Ana Sayfa Blog Sayfa 4790

Tuzla Doğal Yaşam Parkı’nda katliam!

Tuzla Doğal Yaşam Parkı’nda yaşanan bir katliam bir video sayesinde açığa çıktı. Parkta yaşayan köpekleri iğne yapıp, kalp krizi geçirterek öldüren görevliler, yaptıklarını videoda itiraf ediyorlar.

Konuşmalarında hergün kaç köpek öldürdüklerini ve bu hayvanları Lysthenon adlı ilaçla kalp krizi geçirterek katliam yaptıklarını ifade eden görevlilerin katliamlarının hala devam ettiği de ifade ediliyor.

 

Beşiktaş’ın rakibi Artland Dragons

0

Basketbol FIBA EuroChallenge Kupası’nda çeyrek final eşleşmeleri belli olurken, Beşiktaş Milangaz’ın rakibi Almanya temsilcisi Artland Dragons oldu.

Basketbol FIBA EuroChallenge Kupası’nda çeyrek final eşleşmeleri belli olurken, Beşiktaş Milangaz’ın rakibi Almanya temsilcisi Artland Dragons oldu.

Beşiktaş Milangaz, K Grubu’nu ikinci sırada tamamlarken, Artland Dragons ise L Grubu’nu birinci bitirip, saha avantajını elde etti.

Beşiktaş Milangaz ilk maçını 13 Mart Salı günü deplasmanda oynadıktan sonra rakibini 15 Mart Perşembe günü evinde konuk edecek. Seride eşitlik olması durumunda 3. ve son maç 20 Mart Salı günü bir kez daha Almanya’da oynanacak.

Artland Dragons, Pınar Karşıyaka’nın da yer aldığı L Grubu’nda 5 galibiyet, 1 mağlubiyet alarak çeyrek finale yükseldi. Alman ekibi, Pınar Karşıyaka’yı İzmir’de 99-95, evinde ise 95-88 mağlup etti.

FIBA EuroChallenge Kupası’nda çeyrek finalin diğer eşleşmeleri ise şu şekilde:

BK Ventspils–Szolnoki Olaj
Elan Chalon–Chorale Roanne
Mad-Croc Fuenlabrada–Triumph Lyubertsy

Ahmet Şık ve Nedim Şener 1 yıldır cezaevinde

Gazeteciler, Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmasının birinci yılında cezaevindeki 104 gazeteci için yürüyecek. “Ahmet ve Nedim’in Gazeteci Arkadaşları”nın (ANGA) düzenleyeceği protestoda, Terörle Mücadele Kanunu ve Özel Yetkili Mahkemeler’in kaldırılması talep edilecek.

Gazeteciler Ahmet Şık ve Nedim Şener, 3 Mart 2011’de Odatv davası kapsamında gözaltına alınıp tutuklandı. Meslektaşları Şık ve Şener’in tutuklanmasının birinci yılında cezaevindeki 104 gazeteci ve dağıtımcı için yürüyecek ve basın üzerindeki baskıları protesto edecek.

ANGA’nın düzenleyeceği yürüyüş için yapılan çağrıda, bir yıl içinde tutuklanan gazetecilerin sayısının üç kat arttığına dikkat çekilerek, “beğenilmeyen köşe yazarı ve basın emekçilerinin de işten atıldığı” söylendi. Çağrıda, “Meslektaşlarımız, bir korku ikliminin dayattığı sansürle boğuşuyor. Ama, içerde ya da dışarıda, hiçbirimiz susmuyoruz ve korkmuyoruz. Bizler ANGA olarak Cumartesi sabahı cezaevindeki 104 gazeteci ve 35 dağıtımcıyı unutmadığımızı, unutturamayacaklarını haykırmak için Taksim’de buluşup Galatasaray’a yürüyeceğiz. Bir gün hepimizin ‘terörist’ ilan edilebileceği tehdidiyle susmamızı emreden TMK’nın ve muhalifleri ‘özel bir hukuka tabi tutan’ ÖYM’lerin kaldırılmasını; gazetecilere ve ifadeye özgürlük isteyen herkesi de bekliyoruz” denildi.

Protesto yürüyüşü 3 Mart Cumartesi günü saat 11.00’de Taksim meydanından başlayacak ve Galatasaray’da son bulacak.

‘Fukuşima’nın sorumlusu insan’

Greenpeace, “Fukuşima’dan alınan dersler” adlı raporunda Fukuşima nükleer felaketinin asıl sorumlusunun deprem değil, insan hataları olduğunu belirtti.

Greenpeace, “Fukuşima’dan alınan dersler” adlı bir rapor yayımladı. Rapor, geçtiğimiz yıl Japonya’daki Fukuşima Daiiçi Nükleer Santrali’nde meydana gelen kazanın nedeninin aslında deprem değil, Japon Hükümeti, işletici firmalar ve nükleer endüstrisi olduğunu gösteriyor.

Kazadan çıkarılması gereken esas ders ise şu: İnsan eliyle yapılan bu nükleer felaket, dünyanın herhangi bir yerindeki başka bir nükleer santralde de tekrarlanabilir ve milyonlarca insanın hayatını tehlikeye sokabilir.

‘RİSKLER GÖRMEZDEN GELİNDİ’

Raporda, nükleer santral ile ilgili olarak şu değerlendirmeler yer aldı:
“Japon yetkililer ve Fukuşima nükleer santralini işletenler, ciddi bir kazanın riskleri konusunda yaptıkları varsayımlar konusunda tamamen yanıldılar. Gerçek riskler biliniyordu ancak görmezden gelindi ve üzerinde durulmadı.
Büyük felaketlerle başa çıkma konusunda en hazırlıklı ülkelerden biri olarak bilinen Japonya’nın bile, büyük bir nükleer felaket karşısında yetersiz kaldığı ortaya çıktı. Acil durum ve tahliye planları insanları radyasyondan korumaya yetmedi.
Radyoaktif kirlenmeden uzaklaşmak için gerçekleştirilen tahliye çalışmaları yüz binlerce insanın hayatını değiştirdi. Bu insanlar, yeterli finansal destek olmadığı için yaşamlarını yeniden kuramıyor. Japonya, nükleer kazanın tüm maliyetlerinden işletici firmayı sorumlu tutan üç ülkeden biri. Ancak Japonya’da yükümlülük yasası ve tazmin programı gerektiği gibi işlemiyor. Kazanın üzerinden bir yıl geçmiş olmasına rağmen, kazadan etkilenen insanlar kaderine terkedilmiş durumda ve zararlarının çoğu da Japon halkının vergileriyle ödenecek”

‘KAZA BEKLENEN BİR KAZAYDI’

Greenpeace Japonya Nükleer Kampanyası Sorumlusu Kazue Suzuki, felaket için “Öngörülebilir ve beklenen bir kazaydı” dedi. Suzuki, şunları söyledi: “Buna rağmen yaşanmış olmasının nedeni, kar amacının insanlara tercih edilmiş olması. Japonya’da yetkililer hala yaşananlardan ders almayarak reaktörleri yeniden çalıştırmak için bastırıyor. İnsanların bir kez daha hükümetlerinin yaptığı hataların bedelini ödemesini istemiyoruz.”

Hepimiz Ermeniyiz, hepimiz piçiz! – Oya Baydar

Başlık, “Ergenekoncuların, Samastların İntikamı” da olabilirdi. Ya da, “Hepiniz Ergenekoncusunuz, Hepiniz İttihatçısınız”; veya “Takke Düştü, Kel Göründü” gibisinden daha hafif bir şey.

Yirmi yıl önce, Ermenistan’la Azerbaycan arasındaki savaş sırasında Ermenilerin Hocalı’da yaptıkları katliamı anma mitinglerinin çarşaf çarşaf ilanları “Ermeni yalanlarına sessiz kalma” sloganıyla gazetelerde ve ilan panolarında belirdiği andan itibaren, bir Azeri-Türk ortak yapımıyla karşı karşıya olduğumuzu tahmin etmek mümkündü. Böyle bir gösterinin başta Ermenilere ve ırkçılığa, şovenizme, ötekileştirmeye dur diyen herkese karşı nefret söylemine dönüşeceğini kestirmek için de fazla zekâya ihtiyaç yoktu. 1992’de savaş sırasında yaşanan soykırım niteliğindeki bu kanlı katliamın, 20 yıl sonra neden Azerbaycan ve Bakû’da değil de özellikle İstanbul’da anıldığı; mitingi düzenleyenlerin ifadesiyle neden “Edirne’den Kars’a” Türkiye’de gerçekleştirildiği sorusunu sormak yeter. Tabii gazete ilanları bile yüzbinlerce lira tutan eylemin finansmanının kimler tarafından sağlandığı; Azerbaycan’ın, Türkiye’ye gönderdiği katılımcılar ve diğer masraflar için harcadığı ifade edilen 2 milyon dolara Türk devletinin ne kadar artı katkı yaptığı da sorulması gereken sorular arasında yer alıyor.

Son zamanlarda her türlü ırkçı, şoven, milliyetçi, özellikle de Ermeni düşmanı gösterinin Hükümet adına katılımcısı ve baş hatibi olan İçişleri Bakanı Şahin’in miting konuşmasındaki sözlerine bakarsak, asil Türk milleti nerede olursa olsun her türlü zulme karşı olduğu için gerçekleştiriyormuş bu protesto gösterilerini. Ufala da civcivler yesin, derler ya hani; yada moda tabirle, -bizimkini de kendinizinki kadar sanıp- zekâmızla alay etmeyin beyler!

Hocalı katliamının yirminci yılı münasebetiyle/ bahanesiyle düzenlenen; Azerî milletvekillerinin, resmî kişilerin, Azerbaycan’dan ulaşımları sağlanarak getirtilmiş/gelmiş çok sayıda Azerînin katıldığı; Türkçü, İslamcı, milliyetçi siyasal parti, cemaat ve örgütlerin neredeyse firesiz destekledikleri; ırkçı, şoven, ulusalcı, Ergenekoncu odakların, “Ogün Samastçı”gençliğin militan güç olarak yerini aldığı bu gösteriler, Türk-İslam sentezli ırkçı-şoven Türk milliyetçiliğinin rövanş hamlesiydi. “Hepimiz Ermeniyiz” ve “Hepimiz Hrantız” sloganlarına karşı “Hepimiz Türküz”, “Hepimiz Hocalılıyız” pankartları “Hepiniz Ermenisiniz, Hepiniz Piçsiniz” sloganının yanında masum kalıyordu. “Faşizme inat, kardeşimsin Hrant” ve “Yaşasın halkların kardeşliği” sloganlarının mitingteki karşılığı “Türke kefen biçenin ölümü korkunç olur”, “Bugün Taksim, yarın Erivan, bir gece ansızın gelebiliriz”, “Bozkurtlar burada Hrantlar nerede” gibi tehdit ulumalarıydı. miting haberlerinin ertesi günkü gazetelerde nasıl yer aldığı da ilginçti. Ortadoğu ve Yeniçağ gazeteleri, bekleneceği gibi, haberi sürmanşetten “Hepimiz Hocalı’yız, hepimiz Türküz” veya “Tek millet iki devlet, Hepimiz Türküz” benzeri başlıklarla görmüşlerdi. Taraf,  Radikal, Evrensel, Birgün dışında, ana akım medya mitingin ne kadar kalabalık olduğunu ballandırarak anlatırken, Taraf’ın manşete çektiği “Hepiniz Ermenisiniz, Hepiniz Piçsiniz” türünden pankartları, beyaz bereler giymiş Ogün Samast’ların Agos’a yürümek istemelerini, Fransa konsolosluğu önünde dağıtılan ve konsolosluğa atılan üzerinde Sarkozy yazılı tuvalet kağıtlarını, her biri ağır bir nefret suçu sayılması gereken slogan ve pankartları, Dink’in katillerine düzülen övgüleri es geçiyorlardı.

Mitinge katılan Azerî milletvekilleri, Türk İçişleri Bakanı, Azerî ve Türk kuruluşları mitingin her iki devletin işbirliği ve desteğiyle gerçekleştirildiğinin kanıtıydı. İçerden ve dışardan yükselen Ermeni soykırımının tanınması taleplerine karşı, çok zavallı, sığ, budalaca bir sözde cinlikle “Tencere dibin kara, seninki benimkinden kara” misali, Ermenistan’a “Sen de soykırım yaptın” denmek isteniyor, Türkiye biraz daha utanç verici bir konuma indirgeniyordu. İçişleri Bakanı Şahin Atatürk’ün gençliğe hitabesinin okunmasından sonra “Hepiniz Ermenisiniz, Hepiniz Piçsiniz “pankartları ve kin dolu sloganlar arasında yaptığı konuşmada “Bu kan yerde kalmayacak” derken, “Türke kefen biçenin ölümü korkunç olur” sloganına replik veriyordu.

Hepiniz Ergenekoncu, Hepiniz İttihatçısınız!

Son zamanlarda İttihatçılık ve Ergenekonculuk terimleri bütün şerlerin kaynağı ve odağı olarak ezberimize girdi. Resmi ideolojiye, ulusalcı-Kemalist-vesayetçi devlet anlayışına karşı olduklarını iddia eden, tarihimizin karanlık sayfalarıyla yüzleşmeyi öneren kişi ve çevreler (bu arada iktidarın sözcüleri ve yandaşları da) İttihatçılık ve Ergenekonculuk nitelemelerini demokratlıklarının bir göstergesi ya da küfür gibi kullanıp rahatlıyorlar. Peki, bu sözcük ve kavramların toplumsal-siyasal yüküyle, ardındaki amaç ve zihniyetle yüzleşebiliyor muyuz? İttihatçılık ve Ergenekonculuğun ana damarı, özü nedir, diye sorup bu ana damarın kendi hareketimizdeki, kendi siyasetimizdeki, kendi zihniyet dünyamızdaki izlerini, yansımalarını cesaretle saptayabiliyor muyuz? Pazar günü İstanbul’da yapılan mitingleri şu veya bu biçimde destekleyen, orada hazır bulunan, konuşma yapan herkes bu soruyu kendi kendine sormalı.

Mitingin düzenleyicileri, Hocalı katliamını anarken, ”soykırımlar olmasın, insanlar ölmesin” mesajını vermek istediklerini söylüyorlar. Ne güzel, ne haklı, ne desteklenesi bir özlem… Gelin görün ki, o zaman aynı meydanda, aynı mitingte, yirmi yıl önceki Azerî-Ermeni savaşında Hocalı’dan önce yapılan Ermenilere yönelik Sumgayt katliamı ve de 1915’te İttihatçı zihniyetin yüzbinlerce Ermeniye uyguladığı kıyım da anılmalı ve protesto edilmeliydi. Taşınan pankartlarda “Hepimiz Ermeni, hepimiz Azerî, Hepimiz insanız” yazılmalıydı. Ya da Hocalı katliamını anma mitinginin düzenleyicileri ve katılımcıları 1915’i anmak için de (Sarkozy yazılı tuvalet kağıtları dağıtmak yerine) kırıma, katliama, felakete uğrattığımız bütün gruplardan özür dileyen sloganlarla ve kardeşlik ruhuyla toplanabilmeliydiler/ toplanabilmeliydik.

Kimse Hocalı katliamını protesto mitinginin anlamı ve amacı konusunda kendini veya başkalarını kandırmaya çalışmasın. Orada şahlanan; Ermeni düşmanlığı ve Müslüman-Türk İttihatçı ruhtu. Tıpkı Engenekoncu- Balyozcu planların uygulamaya konulabilmesi için gerekli havayı yaratmayı amaçlayan provokatif Cumhuriyet Bayrak Mitingleri gibi… O mitinglerin hangi planın parçası olduğu apaçık ortadaydı ve o planı fark edip de parçası olmak istemeyenler bu mitinglere katılmadılar, eleştirdiler. Bir kesim iyi niyetli insanımız da, provokasyonu sezemeyip sırf mevcut siyasi iktidara karşıtlıkları ve yaratılmış olan “laiklik elden gidiyor, şeriat geliyor” havası içinde istemeden olayın parçası oldu. Sanırım, Hocalı mitingine katılanlar arasında da vardı böyleleri. Nitekim Has Parti’den Bekaroğlu, oradaki havayı, pankartları, sloganları görünce meydandan ayrıldığını belirtiyor. Ancak orada öyle biri vardı ki, bırakın meydandan ayrılmayı, nefret söylemini engelleyebilecek konumdayken, o söylemin parçası, hatta körükleyicisi konumundaydı: İttihatçı zihniyete ve o devlet anlayışına karşı olduğunu iddia eden AK Parti Hükümeti’nin İçişleri Bakanı Şahin…

Bir süre önce, Hrant Dink’i ölümünün beşinci yılında anmak için onbinlerce insan şehirlerin sokaklarını, meydanlarını “Bu dava burada bitmez” diyerek doldurduğunda, hangi kesimden, hangi düşünceden olursak olalım birbirimize kenetlenip özgürlükçü, demokratik, barışçı bir birlik yaratmak yerine anlamsız bir tartışmaya girmiştik. Birileri, Hrant’ın davasını beş yıldır kararlılıkla, yüreklilikle, özveriyle ve vicdanla sürdürenleri Hrant’ın parazitleri olmakla, Hrant’ı solda gösterip kitle desteğini daraltmakla, sağ ve Müslüman kesimleri ürkütüp kaçırmakla, hatta AKP’yi yıpratmakla suçlamışlardı. Hocalı katliamını protesto gösterileri kimlerin kimleri nasıl kullandığını,  kimlerin kimleri yıprattığını, İttihatçı ruhta buluşarak kimlerin kimlere destek olduğunu ve ırkçı milliyetçiliği aşmanın güçlüklerini gösterdi.

Hocalı mitingi ırkçı, Türkçü, şoven milliyetçi zihniyetin kaybettiği mevzileri Ermeni düşmanlığı üzerinden yeniden kazanma girişimi olarak da okunabilir. Hrant Dink cinayetinin ardından toplumda başlayan vicdani uyanışı, yüzleşme ve sorgulama ihtiyacını engellemeyi amaçlayan bu eylem, İttihatçı-Ergenekoncu zihniyetin devletin genlerine nasıl nüfuz ettiğini göstermesi bakımından da önemliydi. Hem mitinge verilen destek hem de İçişleri Bakanı’nın katılımı ve mitingin ruhu doğrultusundaki konuşması bu yargıyı pekiştiriyordu. AK Parti iktidarını sarsmak, yıkılmasını kolaylaştıracak atmosferi yaratmak için kod adı Ergenekon olan derin odakların planladığından kuşkum olmayan Hrant Dink suikastinin ardındaki İttihatçı-ulusalcı zihniyetin, kendisi bizzat o güçlerin hedefi olan AKP’yi de kuşatmış olmasına şaşıranların hatırlaması gereken bir nokta var: AK Parti devletleştikçe İttihatçı-Kemalist devletin genetik kodlarını da tevarüs ediyor, hem de önemli bir kan uyuşmazlığı yaşamadan. Çünkü laik veya Müslüman, siyasal kadrolar, istisnalar bir yana, ağırlıklı olarak aynı Türk milliyetçiliği ve devlet zihniyeti damarından besleniyorlar. Yani, korkmayın ve kavga etmeyin; biçimler ve üsluplar bir yana, işin özünde bu Türkçülük milliyetçilik (Türk İslam sentezi) noktasında, “Yok birbirinizden farkınız.” Var, diyorsanız, hadi görelim: Hocalı mitingini yargıya taşıyın, nefret söylemi yasasını bir an önce çıkarın ve daha önemlisi İçişleri Bakanınızı hemen, hem de bu nedenle görevden alın.

Çok beklerim, değil mi?

Oya Baydar   www.t24.com.tr

 

 

WikiLeaks’ten: Coca Cola hayvan hakları örgütü PETA’yı izletmiş

Amerika’da ‘Gölge CIA’ diye bilinen Stratfor, sayısız “büyük” müşterilerinden Coca-Cola, hayvan haklarını savunan ve dikkat çekici protestolarıyla sürekli gündeme gelen  PETA derneği ile ilgili istihbarat istemiş.

Taraf gazetesinde yayımlanan Wikileaks kriptosu şöyle:
Haziran 2009 tarihli bir e-postada Coca Cola’nın üst düzey direktörlerinden Val Wilberding, Stratfor uzmanı Anya Alfano’dan PETA aktivistleri ile ilgili 2010 yılında yapılan ve Coca-Cola’nın sponsorlarından biri olduğu Vancouver Kış Olimpiyatları’nda olası protestolarını önleyebilmek için ‘derin’ bir araştırma talep ediyor.
Coca- Cola’nın aktivistler ile bilmek istedikleri şunlar: “Kanada’da ne kadar Peta destekçisi bulunuyor? Ne kadarı aktivizme meyilli? ABD’li PETA destekçileri ne derece aktivizm için Kanada’ya seyahat edebilir? PETA’nın yöntemleri nelerdir? PETA Kanada’nın ABD ve diğer ülkedeki PETA dernekleriyle ne derece bağı vardır? Bir ülkedeki PETA’nın faaliyetlerini kontrol eden bir gözetici/idari kurul var mı? PETA’ya takılanlar (anarşistler veya Hayvanlara Kurtuluş Cephesi üyeleri gibi) protestolara ne sıklıkla katılıyor?”
Alfano’nun konuyu ilettiği Fred Burton isimli uzman, “FBI’ın PETA faaliyetleri ile ilgili gizli bir araştırması var. Neler ortaya çıkarabileceğime bakacağım” diye yanıt veriyor.
(t24)

Senegal’de devlet başkanlığı seçimleri ikinci tura kaldı

0

Senegal’de pazar günü yapılan devlet başkanlığı seçimlerinde adaylar yüzde 50 barajını geçemeyince,
ikinci tura gidilmesine karar verildi.

Ükeyi 12 yıldır yöneten Devlet Başkanı Abdulaye Vade’in danışmanı yaptığı açıklamada, iknci tura ihtiyaç olduğunu söyledi.

Yaklaşık 5.3 milyon seçmenin bulunduğu ülkede, seçimlere 14 aday katılmış, ne 85 yaşındaki Vade ne de en yakın rakibi muhalefetin önde gelen adaylarından Macky Sall, ilk turda seçilmek için gerekli olan yüzde 50 barajını aşabilmişti.

Öte yandan Avrupalı gözlemciler, seçimlerden sonra halkın yeteri kadar bilgilendirilmediğini bunu da kuşkuya neden olduğunu belirtti.

Avrupa Parlamenterler Heyeti Başkanı Cristian Dan Preda, ülkede bilgi kirliliğinin son bulması açısından yönetimin kesin sonuçları daha şeffaf bir şekilde açıklaması gerektiğini söyledi.

Bu sırada uzmanlar ise birinci turda bölünen muhalefetin ikinci turda birleşeceği yorumunu yapıyor.

(en)

Demirkubuz yeni filminin tarihini açıkladı

Zeki Demirkubuz, yeni filmi Yeraltı’nın gösterim tarihini Twitter’dan açıkladı.

Çekimleri Ankara’da geçen sene tamamlanan film, 13 Nisan’da gösterime giriyor.

Demirkubuz’un Dostoyevski’nin ‘Yeraltından Notlar’ yapıtından esinlenerek sinemaya uyarladığı Yeraltı, Ankara’da yalnız yaşayan memur Muharrem’in iç dünyasını anlatıyor.

Engin Günaydın’ın başrolünde olduğu filmin afişi de yayınlandı.

Hintli işçiler şalter indirecek

Milyonlarca Hintli çalışan, işçi haklarının iyileştirilmesi ve artan enflasyonu protesto etmek için 24 saatlik genel grev başlattı.

Bugün gerçekleştirilmekte olan Hindistan’ın 14’üncü genel grevi, son zamanlarda ülkede yaşanan en büyük grev olma özelliği taşıyor ve ülkedeki 11 büyük sendika tarafından destekleniyor.

Grev, daha önce de yolsuzluk iddialarıyla prestij kaybeden Manmohan Singh hükümeti için zor bir test niteliğinde.

Öte yandan, grevin taşımacılık ve gümrük operasyonlarını da aksatacağı, postanelerin ve bankaların da kapalı olacağı tahmin ediliyor. Devlete ait telekom şirketinin çalışanlarının da şartel indirmesi ile Hindistan’da yaşamın durması bekleniyor.

İnkâr yasasına iptal

Fransa Anayasa Konseyi, Senato ve parlamento tarafından onaylanan “yasa tarafından kabul edilen soykırımların inkârının cezalandırılmasına ilişkin yasa teklifi”nin iptali konusundaki itirazı kabul etti.

Türkiye ile Fransa arasında son bir kaç aydır gerginlik yaratan yasa teklifi, Anayasa Konseyi’ne takıldı. Bir grup milletvekili ve senatörün iptali için başvurduğu yasa teklifi, Fransa Anayasa Konseyi tarafından, ifade özgürlüğü hakkıyla bağdaşmadığı gerekçesiyle iptal edildi.

“Yasa tarafından kabul edilen soykırımların inkârının cezalandırılmasına ilişkin yasa teklifi”, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin de desteğiyle aralık ayında parlamentoda, ocak ayında da Senato’da oylandıktan sonra kabul edilmişti.

Gerekli imza sayısına ulaşıldı

Yasa teklifinin kabulünün ardından Senato’da Avrupa Demokratik ve Sosyalist Birlik Grubu Başkanı Jacques Mezard’ın öncülüğüyle başlayan girişim sonucu, 77 üyenin imzası toplanmış, Parlamento’da da iktidardaki Halk Hareketi Birliği (UMP) üyesi Michel Diefenbacher’ın girişimiyle 65 imzaya ulaşılarak, Anayasa Konseyi’ne itiraz edilmişti. Anayasa Konseyi’ne başvuru için parlamentonun her iki kanadının en az birinden asgari 60 imza toplanması gerekiyordu.

Gerekli imza sayısına ulaşan milletvekili ve senatörler, Fransız Anayasası’nın 33. maddesine ve ifade özgürlüğüne aykırı olduğu gerekçesiyle yasa teklifinin iptalini talep etmişti.

İptal edilen yasa teklifi, 1915 Ermeni olaylarının reddini inkâr edenlerin 1 yıl hapis ile 45 bin euro para cezası istemiyle yargılanmalarını öngörüyordu.

Diaspora endişeli

Yasa teklifinin iptal talebiyle Anayasa Konseyi’ne taşınması ülkedeki diaspora Ermenilerine ait kuruluşlar arasında panik havası yaratmıştı. Diaspora kuruluşları, sadece “inkâr” yasasının iptalinden değil, bu yasaya temel oluşturan ve Fransız parlamentosu tarafından 2001 yılında çıkarılan “Ermeni Soykırımı” yasasının iptal edilmiş olmasından da kaygı duyuyordu.

Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, yaptığı ilk açıklamada kararı memnuniyetle karşıladığını bildirdi. ‘Davutoğlu, ‘Fransa Anayasa Konseyi, Fransa anayasasının evrensel insan hakları kavramına ve hepimizin savunduğu Avrupa değerlerine uygun bir karar vermiştir. Bu açıdan Anayasa Konseyi’ni tebrik ediyoruz” dedi. Öte yandan, Sarkozy’nin hükümete yeni bir yasa hazırlanması talimatı verdiği bildirildi.

(DW)