… Evren’i yargılarken,12 Eylül’ün devletin çatısını oluşturan anayasası başta olmak üzere 600 yasasını da dinamitlemeyince, Evren’i yargılıyoruz ama 12 Eylül rejimini tüm varlığıyla yaşatmaya da devam ediyoruz…“Eski rejim” yeni ellere geçiyor izlenimi bundan dolayı yaygınlaşmakta…

‘Köşk’ten arayan, eski arkadaşım Ahmet Sever’di’

– Bu hafta verdiğiniz söyleşilerden birinde “Belgelerim var” dediniz. Nedir bu belgeler?

Sansür örneklerine cevap olarak söylemiştim. Ama önemli olan paparazzilik değil, ben mekanizmaya dikkat çekiyorum. Herhangi biri böyle bir şey yoktur diyebilir mi? Gazetelerden kimler kayboluyor? Dün yazarken bugün yazmayanların listesi gittikçe kabarıyor…

– Yalçın Doğan, Star’dan ayrılışınız sonrasında Köşk’ten arandığınızı yazdı. Bu doğru mu?

Sanırım, (Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Basın Danışmanı) Ahmet Sever’in, eski bir arkadaşımdır, olay duyulur duyulmaz konuyla ilgilenmiş olmasını kastediyor…

– Ahmet Sever, Cumhurbaşkanı’ndan da bir mesaj iletti mi?

Sadece dertleştik.

‘Takrir-i Sükun’dan önce de satışlar düşmüştü’

– Yeni Şafak yazarı Ayşe Böhürler, CNN’de Ayşenur Arslan’ın programında ayrılmanız hakkında “Eskiden muhafazakâr yazarlar CNN, NTV gibi ana akım medyada yer bulamazdı. Şimdi tam tersi bir tablo var” yorumunu yaptı.

Doğru bir tespit.

– AKP, kendi 28 Şubat medyasını mı yarattı?

İşin gereğini yapmadığın vakit, iş yürümez. O yüzden tirajları berraklaştırmak lazım. Takrir-i Sükun’dan önce de satışlar düşmüştür. Toplum olanı yavaş yavaş anlar.

‘Bunun Kemalizmden farkı ne?’

– AKP hükümetinden ilk sert tepkiyi 2008’de türban tartışmaları esnasında açlık rakamlarını açıkladığınızda almıştınız. Erdoğan’ın sert çıkışına karşılık, “Başbakan bizi kurşun asker mi sanıyor” demiştiniz.

Türban konusunda yöntemin çok yanlış olduğunu söylemiştim. Bu bile inanılmaz bir şekilde aleyhimde kullanılmıştı ve bugün yanlış olmadığı ortada çünkü bu sorun hâlâ çözülemedi. Hâlbuki benim arzuladığım şey, halkını mağdur etmeyecek demokratik bir devlet düzeni ve birbirini mağdur etmeyecek bireyler olmak. Siz bunu Kemalistlerden rövanş almaya dönüştürdüğünüzde, “Müslümanlar ve dindarlar iktidar oldu, hukuk ve demokrasi de palavradır” anlayışı, Türkiye’yi çok büyük bir kanlı kargaşaya götürme ihtimali taşıyor.

Hâlâ 12 Eylül siyaset kurumu tartışılmıyor. Alevilerin cem evlerinin çözülmesi bir dakikalık iş ama çözülmüyor, veya hiçbir potansiyel oy gücü olmadığı için yok sayılan Heybeliada Ruhban Okulu… Bunun Kemalizmden farkı ne?

‘Evren’in elbisesini ben giyeceksem çok iyi bir elbise’ mantığı’

– O zaman, “AKP, kendi Kemalizmini doğurdu” yorumunu da aşırı bulmuyorsunuz?

Daha ziyade sistemi ele geçirme olarak tanımlıyorum. Genelkurmay Başkanı size karşı değilse, MİT kontrol altındaysa, o zaman “Niye kıpraşacağız, bize biat var” anlayışı büyük tehlike doğuracak bir anlayış. Buna ister köpürsünler, ister köpürmesinler. Ben, rövanşist bir anlayış görüyorum. Çünkü temel mevzuat,12 Eylül rejiminin yapısal konumu değişmiyor.

YAŞ’ta oturma düzeni değişti ama esas değiştirilmesi gereken YAŞ Yasası değil midir? Veya Siyasi Partiler Yasası, Anayasa kadar önemli değil mi? 12 Eylül faşizminin en korkunç kurumlarından biri YÖK’ü kaldırmak yerine “Bütün üniversiteleri biz yönetelim” demek de çok yanlış, anti-demokratik bir algı. Kemalizmin, yahut 12 Eylül rejiminin bütün toplumu bunaltan sistemini berhava etmek ve bunu AB standardında bir demokrasiyle yeniden inşa etmek gerekmez mi?

Geçenlerde Nihat Ergün, mevcut anayasayı koruyarak yaşanacak muhtemel bir yarı başkanlık sisteminden bahsetti. “Evren’in elbisesini ben giyeceksem çok iyi bir elbise” gibi bir mantık, Türkiye’nin ve dünyanın geldiği noktada yürüyebilecek bir mekanizma değildir.

‘Kişiye göre demokrasi olur mu, kişiye mahsus yasa çıkar mı?’

– “Evren’in elbisesini üstüne giymek” tabiri hükümete genellenebilir mi?

Sanayi Bakanı, “Tayyip Erdoğan yarı başkanlık rejimine çok yakışır” dedi. Bunu, mevcut anayasaya göre söyledi. 2007 yılındaki seçimlerde AKP’nin seçim bildirgesinde Anayasa’daki Cumhurbaşkanı yetkilerinin azaltılmasıydı. 2011 seçim bildirgesinde ise bu kalktı. En başta neden konmuştu? Zaman içinde Anayasa’da o söz verilen değişiklik neden gerçekleşmedi… Ve şimdi neden unutuldu? Verilen söz neden ortadan sessizce kayboldu?

Kişiye göre demokrasi olur mu? Kişiye mahsus, yasa çıkar mı? Bütün bunlar bir başka hukuksal tartışma konusu. Ama ortalığı susturmakla yanlış ortadan kalkmıyor. Yanlış, tartışılınca ve düzeltilince ortadan kalkar.

– Mehmet Bey, İkinci Cumhuriyet’in fikir babalığından “Yetmez ama evet”e uzanan bir geçmişiniz var. “İğneyi kendinize batırıyor musunuz” sorularına cevabınız her zaman “Benim duruşum belli. AKP ile yola çıkmadım ama AKP’nin ilk 3 yılında, ömrümde göremeyeceğim reformlar gördüm” oldu. Şimdi, “28 Şubat’ta bile işsiz kalmamıştım” derken…

Ben, yazılarım 7 günden 5’e indirinceye kadar her gün yazı yazan bir adamdım. Bunu 20 yıl Sabah’ta, son yıllarda da Star’da yaptım. 35 kitabım, haftada bir Mehtap TV’de programım var. Her gün olup biteni yorumlayan biriyim ve hiçbir zaman “Bugün şöyle diyorsun, ama dün şunu yazmıştın” benzeri bir eleştiri geldiğini görmedim.

“İkinci Cumhuriyet”i 22 yıl önce söyledim. Ama Türkiye’nin kerteriz noktaları, düşünce veya yazı değil, siyasi iktidar! Hâlbuki ben özlediğim Türkiye’yi elim kalem tuttuğundan beri anlatıyorum ve ona yakın adımlar atıldığı vakit, sonuna kadar destekçisi oluyorum. Tersi olduğunda da eleştirisini yapıyorum. Avrupa Birliği’nde beni heyecanlandıran önümü görebildiğim bir reçete olmasıydı. Ama bugün, Türkiye’de önümü göremiyorum, gelecek yıl ne olacak bilemiyorum.

– Sorumuzu başka bir açıdan tekrar soralım. 2005’ten itibaren “AKP, Şemdinli’den sonra iktidarını kaybetti”, “ANAP gibi giderler”, “AKP kendi aklıyla yol alınca Türkiye’yi tökezletiyor” dediniz ama bu görüşler terazinizde ağır basmadı. Neden?

Çünkü Türkiye değişsin istiyorum.


‘Umuduma tamamen duvar örmüş değilim’

– Reformların yapıldığı 3 senenin ardından 7 yıl geçti. Bu ısrar, nasıl kaybolmadı?

Çünkü en olumlu adımlar AKP içinden çıktı. Burada benim derdim AKP değil, Türkiye’nin değişmesi. Değişim, münferit ve simgesel de olsa, bunu en fazla gerçekleştiren parti oldu. Ama AKP, bugün münferit değişimleri yapmaktan da uzaklaşıyor.

– “Artık bitti” diyor musunuz, yoksa hâlâ umutlu musunuz?

Umudum bitti, diye bir şey yok. Ama düne göre daha vahim bir noktadayız. O yüzden avaz avaz bağırıyorum.

– “Yetmez ama evet”, bugün geçerliliğini koruyor mu?

Şu an zor. Ama AKP, pratik bir parti. Belki eleştirileri görür ve olmadık bir viraj kazanabilir ama burada devleti ele geçirmek meselesini altını çizmek gerekiyor. AKP zihniyeti, kuantum sıçramasına uğrar da, devlet dediğimiz şeyin bütün herkese eşit mesafede hizmet olduğunu algılarsa, bu hayırlı olur. Ama bu sıçrama olur mu, onu bilemiyorum. Yine de umuduma tamamen duvar örmüş değilim.

– Gazetelerden yazmanız için teklif geldi mi?

Siyasetin bu kadar ağırlıklı olduğu, korkunun etkinliğinden bahsedildiği bir yerde bu teklifi yapmak kolay değil. Benim konumumu, Türkiye’nin durumu gösterecek.

Ege ve Pamukkale Üniversitesi öğrencileri yargılanıyor

Denizli’de seçimlerden önce devrimci önderleri ve Muğla Üniversitesi öğrencisiyken öldürülen Şerzan Kurt’u anan öğrencilere yönelik 4 Haziran 2011 tarihinde operasyon yapılmıştı. Öğrenciler 8 aydır tutuklu bulunuyor.

13 Ege ve Pamukkale Üniversitesi öğrencisinin ilk duruşması 8 Şubat Çarşamba günü saat 10.00’da İzmir 8. Ağır ceza Mahkemesi’nde görülecek.

Tutuklu öğrencilerden; Süleyman Efe, Ömer Çiftçi, Aziz Oruç, Mehmet Bartan, Fırat Zeydan, Hanefi Kara, Ersin Demirkol, Volkan Kaya, Bekir Kurtay Denizli D tipi cezaevinde kalıyor. Diğer dört arkadaşımız; Berna Güzel, Kesire Dinar, Neval Aslan, Öznur Bartın ise Bergama F tipi cezaevinde tutuluyor.

Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi, duruşmayı izleyebilecek herkesi 8 Şubat Çarşamba günü Bayraklı’daki İzmir Adalet Sarayı’na bekliyor.

*Resim cezaevindeki arkadaşlarımızdan “Görüldü” kaşesinden sonra İnisiyatifin eline ulaşabilmiş..

 

AYÖP 300 bin atama istedi

0

Ataması Yapılmayan Öğretmenler Platformu’nun (AYÖP) çağrısıyla Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) önünde toplanan öğretmenler, Şubat ayında yapılacak atamanın yetersiz olduğunu belirterek, “320 bin atama yapılsın” dedi. Öğretmenler seslerini şarkılarla duyurmaya çalıştı.

AYÖP’ün çağrısı ile Türkiye’nin birçok ilinden Ankara’ya gelen ataması yapılmayan öğretmenler, Kızılay YKM önünden MEB önüne yürüdü. Taleplerini dövizlerine ve sloganlarına yansıtan öğretmenler, “İşletmeci Bakan İstemiyoruz” “Öğretmenler işsiz okullar öğretmensiz”, “Direne, direne atanacağız” dedi.

‘BAŞBAKAN’IN SÖYLEMİ KARIN DOYURMUYOR’

Yürüyüşün en önünde gelinlik giyen “Atama yoksa üç çocuk da yok” dövizi taşıyan bir öğretmen, Başbakan’ın ‘üç çocuk” söyleminin karın doyurmadığını ve istikrarın bu şekilde sürmeyeceğini söyledi. Davul -zurna eşliğinde Bakanlık önüne gelen öğretmenler, oluşturdukları koronun şarkılarıyla Bakan Dinçer’e seslendi, taleplerini duyurmaya çalıştılar.
Söylenen şarkıların ardından Başbakan Erdoğan’ın maskesini takan bir öğretmen, Başbakan’ın iktidara gelmeden önce, 2002 seçimlerindeki vaatlerini sıralayarak, “Şu sisteme bakın hele, ülkede 72 bin öğretmen açığı var, sen sınavla öğretmen seçiyorsun. Hangi akla hizmet ediyorsun? Bırak da öğretmenlerimiz okul seçsin, göreve başlasın, önüne niye engel koyuyorsun? Ama inşallah biz hükümetimizi kurduğumuzda bütün öğretmenlerimizi göreve başlatacağız ve öncelikli olarak eğitim sorununu çözeceğiz” sözlerini hatırlattı.

320 BİN ÖĞRETMEN ATAMA BEKLİYOR

Daha sonra açıklamayı okuyan AYÖP Ankara Temsilcilerinden Mehtap Özüdoğru, 320 bin işsiz öğretmen bulunduğuna dikkat çekti. Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in “uyduruktan bir sorun çıkarmışlar ataması yapılmayan diye her Cuma kapımda eylem yapıyorlar” sözlerini hatırlatan Özüdoğru, bu tablodan kendilerini nasıl sorumlu hissetmediklerini, nasıl yataklarında rahat uyuyabildiklerini sordu.

320 bin diplomalı gencin atama beklediğini, iktidarın ise seçim öncesi 55 bin atama sözü verip, seçim sonrası 11 bin atama yapabildiğini aktaran Özüdoğru, umut tacirliğine dikkat çekti. Bu ülkenin okullarında öğretmensiz öğrenciler varken, nasıl olup da öğretmenlerin işsiz bırakılabildiğini de soran Özüdoğru, öğretmen açığının bakanlık tarafından sürekli farklı sayılarla ifade edildiğine de dikkat çekti.

‘YA ÇÖZ YA İSTİFA ET’

Özüdoğru AYÖP olarak ücretli öğretmenlik denen ayıba biran önce son verilmesini, ‘müj7e’ diye sunulan 11 bin, 17 bin gibi atamalar yerine, sözü verilen 55 bin atama için 27 bin atamanın da biran önce yapılmasını istediklerini söyledi.
Bakan’ın ataması yapılmayan öğretmen sorununu biran önce kabul edip çözmesini, çözemiyorsa istifa etmesini isteyen Özüdoğru, atama bekleyen 320 bin öğretmenin bir plan dahilinde bir an önce atanmasını, okulların öğretmensiz bırakılmamasını talep ettiklerini hatırlattı.

Eyleme Eğitim Sen MYK üyesi Betül Korkut da destek verdi.