Ana Sayfa Blog Sayfa 4800

‘Çığlık’ müzayedeye çıkıyor

İngiltere gazeteleri, dünyaca ünlü müzayede salonu Sotheby’s‘in bu yıl alışılmadık bir eseri sanatseverlerin beğenisine sunacağını duyuruyor.

Norveçli ressam Edward Munch‘ın ‘Scream‘ yani ‘Çığlık‘ adlı eseri, Mayıs ayında New York’ta müzayedeye çıkarıldığında sanat dünyasında sarsıntı yaratmaya aday.

Independent gazetesi, eserin 80 milyon dolara alıcı bulmasının beklendiğini yazıyor.

Gazeteye bilgi veren Sotheby’s yetkilileri ise eserin fiyatının 80 milyon doları dahi aşabileceğini söyledi.

“Modern zamanların Mona Lisa’sı” diye anılan Çığlık’ın dört versiyonu bulunuyor. Kalan üç versiyon da Norveç’te sergileniyor.

Satışa sunulacak eserin şu anki sahibi, babacı Munch’ın arkadaşı olan Norveçli işadamı Petter Olsen.

Eser New York’taki satışından önce Londra’da da sanatseverlerin beğenisine sunulacak.

Tabloda, sırtını batmakta olan güneşe vermiş, parmaklıklara yaslanan, ağzı korku ve dehşetle açık, avuçlarıyla kulaklarını kapamaya çalışan bir insan figürü yer alıyor.

Tablo dünyanın en bilinen eserleri arasında kabul ediliyor.

Edvard Munch, duygusal yönü ağır basan eserleriyle 20. yüzyıl başlarında ekspresyonizm akımının doğuşuna katkıda bulunan bir ressam olarak biliniyor. Munch ‘Çığlık’ tablosunu da 1893’te yapmıştı.

”Çığlık”, hastalık, ölüm, hüzün, acı, kaygı gibi temaları işlediği eserler serisinin parçası. Bu eser, sanatsal yönü kadar son yıllarda bir kaç kez çalınmasıyla da ünlü.

Belediyeden Grup Yorum afişine yasak!

İzmit’te, 26 Şubat Pazar günü Grup Yorum’un katılımıyla gerçekleştirilecek konser öncesinde, İroni adlı organizasyon firmasının kent merkezine asmak istediği afişlere İzmit Belediyesi tarafından “Çevre Kirliliği” yarattığı gerekçesiyle izin verilmedi.

Sabancı Kültür Merkezi’nde 26 Şubat’ta Grup Yorum’un vereceği konser öncesinde kentin çeşitli noktalarına afiş asılması için çalışma başlatıldı. Ancak İzmit Belediyesi, birkaçı da asılan afişler için izin vermedi ve asılanlar da zabıta tarafından indirildi. Firmaya 250 lira da ’çevre kirletme’ cezası uygulandı.

Yasak herkese uygulansın
DHA’nın haberinde, Grup Yorum’un afişlerini asmalarına İzmit Belediyesi tarafından izin verilmediğini ve ayrıca para cezası gönderildiğini söyleyen İroni Organizasyon sahibi Zafer Çetin, “Kiraladığımız Sabancı Kültür Merkezi salonunun başvurumuzdan 15 gün sonra bize verilmeyeceğini söylediler. Daha sonra Halk Eğitim Merkezi üzerinde karar kıldık. Konserle ilgili afişleri belediyeye asmak için dilekçe verdim. Belediyeden ’uygun görülmedi’ şeklinde bir yazı geldi. Neye göre uygun görmedikleri konusunda bir açıklamada yapılmamış. Ama Yürüyüş Yolu boyunca partilerin, derneklerin birçok afişi var. Bizim astığımız afişlerimiz için 250 Tl de ceza gönderildi. Bize nereye asacağımızı da söylemiyorlar. Ama rahmetli Erbakan’ı anmayla ilgili büyük afişler yazılmış. Yasaksa herkese uygulansın bu yasak. Ben vergi ödüyorum sonuçta benim de afişimi asmam lazım” dedi.

“Herkese adil davranıyoruz”

Kentte afişlerin görsel kirlilik yaratıp estetiği bozduğu gerekçesiyle izin vermediklerini belirten İzmit Belediyesi Başkan Yardımcısı Ayhan Acar ise şunları söyledi:
“Bizim belediye olarak 5-6 aydır çok ciddi bir çalışmamız var. Kentte görsel kirlilik yaratan unsurlarla savaşıyoruz. Bu organizasyon şirketinin yaptığı etkinlikte bu kapsamda olması ona has bir uygulama olmadığını gösteriyor. Biz İzmit’in güzel ve bakımlı bir kent olmasını istiyoruz. Bir kaç şehirden örnekler aldık. Şu anda onların hazırlığı içersindeyiz. Kentin 19 noktasında afiş asılacak yerler hazırlıyoruz. Belediye olarak da herkese adil davranıyoruz”

Şehrin görsel estetiği bozuluyormuş…

Görsel kirlilik yarattığı gerekçesiyle afiş asmaya izin vermediklerini söyleyen Ayhan Acar şöyle devam etti:
“Bizim yaptığımız bir mücadele. Afişleri akşam asıyorlar sabah biz kaldırıyoruz. Şu an bizim bilmediğimiz farklı noktalarda afişler asılmışsa ekiplerimiz takip edip kaldırıyorlardır. Bir organizasyon yapılıyorsa, tanıtım en doğal hakkıdır. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tarafından billboardlar var. Bunun dışında biz afiş asmaya kesinlikle izin vermiyoruz. Bizim gerekçemiz görsel kirlilik. Sadece İroni organizasyonla ilgili değil bir çok bu taleple gelen firmalara genel bir uygulamayla uygun görmediğimizi belirtiyoruz ve burada ki tek gerçek şehrin görsel ve estetiğini bozduğu içindir. Bundan başka bir düşüncemiz de olamaz.”

İzin vermeyin – Eren Keskin

Geçtiğimiz cuma günü, hayatımızın belki de dönüm noktalarından biriydi..

1995 yılında Mardin-Dargeçit’te gözaltında kaybedilen 14 yaşındaki Seyhan Doğan, 13 yaşındaki Davut Altunkaynak, 21 yaşındaki Abdurrahman Çoşkun, 20 yaşındaki  Abdurrahman Olcay, 16 yaşındaki Nedim Akyön, 19 yaşındaki Mehmet Emin Aslan’ın kemiklerini aramak üzere Savcılık gözetiminde yapılan kazı işleminin yapıldığı yerdeydik.

İhbar edilen yerdeki kazılardan bir şey elde edemedik. Savcı ve  Adli Tıp uzmanı geri döndüler. Ancak, yerel halkın ve ailenin isteği üzerine yakınlarının kemiklerinin bulunabileceği iddia edilen kuyunun başına gittik.

Kuyunun içi sonradan doldurulmuş kocaman taşlarla dolu idi. Biz belediyeden araç isteyelim derken, birden bire Seyhan Doğan’ın küçük kardeşi Hazni, yine kayıplardan Abdurrahman Çoşkun’un kardeşi Ömer’in birden kuyuya atlayıp koca koca taşları kuyudan çıkarmaya başlamaları, adeta o taşların altında olduklarına inandıkları yakınlarının kemiklerine “bir canlıya ulaşma umuduyla” nasıl da el attıklarını görmek, son derece hüzünlüydü.

Dondurucu soğuğa ve yağan yağmura rağmen saatlerce orada kalındı. Hazni ile Ömer adeta elleriyle kazıyorlardı kuyuyu..

Çok garip bir duyguydu..

Aslında hep hayata olmalarını istediğiniz insanların kemiklerine dahi olsun ulaşabilme umudu, aslında çok garip bir ironi teşkil ediyordu.

Bence, kalpleri kabuk bağlamış, devletin suçlarını görmezden gelmeyi ilke edinmiş bir toplumun, o anı yaşaması gerekiyordu.

Üstelik artık olayla ilgili bir fezleke de var elimizde. Artık sadece acılarımız değil, umudumuz da var.

Savcılık fezlekesini okuduğumuzda, korkunç bir gerçekle karşı karşıya kalıyoruz.

Örneğin 1995 yılında evlerinden alınıp JİTEM binasına götürülen 7 insanımızın sorgularında bulunmuş, hatta onların canına kastetmiş insanlardan uzman Jandarma çavuş Bilal Batırır’ın başına gelenleri öğreniyoruz fezlekeden.

Bilal Batırır suç işlemiş de olsa, içindeki “vicdan kırıntıları” ile eşine, ‘Artık öldürmek istemiyorum’ diyebilmiş bir kişi. Hatta, gözaltına alınan 7 kişiden, öldürülüp bir kuyuya atılan 58 yaşındaki Süleyman Seyhan’ın cenazesinin bulunduğu yeri, Seyhan ailesine de söyleyen kişi Bilal Batırır.

Ancak Bilal Batırır, içindeki ‘Vicdan Kırıntıları’nın bedelini kaybedilerek ödemiş.

Savcılık fezlekesinden öğrendiğimize göre Bilal Batırır’ın içinde bulunduğu durum, vicdanının sesini dinlemeye başlamış olması komutanları rahatsız etmiştir.

Savcıya konuşan gizli tanık, Batırır’ın, komutanları M.T. ve H.İ tarafından ‘kazan dairesinde kazana atılmak suretiyle yakıldığını’ anlattı.

Bilal Batırır’ın eşinin 1996 yılında yapmış olduğu suç duyurusuna bugüne dek cevap verilmedi.

Kayıp insanlarımızın aileleri 17 yıldır bekliyorlar.

Uzman Çavuş Bilal Batırır’ın ailesi de 17 yıldır bekliyor.

Peki, Savcılık fezlekesinde şüpheli olarak gözüken M.T ve H.İ. neredeler?

Böylesine büyük bir suçlama karşısında neden tutuklu değiller? Aslında, bizler insan hakları savunucuları olarak yıllardır ‘suçlular aramızda dolaşıyorlar!’ diye haykırdık.

Sadece aramızda dolaşmıyorlar, onlara coğrafyamızda bazı bölgelerin idaresi de verilmiş durumda.

M.T . Bodrum – Gümüşlük Belediye Başkanı

H.İ. ise Sivas – Çepni Belediye Başkanı,,

Benim buradan bir çağrım var! Önde gelen aydınlarımızın, entelektüellerimizin, sanatçılarımızın uğrak yeridir Gümüşlük.. Gümüşlük’ü sevenler, insan haklarından ve  en önemlisi ‘yaşama hakkından’ yana olanlar, M.T’nin Gümüşlük’ü yönetmesine izin vermeyin!

Bu büyük insanlık suçundan yargılandığı sürece M.T’nin derhal görevden alınması ve tutuklu yargılanması için harekete geçin! Şunu unutmayın ki, 14 yaşında yaşamlarına el konulan Seyhan Doğan ve 13 Davut Altunkaynak sizlerden bunu bekliyor.

Eren Keskin – Özgür Gündem

[Yazı Dizisi] Monsanto: Skandallarla dolu 50 yıl ~1~

Geçmişin kimya devi Monsanto bugün GDO’da dünya lideri ve tohum üreticilerinin önde gelenlerinden biri.

 

Amerikan gıda endüstrisi devi Monsanto’nun 13 Şubat’ta herbisit’ten (ot “ilacı”) zehirlenen Charente’lı küçük bir çiftçinin kendisine karşı açtığı davada suçlu bulunması, Fransa’da bir ilki temsil ediyor. Ama çokuluslu devin sicili zaten kabarık, Fransa’daki bu karar da şirketin yüzyıla yaklaşan tarihinde küçük bir olaydan ibaret.

PCB, Turuncu Madde, dioksin, GDO’lu ürünler, aspartam, büyüme hormonları, herbisit (Lasso ve Roundup)….Monstanto’ya servet kazandıran bu ürünlerin isimleri skandallarla ve bazen yasaklanmalarıyla sonuçlanan hukuki süreçlerle lekelenmiş durumda. Ama bugüne kadar hiç bir şey, biyogenetik alanında faaliyet gösteren bu eski kimya devinin karşı konulmaz yükselişine engel olamadı ve lobi faaliyetlerinde uzmanlaşmış bu firmayı alt edemedi… İşte aynı suçları defalarca işlemiş bir çokuluslunun portresi…

 

Bir Kimya Devi….Patlayan Cinsten!

Monsanto 1901’de Saint Louis’de küçük bir sakarin üreticisi olarak kuruldu ve zamanla dünyanın en büyük tohum üreticilerinden biri haline geldi. Şirketin adı son 60 yıldır türlü olaylarla sürekli gündemde.

İkinci Dünya Savaşının ertesinde Monsanto’nun Teksas’taki plastik fabrikasında nitratla dolu bir Fransız kargosu yüzünden meydana gelen patlamanın 500 kişinin canına mal olması, kimya endüstrisi tarihinin ilk felaketlerden birisiydi.

Bundan iki yıl sonra alev alma sırası şirkete ait bir başka nitrat fabrikasına gelmişti. Virjinya’daki bu yangında, şirketin sorumluluğu kabul edildi. Albert-Londra ödülü sahibi Marie Monique Robin’in çektiği Monsanto’ya Göre Dünya adlı belgeselde, bu olayda iki yüzden fazla işçinin klorakne denen, az görülen ve çok bir ağır bir deri hastalığına yakalandığı belirtiliyor.

Bu kaza şirketin ana ürünü herbisit 2,4,5-T‘nin yüksek seviyede dioksin içerdiğini ortaya çıkardı. Dioksin, son derece zehirli ve kanserojen maddelerden oluşan, bileşim itibari ile PCB’ye benzeyen bir madde.

Dioksinin olası zararlarını ortaya koyan ilk çalışma 1938’den beri biliniyordu, yine de Monsanto, bu maddeyi satmaya 1970’lerde ürün yasaklanana kadar, yani neredeyse 40 yıl boyunca devam etti.

1934 ve 2000 yılları arasında Virjinya’da bir nitrat fabrikası işleten Monsanto, 2007 yılında şehirde yaşayan kanser hastası 77 kişi tarafından, fabrikanın bulunduğu bölgeye yasaya aykırı olarak dioksin bulaştırdığı gerekçesiyle mahkemeye verildi.

PCB: Bir Utanç Davası

Anniston, Alabama’da bulunan Monsanto fabrikası

2001 yılında Anniston Alabama’da yaşayan 3600 kişi Monsanto’ya PCB kirliliği suçlaması ile dava açtı. ABD Çevre Koruma Ajansı’nın halka açıklanan raporuna göre, Monsanto, 40 yıl boyunca şehrin göbeğindeki suyoluna ve çöplüğe tonlarca zehirli atık bıraktı.

Washington Post gazetesinin haberi bu konuda örnek teşkil ediyor:

‘Monsanto’nun binlerce sayfalık -çoğu çok gizli: okuyun ve yok edin- şeklinde kaşelenmiş-belgeleri çokuluslu şirketin on yıllardır yaptıklarının bilincinde olduğunu ve bunu sakladığını gösteriyor. 1966’da, fabrika sorumluları, atıkların bırakıldığı akarsuda yüzen balıkların sanki canlı canlı haşlanmışlar gibi, kan işeyerek ve derilerini tamamen kaybederek 10 saniye içinde öldüğünü fark etmişlerdi. Ama bunu kimseye söylemediler’.

1975 yılında, Monsanto tarafından yürütülen bir araştırma, PCB’nin farelerde tümör oluşumunu tetiklediğini ortaya koydu. Çokuluslu şirket, bu araştırma sonuçlarındaki ‘az oranda tümör oluşturma potansiyeline sahip’ ifadesini ‘kanserojen olduğu gözlenmemiştir’ ifadesiyle değiştirdi.  ‘Bir dolar bile kaybedemeyiz’ diye bitiyordu Washington Post tarafından ele geçirilen şirket notlarından biri. Sonunda Monsanto, 2002 yılında, Anniston bölgesini ve orada yaşayanların kanını PCB ile zehirlemekten suçlu bulundu. Şirket, zararları tazmin etmek için 700 milyon dolar ödemeye ve şehrin temizlenmesi için çalışmaya mahkûm edildi.

The Guardian gazetesi 2007 yılının şubat ayında, agrokimya devinin 1965 ve 1972 yılları arasında İngiltere’nin birçok bölgesinde de aynı yöntemleri izlediğini ortaya çıkardı.  Gazetenin ele geçirdiği bir hükümet raporu, Galler bölgesindeki bir kazı sırasında toprakta turuncu madde, dioksin ve PCB gibi 67 ayrı maddeye rastlandığını gösteriyor.

Fransa’da PCB’nin üretimi ve kullanımı 1987’den beri yasak.

Yarın: Vietnam’daki ölümlerde Monsanto’nun payı ne? Bilim nasıl “satın alınıyor”? Ot “ilaçları” nasıl öldürüyor?

Uçakların geride bıraktığı izler

Hava taşımacılığı atmosferde derin izler açıyor. Karbondioksitin yanı sıra su buharı ve nitrik asit de bırakan uçaklar, insanların yol açtığı karbondioksit salınımı nedeniyle küresel ısınmaya tuz biber ekiyor.

Uçakların neden olduğu gazların iki temel bileşeni bulunuyor. Karbondioksit ve su buharı. Buna bir de ozon oluşumu ya da ayrışımı için nitrik asit ekleniyor. Karbondioksit gibi su baharı ve ozon da kızılötesi gazlar grubuna dahil olup, uçağın yaydığı ısıyı toplayarak yeniden yayma özelliğine sahip. Alman Havacılık ve Uzay Merkezi DLR’den Fizik Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ulrich Schumann, bu nedenlerden dolayı hava ulaşımının, atmosferin ısınması üzerinde etkileri olduğunu belirtti. Schumann, hava ulaşımının küresel ısınmada, insanların sorumlu olduğu payda yüzde üçlük bir orana sahip olduğuna dikkat çekti.

Karbondioksit eşit olarak dağılıyor

Uçak yakıtı, diğer adıyla kerosen, yüzde 86 karbon ve yüzde 14 hidrojenden oluşuyor. Karbon yanma sırasında havadaki oksijenle birleştiği için bir uçağın yaktığı her bir kilogram kerosen için türbinlerden 3,15 kilogram karbondioksit atmosfere salınıyor. Schumann, atmosferde uzun ömürlü olan karbondioksitin bu yolla yerkürede eşit olarak dağıldığını belirtti.

Karbondioksit, atmosferin tüm katmanları arasında rahatça dolaşabildiği için uçuş yüksekliğinin 10 bin metreden yüksek ya da yer yüzeyine daha yakın mesafe olması bir fark yaratmıyor. Sonuçta, hava ulaşımı aracılığı ile insanların yol açtığı karbondioksit salınımının küresel ısınmaya etkisi şöyle özetlenebilir: İnsan yapımı karbondioksitin yaklaşık yüzde 2,2’si yeniden hava trafiğine karışıyor. Karbondioksit salınımında bu oran kara ulaşımında yaklaşık yüzde 14 iken, deniz ve demiryolu taşımacılığında ise toplamda yüzde 3,8’i buluyor.

Minik su damlaları

Karbondioksitin aksine, su buharının iklime verdiği zararı tespit etmek oldukça güç. Bir kilogram kerosenin yanmasıyla 1,23 kilogram su buharı meydana geliyor. Sıcak ve nemli yanıcı gazların, daha soğuk hava ile karışarak yoğunlaşması sonucunda ise su buharı, minik su damlalarına dönüşüyor. Eksi 40 santigrat derece gibi soğuk havalarda oluşan damlalar, buz kristalleri haline geliyor. Bu kristaller, uçakların arkalarında bıraktığı gaz izi olarak da görülebiliyor.

Peki, bundan sonra ne oluyor? Bu öncelikle uçağın tam olarak nerede, yani atmosferin daha alt katmanındaki troposferde mi yoksa daha yüksekteki stratosferde mi bulunduğuna bağlı. Schumann, troposferin, atmosferde hava hareketlerinin en fazla ve karışımın en iyi olduğu katman sayıldığını belirtirken, stratosferde ise karışımın daha az olduğunu ifade etti.

Su buharı ısıtıyor ve soğutuyor

Stratosfer son derece kuru bir katman. Burada havadaki su buharının hacmi 0,01 promilden daha az. Bu nedenle de bu katmanda, uçağın geride bıraktığı gaz izindeki buz kristalleri de kısa sürede buharlaşabiliyor. Ancak su buhar hacminin çok daha yüksek olduğu troposferde bu pek de mümkün değil. Uçağın geride bıraktığı gaz tamamen hava şartlarına göre belirleniyor.

Havanın çok nemli olduğu durumlarda, buz kristalleri ve gazlar genleşerek, Sirrüs bulutlarına dönüşüyor. Schumann gazların nemli hava içinde, bir nevi yoğunlaşma çekirdeği vazifesi görerek, kendi su hacimlerinde genişleme imkanı bulup, kalın bulutlara dönüştüklerini ifade etti. Fizik uzmanı Schumann, hava ulaşımının yaklaşık yüzde 10 ila 20’sinde bu sonucun oluştuğuna ve hava trafiğinin yerkürenin bulutlanmasında etkili olduğunu vurguladı.

Oluşan bulutların küresel ısınma ve iklimler üzerindeki etkileri konusunda ise çelişkiler mevcut. Bir yanda, gündüzleri kısa süreli gün ışığının bir kısmının uçakların bıraktığı gaz izleriyle yeniden uzaya geri yansıdığı belirtiliyor. Daha açık bir tabirle, uçakların bıraktığı gaz izleri, yerkürede bir gölgenin oluşmasına yol açıyor. Bu gölgede de hava daha soğuk. Diğer yandan, oluşan buz krtistallerinin Sirrüs bulutları içinde uzun dalgalı kızılötesi ışınları emdiği belirtiliyor. Ki bu ışınların bir bölümü de yeniden dünyaya geri yansıyor. Bu iki olasılıktan hangisinin ağır bastığı ise uzmanlar için önemli bir araştırma konusu olmayı sürdürüyor. Prof. Dr. Schumann, tüm bunların yanında, uçakların geride bıraktığı gazların küresel ısınma üzerindeki etkisinin baskın olduğuna dikkat çekiyor.

İs partikülleri

Uçak atık gazları geride bir de minicik is partikülleri bırakıyor. Bu partiküllerin büyüklükleri ancak 5 ile 100 nanometre arasında. Tabii, su buharı uçak türbininde yoğunlaşma sırasında bu partiküllerden de etkileniyor. Üstelik uçak atığı gazlar olmadan da bu partiküllerin uzun bir zaman atmosferde barınması mümkün. Bu nedenle birçok uzman is partiküllerinin, atmosferde dağıldıktan günler ve hatta haftalar sonrasında dahi, yoğunlaşma çekirdekçiği vazifesi görerek, Sirrüs bulutlarının oluşumunda etkili olabilecekleri görüşünü savunuyor. Öte yandan is partikülleri, atmosferdeki buz oluşumuna yol açan çöl tozları ya da asit damlaları gibi diğer partiküllerle yarışır bir durumda ki bu da durumu daha da vahim hale getiriyor.

Türkiye’nin %37’si faaliyet güçlüğü yaşıyor!

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), “Sağlık Sorunları ve Faaliyet Güçlükleri” üzerine yaptığı araştırmanın sonuçlarını açıkladı. Sonuçlara göre, Türkiye’de 15 ve daha yukarı yaştaki nüfusun % 36,8’inin günlük yaşamını etkileyen bir süreğen hastalık veya sağlık sorunu bulunmakta.

TÜİK’in 2011 yılı II. Döneminde (Nisan, Mayıs ve Haziran), Hanehalkı İşgücü Araştırması ile birlikte uyguladığı “Sağlık Sorunları ve Faaliyet Güçlükleri” anketinin sonuçları açıklandı. Avrupa Birliği (AB)’ne uyum çalışmaları kapsamında gerçekleştirilen araştırmanın amacı ise, faaliyet güçlüğü çeken nüfus konusunda detaylı ve karşılaştırılabilir veri derlemek olarak belirtiliyor.

Araştırmanın sonuçlarına göre; 15 ve daha yukarı yaştaki 19 milyon 678 bin kişi süreğen hastalık veya sağlık sorunu, 12 milyon 11 bin kişi ise faaliyet güçlüğü yaşamakta. Her iki sorunu birden yaşayanların sayısı ise 11 milyon 221 bin kişi. Türkiye’de herhangi bir süreğen hastalık, sağlık sorunu veya faaliyet güçlüğü yaşamayanların sayısı ise 32 milyon 971 bin kişi.

Rakamlara daha yakından bakacak olursak, Herhangi bir süreğen hastalık veya sağlık sorunu yaşayanların % 57,1’i kadın, % 72,6’sı 40 yaşın üzerinde ve bu nüfusun işgücüne katılım oranı ise % 40!

 

Nuray Mert’ten açıklama!

Nuray Mert’in Medyatava’ya gönderdiği “Zorunlu Açıklama” başlıklı yazısı şöyle:

“Milliyet gazetesindeki son ‘durumum’a ilişkin okuyucularım ve medya çevreleri başta olmak üzere, yaygınlaşan merak ve tepkiler dolayısı ile bir açıklama yapmak zorunluluğu hissediyorum.

Farklı spekülasyonlara yol açan durum, 12 Şubat tarihli yazımın sonunda izne ayrıldığım şeklinde bir not ile başladı. 11 Şubat Cumartesi günü Milliyet yönetimi beni telefonla arayarak benimle ilgili ‘sıkıntılı’ bir durum oluştuğunu, konunun netleşmesi için zamana ihtiyaç olduğunu söyleyerek, bu süre içinde ‘izne’ çıkmamım mümkün olup olmadığını sordu. Böyle başlayan bir sürecin nasıl sonuçlanacağını gayet iyi tahmin ettiğim halde, yönetimi zor durumda bırakmamak üzere, konuyu hafta içinde netleştirmek üzere, daha önce göndermiş olduğum yazımın sonuna ‘izne’ ilişkin notun konulmasını kabul ettim. Zaten tam o esnada çok ciddi bir sağlık sorunu nedeniyle gittiğim doktor randevumdan henüz çıkmış, o konuda ne yapacağımı düşünmekle meşguldüm.

Olaylar hiç arzu etmediğim ancak tahmin ettiğim şekilde devam etti; Milliyet’deki durumum netlik kazanmadı. Bu koşullar altında, gerekli açıklamayı gazetemin yapmasını bekledim, ancak bu gerçekleşmediği gibi, bir noktadan sonra gazete yönetimi ile iletişim imkanı bulamadım. Şu an itibarıyla beni en çok rahatsız eden husus budur.

Hiçbir medya kurumunun hiçbir yazarının istihdamını devam ettirmek gibi bir zorunluluğu olmadığını da, mevcut medya özgürlük ortamının sınırlarını da gayet iyi biliyorum. Ancak, asgari medeni davranış ve nezaket, hiç olmazsa net bir açıklamanın yapılmasıdır, bunun yapılmamış olması fazlasıyla üzüntü verici oldu. Dahası, 11 Şubat tarihine kadar gazete yönetiminden bana iletilen hiçbir rahatsızlık ve dolayısı ile ‘baskı’ diye nitelenebilecek bir yaklaşım söz konusu olmamıştır. Şu ana kadar gönderdiğim halde basılamayan bir yazım olmadı, sorun yazılarımın gönderemediğim, bu imkanın kapatılması dolayısı ile basılamamasıdır.

Söylemeye gerek yok, siyasal görüşlerimin tek sorumlusu benim, bağlı bulunduğum medya kuruluşunun benim yüzünden bedel ödemesini hiçbir zaman beklemedim. Bu konuda mesele, bu ülkede siyasi görüşlerin ifadesinin bedelinin, bu görüşleri ifade etme imkanının elinizden alınmasıdır. Bu ne ilk kez benim başıma geliyor, ne de benim başıma ilk kez geliyor. Türkiye’de özgürlükler ortamının geldiği nokta hepimizin malumudur. Siyasi görüşlerimi beğenen veya beğenmeyenler olabilir ancak beğenmeyenlerin tuttuğu yol susturmak veya susturulunca sevinmek değil, tartışmak veya hiç dikkate almamak olmalıydı, olmadı.

Bu noktada, en acıklısı, bu tür durumlarda, meslektaşlarımızdan pek çoğunun madur olanı itham yolu ile maduriyetlere meşruiyet kazandırma davranışıdır. Şimdiye kadar olan budur, benim başıma aynısı gelirse hiç şaşırmam. Bunun ötesinde değerlendirmeyi takdirlerinize bırakıyorum.

Son olarak, içinde bulunduğum durum konusunda duyarlık gösteren tüm okuyucu ve meslektaşlarıma çok çok teşekkür ederim. Böyle durumlarda en önemlisi yalnız kalmamaktır. Bana bu duyguyu yaşatmadıkları için hepsine tekrar tekrar teşekkür ediyorum. İzninizle, en sevdiğim yazarlardan Arif Altan’ın sözleri ile bitireyim;

“Kendine yetemeyen, kendine söz geçiremeyen, kendinden bir yapıt, kendinden bir güzellik meydana getirecek güçten yoksunların saplandıkları hükmetme arzusu… İktidar, tanrının ya da doğanın, insanın kusurlu varlığına kestiği bir ceza. Kimsenin sahip olamayacağı, ona göz dikenlerin onun kölesi olacağı, onun herkese sahip olabileceği korkunç bir hastalık… İktidarla mutlu gelecek arayan, düşüncenin hangi doruklarında parende atarsa atsın bugünü de yitirmekle mükellef…”

Selam ve sevgilerimle…

Nuray Mert”

“Üniversite’nin logosu Erdoğan’ın imzası olsun” önerisi!

Geçtiğimiz Kasım ayında, Rize Üniversitesi, 48. Senato toplantısında, üniversitenin isminin ‘Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi‘ olarak değiştirilmesi yönünde talep kararı almıştı ve bu öneri meclisin de onayından geçmişti.

Üniversite’nin adının değiştirilmesi kararlaştırıldıktan sonra şimdi ise yeni “bağlılık gösterme” alanı Üniversite’nin yeni logosu oldu.

Rize Üniversitesi Sağlık Yüksekokulu Sekreteri Mustafa Çakır, logonun Başbakan Erdoğan’ın imzası olmasını önerdi.

Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi adını alacak Rize Üniversitesi’nin mevcut logosu kentin yeşil doğası ve çayı ile Karadeniz’den esinlenerek tasarlanmıştı.

Gerzeliler ‘kaymakamı istifaya davet etme suçu’ işlemiş

Termik santrali protestosuna katılan 11 kişi hakkında açılan soruşturmada, “kamu görevlisi olan kaymakamı istifaya davet etmek’ suçlaması da dikkat çekiyor.

Gerze ilçesinin Yaykıl köyüne kurulmak istenen termik santral için yapılmak istenen sondaj çalışmasını iş makinelerinin önüne yatarak engelleyen Yeşil Gerze Çevre Platformu (YEGEP) üyesi 11 kişi hakkında “2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet”, “izinsiz basın açıklaması yapmak” ve “kamu görevlisi olan kaymakamı istifaya davet etmek suçlaması” gerekçesiyle bir soruşturma daha başlatıldı.

KAYMAKAM’I İSTİFAYA DAVET ETME SUÇU!

Yeşil Gerze Çevre Platformu’nun (YEGEP) öncülüğünde Gerze halkı, Anadolu Grubu tarafından Yaykıl köyüne kurulmak istenen termik santralın 23 Ağustos’ta yapılmak istenen sondaj çalışmasını iş makinelerinin önüne yatarak engellemişti. YEGEP üyesi 11 kişi hakkında “2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet”, “izinsiz basın açıklaması yapmak” ve “kamu görevlisi olan kaymakamı istifaya davet etmek” suçlaması gerekçesiyle bir soruşturma daha başlatıldı.

Gerze’de 3 Mayıs 2010’da ÇED toplantısını protesto eden Yeşil Gerze Çevre Platformu (YEGEP) üyesi 6 kişi yargılandıkları Sulh Ceza Mahkemesi’nde “hakaret” suçundan 1’er yıl 2’şer ay hapis cezasına çarptırılmış ancak cezaları ertelenmişti.

(focushaber)

Fransa’dan Monsanto ürününe yasak talebi

Fransa, Avrupa Birliği’nden Amerikan biyoteknoloji devi Monsanto’nun “Mon810” kodlu ürününün Avrupa’daki satışının durdurulmasını istedi.

Yapılan açıklamada, kararın son bilimsel çalışmaların ardından, Mon810 kodlu GDO’lu mısır tohumunun çevreye tahmin edilenden çok daha fazla zararlı olduğunun ortaya çıkmasının ardından geldiği belirtildi.

Geçtiğimiz hafta Fransa’da bir mahkeme, Monsanto’nun Fransız bir çiftçiyi zehirlemekten suçlu olduğuna hükmetmişti.