20 yıl boyunca yanabilen LED ampul dün Dünya Günü’nde Amerika’da satışa sunuldu.
Bu ampulde, ampulun ışık vermesini sağlayan filamanların yerini LED’ler alıyor. LED’ler daha uzun bir ömre sahip olsa da klasik ampule göre ilk etapta daha pahalı olacak. İlk örnekler dün 60 dolardan satılmaya başladı.
Philips’in ürettiği bu LED ampul, Amerika Enerji Bakanlığı’nın 60 Watt’lık klasik ampulun yerine daha verimli bir ampul yapılmasını belirten Bright Tomorrow (Aydınlık Yarınlar) yarışmasında birinci gelmişti.
18 AY BOYUNCA TEST EDİLDİ
Yarışmaya katılan tek üretici olan Philips, ürettiği ürünün 18 aylık bir test aşamasından geçmesinden sonra yarışmanın galibi ilan edildi.
Aynı ampulun daha az verimli olanı ise Amerika ve Avrupa’da hali hazırda satılıyor.
Hekimlere ve diğer sağlık çalışanlarına yönelik şiddet yükseliyor. Gaziantep’te işlenen son cinayet gözleri bir kez daha hekimler için neredeyse rutin bir duruma dönüşmüş olan bu şiddet olaylarına çevirdi. Biz de Yeşil Gazete olarak bu durumun arka planını daha iyi anlamak istedik ve konuyla yakından ilgilenen hekimlerden biriyle, İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu üyesi Dr. Ali Özyurt ile görüştük.
…
Son olarak Gaziantep’te bir hekimin hasta yakını tarafından öldürülmesi sağlık çalışanları için bardağı taşıran damla oldu. Hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddette son yıllardaki artışı rakamlarla ifade edebilir misiniz?
Son yıllarda sağlık çalışanlarına şiddet artışını ancak meslek örgütümüze yapılan başvurular ve basında çıkan haberler yoluyla izleyebiliyoruz. Bir de yapılan bazı anket çalışmaları var. İstanbul Tabip Odası’na fiziksel şiddet olgularının bir kısmı yansıyor ve biz de kurduğumuz ALO ŞİDDET HATTI sayesinde bunların istatistiklerini tutuyoruz.
Dr. Ersin Arslan geçtiğimiz günlerde 17 yaşında bir hasta yakını tarafından Gaziantep'te öldürüldü.
2010-2012 döneminde İstanbul’da çalışan meslektaşlarımızdan bize iletilen fiziksel şiddet sayısı 150 kadardır. Bunların 56 kadarı için Hukuk Büromuz dava açarak müdahil olmuştur. Yapılan anketlerde ise hekimlerin %90’ı yaşamlarında en az bir kez şiddetle karşı karşıya geldiğini bildirmektedir. Her gün sayıları on binleri bulan sözel şiddet ve yüzleri bulan fiziksel şiddetle karşı karşıya olduğumuzu söylemek yalan olmaz. Ne yazık ki yaşanan şiddet olaylarının çok azı dökümante edilmektedir.
Son yıllarda akıllarda kalan birkaç olayı hatırlatabilir misiniz?
Bundan 7 yıl önce Prof. Dr. Göksel Kalaycı hasta yakını tarafından kurşunlanarak öldürülmesi hafızalarımıza yer eden en dramatik bir ölümcül şiddet olgusu. Yine Dr. Dilek Argon’un bir başhekim tarafından yumruklanarak darp edilmesi kamuoyunda yankı yapan bir diğer olguydu. Kartal Lütfü Kırdar’da hem sabah hem akşam üç asistan hekime uygulanan şiddet de hafızalarımızdadır. Şiddet o kadar yaygın ve sıradan bir hal aldı ki, hekimler de bunu kanıksadı ve günlük yaşamlarının bir parçası olarak görmeye başladılar.
Acilde hastasına zamanında bakmadı diye hekimi döveninden tutun da, ameliyata alınacağı için aç bırakılan karısına yemek verilmediği için ortalığı birbirine katarak servis doktorunu ve hemşiresini yumruklayan kocaya, Aile Sağlığı Merkezi’nde peçeteye yazdığı ilaçların yazılmasını isteyip muayene olmayı kabul etmeyen hastanın kadın hekimi tekme tokat dövmeye çalışmasından, tüm aile efratlarıyla acil servisi basıp önüne gelen onlarca sağlık çalışanını darp eden çetelere kadar diz boyu örnek sayılabilir.
Hastalar sağlık sorunlarının çözümü için sağlık kuruluşlarına başvurduklarında medyada duydukları mücizevi çözümleri bekliyorlar. Popülist söylemleri de buna eklediğinizde gerçekçi olmayan beklentilerinin karşılanamaması hekimlere karşı düşmanlığın bir nedeni olarak gösterilebilir.
Bazı hasta aileleri ve yakınları hangi saiklerle yakınlarını tedavi etmeye çalışan hekimleri düşmanları olarak görüyorlar? Bu konuda yapılmış çalışmalar var mı, ya da kendi deneyimlerinizden bu durumu nasıl açıklayabilirsiniz?
Hekimlerle yapılan yüz yüze görüşmelere ve odamıza rapor edilen olgulara göre Sağlıkta Dönüşüm Programı, sağlık otoritelerinin sağlık çalışanlarına yönelik saygısız ve tehditkar açıklamaları, bazı meslektaşlarımızın dikkatsiz açıklamaları bunda önemli rol oynuyor. Sağlığın piyasaya açılması ve hekime erişimin kolaylaşması, sevk zincirinin olmaması diğer önemli etmenler olarak göze çarpıyor. Çalışma saatlerinin fazlalığı, hastalara ayrılan zamanın yetersizliği, çalışma ortamlarının uygun olmaması ve hekimlerdeki tükenmişlik ve iş doyumsuzluğu diğer etmenler olarak sayılabilir.
Hastalar sağlık sorunlarının çözümü için sağlık kuruluşlarına başvurduklarında medyada duydukları mücizevi çözümleri bekliyorlar. Popülist söylemleri de buna eklediğinizde gerçekçi olmayan beklentilerinin karşılanamaması hekimlere karşı düşmanlığın bir nedeni olarak gösterilebilir. Bir diğer neden ise hasta ve hasta yakınlarının işlerinin bir an önce çözülmesi isteğidir. Oysa artan sağlık hizmet talebini karşılamak için bazen insan üstü çaba gösteren sağlık çalışanları tüm istekleri karşılamakta yetersiz kalabilmektedir. İşte sağlık sisteminin yetersizliğinin faturası hekimlere şiddet olarak yansımaktadır.
Gaziantep’te hekimi öldüren 17 yaşındaki katil zanlısının sorgusunda “ben cezaevine girecek miyim?” diye sormasını, şiddetin ne kadar meşrulaştığının bir göstergesi olarak görebiliriz.
Sağlık çalışanlarına saldırılarla toplumda sorunları şiddete yönelerek “çözme” eğiliminin artması arasında bir bağlantı kurulabilir mi sizce?
Evet kurulabilir. Ayrıca neoliberal ekonomi politikalarıyla şiddet arasında doğrudan bir ilişki de vardır. Şiddeti sorunları çözme yolu olarak aile ve çevresinde görenler bunu gündelik yaşamlarında uygulamaktan çekinmiyorlar. Buna bir de onları cesaretlendiren popülist politikacı söylemlerini eklediğinizde Gaziantep’te hekimi öldüren 17 yaşındaki katil zanlısının sorgusunda “ben cezaevine girecek miyim?” diye sormasını, şiddetin ne kadar meşrulaştığının bir göstergesi olarak görebiliriz.
Sınırsız istekler, doktorculuk oynamalar, peçete kağıdına yazılmış ilaçları yazdırma istekleri, özelde yazılan reçeteleri RPT ettirme talepleri, aile hekimlerini şiddete açık hale getiriyor.
Sağlık reformu denen son değişiklikler, SGK’lı hastaların özel hastanelerde hizmet alması, tam gün uygulaması, aile hekimliği vb., bu konuda sorunu azaltan yönde mi, ağırlaştıran yönde mi etki gösterdi?
Daha önce de belirttiğim gibi sağlık reformunun sorunu arttıran bir etkisinin olduğu aşikar. Özel hastanelere katkı payları, farklar ve cepten ödemeler nedeniyle daha çok varsıllar müracaat ediyor. Özelde çalışanlar kamuya göre daha çok gelir elde ettiği için nitelikli hekim işgücü buraya kaydı. Bu da kamuda deneyimli, nitelikli ve özellikli ameliyat ve hastalıkların tanı ve tedavisini gerçekleştiren hekimlerin uzaklaşmasına yol açtı. Kamuda hastalara daha az süre ayrılıyor ve yoksul kesimin başvurduğu kamu alanında eğitimsizliğin ve yetersizliğin getirdiği sorunlar da sağlık çalışanına şiddet olarak geri dönüyor. Aile hekimlerinin çalıştığı ASM’ler ise geleceğin şiddet üretim merkezleri olmaya adaydır. Çünkü sınırsız istekler, doktorculuk oynamalar, peçete kağıdına yazılmış ilaçları yazdırma istekleri, özelde yazılan reçeteleri RPT ettirme talepleri, raporlar ve benzeri sonsuz isteklerin karşılanmasındaki yasal ve bürokratik engeller aile hekimlerini şiddete açık hale getiriyor.
Sağlık Bakanlığı’nın sağlık çalışanlarına şiddet konusundaki yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ne yazık ki Sağlık Bakanlığı bu konuda samimi değil. Sorunun kaynağı olan bir organdan sorunu çözmesini beklemek ironik bir durum. Ancak ölümcül şiddet olgularında ve kamuoyunda tepki oluştuğunda Bakanlık sağlık çalışanlarını yatıştırmak, olayı soğutmak amaçlı açıklamalarla yetiniyor. Şu ana kadar somut göze görünür adımlar atılmış değil. Ancak son ölüm olayından sonra Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın TTB Başkanı Dr. Eriş Bilaloğlu ile yaptığı görüşmede TTB taleplerini dikkate alarak bu yönde yaptığı açıklamaları olumlu buluyor ve sözlerinin gereğini yerine getirmesini bekliyoruz.
Hekimlerin şiddetle başa çıkması için hizmet içi eğitimlerden geçmesi, şiddete eğilimli kişileri nasıl tanıyacağı konusunda eğitilmesi ve çalışma ortamlarının buna göre yeniden düzenlemesi gerekiyor.
Gazetelerde hastanelere girişte X-Ray cihazı konması gibi öneriler tartışılıyor. Siz Tabip Odası olarak bu tür güvenlik önlemlerine nasıl yaklaşıyorsunuz? Sizce hekimler artan şiddet olaylarına karşı nasıl bir tutum ve önlemler almalı? Devletin neler yapması gerekir?
Güvenlik önlemleri caydırıcı olmakla beraber tek başına bir anlam ifade etmez. Şiddetin kaynağına gidilmediği , toplumsal kökenleri kurutulmadığı sürece şiddet ne yazık ki giderek tırmanacak ve buna benzer ölümler olmaya devam edecektir. Hekimlerin şiddetle başa çıkması için hizmet içi eğitimlerden geçmesi, şiddete eğilimli kişileri nasıl tanıyacağı konusunda eğitilmesi ve çalışma ortamlarının buna göre yeniden düzenlemesi gerekiyor. Muayene odalarında hekimler için ayrı bir çıkış kapısının olması hasta hekim mesafesinin kol uzunluğundan fazla olması, hasta yakınlarının içeri alınmaması ve şiddet anında güvenlik görevlilerin anında olay yerine yetişmesi gibi bazı önlemlerin alınması şiddetin hızını azaltabilir.
Devlet ise olaya sistematik yaklaşmalı, şiddetin münferit değil epidemik olduğu gerçeğinden yola çıkarak Tabipler Birliği, sendika ve dernekler gibi ilgili taraflarla bir araya gelerek soruna kalıcı çözüm yolları bulmalıdır. TBMM’de sağlık çalışanlarına şiddeti araştırma komisyonu kurulması, sağlık çalışanlarına yapılan şiddete daha ağır cezaların verilmesi caydırıcı olabildiği gibi, hasta ve hasta yakınlarının bu kadar kolaylıkla şiddete yönelmesini de önleyebilecektir.
Siyasi kutuplaşmanın hayat tarzı kutuplaşmasına dönüştüğü birkaç yıldır biliniyordu. Ve bu kutuplaşmanın manevi şiddet üretmekte olduğu, gerilim biriktirmekte olduğu, toplumsal fay hatlarında kırılmalar yaratacağı ve toplumsal depremin yaklaşmakta olduğu da…
Tophane’de bir sanat galerisine saldıranlar siyasi kimliği öne çıkmış adamlar değil diye olay ıskalandı. Kars’ta heykel Başbakan emriyle yıkılırken, içki içenler veya türban takanlar ötekileştirilirken, her namaz kılan “cemaatçi”, her “ne olacak bu memleketin hali” diyen “Ergenekoncu” ilan edilirken, meselenin yalnızca siyasi kutuplaşma olduğu söylenmeye devam edildi.
Şimdi önce muhafazakar sanat tartışması sonra da Şehir Tiyatrolarında yönetim değişikliğiyle meselenin yavaş yavaş özüne geliyoruz.
Hayat tarzları üzerinde baskı kurulamayacağını en iyi bizim toplumumuz biliyor. Siyasetçilerin de son seksen yıldır yaşananlardan sonra anlamış olmaları beklenir.
Sanatın ve bilimin, yaratma ve ifade özgürlüğünün baskı altında olamayacağını da tartışmanın tam zamanıdır.
Değerler mi esas olacak ortak yaşamın kuralları mı?
Bu tartışmaların özü yeni anayasa sürecinde yatıyor. Bu süreçte iki önemli ön mutabakata ve karara ihtiyaç var.
Birincisi, anayasa ya da değişen hayatın yeni hukuku, değerler üzerinde mi olacak ortak yaşamın kuralları üzerinde mi? Düzen ve hukukun eliyle kılığımız, kıyafetimiz, inançlarımız, kültürel kimliklerimiz, hayat tarzımız mı düzenlenecek, yoksa her birimizin uyacağı, ortak yaşam alanlarının, sokağın, eğitimin, sağlığın, yönetim düzeninin kuralları mı?
Anayasa insanlığın binlerce yıldır geliştire geldiği evrensel değerleri mi çerçeve alacak, bizim ülkemizin, toplumumuzun özel koşulları var gerekçesiyle siyasallaştırdığımız bazı değerleri mi?
Avrupa’nın taşrası mı olacağız demokratik toplum mu?
İkinci kritik karar, Avrupa’nın taşrası mı olacağız, bilgi toplumu, demokratik toplum yolunda ilerlemeye çalışan bir ülke ve toplum mu? Avrupalının tasarladığını, yarattığını üreten, yetiştiren işçiler, çiftçiler mi olacağız, yaratan ve üretenlerin özgür olduğu bir ülke ve toplum mu?
İşte bu kararlara müdahil olabilmek için yeni anayasa sürecine de müdahil olmak gerekiyor. Yeni anayasa, siyasi aktörlerin niyet ve hedeflerinden öte bizim geleceğimiz, bizim hayatımız. Bu kararı siyasi kutuplaşmaya esir olmuş aktörlere bırakmak yerine o aktörlerin masadan kalkmasını zorlaştıracak talep zorlamasını yaratmamız gerekiyor.
Bunun yolu da her gün, her yerde, her mekan ve her durumda yeni hayatın kurallarını tartışmak, birbirimizin taleplerini, sorunlarını dinlemek, öğrenmek.
Ancak böylesi dinamik bir ortamdan güç alabiliriz. Örgütlenme ve ifade özgürlüğünün önündeki kısıtlara, siyasilerin niyetlerine sıkıştırılmış umutsuzluklara, yaşamın her gün önümüze getirdiği ikircikli durumlara karşın, ısrarla ve sabırla yeni anayasa sürecine dahil olmaya çalışmalıyız.
Siyasi kutuplaşmanın hayat tarzı kutuplaşmasına dönüştüğü birkaç yıldır biliniyordu. Ve bu kutuplaşmanın manevi şiddet üretmekte olduğu, gerilim biriktirmekte olduğu, toplumsal fay hatlarında kırılmalar yaratacağı ve toplumsal depremin yaklaşmakta olduğu da…
Tophane’de bir sanat galerisine saldıranlar siyasi kimliği öne çıkmış adamlar değil diye olay ıskalandı. Kars’ta heykel Başbakan emriyle yıkılırken, içki içenler veya türban takanlar ötekileştirilirken, her namaz kılan “cemaatçi”, her “ne olacak bu memleketin hali” diyen “Ergenekoncu” ilan edilirken, meselenin yalnızca siyasi kutuplaşma olduğu söylenmeye devam edildi.
Şimdi önce muhafazakar sanat tartışması sonra da Şehir Tiyatrolarında yönetim değişikliğiyle meselenin yavaş yavaş özüne geliyoruz.
Hayat tarzları üzerinde baskı kurulamayacağını en iyi bizim toplumumuz biliyor. Siyasetçilerin de son seksen yıldır yaşananlardan sonra anlamış olmaları beklenir.
Sanatın ve bilimin, yaratma ve ifade özgürlüğünün baskı altında olamayacağını da tartışmanın tam zamanıdır.
Değerler mi esas olacak ortak yaşamın kuralları mı?
Bu tartışmaların özü yeni anayasa sürecinde yatıyor. Bu süreçte iki önemli ön mutabakata ve karara ihtiyaç var.
Birincisi, anayasa ya da değişen hayatın yeni hukuku, değerler üzerinde mi olacak ortak yaşamın kuralları üzerinde mi? Düzen ve hukukun eliyle kılığımız, kıyafetimiz, inançlarımız, kültürel kimliklerimiz, hayat tarzımız mı düzenlenecek, yoksa her birimizin uyacağı, ortak yaşam alanlarının, sokağın, eğitimin, sağlığın, yönetim düzeninin kuralları mı?
Anayasa insanlığın binlerce yıldır geliştire geldiği evrensel değerleri mi çerçeve alacak, bizim ülkemizin, toplumumuzun özel koşulları var gerekçesiyle siyasallaştırdığımız bazı değerleri mi?
Avrupa’nın taşrası mı olacağız demokratik toplum mu?
İkinci kritik karar, Avrupa’nın taşrası mı olacağız, bilgi toplumu, demokratik toplum yolunda ilerlemeye çalışan bir ülke ve toplum mu? Avrupalının tasarladığını, yarattığını üreten, yetiştiren işçiler, çiftçiler mi olacağız, yaratan ve üretenlerin özgür olduğu bir ülke ve toplum mu?
İşte bu kararlara müdahil olabilmek için yeni anayasa sürecine de müdahil olmak gerekiyor. Yeni anayasa, siyasi aktörlerin niyet ve hedeflerinden öte bizim geleceğimiz, bizim hayatımız. Bu kararı siyasi kutuplaşmaya esir olmuş aktörlere bırakmak yerine o aktörlerin masadan kalkmasını zorlaştıracak talep zorlamasını yaratmamız gerekiyor.
Bunun yolu da her gün, her yerde, her mekan ve her durumda yeni hayatın kurallarını tartışmak, birbirimizin taleplerini, sorunlarını dinlemek, öğrenmek.
Ancak böylesi dinamik bir ortamdan güç alabiliriz. Örgütlenme ve ifade özgürlüğünün önündeki kısıtlara, siyasilerin niyetlerine sıkıştırılmış umutsuzluklara, yaşamın her gün önümüze getirdiği ikircikli durumlara karşın, ısrarla ve sabırla yeni anayasa sürecine dahil olmaya çalışmalıyız.
Geleneksel tohumculuğun endüstriyel tohumculuk ve patent yasasının baskısıyla yok olma sürecine girdiği bir dönemde üreticilerin geleneksel tohumlarını takas yoluyla değiştirmeleri bir şenlik havasında kutlanıyor. Birkaç yıldır Seferihisar, Yenipazar, Karaot gibi birçok merkezde düzenlenen etkinliklere geçtiğimiz hafta sonu Bayramiç’te 2. kez gerçekleştirildi.
Çanakkale’ye bağlı Bayramiç Kazdağlarının kuzey yamacında yer alır. Başta altıncılar olmak üzere madencilik faaliyetlerinin ve çevre tahribatına yol açacak faaliyetlerin tehdidini yakından hisseden Bayramiç son yıllarda bir yandan da gönüllü kuruluşlar tarafından düzenlenen permakültür buluşmalarına ve alternatif tarım uygulamalarına sahne oluyor. 2. Bayramiç Tohum Takas Şenliğinin düzenleyicilerinden Mustafa Ülgen altın madenlerine karşı direnen Bayramiçlilere gerçek altının geleneksel usullerle ürettikleri tarımsal ürünler olduğu gerçeğini anlatmaya çalışıyoruz diye konuştu.
21 Nisan Cumartesi günü de üreticiler ve konunun meraklıları Bayramiç’te buluşarak sadece tohumlarını değil fakat aynı zamanda bilgi ve tecrübelerini de paylaştılar. Çok sayıda insanın katıldığı etkinlikte tohum takasının ardından ” Yerel Tohumlar, Yerel Tatlar” başlıklı bir panel ile devam edildi.
Panelde Prof. Türker Savaş, Prof. Tayfun Özkaya, Slow Food’dan Defne Koryürek ve Kars’lı üretici İlhan Koçulu’nun konuşmalarında tohum yasasının sınırlamalarına karşı geleneksel tohumların yaşatılmasının ve deneyimlerin paylaşılmasının önemine değinildi.
Biyogüvenlik Kurulu GDO’lu 9 mısır başvurusu hakkında kararını verdi. 6 GDO’lu mısır çeşidi kurul tarafından riskli bulunarak reddedildi.
Yem amaçlı olarak kullanılmak üzere 9 mısır çeşidi ile ilgili başvurular Biyogüvenlik Kurulu’ndaydı.
Kurul, mısırlarla ilgili kararını açıkladı. 6 GDO’lu mısır çeşidinin Biyogüvenlik Kurulu’nca reddedildi. Bu konuda uzun süredir kampanya yapan Greenpeace Akdeniz’den Tarık Nejat Dinç şunları söyledi: “Genetiği değiştirilmiş 6 mısır çeşidinin reddedilmesi Biyogüvenlik Kurulu’nun GDO çeşitleriyle ilgili bilimsel raporlardaki riskleri dikkate aldığının ve bu yönde ihtiyatlılık ilkesini hayata geçirmeye başladığının bir göstergesi. AB’de izin verilmiş 6 genetiği değiştirilmiş mısır çeşidine Türkiye’de izin verilmemesi son derece olumlu bir gelişme. Ancak Greenpeace olarak başta MON 810 çeşidi olmak üzere 9 mısırın hiç birine izin çıkmamasını bekliyorduk. Bu anlamda alınan kararı olumlu ama eksik olarak değerlendiriyoruz. Öte yandan, Biyogüvenlik Kurulu’nun sosyo ekonomik değerlendirme komite raporlarında önerildiği gibi, tüketicilerin tercih haklarının ihlal edilmemesi adına söz konusu GDO’lu yemlerle beslenen hayvanlardan elde edilen et, süt, yumurta ve peynir gibi gıdaların acilen etiketlenmesi gerekmektedir. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Sayın Mehdi Eker bu konuda cesur bir adım atmış ve geçtiğimiz hafta GDO’lu yemlerle beslenmiş hayvanlardan elde edilen ürünlerin GDO etiketi taşıyacağı müjdesini vermişti. Şimdi biz bu müjdenin bir an önce yasalaşmasını bekliyoruz” dedi.
İran hava sahasına giren ABD’ye ait bir insansız hava aracı, uçaksavar ateşiyle düşürülmüştü
İran Devrim Muhafızları Hava-Uzay Kuvvetleri Komutanı Tuğgeneral Emir Ali Hacızade, RQ-170 tipi insansız ABD casus uçağına ait yazılım ve diğer bilgilere ulaşıldığını söyledi.
Fars Haber Ajansı’nın haberi göre Tuğgeneral Hacızade, bir toplantıda gazetecilere yaptığı açıklamada, Aralık 2011’de ele geçirilen RQ-170 tipi insansız ABD casus uçağına ait bilgileri deşifre ettiklerini bildirdi.
Uçakla ilgili dört yeni kodun daha çözüldüğünü anlatan Hacızade, milli bir sermaye olarak nitelediği uçak ve onunla ilgili bilgiler hakkında daha ayrıntılı konuşamayacağını belirtti.
“RQ-170 tipi insansız ABD casus uçağına ait tüm yazılım bilgilerini elde ettik” diyen Hacızade, uçağın ABD, Afganistan ve Pakistan’daki uçuşlarına dair bilgilere ulaşıldığını söyledi.
Tuğgeneral Hacızade, yazılım ve donanımlardan anlaşıldığı kadarıyla ABD’nin uçak teknolojisine ait son 50 yıldaki bilgilerinin bu uçakta toplandığını bildirdi.
Bu arada Mehr Haber Ajansı, Tuğgeneral Hacızade’nin, RQ-170 uçağının bir kopyasını yapmaya başladıklarını söylediğini aktardı.
İran Devlet Televizyonu, ülkenin doğusunda düşürülen RQ-170 tipi insansız ABD casus uçağının görüntülerini 8 Aralık 2011’de yayımlamıştı.
MİT’in 12 Eylül davasına gönderdiği 1 Mayıs 1977 belgelerinde ateş edenler gizlendi, işçiler suçlandı.
Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT), 12 Eylül davasında mahkemenin isteği üzerine 1977 yılında Taksim’de yaşanan “Kanlı 1 Mayıs” katliamına ilişkin gönderdiği belgede, olayların Maocular tarafından çıkarıldığı ileri sürüldü. 1 Mayıs 1977 öncesinde devletin zirvesine çok sayıda istihbarat raporu göndederek kutlama hazırlıklarını anlatan MİT, törenlere katılacak olan “illegal örgütler arasında çatışma ihtimali” olduğunu bildirdi. Kontrgerilla iddialarına yer verilmeyen raporda, Sular İdaresi binası çatısından ve Intercontinental Oteli’nin üst katlarından kalabalığa sıkılan kurşunlara ise değinilmedi.
Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi, 12 Eylül askeri darbesine giden süreçte yaşanan 1 Mayıs Taksim, 1977 Sivas, 1978 Maraş ve 1980 Çorum katliamlarına ilişkin MİT ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nden ellerindeki bilgi ve belgeleri, varsa raporları istemişti. İki kurum da hazırladığı yüzlerce sayfalık belgeleri, mahkemeye gönderdi. Mahkeme, özellikle MİT’in 1 Mayıs olaylarına ilişkin gönderdiği bazı belgeleri “devlet sırrı” kapsamında olabileceği gerekçesiyle davanın müdahillerine vermedi. Mahkemenin elinde bulundurduğu MİT ve Emniyet’in, 1 Mayıs Taksim, Çorum, Sivas, Maraş katliamlarına ilişkin “çok gizli” ibareli belgelere Cumhuriyet ulaştı.
MİT, 1 Mayıs katliamıyla belgeleri, hazırladığı “çok gizli” ibareli üç sayfalık özet bilgi notu eşliğinde gönderdi. Bilgi notunun ekinde ise 68 sayfalık; 1 Mayıs olayları öncesi ve sonrasına ilişkin dönemin Cumhurbaşkanlığı, Başbakan, Genelkurmay Başkanlığı, MGK Genel Sekreterliği ile İçişleri Bakanlığı’na gönderilen istihbarat raporları yer aldı. Belgelerden, 1 Mayıs öncesi MİT’in devletin zirvesini sürekli bilgilendirdiği, DİSK ve diğer örgütlerin kutlamalara ilişkin hazırlıklarını gün gün raporlaştırdığı anlaşıldı. Hatta, grupların atacakları sloganlar dahi MİT tarafından önceden öğrenildi.
‘Militan işçiler’
13 Nisan 1977 tarihli “çok gizli” ibareli “DİSK’in 1 Mayıs Bayramı Hazırlığı” başlıktı ‘Etüt’te özetle şöyle denildi: “Türk Demir Döküm Fabrikası işyeri ve lokal temsilcileri militan kadrolar kurmaya başladı. Bu kadrolar, sloganlarını duvarlara yazacak ve afiş yapıştıracak. Militan işçilerce söz konusu eylemler sırasında çevrede güvenlik tedbiri alınacak. Türk Demir Döküm Fabrikası’nda işçilerin büyük bir kısmı silahlanmıştır. DİSK’in kutlayacağı 1 Mayıs’a, işçi kuruluşları, derneklerle seçimlerde destekleyeceği CHP ve Türk-İş’ten bazı sendikaların da katılma ihtimali kuvvetlidir.” Gruplar çatışabilir’miş!
27-28 Nisan 1977 tarihli ‘Etüt’lerde ise “1 Mayıs’ta vukuu (çıkması) beklenen eylemler”e işaret edilerek şu uyarılar yapıldı: “1 Mayıs için eylem birliği kararı alan Türkiye Halkın Kurtuluş Ordusu (THKO), Türkiye Komünist Partisi Marksist Leninist (TKP M-L) ve Türkiye Halk Kurtuluş Partisi/Cephesi Marksist-Leninist’in (THKP/C M-L) büyük gösteriler düzenlemek istedikleri, izinsiz gösteri yapmaya niyet edebilecekleri yönünde duyumlar bulunmaktadır. Her üç örgütün mensuplarının silaha sahip oldukları göz önüne alınarak ihtiyatlı davranılmasında yarar görülmüştür.” Yine 29 Nisan’da devletin zirvesine gönderilen raporda, “illegal örgütlerin” 1 Mayıs törenlerine katılmaları ve ısrarla kendi sloganlarını kullanma kararında oldukları belirtilerek buna karşı DİSK’in kesinlik kazanan tutumunun İstanbul’da yaşanan terönlerde “çatışma ihtimalini kuvvetlendirdiği” ifade edildi. 1 Mayıs sabahı MİT, yine devletin zirvesine gönderdiği notta, “gruplar arasında çatışma ihtimalinin bulunduğunu” bildirdi.
MİT’in gözünden katliam
MİT, katliamdan hemen sonra Cumhurbaşkanlığı, Başbakan, Genelkurmay ve MGK’ye “gizli” ve “kişiye özel” ibareli rapor gönderdi. Altına “Okunduktan sonra imha edilmesi..” notu düşülen raporda, “alınan son bilgiler” şöyle anlatıldı:
“Bugün İstanbul-Taksim Meydanı’nda toplanan DİSK taraftarları ile Maocular arasında 19.00’da Maocuların Kürdistan’a özgürlük vb. sloganlar söylemeye başlamalarıyla artan gerginlik üzerine bölgeye jandarma kaydırılmıştır. Buna rağmen 19.05’te her iki grup arasında silahlı çatışma başlamıştır. Sayıları 7000 civarında olan Maocularla DİSK taraftarları arasındaki çatışmanın çok büyük ve şiddetli olduğu, arbede esnasında patlamaların duyulduğu, panzerlerin topluluk üzerine devamlı su sıktıkları, Tarlabaşı’nın ara sokaklarında polisle saldırgan grup arasında çatışmaların devam ettiği, çatışmanın sadece Intercontinental Oteli’nin önünden jandarmaya doğru yapıldığı, Taksim Meydanı’ndaki topluluğun büyük bir ölçüde dağıtıldığı öğrenilmiştir.”
Çocuk Hakları Zirvesi’ne göre 6-14 yaşları arasında 1,07 milyon, 15-19 yaşları arasındaysa 2,4 milyon çocuk işçi çalışıyor.
Çocuk Hakları Zirvesi’nin, eğitim, sağlık, beslenme, çocuk işçiliğine ilişkin rakamları Türkiye’nin 23 Nisan karnesinin kırıklarla dolu olduğunu gösteriyor. Son 20 yılda göç eden çocuk sayısı 2 milyondan fazla. 6 milyon yoksul çocuk var. Son rakamlara göre, 15 – 19 yaş grubunda 2.4 milyon çocuk işçisi var. Çocukların iş gücündeki oranı yüzde 17.2.
Çocuk Hakları Zirvesi Genel Başkanı Ebrize Çeltikçi, İşlenen suçlarda son 5 yılda artış gözlendiğine dikkat çekerek, “Cinsel tacize ve şiddete maruz kalan çocuklara yönelik hak ihlallerinin izlenmesi yapılamadığı gibi çocuk istismarına yönelik projelerin uygulanmasına başlanamıyor” diyor. Çeltikçi’ye göre, çocuklar reklâm, müzik ve gösteri dünyasında yoğun bir şekilde örseleniyor, medya pembe ve trajik çocuk haberleriyle sınırlı bir alanda çocuk dünyasını yansıtıyor.
Çocuk Hakları Zirvesi’nin verilerine göre manzara şöyle:
-Okullaşma oranlarında önemli bölgesel farklılıklar var. Güney Doğu ve Doğu Anadolu ile kırsal alanlarda okullaşma oranları düşük. 7 – 13 yaş arası okula kayıtlı olan kız çocuk sayısında doğu bölgelerinin durumunda iyileşme yok batıya gidildikçe iyileşmeler gözleniyor.
DEVAMSIZLIK TEHLİKELİ BOYUTTA
-Son 20 yılda Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgelerinden göç eden çocuk sayısı 2 milyondan fazla. Göç eden çocuklar arasında okulu terk edenlerin oranı ise yüksek. Devamsızlık ve okul terk oranları kaygı verici boyutlarda.
-Türkiye’de ilköğretim çağı çocukları büyük oranda ders kitabı ve yardımcı kitap dışında kitap okumama eğilimi içindedir ve bunun öncelikli nedeni ekonomik değil eğitim sistemidir.
-Birleşmiş Milletler Yoksulluk Endeksi, Türkiye nüfusunun yüzde 20’sinin yoksulluk ya da yetersizlik koşullarında yaşadığını gösteriyor. Yoksul çocuk sayısı ise yaklaşık 6 milyon.
6-14 YAŞ ARASI 1 MİLYON ÇOCUK İŞÇİ VAR
-1994 Çocuk İşgücü Araştırması’na göre Türkiye’de 6 – 14 yaş grubundaki çalışan çocuk sayısı 1.07 milyon. Bu işgücü içindeki her 100 kişiden 5’inin 6 – 14 yaş grubunda olduğu anlamına geliyor. Fiilen işgücü içinde bulunan 15 – 19 yaş grubu çocuk sayısı ise 2.4 milyon.
-Çalışan çocukların çoğu okula gitmemektedir. Çalışma saatleri çok uzun. kırsal yörelerde haftada ortalama 45, kentlerde 30 saat çalışıyor. Kentlerde erkek çocukların işgücüne katılım oranı kızlarınkinden yüksektir. Kırsal alanlarda erkek çocukların okula devam etme oranları daha yüksektir. Türkiye nüfusunun yüzde 80’i herhangi bir biçimde sosyal güvence kapsamında.
İŞ GÜVENCESİ YOK
-13 yaşındaki çocuklara çalışmak zorunda kaldıkları halde bu çocuklar 18 yaşına gelinceye kadar sosyal güvenceden mahrum. Türkiye’de çalışan çocukların yüzde 50’si eğitimlerini sürdürmek istiyor. Çalışan çocukların yüzde 57’si güvenliksiz ve sağlıksız koşullarda çalışmaktadır ve bu çocukların babalarının yüzde 17.9’u işsizdir.
-Eğitim, sağlık ve hukuk alanlarında yaygın çocuk hakkı ihlallerini ve istismarını izleyecek Çocuk Hakları İzleme Çalışmalarına yönelememiştir. Sonuçta Türkiye çocuk hakları karnesi düşük notlarla dolu bir ülke görünümünde.
Fransa’da cumhurbaşkanlığı ilk tur seçimleri için oy verme işlemi yerel saatle 20’00’de son buldu. Seçim sonuçlarına ilişkin gelen ilk verilere göre Sosyalist Parti adayı Francois Hollande yüzde 28,5 oy oranıyla ilk turu önde bitirdi.
Yüzde 25-27 aralığında bulunan Nicolas Sarkozy, Hollande ile birlikte 6 Mayıs’ta yapılacak seçimlerin ikinci turuna kalırken oy oranlarını önemli oranda artıran aşırı sağcı Ulusal Cephe lider Marine Le Pen yüzde 20 ile üçüncü sırada yer aldı.
‘Güçlü Fransa’ sloganıyla ikinci kez göreve talip olan UMP lideri Nicolas Sarkozy, 2007 yılı ilk tur seçimlerine göre yaklaşık yüzde 5 civarında oy kaybına uğradı.
Oy verme işlemi gece boyunca devam edecek ancak sosyalistler şimdiden seçim zaferini kutlamaya başladı.
İlk tur seçim sonuçlarına göre oluşan sıralama şöyle:
Francois Hollande (Sosyalist Partisi)
Nicolas Sarkozy (UMP)
Marine Le Pen (Ulusal Cephe)
Jean Luc-Melanchon
Francois Bayrou
Eva Joly
Nicolas Dupont-Aignan
Phillipe Poutou
Nathalie Arthaud
Jacques Cheminade