Ana Sayfa Blog Sayfa 4768

Hatay havaalanı gerçek sahiplerini buldu

Bu fotoğraf dün 16:30’da bizim Hatay havaalanı, doğanın Amik Gölü olarak bildiği yerde, Subaşı Kuş Gözlem Topluluğu’ndan fotoğrafçı Ali Atahan tarafından çekildi. (Büyük fotoğraf için fotoğrafın üzerine tıklayınız.)

15 Ocak’tan bu yana yağışların tekrar Amik gölüne dönüştürdüğü yer, 1950’lerde kurutulmaya başlamış, 1975’de göl tamamen kurutulmuştu. Kurutulan göl arazisine daha sonra havaalanı yapıldı. Bugün uçakların inemediği alana tekrar kuşlar gelmeye başladı.

Fotoğrafta yaklaşık olarak 21.000 Leylek, 200 Turna, 60 Karabatak, 1500 Çamurcun, Kaşıkgaga ve Yeşilbaş, 1000 Dövüşkenkuş, 700 Kızkuşu, 10 Kara kızılbacak, 5 Uzunbacak, 3 Yeşilbacak, 2 Kılıçgaga görülüyor.

Ayrıntılı bilgi ve fotoğraflar için Subaşı Kuş Gözlem Topluluğu web sitesine bakabilirsiniz.

Yeşil Gazete’de konuyla ilgili detaylı bir yazı için TIKLAYINIZ

 

Antakya Yeşilleri’nden Nilgün Karasu’nun katkılarıyla.

(Yeşil Gazete)

Valilikten pazar günü Nevruz’a izin yok

BDP ve DTK’nın pazar günü yapmayı planladığı Nevruz kutlamasına İstanbul Valiliği’nden izin çıkmadı.

Dün tüm televizyonlarda, bu kutlamalar için alınan önlemler verilirken, bugün kutlamalara izin verilmediği açıklandı.

İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, Nevruz kutlamalarının sadece 21 Mart’ta yapılacağını öncesinde kutlamanın söz konusu olmadığını söyledi.

Kaş’taki derneklerden tutsak yunuslara destek

Antalya’nın Kaş ilçesindeki tutsak yunuslar için başlatılan özgürlük kampanyasına Kaş Sualtı Derneği, Kaş Turizm ve Tanıtma Derneği, Kaş Çevre Platformu ve Kaş’ta yaşayan İngiliz vatandaşların kurduğu Dolphin Angels Grubu da katıldı.

Yunuslara Özgürlük Platformu ve Oscar’lı belgesel yapımcısı – aktivist Ric O’Barry’nin işbirliği ile Türkiye’nin gündemine gelen Kaş ve Bodrum’daki küçük ve kötü koşulları bulunan havuzlarda tutsak bulunan yunusların özgürlüğü için başlatılan kampanyaya destek her geçen gün artıyor. Özellikle Kaş’taki havuzda tutulan 4 yunus için, doğaya ve hayvanlara karşı bilinçli ve korumacı yaklaşımları ile tanınan Kaşlıların tepkisi ve desteği devam ediyor.

Kaş Sualtı Derneği, Kaş Turizm ve Tanıtma Derneği, Kaş Çevre Platformu ve Kaş’ta yaşayan İngiliz vatandaşların kurduğu Dolphin Angels Grubu, Yunuslara Özgürlük Platformu tarafından koordine edilen “Özgür Yunuslar Kampayası”na destek olmak amacıyla bir araya geldi.

İmzalar 7 bini geçti

Kaş’taki yunusların durumu, Türkiye’den sonra dünyada da yankı bulmaya başladı. Ric O’Barry ve Yunuslara Özgürlük Platformu’nun ortaklaşa hazırladığı dilekçeyi 7 bin’den fazla kişi imzaladı.

Care 2 Petition Site’ta (http://www.thepetitionsite.com/takeaction/894/733/349/) bulunan dilekçe, Başbakanlık’la birlikte, bu tesislere izin verdiği için Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na, tesislerde uygulanan sözde tedaviler için Sağlık Bakanlığı’na, ruhsatlandırma ve kiralama işlemlerinden dolayı ilgili belediyelere de sesleniyor. Türkiye’de deniz memelilerinin tutsak edildiği tüm tesislerin kapatılmasını, gösteri yunuslarının uzmanlar tarafından rehabilite edilip yeniden doğaya salınmasını hedefliyor.

Detaylı bilgi için : www.yunuslaraozgurluk.com

Hamzaoğlu “şarlatan” davasını kazandı

Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Onur Hamzaoğlu’nun Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu aleyhine açtığı hakaret davası bugün Kocaeli Adliyesi’nde görüldü.

Duruşmaya HDK milletvekilleri Levent Tüzel ve Ertuğrul Kürkçü, CHP milletvekilleri Oğuz Oyan ve Nurettin Demir, TTB Merkez Konsey Başkanı Eriş Bilaloğlu, DİSK Genel Sekreteri Adnan Serdaroğlu, EMEP Genel Başkanı Selma Gülkan, ÖDP Genel Başkanı Alper Taş, Halkevi üyeleri ve Kocaeli’ndeki sendika temsilcileri katıldı.

Mahkeme, Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı hakkında, Onur Hamzaoğlu’na hakaretten 3.480 lira para cezası verdi. Onur Hamzaoğlu’nun Dilovası’ndaki sağlık sorunlarına işaret ettiği rapor, mahkeme tarafından “tahrik” olarak değerlendirildi ve Büyükşehir Belediye Başkanı Karaosmanoğlu’nun cezası üçte bir oranında indirildi.

KOÜ, Büyükşehir işbirliği
Davada, Kocaeli Üniversitesi ile Büyükşehir Belediyesi arasında Hamzaoğlu’na karşı işbiriliği yapıldığı da ortaya çıktı. Sadece Hamzaoğlu ile üniversite arasında geçen yazışmalar Büyükşehir Belediye Başkanı avukatları tarafından mahkemeye sunuldu. Hamzaoğlu’nun, üniversite tarafından kendisine verilen uyarı cezasına dair yaptığı itirazlar ve bu itirazlara verilen ret yanıtını içeren belgelerin kişiye özel belegeler olmasına rağmen sanık avukatlarının eline nasıl geçtiğine dair Hamzaoğlu’nun avukatları tarafından sorulan sonutlar yanıtsız kaldı.

Coşkulu karşılama
Mahkeme bitiminde çoğu akademisyen yüzlerce kişi Kocaeli Adliyesi önünde Hamzaoğlu’nu alkış ve sloganlarla karşıladı. “Onur Hamzaoğlu onurumuzdur”, “AKP halka hesap verecek” sloganları sık sık atıldı.

(sendika.org)

Eğitim-Sen grev kararı aldı

Eğitim Sen, AKP’nin gericileşme ve sömürüde belirlediği yeni sınır olan 4+4+4 kanun teklifine karşı geleceğine sahip çıkıyor!

4+4+4 kanun teklif Meclis’e sunulduğu günden bugüne teklifin AKP’nin kendi siyasal-ideolojik amaçları doğrultusunda hazırlandığını, çocukların ‘insanca yaşam, güvenli gelecek ve geleceğini belirleme’ haklarının ellerinden aldığını, eğitim sistemini tamamen piyasalaştırmayı ve gericileştirmeyi amaçladığını dile getiren Eğitim Sen, teklifin geri çekilmesi için tüm yurtta sevk eylemi gerçekleştirecek.

Konuya ilişkin yaptığı açıklamada tüm uyarı ve itirazlarına rağmen AKP’nin ‘ben yaptım oldu’ anlayışından vazgeçmediğini dile getire Eğitim Sen, teklifin geri çekilmesi içni hükümeti son kez uyarmak üzere yaptıkları eyleme geleceğine sahip çıkan herkesi destek vermeye çağırdı.

Eğitim Sen: O Gün Ankara Sokaklarını Geleceğine Sahip Çıkanlar Dolduracak
Toplumun geleceğini ilgilendiren teklife karşı birlikte mücadele çağrısı yapan Eğitim Sen, teklif Meclis Genel Kurulu’na getirilirse, o gün 4+4+4 karanlığına karşı geleceğine, öğrencilerine sahip çıkmak için GREV’de olacağını, Ankara’ya gelerek sokakları dolduracaklarını belirtmişti.

(muhalefet.org)

Denizlerde balık kalmıyor artık! – Levent Kurnaz

Hatırlar mısınız? Eskiden balık yemeğe gittiğimizde “bu deniz balığı mı?” diye sormamıza gerek kalmazdı. Her geçen gün denizlerimizde tuttuğumuz balık miktarı azalıyor. Myers ve Worm’ün Nature’da yayınlanan çalışmasına göre şu anda denizlerde “bize kalan” endüstriyel balık miktarı endüstri öncesi dönemin sadece %10’u. Bugün dünyada 1 milyar kişinin ana besin maddesi denizden yakalanan balık ve kişi başına yakalanabilen balık miktarı hem balık sayısının azalması, hem de nüfus artışı ile birlikte her gün düşmekte.
Public Library of Science (PloS ONE) dergisinde geçtiğimiz hafta yayınlanan bir çalışmaya göre Akdeniz’in ticari avlanmaya karşı korumaya alınmamış bölgelerinde balık miktarı koruma altına alınanlara kıyasla on kat azalmış durumda. İtalya ve İspanya kıyılarındaki bu koruma bölgeleri balık kaynarken özellikle Türkiye ve Yunanistan kıyılarında balık neredeyse tükenmiş durumda.
Rize Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi’nde yapılan bir diğer araştırmanın ilk sonuçlarına göre, 161 balık türünün bulunduğu Karadeniz’in Türkiye kıyılarında 59 balık türünün neslinin tükendiği belirlendi. 10 yılı aşkın süredir yaptığı araştırmaları basınla paylaşan Su Ürünleri Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Semih Engin, balık türleri neslinin tükenmesine başta aşırı avcılık olmak üzere, kirlilik ve iklim değişikliğinin neden olduğunu söylemiş.
Özellikle içdenizlerdeki balık türleri aşırı avlanma ve kirlilikten en fazla etkilenen canlıların başında geliyor. İnsan nüfusu arttıkça avlanmanın artacağını biliyoruz. Bunun en son noktasının denizlerdeki tüm canlıları yok etmemiz olacağını bildiğimiz gibi. Ancak bizler doğayı ve atmosferi aynen kirletirken dünyanın kendi kendisini temizleyeceğini düşünürken sanıyorum denizdeki tüm balıkları da avlarken balıkların denizde kendiliklerinden oluşacağını sanıyoruz.
Ama iklim değişikliğinin denizler üzerine iki temel kötü etkisi daha var ve bu iki etki biz avlayarak işe karışmasak da denizlerdeki çeşitliliği bir süre sonra sona erdirecek.
Bu etkilerin birincisi dünyanın ortalama yüzey sıcaklığı gibi denizlerin ortalama sıcaklığının da artması. Balıklar deniz suyu sıcaklığına bizden çok daha hassaslar ve sıcaklıktaki ufak değişiklikler bile balık türlerinin yok olması için yeterli olabiliyor. Ayrıca artan sıcaklıklar daha çok tropik denizlere has bazı türlerin bizim denizlerimize yayılıp ekosistemi hızla tahrip etmesi anlamına da geliyor. Bu bizim için şu demek: Bu seneye kadar denize girdiğiniz koya bu yaz girmeye çalıştığınızda bakacaksınız ki denizde daha önce görmediğiniz bir yosun türü var, o yosunu elinizle tutmaya çalıştığınızda elinizi yakacak veya o yosunun varlığından dolayı o koydaki tüm deniz canlıları ölmüş olacaklar. Bu olayların gerçekleşmesi yüzyıllar sürmeyecek ve emin olun, doğa kendisini çok da hızlı temizleme ve yenileme kapasitesine sahip değil.
Ama daha da önemlisi deniz suyunun atmosferde artan CO2 gazı ile birlikte daha da asitleşmesi. Bunun ne önemi var bizim için diyecekseniz size şu basit soruyu sorayım: Büyük balıklar ne yer? Cevabını biliyoruz, küçük balıkları. Peki küçük balıklar ne yer? Onlar da sudaki mikroskobik plankton dediğimiz canlıları. Bu küçük canlıların varlıkları ve kabuk oluşturmaları denizde çözülmüş olan CO2 miktarına sıkı sıkıya bağlı. CO2 miktarı arttığı zaman önce bu küçük planktonlar ölüyorlar, sonra onlarla beslenen küçük balıklar ve sonunda da bizi ve dünyadaki yaklaşık 1 milyar insanı besleyen büyük balıklar.
Bu sorunun boyutunu size şöyle anlatayım: 56 milyon yıl önce atmosferdeki CO2 miktarı hızla arttı ve buna paralel olarak denizlerin asiditesi de arttığı için yaklaşık 1000 yıl içerisinde denizlerdeki plankton türlerinin %50’si yok oldu. Bu dinozorları öldüren meteor çarpmasında yaşanandan bile daha yüksek bir oran. Bugün ise denizlerin asiditesi 56 milyon yıl önce yaşanandan 11 kat daha hızlı artıyor. Basit bir matematikle denizlerdeki planktonların %50’sinin ölmesi için 90 yıl yeterli gibi görünüyor. “90 yıl sonrası umurumda değil” diyorsanız ne ala, ama “benim de çocuklarım, torunlarım var” diyorsanız, durum çok iç açıcı görünmüyor.

Levent Kurnaz – www.t24.com.tr

Levent Kurnaz

Hasankeyfliler: “Taşınmak istemiyoruz”

Rapor sonuçları, Hasankeyf'te düzenlenen basın açıklamasıyla açıklandı

Doğa Derneği’nin Hasankeyf’te uzmanlarca yürüttüğü araştırmanın sonuçları kamuoyuyla paylaşıldı.

Araştırma, Hasankeyflilerin taşınmak istemediğini ortaya koyuyor. Uzman Ebru Işıklı’nın hazırladığı araştırmada görüşülen Hasankeyflilerin yaklaşık yüzde 70’i, 11 bin yıllık geçmişe sahip Hasankeyf’i bırakarak DSİ köyüne gitmek istemiyor.

Doğa Derneği tarafından Hasankeyf’te gerçekleştirilen basın toplantısı ile açıklanan araştırma, Hasankeyflilerin kendi yörelerindeki kültürel ve doğal mirasa derin bir bağlılık beslediklerini ve kendilerini burada yaşama hakkından mahrum bırakılmış hissettiklerini ortaya koyuyor. Araştırma, taşınmaya zorlanmalarının Hasankeyf halkı üzerinde ciddi psikolojik ve sosyal etkileri olacağını gösteriyor.

 

Yeni köydeki evin borcunu kim ödeyecek?

Anket çalışması yapılan halkın yarısından fazlasının aylık geliri asgari ücretin altında. Öyle ki Hasankeyf halkının yaklaşık yüzde 20’si aylık 300 TL civarında gelirle hayatta kalma savaşı veriyor. Aynı zamanda Hasankeyflilerin yüzde 67’si DSİ köyündeki evlerin Hasankeyf’teki evlerinden çok daha pahalı olacağını ve bu evlerin önemli bir kısmının apartman olması nedeniyle Hasankeyf’teki sosyal yaşam koşulları için elverişsiz olduğunu düşünüyor.

Araştırmaya katılanların büyük bir bölümü (yüzde 70), DSİ köyündeki evlerin borcunu ödemek konusunda çaresizlik içerisinde olduklarını belirtiyor. Hasankeyf halkının yaklaşık yüzde 30’u ise zorla evlerinden çıkarıldıklarında nereye gidecekleri hakkında herhangi bir fikre sahip değil.

Araştırmaya katılanlardan Hasankeyf’ten gitmek isteyenlerin oranı yüzde 21, bunun nedeni ise işsizlik ve ev koşullarının çok kötü durumda olması. Ilısu barajıyla yok edilmek istenen Hasankeyf’in 1’inci dereceden arkeolojik SİT alanı olması nedeniyle deyim yerindeyse halkın evine çivi çakması dahi yasak. Bu nedenle Hasankeyflilerin yüzde 10’u mutfağı olmadan yüzde 45’i de tuvaleti dışarıda olan evlerde kötü koşullarda yaşamaya zorlanmış durumda.

Hasankeyfliler Eroğlu’na inanmıyor?

Hükümet bölgenin kültürel tarihi eserlerinin kimisi sular altında kalırken korunacağını ve daha fazla turistin ziyaret edeceğini iddia ediyor. Ancak anket çalışması gösteriyor ki yöre halkı bu konuda Bakan Eroğlu’na inanmıyor. Bakan Eroğlu’nun “Barajdan sonra daha fazla turist gelecek” sözlerine inanların oranı sadece yüzde 13.

“Hasankeyf dünya mirasıdır yok edilemez”

Dünyanın en tartışmalı baraj projelerinden biri olan Ilısu, 310 kilometre karelik bir alanı sular altında bırakacak ve uluslararası öneme sahip bir kültür ve doğa mirasını yok edecek. Oysa bu alan UNESCO’nun 10 Dünya Mirası kriterinden 9’unu birden sağlayan dünya üzerindeki tek yer. Avrupa Kredi Ajansı’nın uzman komitesinin raporu Ilısu baraj projesi ile 55 bin ile 65 bin arasında insanın yerinden edileceğini gösteriyor.

Hasankeyf’teki anket sonuçlarının açıklandığı basın toplantısında konuşan Doğa Derneği Hasankeyf Kampanya Sorumlusu Derya Engin “Bu barajın en çok 70 yıl ömrü olacak ancak geride muazzam kültürel, insani ve ekolojik yıkıntı bırakacak. Dünya çapında nesli tehlike altında olan nadir türlerin yaşam alanları  bu barajla tehlike altında. Bu araştırma hükümetin Ilısu barajını halkın desteklediği iddialarının yanlış olduğunun bir ispatı” dedi.

(Doğa Derneği, Yeşil Gazete)

Derbent’ten Hasankeyf’e örgüt üyeliği – A.Murat Eren

Size İstanbul’dan bir Türkiye hikayesi anlatıp, konuyu Hasankeyf’in kadim sakinlerini bekleyen “örgüt üyeliği” suçlamalarına bağlayacağım.

İstanbul’un binlerce yıllık yerleşim bölgelerinde sosyal açılımları hiçbir şekilde irdelenmemiş kentsel dönüşüm projeleri çerçevesinde hükümetin gerçekleştirdiği yıkımdan haberdarsınız muhtemelen.

Bu projelerin varlığından son dakikada haberdar edilen insanların evlerinden edilecekleri gerçeğine verdikleri tepkiler medyada zaman zaman yer alıyor.

Kerameti ve gerekliliği kendinden menkul kentsel dönüşüm projelerinin bir kardeşi de bilirkişilerden aldığı olumsuz raporlara rağmen hükümetin pek bir övündüğü Üçüncü Köprü Projesi.

Bu proje de aynen kentsel dönüşüm projeleri gibi insanların yaşam alanlarına herhangi bir mutabakat aramaksızın göz dikmiş durumda.

Üçüncü Köprü Projesi’nden etkilenecek olan Sarıyer Derbent Mahallesi sakinleri bu duruma olan tepkilerini kurdukları bir dernek bünyesinde dile getiriyor ve seslerini duyurmaya çalışıyorlar.

Geçen gün bu dernek ile ilişkili kimi insanların evlerine polis baskınları düzenlenmiş ve 30’a yakın kişi gözaltına alınıp Terörle Mücadele Şubesi’ne götürülmüş.

Habere göre kendilerine yöneltilen suçlamalar arasında “örgüt üyesi ve örgüt yöneticisi olmak” da var.

Özetle dernek olup devlet projelerine karşı gelirseniz Terörle Mücadele’ye götürülüp “örgüt üyeliği” ile suçlanıyorsunuz.

Biraz sağduyusu olan herkesin buradaki yanlışlığı görmesini beklersiniz. Fakat Twitter’da takip ettiğim akademisyenlerden Serkan Köybaşı bu olayın hükümet yanlısı medyada nasıl resmedildiğine dikkat çekmiş. Bakalım Zaman Gazetesi’nin haberi sizin perspektifinizi de değiştirmeye yetecek mi?

Zaman Gazetesi “her şey kontrol altında, güvenlik güçlerimiz rutin eşkıya, terörist avında” diyor.

“Suçlu değillerse ortaya çıkar” konformizmine sığınanlara da -tekil bir örnek olmasa da, sırf güncel olduğu için- 375 gün boyunca boş yere hapiste tutulan Ahmet Şık ve Nedim Şener‘i hatırlatmak isterim. Türkiye’de devlet size “örgüt üyesi” dediyse vay halinize; maşası adaletten medet ummayın.

Derdi evini, yaşam alanını terk etmemek olan Derbent sakinlerinin örgüt üyeliği macerasında son durum bu. Gözaltına alınanlar yarın serbest kalsalar dahi hükümetin tutumunun vahametinden pek bir şey eksilmiyor.

Diğer taraftan Doğa Derneği benzer bir yıkım ile karşılaşmasına ramak kalmış olan Hasankeyfliler üzerine bir araştırma gerçekleştirip çok değerli bir rapor hazırlamış:

Araştırma sonuçlarına göre Hasankeyf sakinlerinin yüzde 67,8’i köylerini terk etmek istemiyormuş.

Bu insanlar asgari ücretin altında gelirle geçiniyor. Yarısından fazlası Devlet Su İşleri’nin (DSİ) evlerine ödeyeceği bedelin, kendiler için inşa edilen evlerin bedelinden daha az olduğunu dile getiriyor. Hoş ödeyebilecek güçleri olsa bile yüzde 69,2’si apartman dairesinde “yaşayamayacağını” belirtmiş.

İstemiyorlar işte. İnsanlar evlerini terk etmek istemiyor. Ama halk bir şeyi istemediğinde devletimizin eli ayağına dolaşıyor, şirketlere karşı çok mahcup oluyor.

Türkiye’de halk, hemen şekerli bir şeyler yemezse bayılacak bir prenses ile çikolatalı pasta arasındaki pürüz gibi. Histerik, sabırsız bir telaş ve atiklik ile ayak altından çekiliveriyor. Yüzlerce nesildir Hasankeyf’te yaşayan insanların da kaderinde örgüt üyesi olarak medyada boy göstermek var büyük olasılık; kısmet bu yüzyılaymış.

Bu hükümet ve bu medya ile geleceği görmek pek zor değil.

Eh, sıra size de gelir elbet.

A. Murat Eren – Bianet

Nadir toprak metalleri ekonomi devlerini birbirine düşürdü

Nadir toprak metalleri dünyanın en büyük sanayi ülkeleri ile Çin arasında bir ticari savaş başlattı. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve Japonya Dünya Ticaret Örgütü’ne Çin hakkında şikayet dilekçesi verdi. Üçlü Pekin’i teknolojik ürünlerde yoğunlukla kullanılan nadir metallere erişimi kısıtlamakla suçluyor:

“Amerikalı üreticilerin Çin’den gelen bu nadir materyallere ulaşmaları gerekli. Eğer Çin piyasaların kendi kendilerine çalışmasına izin verirse buna bir itirazımız olmaz. Ama onların şu ana kadarki tutumları bu yönde değildi ve Çin aldığı bir çok kararın da aksine bir politika uyguladı.”

Çin, 2011’de nadir toprak metallerinin ihracatında büyük bir kesintiye gitti. Son iki yılda dörde katlanan ihracat rakamlarındaki bu gerileme akıllarda soru işaretlerinin oluşmasına yol açtı.

Pekin, 2012’de 30 bin tonluk bir ihracat yapmayı planlıyordu. 2011’e oranla biraz daha az olan bu kotanın yarısına bile ulaşılması beklenmiyor.

Çin, ihracattaki düşüşün temel nedeninin kaynakları işletmede karşılaşılan çevre sorunları olduğunu belirtiyor:

“Nadir metallerin çıkarılması çevreye büyük zarar veriyor. Bu yüzden de çevreyi ve kaynaklarımızı korumak ve sürdürülebilir bir kalkınma yakalamak için Çin bazı politikalar yürürlüğe soktu. Bu uygulamaların Dünya Ticaret Örgütü’nün kuralları ile uyumlu olduğuna inanıyoruz.”

Gerçekten de madenlerin çıkartılma ve işlenme yöntemleri çok kötü şartlarda gerçekleştiriliyor. Ayrıca bu çalışmalar çevre felaketlerinin yaşanmasına da davetiye çıkarıyor. Öte yandan nadir metallerin önemli bir kısmını kendi topraklarından çıkaran Çin, yeşil ve yüsek teknolojilerin ve savunma sanayinin de iplerini elinde bulunduruyor.

Çin’in bu baskın rolü nadir toprak metal rezervlerinin yüzde 35’ini elinde bulundurmasından kaynaklanıyor. Üstelik bu metallere sahip diğer ülkeler Çin’le rekabet edemiyor ve şantiyelerini kullanmamayı tercih ediyor. Bu durum Çin’in elini daha da kuvvetlendiriyor.

Dink ailesi ve avukatlarından basın toplantısına çağrı

Dink ailesi ve avukatları, Hrant Dink cinayeti davasının üstünün skandal bir kararla kapatılmasının ardından yaşanan son gelişmelerle ilgili değerlendirmelerini ve somut taleplerini açıklayacakları bir basın toplantısı düzenliyor.

Hrant’ın Arkadaşları tarafından basın mensuplarına yapılan çağrıda şöyle denildi:

Sizi Dink ailesi ve avukatlarının, Hrant Dink Cinayeti Davası’ndaki son gelişmeler üzerine düzenleyeceği basın toplantısına davet ediyoruz. Hatırlayacağınız üzre, cinayet davası 17 Ocak 2012 günü skandalla sonuçlandı. Fakat ardından, bütün kamuoyunun yanısıra, bizzat yargıç, savcı ve hükümet üyeleri vicdan rahatsızlıklarını açıkladı. Bunu, Devlet Denetleme Kurulu’nun, hem cinayetten hem de cinayet sonrasındaki adalet skandalından ötürü devlet görevlilerini suçlayan ve yargılanmalarını talep eden raporu izledi. Yeni ve önemli gelişmelerin olması mümkün. Bu koşullarda, Dink ailesi ve avukatları, değerlendirmelerini ve somut taleplerini açıklayacaklar.

Katılımınızdan mutluluk duyacağız.

Hrant’ın Arkadaşları

Yer: Taksim Hill Otel
Tarih & Saat: 15 Mart 2012, Perşembe, 11.00