Ana Sayfa Blog Sayfa 4717

On binlerce Norveçli yabancı düşmanlığını kınadı

Oslo’da 77 kişiyi öldürmekle suçlanan sanık mahkemede ifade verirken dışarıda toplanan Norveçliler ülkenin çok kültürlü yapısını savundu

Çiçekler ve bayraklarla yürüyüş yapan göstericiler, Norveçli ünlü halk müziği sanatçısı Lillebjoern Nilsen’un çocuklar için bestelediği  “Gökkuşağı Irkım”  adlı şarkısını söyledi. Anders Behring Breivik adlı sanık, geçen haftaki duruşma sırasında sanatçıdan Marksist beyin yıkamanın örneği olarak söz etmişti.

Breivik, 22 Temmuz’da Oslo’da 8 kişinin öldüğü bombalı saldırıyı düzenlediğini ve daha sonra bir gençlik kampına giderek 69 kişiyi tek tek kendisinin öldürdüğünü itiraf etmişti. Avrupa’nın Müslümanlar tarafından istila edildiğine inanan sanık cinayetleri bu soruna dikkati çekmek için işlediğini savunuyor.

Bugün duruşmada ifade veren 24 yaşındaki bir kadın çalıştığı binaya yönelik bombalı saldırıdan sonra nasıl komaya girerek belleğini yitirdiğini, aynı binada çalışan başka bir erkek ise nasıl kör olduğunu anlattı.

Terör ve cinayet suçlarından yargılanan Anders Behring Breivik suçlu bulunursa, Norveç’te idam cezası olmadığı için ömür boyu hapse mahkûm edilecek.

Ömür boyu hapis cezası ise en çok 21 yıl.

(VOA)

Yeşiller-EDP süreci 1: Bir ortak düşler hareketi mi?

Yeşil de olan yeni bir parti oluşturmaya çalışıyoruz aylardır; sadece yeşillerin fikirlerinden ibaret olmayan, siyaset terkibini birlikte tanımlayacağımız, ama ümidimce küresel yeşil hareketin parçası kalacak. Mevcut Yeşiller Partisi’ndeki, partisini ve temsil ettiği herhangi birşeyi bırakmaya hiç yatkın olmayan çoğu insanı heyecanlandırıyor bu. Sanırım sebebi girişimdeki ortağımızın kimliği; yeşillerle ayni ’68 Avrupası köklerine sahip özgürlükçü sol gelenekten gelen EDP’de sadece haklar üzerinde ortak  siyaset noktaları ve çoğulculuk ile evrensellik gibi ortak değerlerden fazlasını, birlikte siyaset yapabileceğimizi hissettiren ortaklar, (kitlesel iradeye tabi olma çağrışımından soyutlayarak kullanabileceğimiz arkaik tabirle) yoldaşlar bulduk. Hırs yapan insanların yeri olmayan birkaç yüz kişilik bir parti olduğumuzdan mıdır, yoksa yeşiller olarak ideolojik bir dogmanın ebedi muhafızlığı değil de somut ilkelerin politik alanda gerçekleştirilebilmesi için yaratıcı bir tarzı tercih ettiğimiz için midir tespiti zor, ortak kaygılarımızın ve açık siyaset özlemimizin bu kadar örtüştüğü bir gurupla birlikte daha kuvvetli bir dinamik oluşturma fikri hiç ters gelmedi, gelmiyor.

Pekiyi, gerçekten de bir parti mi oluşturuyoruz?  İnsanların sözünü söyleyebileceği, hiyerarşinin oluşmaya başladığı anda (eğer hayli geçici, konuyla kısıtlı, çok iyi tanımlanmış, katkıya gayet açık, ve makulce tabandan yetkilendirilmiş değilse) direkt işlevsiz bırakılacağı, insanların inandığı için orada olduğu, sonra olmadığı, sonra istediğinde tekrar olduğu, üye bile olmak zorunda hissetmeden katılabildiği, kendi inandığı meseleleri bastırdığı, bunun için yerelde veya farklı seviyelerde çalıştığı, tartıştığı, inanmadığı konuda ben yokum dediği, siyasi kayıp uğruna her yerde ve seviyede %50 kadın kotası koruyabilecek, kimlik duyarlılığı yapacak ilkelilikte, seçimlerle alakalı ama siyaset alanı seçimleri çok aşan yapılara parti denirse (ki denmeli – gerçek bir taban demokrasisinin, adem-i merkeziyetin hakim olduğu bir yapıyı ancak böyle tahayyül edebiliyorum) o zaman bir parti oluşturuyoruz, bir hareket-parti.  Ama daha önemlisi bir hareket oluşturuyoruz, Türkiye’de eksik olan bir siyasi tonun şarkısını bas bas şakacak bir hareket, ve bu hareketi tanımlayan şey ortak düşlerimiz, Yeşiller’in, EDP’lilerin, ve bizimle heyecanlanan herkesin ortak düşleri.

Bir çeşit ‘Ortak Düşler Hareketi’ dememin anglofon olanlarımızın sevip takip ettiği özgürlükçü, ekolojist haber yorum sitesine referanstan ve onun cazip ismini ‘yürütmek’ten çok daha başka bir amacı var. Herşeyden önce, düşler önemlidir, umut verir, hele Türkiye gibi ülkelerde. Kamusal alan bir başka otoriteryanizme doğru kayarken, insanların bireysel hürriyetleri gün be gün ihlal edilirken, ekolojik yıkım Çin-vari bir boyutta ve hızda alıp giderken, ve sosyal adaletsizlik mantarlayan rezidanslardan daha fazla katla kat be-kat katlanırken sanırım umuda sarılmalı, düşlerimizin ne derece renkli, ne derece hayata dair ve barış içinde bir toplum için olduğunu hatırlamalı ve düşleri siyasetimizin merkezine koymalıyız. Merkezinde veya muhalefetinde olsun kasvet renkli, kavgacı, hamasi Türkiye siyasi tablosunun üstüne ancak bu şekilde koca, aykırı, oynamıyorum diyen, ve oynamak istemeyen herkesi yanına alan bir fırça lekesi olarak oturabiliriz. Ne güzel ki, bu düşlerimiz gerçekten de ortak. Ekolojik sınırlar içinde iddiasız ve anlamlı hayatlar istiyoruz. Özgürlükçü, çoğulcu, bireysel hakları ön plana çıkaran bir toplum tahayyül ediyoruz. Adaletsizliklere dayalı, büyüme merkezli, sürdürülemez, ve baskın menfaatlerce ve bunların oluşturdukları somut veya hukuki çerçeveye, hatta gündelik faraziyelere, dair heyula yapılarca yönlendirilen bir ekonomik gerçekliği dönüştürmeliyiz diyoruz, acilen. Hem EDP tayfasının, hem Yeşiller tayfasının, hem de oluşacak ‘yeni biz’e meyyal herkesin ortak düşü bu noktalar, ve düşler üzerinden gitmeliyiz.

Yine önemli bir nokta, oluşturacağımızın paritler kanununa zorlasa da oturan, yerel ve yerelin ötesi seçimlere yönelik çalışan bir parti olduğu kadar ayni zamanda bunu aşması. Elimizde mebzul miktarda ‘şu ve bu’ partisi var, iktidar partisinden tutun Kürt siyasi hareketinin partisine kullanılan formülasyon bu değer referansları. Bir “Yeşil ve [Doldurunuz] Partisi”ne ne ihtiyaç var, ne de bu artık her hangi bir toplumsal enerjiyi harekete geçirir. Türkiye’yi henüz teyet geçen ama şuuru Türkiye dahil tüm gezegeni saran %99 dünyasında birşeyleri harekete geçirebilecek şey giriftliği olmayan ve esneklik ve kaotikliği içinde coşabilecek, katılımcılığı kimliğinin bir parçası olan hareketler. Ancak hareketlerin de sorunu, aslında son derece somut olan siyasi taleplerini belli bir dereceden öteye artiküle etme ve bu talebi etkin ama ayni zamanda eriyip gitmeyecek bir şekilde iletme kabiliyeti yoksunluğu. Birlikte oluşturacağımız yeni parti, bir yandan tabandanlığı, yerelliği, spontaneliği yaşarken bir yandan da tam da bu eksikliği telafi edebilecek yapıda ve ve kurumsal yeti ve hafızada bir hareket-parti olmalı. Farklı hak mücadelelerinin, çevre mücadelelerinin ortak sesi olması için temelde özerk çalışma gurupları, ve Genç Yeşiller gibi bas bayağı bağımsız ama birlikte çalışacağımız gurupların (yeni partiye yakın eğitimcilerle, mimarlarla, korsanlarla başlayabiliriz mesela) sesini ve üretimini yansıtmalı, yerellere emirler değil bilgi, destek ve seslerini duyuracak araçlar sağlamalı partimiz. Sivil toplum kurum ve oluşumlarıyla sıkı ilişikiler, örtüşmeler ve siyasi menfaat veya illa da kalıcı ittifaklar gözetmeden değişim için birlikte çalışma prensibinde olmalıyız. Ve, bölgesel veya küresel yeşil partiler ve ağlarla birlikte siyaset ve siyaset araçları geliştirebilmeliyiz. Başarabildiğimiz takdirde bu hareket, umudunu paylaşanlarla birlikte göz ardı edilemeyecek boyutta bir alternatif ses olur.

Bunu nasıl yapabileceğimizin birkaç somut örneği Avrupa’nın başka semtlerinde denendi geçtiğimiz birkaç sene içinde. Öne çıkan örneklerden birisi, başarılı bir örnek olarak, Macaristan’daki Lehet Más a Politika (LMP – Politika Farklı Olabilir) hareket-partisi. Ağırlıklı olarak sivil toplum içinden çıkan hareket, yolsuzluk ve baskın iktidarla Türkiye kadar iç karartıcı bir siyaset sahnesinde, yüz yüze konuşarak, yaratıcı iletişim arayüzleriyle, çok iyi lojistikle, sıkı bir yerel organizasyonla, ve yerelden taleplerle siyasetini birden değil zaman içinde geliştirerek iki sene içinde güçlükleri olan bir seçim sisteminde parlamentoya girecek bir alternatif yarattı. Tabii sorunları bundan sonrasını getirmek, Avrupa Yeşiller Partisi üyesi bir parti olarak haklar ve sair konularda diğer yeşillerle uyum sağlamak, ama o bizim konumuz değil. Diğer, şimdilik başarısız, bir örnek ise İspanya’da merkezi seçimler öncesi çok büyük umutlarla önde gelen sivil toplum aktörlerince bir araya gelerek, Avrupa Yeşiller Partisi’nin de büyük desteğini kazanarak kurulan EQUO. Ancak, hiç bir uzun vadeli yerel organizasyonu olmayan, yüz yüze siyaset yapmayı öğrenmemiş, seçmenlerin dokunamadığı bu partinin ilk seçimlerdeki akıbeti, ne kadar krize gerçek  bir alternatif sunsa ve çok yaratıcı iletişim taktikleri de kullanmış olsa, biraz zamanın Yeni Demokrasi Hareketi’ninkine benzedi. Kastilyalı dostlarımız için umudumuzu yine de kesmeyelim. Bu iki partinin arasındaki tenakuzu ve nereye yönelmemiz gerektiğini belki daha köklü bir hareketin hikayesi daha da belirgin kılacaktır, ki o da Yunanistan Ekolojist Yeşilleri. On yıldır istikrarlı ama yavaş bir şekilde büyüyen Yunanistan Yeşilleri, var olabildiği yerleri seçerek yerelde organize olmaya, oralara yoğunlaşmaya, ve reel politika üzerinden bir muhalefet sunmaya, alternatifler geliştirmeye dikkat eden bir parti. Yerelin yanı sıra AP ve bölgesel parlamentolarda temsil edilen küçük ama söylemiyle işitilen alternatif, anti-nasyonalist  bu hareketin kriz sonrası seçimlerde şimdi ilk defa ulusal parlementoya, hem de gurup kurabilecek şekilde, girme ümidi var. Tabii Yunanistan siyasi çerçevesi ve orada toplumun radikal muhalefete tavrıyla Türkiye’deki hayli farklı, ama organizasyon stratejisi olarak bu tecrübeleri tartmalı ve ortak düşlerimiz etrafında, ilkelerini kaybetmeden giderek yaygınlaşacak bir hareket-partiyi nasıl oluştururuz ve bunun politika yapma alanı ve tarzı neler olur, bulmalıyız.

Taksim’e üç koldan girilecek

1 Mayıs 2012’e sayılı günler kaldı. Taksim Meydanı yeniden yüzbinleri ağırlamaya hazırlanıyor. DİSK, KESK, TMMOB ve TTB çağrıcılığında düzenlenecek Taksim 1 Mayıs’ı üç koldan yürüyüşle başlayacak.

Saat 10.00’da başlayacak yürüyüş tüm katılımcılar meydana girdikten sonra miting programı başlayacak. Mitingde DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve Sendikal Güç Birliği Platformu adına birer konuşma yapılacak. Direnişçi işçiler adına bir konuşma yapılmasının ardından solun ortak Kürtçe ve Türkçe bildirisi okunacak. Konuşmaların tamamlanmasından sonra Kardeş Türküler, Grup Yorum ve Kome Amed ezgileriyle miting devam edecek.

Şişli Kolu: Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Sendikal Güçbirliği Platformu, Devrimci 1 Mayıs Platformu, Demokratik Haklar Federasyonu (DHF), Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP)

Dolmabahçe Kolu:Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), Türk Tabipler Birliği (TTB), İstanbul Eczacılar Odası, İstanbul Veterinerler Odası, İstanbul Diş Hekimleri Odası, Halkevleri, Türkiye Komünist Partisi (TKP), Suyun Ticarileştirlmesine Hayır Platformu, Emek Kolektifi, Sosyalist Feminist Kolektif (SKF), Türkiye Sosyalist İşçi Partisi (TSİP), Cumhuriyet Halk Partisi(CHP), Halkın Kurtuluş Partsi(HKP)

Tarlabaşı Kolu: Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK),Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP), ESP ve SDP dışındaki Halkların Demokratik Kongresi bileşenleri (HDK)

(sendika.org)

Çiçek: Tutuklu vekiller için uzlaşma sağlandı

TBMM Başkanı Cemil Çiçek, tutuklu milletvekillerinin durumuyla ilgili görüşmek üzere muhalefetle bir araya geldi. Görüşme sonrası TBMM Başkanlığından yapılan açıklamada, “Sorunun yasal zeminde çözülmesinde görüş birliğine varıldığı” ifade edildi.

Geçtiğimiz hafta başlayan görüşmelerin ikincisi Çiçek’in davetiyle bugün sabah yapıldı. 1.5 saat süren toplantıya CHP Grup Başkanvekili Emine Ülker Tarhan, MHP Grup Başkanvekili Mehmet Şandır, BDP Grup Başkanvekilleri Hasip Kaplan ve Pervin Buldan katıldı.

Görüşme sonrasında grup başkanvekilleri açıklama yapmazken, TBMM Başkanlığı tarafından görüşmede, “Sorunun siyaset malzemesi yapılmadan 4 parti grubunun mutabık kalacağı bir şekilde yasal zeminde çözümlenmesi hususunda görüş birliğine varıldığı” açıklandı.

TBMM Başkanlığı’nın, görüşmeden sonra yaptığı yazılı açıklama şöyle: “TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in başkanlığında CHP Grup Başkanvekili Emine Ülker Tarhan, MHP Grup Başkanvekili Mehmet Şandır ve BDP Grup Başkanvekilleri Pervin Buldan ve Hasip Kaplan, tutuklu milletvekillerinin durumlarını değerlendirmek üzere bugün saat 9.30’da bir araya geldiler. Yapılan görüşmelerde sorunun siyaset malzemesi yapılmadan 4 parti grubunun mutabık kalacağı bir şekilde yasal zeminde çözümlenmesi hususunda görüş birliğine varıldı.”

Öte yandan edinilen bilgiye göre, tutuklu milletvekillerinin serbest kalması için muhalefet partilerinden verilecek bir önerge ile CMK 100. maddede değişiklik öngörüldüğü ifade edildi.

(Evrensel)

YEGEP üyeleri yürümeye devam ediyor

Anadolu Gurubu’nun kurmak istediği termik santarla karşı yörelerini savunan Yeşil Gerze Çevre Platformu (YEGEP) üyeleri, 30 Nisan Pazertasi günü Çevre ve Şehircilik bakanlığı’nda yapılacak ÇED karar iptali için Ankara’ya yürüyüşlerinin 6.günündeler.

25 nisan 2012 günü Çorum’dan sonra 268 km daha yürümeye devam edecekler.Toplam 518km mesafeyi 30 nisan sabahı Ankara’da tamamlayacaklar.

Çernobil kurbanları kazanın 26. yılında anıldı

Ukrayna’daki Çernobil Nükleer Santrali’nde meydana gelen felaketin üzerinden 26 yıl geçti. O dönemde kazanın ardından hayatta kalanlar ve kurbanların aileleri, 25 Nisan’ı 26 Nisan’a bağlayan gece anma töreni düzenledi.

Çernobil’deki 4 numaralı nükleer reaktörün patladığı yere 50 kilometre mesafedeki Slavutych kasabasındaki törene katılanlar, hayatını kaybedenler için dua etti. Felaketten etkilenen bölgeden kaçanların yaşadığı kasaba 1986’da kuruldu. Onlar, olayın üzerinden yıllar geçse de aynı acıyı bugün de yaşıyor.

26 Nisan 1986’da Çernobil Nükleer Santrali’nde reaktör aşırı derecede ısınca santralin çatısı havaya uçtu ve radyasyon etrafa yayılmaya başladı. Rüzgar ile birlikte yayılan radyoaktif partiküller Türkiye dahil Avrupa’nın diğer ülkelerde bazı bölgeleri sardı.

Çernobil Nükleer Santrali’nın işletmedeki son reaktörü, 15 Aralık 2000’de kapatıldı.

Dünya sanılandan hızlı ısınıyor

Son araştırmalar, Kuzey Kutbu’ndaki buzulların alttan alta eridiğini ve denizlerin tahmin edilenden çok daha hızlı yükselebileceğini ortaya koydu.

Küresel ısınma ve iklim değişikliği 21’inci yüzyılda dünyanın karşı karşıya olduğu en ciddi problemlerden biri…

Kutuplardaki buzulların erimesiyle okyanusların seviyesi her yıl biraz daha yükseliyor.

Büyük Okyanus’taki pek çok ada ülkesi de sualtında kalarak yok olmaya, her gün bir adım daha yaklaşıyor.

Karbon emisyonunun azaltmak ve küresel ısınmayı durdurmak için yapılan uluslararası toplantılar ise sonuçsuz kalıyor. Çünkü sanayi gelişimini tamamlamış ve atmosferdeki sera gazlarına hatırı sayılır katkıyı yapmış ülkeler, bireysel çıkarlarını küresel çıkardan önde tutmayı sürdürüyor.

Son bilimsel araştırmalar, sorunun sanıldığından çok daha ciddi olduğunu gösteriyor.

Kuzey Kutbu’ndaki büyük buzdağlarının sıcak su akıntılarının etkisiyle alttan alta eridiği ve deniz seviyesinin sanılandan çok daha hızlı yükseldiği tespit edildi.

Kuzey Kutbu’nun batısını kaplayan buzullar her yıl 7 metre daha inceliyor.

Ozon tabakasının incelmesi ve sera gazlarının artışı gibi nedenlerle değişen iklim şartları, Kuzey Kutbu’na ulaşan hava ve su akımlarının ısısını hatırı sayılır derecede arttırdı.

Eğer dünya küresel ısınmayı tersine çevirecek uygulamaları hızlandırmazsa, sanıldığının aksine Kuzey Kutbu’nun batısını kaplayan buzullar yüzyıllar içinde değil sadece on yıllar içinde tamamen eriyecek.

Köşk’ten 2B’ye onay geldi

Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezi’nden yapılan açıklamada, 6292 sayılı “Orman Köylülerinin Kalkınmalarının Desteklenmesi ve Hazine Adına Orman Sınırları Dışına Çıkarılan Yerlerin Değerlendirilmesi ile Hazineye Ait Tarım Arazilerinin Satışı Hakkında Kanun”un, Cumhurbaşkanı Gül tarafından Anayasa’nın 89’uncu maddesinin birinci fıkrası ile 104’üncü maddesinin ikinci fıkrasının (a) bendi uyarınca yayımlanmak üzere Başbakanlığa gönderildiği bildirildi.

3. Köprü başka bahara… Oktay Ekinci

Hükümetçe ısrar edilen “İstanbul Boğazı’na 3. karayolu köprüsü” projesinin 20 Nisan’daki son ihalesine “kırpılmış” hali için bile sadece 5 teklif gelebildi… Biri teknik yetersizliğinden elenince, geriye 4 aday kaldı.

İhale Komisyonu Başkanı Karayolları Genel Müdür Yardımcısı İhsan Akbıyık’ın açıkladığına göre; “Salini-Gülermak, İçtaş İnşaat San. Tic. AŞ-Astaldi, China Communications Construction-Doğuş İnşaat Ticaret AŞ-Yapı Merkezi-Arkon İnşaat, MAPA İnşaat ve Ticaret AŞ” ile “Cengiz İnşaat-Kolin İnşaat-Limak İnşaat-Makyol İnşaat-Kalyon İnşaat”ın teklifleri arasındaki China Com. Cons. grubunun teklifinde yeterli doküman çıkmadığı için hakkını kaybetti.

Böylece, 3. köprünün yapımını da içeren “Kuzey Marmara Otoyolu Projesi’nin Odayeri-Paşaköy kesimi”nin ihalesinde Yap İşlet Devret (YİD) modeline yönelik teklif alma işlemi tamamlandı. Şimdi yarış 4 grup arasında sürecekmiş ve ihalenin kesin sonucunun mayısta belli olacağı “umut” ediliyormuş!..

Komisyon yeterlilik zarflarını açtığında, 100 puan üzerinden 70 ve üzerinde puan alan isteklilere davet mektubu gönderilecek, diğerleri artık tamamen devre dışında kalacakmış.

Anımsanacaktır, 10 Ocak’ta düzenlenen ihaleye 20’ye yakın adaydan teklif veren çıkmamış; bunun üzerine Başbakan’ın talimatıyla projeden yaklaşık 350 km’lik oto-yol kısmı “kırpılmış”, 3. köprünün sadece 90 km’lik kent içi bağlantı yollarıyla ihalesine karar verilmişti.

Peki, projeden kırpılan bu ‘350 km’lik yol’un yapımını kim üstlenecek derseniz; Ulaştırma Bakanı’nın açıklamasına bakılırsa “devlet”! (Gazeteler-21 Nisan 2012)

Ayrıntılardaki gerçekler

Haberi detaylı aktarmamın iki nedeni var; birincisi, bu ihalenin aslında “yapılamayacağı” yönündeki tahminlerimizi destekleyen ayrıntılar içermesi; ikincisi de yapılsa bile 3. köprünün “yolsuz” kalacağı… Bu nedenle de zaten yapılmasına gerek kalmayacağı.

Daha önce de sayısız kez dile getirdiğimiz gerçekleri 20 Nisan ihalesinin ışığında bir kez daha anımsatalım:

1- Hükümetin onca önem verdiği bir ihale komisyonuna “bakan” yerine genel müdürün bile değil, “yardımcısı”nın başkanlık yapması ilginç değil midir? Sayın Akbıyık bu konuda elbette ki birikimli bir bürokrat olabilir ama konuya verilen önemle eşdeğer, başkanının ‘bakan’ olmaması, akıbeti konusunda daha baştan soru işaretleri yaratıyor.

2- Asya ve Avrupa yakasında devam edecek 350-400 km’lik “Kuzey Marmara Otoyolu”nun sadece “devlet” kaynaklarıyla yapılamayacağı yönündeki DPT’nin “ödünsüz” kararını sağır sultan bile duydu…

Yaklaşık 6 milyar dolarlık bir maliyetin “ulusal öncelikler” açısından başka yatırımlar için gerekli olduğunu savunan DPT’yi, iktidar çevreleri dahil haksız bulan da yok. Bu nedenle Ulaştırma Bakanı’nın açıklaması gerçekçi olmadığı gibi, çevre yolu olmadan 3. köprüyü dayatmanın mantığı da kendiliğinden ortadan kalkıyor.

3- Sadece “ağır vasıtalar” açısından planlanan 3. köprünün, Ro-Ro seferleri başladığında geçersiz kalacağı İDO raporlarında açıklanıyor. İki kıta arasındaki 6-8 saatlik mesafelerin Ro-Ro ile 3 saatte ve çevre sorunu yaşanmadan alınacağını belirten bu raporlar, uluslararası nakliyat kurumlarınca da destekleniyor.

4- Türk hükümetinin ihaleyi alacak firmaya “yıllık geçiş garantisi” sağlaması “kıyağı”nın da yine DPT tarafından geçerli sayılmayacağı yönündeki kararlar, buna dayalı güvenceleri ortadan kaldırıyor.

Sonuç olarak 20 Nisan’daki ihale de 3. köprü için en iyimser tahminin “bir başka bahara” olduğunu göstermeye yetiyor.

Oktay Ekinci – Cumhuriyet

Çernobil’e yeniden bakış ve Japonya nükleer felaketi – Prof. Dr. Hayrettin Kılıç

26 Nisan 2012, Ukrayna’daki Çernobil nükleer kazasının 26.  yıldönümü.  Ne yazık ki hala, Japonya Fukisima’da meydana gelen nükleer santral kazasında 3 reaktör ve soğutma havuzlarındaki atık yakıttan yayılan radyasyon kuzey yarım küreye yayılmaya devam ediyor. Fukişima’daki erimeye devam eden reaktörlere işçilerinin bile yaklaşmadığı sırada, Çernobil’de patlama sonucu eriyen reaktör korunun ve diğer aksamlarının sökülüp cevreden izole edilebilmesi için gereken 1.5 milyar ABD doları henüz temin edilemediği için şu ana kadar üstü geçici olarak beton bloklarla kapatılan rektörün çevreye radyasyon yayılmasını önlemek için 26 yıldan beri hala 3.500 işçi çalışıyor.

Çernobil ve Fukişima’da meydana gelen nükleer santral kazası, nükleer enerji santralarinin güvenlik ve çevresel yönlerine ilişkin konuları ve özellikle de radyoaktif radyasyonun sınır tanımadığını bir daha kanıtlamış oluyor. Fukişima kazasının önümüzdeki yıllarda meydana getireceği sosyo-ekonomik ve çevresel sorunlarını küresel bir perspektife koymak, Çernobil kazasının küresel etkilerini yeniden incelemek ve son yirmi beş senede nükleer endüstrisinin ve Uluslararası Atom Enerji Ajansının  (UAEA) gerçekleri nasıl saptırdığını kanıtlamak için,  Çernobil’in 26. yıldönümü uygun bir zaman ve zemin oluşturuyor.

Çernobil kazasından sonra yıllarca nükleer kartelin edite ettirdiği bilgileri sunan-bildiren Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) nihayet 2003 yılında Çernobil nükleer santralinin sebep olduğu ekonomik, ekolojik ve sağlık sorunlarını incelemek için sözde bağımsız bir proje başlattı. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP),  Rusya, Ukranya, Belarus’tan seçilen resmi görevlilerin yer aldığı ve “Çernobil Forumu” adı altında hazırlanan en son 2005 raporunda; tahmini 4 bin ölüm,  milyarlarca dolarlık ekonomik zarar, milyonlarca dönüm yaşanabilir alanda radyoaktif bulaşma ve evlerinden tamamen uzaklaştırılmış milyonlarca insandan söz ediliyor.

Oysa ki birçok bağımsız kuruluş ve araştırmacıya göre, “Çernobil Forumu”nun bulgularının nükleer endüstrinin baskısı ile hazırlandığı, yani “bağımsız olmadığı, ön yargılı ve taraf tutan” bir rapor olduğu ileri sürülerek, tartışmalı bulundu. Ayrıca, 2005 Çernobil Forum Raporun 15 yılı aşkın bir sürede toplanan bağımsız bilimsel verileri UAEA’ nın baskıları ile göz ardı ettiği ve elde edilen sonuçların bağımsız araştırmalarla da ters düştüğü öne sürülüyor. Üstelik, sözde UAEA tarafından yazılan fakat nükleer kartel tarafından edite edilen ve global medyada yayınlanan özet rapor,  “Çernobil Forumu”nun ana bulgularının yanı sıra, Birleşmiş Milletler  Atomik Radyasyonun Bilimsel Etkileri Komitesi’ne (UNSCEAR) ait 1993 tarihli bir calışmadaki bulguları içermiyor ve de  bu özet rapor, Forumun kendi üç ana raporları ile çelişiyor.

Fukişima kazasından sonra UAEA, ilk üç haftada kazanın küresel boyutları hakkında yine nükleer endüstrinin baskıları sonucu bir açıklama yapmamıştır. Daha sonra kazanın derecesini önce 4 sonra 5 açıklaması, nihayet son haftalardaki bağımsız doz ölçümlerinin bütün dünyaca kabul edilmesinden sonra bu kazayı Çernobil ile aynı seviyede kabul etmek mecburiyetinde kalmıştır. Ayrıca, yıllardır UAEA nın yan bir kuruluş olarak çalıştırılan WHO hala Japonyadaki kazanın küresel sağlık boyutları hakkında bir çalışma başlatmamıştır.

1959 yılı Mayıs 28 inde, WHO örgütünün genel kurulunda yapılan bir oylama ile WHO kuruluşunun nükleer güç ve sağlık alanında yapacağı veya yayınlayacağı bütün bulgu ve bilgilerin UAEA  tarafından incelenip onaylanmasına karara verildi. Bu anlaşmaya göre; UAEA ve WHO kuruluşları “ shall consult the other with a view to adjust the matter by mütual agreement”- “ keep each other fully informed conserning all projected activities and all programs of work which might be related to both parties”. Kısaca özetlenirse son altmış yıldır bu anlaşma sayesinde, Dünyadaki nükleer santralların promosyonu ve nükleer meteryalların gözetimi ve denetimi için kurulan UAEA,  nükleer çevrimin her aşamasında meydana gelebilecek kazaların ve çevre sorunlarını içeren WHO raporlarına ilk veto hakkına sahip olan tek kuruluş oluyor.

Yıllardır kamu oyundan saklı tutulan bu anlaşma sayesinde UAEA dünyadaki en büyük nükleeer kazaları olan Üç Mil Adası, Çernobil ile ilgi yapılan uluslararası 1995 Genova konferansı ve 2001 Kiev konferansında sunulan bağımsız bilgi ve bulguları hala WHO tarafından yayınlanmasını önledi.  Çernobil Forumun bu son 2005 raporunun yıllardan beri süren bir “aklama girişimi” ve UAEA’nın nükleer endüstriye çıkar sağlayan planlı bir yanlış yönlendirme çabası olduğunu  ileri süren WHO nezdindeki bazı gruplar son yıllarda bu anlaşmanın iptali ve WHO nun UAEA dan tamamen bağımsız bir kuruluş olması için çalışmalar yürütüyorlar.

Sovyet nükleer bilimcileri, 26 Nisan 1986’dan önce, Çernobil nükleer enerji santralında facia boyutunda bir kaza olmasının olanaksız olduğunu açıklamıştı. Yalnız, İsveç’te, Sovyetler Birliğindeki büyük bir nükleer kazaya ilişkin söylentiler çıkması ve 29 Nisan 1986 tarihinde, Sovyet hükümetinin inkâr çabalarına karşın, ABD’ye ait bir gözetleme uydusunun, Çernobil’in dört numaralı reaktörünün kızıl alevler içinde yandığını onaylaması ile kaçınılmaz gerçek ortaya çıktı.

Dünyanın “olanaksız” denilen bu en kötü nükleer reaktör kazası, biribirini tetikleyen insan-teknoloji hataları neticesi, reaktörün gücünün normal operasyon gücünün 10 katına çıkması neticesi 3 saniyede gerçekleşti. Gök gürültüsü benzeri bir patlamayla, 2000 ton ağırlığındaki masıf çelik kapak reaktörün üzerinden fırladı ve havada 2 bin metreye kadar yükselen büyük miktarlarda radyoaktif enkazın çevreye yayılmasına yol açtı. Büyük bölümü grafitten oluşan 180 metrik ton reaktör koru ve yaklaşIk 18 milyon kurilik radyoaktif serpintinin yolu üzerindeki 20’yi aşkın ülkeyi etkileyerek iki hafta boyunca yanmayı sürdürdü.

Ortaya çıkan ölçülmesi olanaksız radyoaktivitenin toplam miktarı asla bilinemeyecekse de, 1989’da Sovyetler Birliğinde Çernobil kazası ile ilgili ilk parlamento soruşturmasını başlatan, eski SSCB’nin bir Yüksek Sovyet üyesi ve Ukrayna’nın ABD Büyükelçisi de olan Dr. Yuri M. Shcherbak, resmi Sovyet rakamı olan 90 milyon kurinin minimum rakam olduğunu söylüyor. Avrupa ve Asya’nın büyük bir bölümünü etkileyen toplam radyoaktivite miktarı, Batılı bilim adamları tarafından birkaç kat daha fazla hesaplanmış olsa da, tutucu Sovyet rakamları bile, İkinci Dünya Savaşı’nda Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından kaynaklanan radyasyonun yüzlerce kat fazlasına denk düşüyordu.

İlk yirmi yedi yılda ortaya çıkan sonuçlar

Çernobil kazasından kaynaklanan hastalıkların artan sıklığı konusundaki tartışma 10 yıllarca süreceğe benziyor. Bugüne dek, Çernobil radyasyonu nedeniyle kaç kişinin öldüğü ya da hastalıklarla yaşamak zorunda kaldığı açıkça bilinemiyor. Bunun nedeni, Sovyetler Birliği döneminde yörede yaşayan çocukların sistemli olarak bir yerden başka bir yere gönderilerek yeniden yerleştirilmesi ve kurbanların tıbbi kayıtlarının yok edilmesidir. Sadece Ukranya’da 2.300 irili ufaklı yerleşim alanında yaşayan 2.6 milyon insan boşaltılarak devamlı başka şehirlere yerleştirlidi.

Buna karşın, 1992 Rio Zirvesi’nde konuşan Dr. Shcherbak’a “32 bin ölüm olduğu söylenebilir” demişti. Bunların çoğunluğunu, ilk yangına müdahale eden, patlayan reaktör korunun çevreye yayılan parçalarını temizleyip, yakındaki sahalara gömen 800 bin işçi ya da  “temizlikçi”ler oluşturuyor. Rusya Sivil Savunma Bakanlığı’na göre, temizlikçilerin yüzde 38’i hastadır. Ukrayna Sağlık Bakanlığı’nın gerçekleştirdiği 1995 yılındaki basın açıklamasına göre, “Bakanlıklar arası Uzman konseylerine göre, Çernobil kazasının etkilerine bağlı olarak yalnız 1993’te ölen temizlikçilerin sayısı 805, 1994’te ise 532dir.”

Nükleer reaktör kazasından sonra, Ukrayna, Rusya ve Beyaz Rusya’da, 260 bin kilometrekare toprak hala radyoaktif sezyum -137 ve stronşiyum – 90 ile kirlenmiş durumdadır. Bu kirlilik bazı bölgelerde kilometrekare başına 1 kuri’yi aşıyor ve neredeyse 9 milyon insanı etkiliyor. Stronşiyum-90 kimyasal olarak kalsiyuma benzer, bu nedenle de gelişmekte olan bebeklerde, çocuklarda ve ergenlerde kemiklere yerleşir. Bir kez kemiğe yerleşti mi de bağışıklık sistemi hücrelerinin yaratıldığı kemik iliğini ışınlar. Çernobil kazasının hemen ardından Ukrayna ve Beyaz Rusya’da radyasyondan en fazla etkilenen 4’er bin kilometrekarelik alanda 60 yerleşim yerinde yaşayanlar farklı yerlere yerleştirilmişti. Buna karşın kazadan 1 yıl sonra geri dönen Ukrayna’da çoğu yaşlılardan oluşan bin 500 aile, bugün hala yasadışı olarak “boşaltılmış alan”da yaşıyor. Ukrayna hükümeti bu aileleri yeniden boşaltılmış alanın dışına çıkartmak ve yeni yerleşim yerleri kurmak için uluslararası maddi destek arayışında.

Kazanın ilk günlerinde, 13 bin çocuk tiroid kanserine yol açan kısa ömürlü bir radyoaktif izotop olan iyot – 131 içeren gazları solumuştu. Bunların 4 bin kadarı, nükleer endüstri çalışanlarına bütün yıl için tavsiye edilen radyasyon dozlarından 20 kat fazlasına, yani 2 bin röntgen eşdeğerine maruz kaldı. Şu ana kadar, resmen Çernobil faciasının kurbanları olarak tanınan, 356 bini temizlikçi, 870 bini çocuk olmak üzere 3 milyondan fazla insanın yararlanması için Ukrayna hükümeti, bütçesinin yüzde 5’inden fazlasını harcıyor. Ayrıca, zamanında Sovyetler Birliği’nin  “tahıl ambarı” olarak adlandırılan ülkede, hala radyolojik denetimden geçirilerek piyasaya sürülüyor. Ardarda ekonomik krizler yaşayan Ukrayna hükümetinin tek başına bu işin altından kalkması olası görülmüyor.

Halen yaklaşIk 20 milyon kuri’lik radyoaktivite düzeyine sahip olan 10 binlerce ton nükleer yakıt ve reaktör parçası, alelacele 30 kilometrelik bölgedeki 800 değişİk sahada gömülü duruyor. Bu radyasyonla tehlikeli boyutta kirlenmiş bölgeyi temizlemek, en az 30 yıl ve milyarlarca dolara mal olacak. Buna ek olarak, 4. ünitenin üzerine yapılmış olan ve erimiş reaktör koru ya da adeta “bu dünyaya ait olmayan” radyoaktif lavdan oluşan 200 ton nükleer yakıtı barındıran mevcut lahit, patlamaya hazır bir bomba gibi duruyor. Altı ayda büyük bir aceleyle yapılan ve 300 milyon dolara mal olan bu lahdin 20 yıl dayanması planlanmıştı. Buna karşın, lahdin batısındaki duvarlar bel vermiş durumda, kurşun kaplı çatısı delik, deşİk olup,  yağmuru ve erimiş kar sularını içeriye sızdırıyor.

Uzmanlara göre lahit, yeni bir Çernobil felaketine yol açarak her an küçük bir depremde bile çökebilir. Daha fazla yıkımı önlemek için, mevcut lahdin çevresine bir “süper-lahit” yapılması konusunda Batılı ülkelerle yapılan uzun görüşmeler, aralıklarla kesildi. Çünkü, fon görüşmelerini yürüten Fransa önderliğindeki AB ülkeleri, daha önce aldığı fonlarla lahdi onarmayan Ukrayna hükümetine yeniden fon sağlamak yerine, kendi şirketleriyle çalışma zorunluluğu getirdi. Eğer her şey yolunda giderse, yeni lahdin yapımı, 2012’da bitirilmesi ve 1.2 milyar dolara mal olması bekleniyor.

Kaza nedeniyle Avrupa’da birçok ülke, bugüne kadar ekonomik kayıplar yaşadı. Beyaz Rusya hükümetince kazadan sonra yapılan tahmine göre; 1986 – 2005 yıllarındaki toplam ekonomik yıkımın bedeli, 235 milyar dolar oldu. Bu ise Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Beyaz Rusya’nın 1991 yılı bütçesinin 21 katına eşitti. 1994’de kadar Beyaz Rusya hükümeti bütçesinin yüzde 13,46’sını Çernobil kazasının etkilerini en aza indirmek için harcamıştı.

Sovyetler Birliği’ndeki toplam yıkımın boyutu, o sırada Sovyetler Birliği Enerji Mühendisliği Araştırma Geliştirme Enstitüsü baş ekonomisti olan Yuri Koryakın tarafından hesaplanmıştı. Koryakın’ın analizi, Sovyetler Birliği’ndeki 1986 – 2000 yıllarındaki toplam kaybını 283-358 milyar dolar olarak belirlemişti. Kazadan sonra, Avrupa’daki bazı hükümetlerin ürünlerini ve hayvanlarını imha etmek zorunda kalan çiftçilere ödedikleri toplam tazminat miktarı, İngiltere’de 18 milyon dolar,  Almanya’da 307 milyon dolar, Avusturya’da ise 94 milyon dolardı.

Hala, İngiltere’de, Çernobil’den 2 bin 500 km uzakta, toplam 382 çiflikte yaklaşIk 226.500 köyün için 80.000 hektar çayırlık alanda kazadan beri sınırlayıcı düzenlemeler vardır. Başlangıçta 1986’da 1,7 milyon hektarlık arazideki 3,3 milyondan fazla koyun kısıtlama altına alındı (UK Food Standards Agency, 20 Şubat 2004). Koyunlar kirlenmiş meralarda yetiştirilip, karmaşık alan yönetim planına göre “temiz” meralara nakledilerek etlerindeki sezyum oranı (kilo başına radyoaktivite) belirlenen yasal sınırın altına düşene kadar (aslında kilo alarak koyunların olgunlaşması gibi) birkaç ay buralarda otlatılmaktadır.

Güney Almanya’da kirliliğin en yoğun olduğu alanlarda, toprak kirliliği, sezyum-137 ölçülmüş ve metrekarede 70 bin bekerel üzerinde bulunmuştur. (htpp//www.chernobyl.info/en/Facts/Health/ConsequenceOtherCountries/# Sources).  Hala Alman avcılarına kirlenmiş av etinden dolayı tazminat ödeniyor. Bazı mantar çeşitleri ve çilekler belirlenen limitlerin çok üzerinde kirlidir. Kazadan sonra İtalya ve Almanya’da radyoaktivite seviyesinin-sınırların aşıldığı yerlerdeki çiftçiler ekili alanları yeniden ekip biçemezken, ne yazık ki, Fransız hükümeti bu gibi tarım alanlarında önlem almaya gerek olmadığını düşünmektedir. Örneğin; Korsika’dan gelen sütlerde iyot-131 kirlilik düzeyi litrede 10 bin bekerelin üzerinde, AB yasal sınırlarından 20 kez daha yüksek ölçülmesine karşın özellikle de çocukları korumak adına Fransızlardan hiçbir resmi açıklama yapılmamıştır (Corrinne Castanier “Contamınation des sols Français par le retombes de l’accıdent de Tchernobyl” analizi, CRİİRAD, 24 Nisan 2003).

Nükleer santralar ve İnsan sağlığı

Elektrik üreten nükleer santrallar, normal çalışmaları sırasında ve irili ufaklı kazalarda sistemli bir biçimde atmosfere, deniz, göl ve nehir yataklarına nükleer silah denemelerinden daha çok radyoaktif atık bırakıyor. Beta, gama ve alfa gibi iyonize edici radyoaktif ışın yayan bu izotopların en önemlileri şunlardır: Ortalama yarılanma ömürleri 30 yıl civarında olan, kripton–85 (Kr–85), sezyum–137 (Cs–137), plütonyum-241 (Pu–141) ve yarılanma ömürleri yüzbinlerce yıl olan karbon–14 (C–14), teknesyum–99 (Tc–99),  iyot–129 (İ–129), sezyum–135 (Cs–135), plütonyum–239 (Pu–239) gibi izotoplar.

Bunlara ek olarak örneğin, normal olarak çalışan bir nükleer santralda, 1000 megavatlık kurulu gücündeki bir reaktörün 1 yıllık çalışmasından sonra çıkarılan atık yakıt çubuklarının her 1 tonunda yaklaşIk 2 milyon kurilik, nükleer santaralın normal çalışması sırasında yeni yaratılmış radyoaktif izotoplar bulunuyor. Bu atık yakıt çubukları reaktör çevresindeki havuzlarda saklanacak bile olsa, en az 100 yıl sonra bunların radyoaktivite düzeyi 30 bin kuriye düşer ki, bu oranda radyasyon hala canlılar için çok tehlikelidir. Eğer bu 1 ton atık yakıt çubuğu yeniden işleme tesislerinde nitrikasit içerisinde çözülerek Pu-239 ayrıştırılırsa, bu 2 milyon kurilik sıvılaşmış atığın hacmi en az 200 kat artarak çevreden yalıtılması daha da zorlaşır.

Nükleer santrallerin tehlikesi konusunda bu tesislerin sadece kaza yaşandığı zaman tehlikeli olduğuna dair bir yanılgı mevcuttur. Bu tesisler, işletim süreleri boyunca hiçbir kaza yaşanmasa dahi, doğaya ve insanlara son derce ciddi zararlar veren iyot kripton, sezyum, stronyum gibi radyoakitf izotoplar yayarlar. Bu izotopların hepsinin izotop yoğunluğu yani örneğin bir saniyede yayınladıkları partikül sayısı farklıdır ve ayrıca hepsinin yarı ömrü, yani yayınladıkları radyasyon süreleride farklıdır. Örneğin; 137Cs (ÇEŞİUM) saniyede 2.700.000 defa bozunarak radyasyon yayınlar ve saniyede 700 defa bozunan 238Pu (PLÜTONİUM) den çok daha çabuk doğada yok olabilmesine rağmen, toksik yani zehirleyici etkisi oldukça yoğundur. 90Sr   (STRONTİUM) ve  137Cs (ÇEŞİUM) un kimyasal yapısı Kalsiyum’un kimyasal yapısına benzediği için buna maruz kalan insanın kemik iliğine doğrudan yerleşmekte ve başta lösemi olmak üzere pek çok kansere sebeb olmaktadır.

Güvenli sayılabilecek kadar düşük bir radyasyon düzeyi yoktur. Kanser genelde insani rastlantısal bir biçimde ve uyarı yapmaksızın vuran bir hastalık olarak algılanır. Bu yanlış anlayış, kanserin nedenleri üzerine yapılmış binlerce araştırmanın sonuçlarını göz ardı ediyor. Bu araştırmalardan elde edilen sonuçlar, insanlarda görülen kanserlerin çoğunun kimyasallar, virüsler, kalıtım ve radyasyon nedeniyle olduğunu gösterdi. Radyasyon nedeniyle kanser oluşumu, canlı hücrelerdeki temel etkinlik biçimi açısından, kimyasal madde kaynaklı olanlara benzer. Kanser yapıcı birçok kimyasal gibi, radyasyonun da mutasyon yapıcı etkisi olup, bu nedenle DNA’da tahribata yol açarak kötü huylu oluşumları başlattığı biliniyor.

Kanser oluşumunu başlatabilen doza maruz kalınmasıyla, kötü huylu bir oluşumun ortaya çıkması arasında genellikle birden fazla yıl geçer. Radyasyon tahribatına uğrayan hücrelerin, hızla bölünerek ur oluşumunu tetiklediği ve eğer fark edilmezse kansere yol açtığı düşünülüyor. Bomba serpintilerinden, reaktör kazalarından, rutin olarak nükleer enerji santrallarından kaynaklanan düşük düzeyde radyasyon ve izotopların, insan ile diğer canlılara önceleri düşünüldüğünden çok daha fazla zarar vermiş olabileceğini gösteren birçok inceleme yapıldı.

Kanadalı radyasyon biyoloğu Dr. Abram Petkau, maruz kalma süresi ne kadar uzun olursa, bağışIklık sisteminin kan hücrelerinin, yıkıma uğratılmasına yetecek dozun o kadar düşük olduğunu deneysel olarak kanıtladı. Petkau, bağışıklık sisteminin makro moleküllerinin sürekli düşük düzeyde iyonize edici radyasyona maruz kalması durumunda, serbest radikallerin yaratıldığı sonucuna vardı. Bir serbest radikal, canlı hücrelerin diğer moleküllerine saldıran ve hedefinden bir elektronu kopartarak kendisini yansız hale getirmeye çalışan, güçlü enerjili bir parçacık olarak bilinir.

Son araştırmalar, vücudumuzda milyonlarca yıllık evrimleşme sonucunda üretilen serbest radikallerin yararlı görevleri olduğunu ortaya koydu. Yalnız, hücrelerimizin radyasyona maruz kalması sonucunda ortaya çıkan serbest radikaller (tıpkı tiroid bezimizdeki doğal iyot dengesini bozan radyoaktif iyot – 131’in kansere yol açması gibi) mevcut dengeyi bozuyor. Serbest radikallerde oluşan bu dengesizlik, yaşamın temel yapı taşlarını oluşturan DNA molekülleri de dahil, yaşam için gerekli moleküllerin kimyasal bileşimlerine zarar verir.

Gözle görülebilen ışığın ötesindeki ultraviyole, X-ışınları ve gama ışınları gibi, neredeyse her tür radyoaktif bozunumda üretilen herhangi bir iyonize edici elektromanyetik radyasyona maruz kaldığında, DNA zincirinin moleküler yapısının tahrip olduğu birçok yıldır biliniyor. Gerçekten de çok düşük düzeyde bir radyasyon, DNA moleküllerinin (A-adenin, T- timin, G-guanın, ve S-sitozin) içine nüfuz ederken, bu radyasyonun enerjisi, DNA’yı çoğu zaman sağlam bırakır, genelde A, G, S’nin azotlu yapısınca emilir ve ısıya dönüştürülür. Ama, eğer enerji, DNA zincirindeki bir T’ye komşu olan bir diğer T tarafından emilirse bu oldukça zararlıdır. Bu durumda, emilen enerji ısıya dönüşme olanağı bulamadan, iki komşu T, kimyasal bir reaksiyona girerek T – Fotodimer adı verilen yeni bir kimyasal bileşİk oluşturur. DNA’da tahribat olmuştur. Bu ise iki T’nin yerinde, DNA üzerinde çalışan enzimlerin gelişimini durduran yepyeni bir kimyasal bileşİk ortaya çıkmış olduğu anlamına gelir.

Yalnızca A,T,G ve S harflerini tanımak üzere milyonlarca yıl süren bir evrimsel eğitimden geçen enzimler, bu gizemli yabancıyı engelleyerek, DNA’nın bilgilerini kopyalayamayacak, RNA-proteinleri sentezleyemeyecek, böylece hücredeki tüm yaşam duracak ve hücre ölecektir.

Bilimsel Bulgular

Bu yaşamsal bulguların ışığında, Pittsburgh Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Radyoloji (Emeritüs) Profesörü Dr. Ernest J. Sternglass ile ünlü istatistikçi ve eski ABD Çevresel Koruma Ajansı (Environmental Protection Agency – EPA) üyesi Dr. Jay Gould tarafından yürütülen aşağıdaki çalışmalardan söz etmeye değer. 30 yıldır işletilen ve dünyanın en radyoaktif yerlerinden biri olan Savannah River Nükleer Tesisi, Güney Karolayna eyaletinde bulunuyor. Bu tesiste, ABD hükümetinin envanterinin yarısından fazlasını oluşturan, neredeyse bir milyar kuri’lik yüksek düzeyde nükleer atık depolanıyor.

Dr. Sternglass ve Gould’un eyaletin tıbbi kayıtlarına ilişkin analizine göre, 1968 – 83 yıllarındaki 15 yıllık bir dönemde, Güney Karolayna’da çocuk hastalıklarından ölüm oranları yüzde 13 arttı; doğumsal anomalilerden kaynaklı çocuk ölüm oranları ise ABD ortalamasından yüzde 25 daha hızlı artarak, daha da şaşırtıcı bir biçimde yükseldi. Bu dönemde, Güney Karolayna’da akciğer kanserlerinde de üç kat artış yaşanmış, küçük çocukların kemiklerindeki Stronşiyum-90 okumaları ise yüzde 45 yükselmişti.

28 Mart 1979 tarihli Three Miles Island (TMI) kazasının ardından, enerji santralı yakınlarında yaşayanlar, TMI’nın sahibi ve işletmecisi olan Metropolitan Edison Company adlı şirkete karşı yaklaşIk 2 bin 500 dava açtı. Davacılar, doğumsal anomalı, ani düşük, kısırlık, kanser ve lösemi gibi radyasyon kaynaklı hastalıklara yakalandığını öne sürdü. Gerçekten de 1979 – 1980 yıllarına ait Pennsylvania eyaleti resmi yaşam istatistiklerine göre, Dauphin County’deki bebek ölüm oranları önceki iki yılın oranlarından yüzde 37 daha yüksekti. İronik olarak, aynı dönemde ABD’deki bebek ölüm oranları yüzde 8 düşmüştü. Aslında, Dr. Gould’un analizi, aynı zamanda, TMI Santralı’nı çevreleyen on yerleşim birimindeki doğumsal anomalilere bağlı bebek ölümlerinin, ABD’dekinden yüzde 20 daha hızlı arttığını da gösterdi.

İsviçreli sağlık yetkilileri II. Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemi kapsayan bir dizi yıllık ölüm verişi yayınlamıştı. İsviçre’de 1968 yılından bu yana yapılmış olan beş nükleer reaktörün tümünün, çevreye önemli miktarlarda radyoaktif izotop yaymış olduğu ve İsviçre’nin altı milyonluk nüfusunun büyük bir bölümünün yaşadığı İsviçre platosunda bulunduğu gerçeğinin altı çizilmelidir. İsviçre verilerinin Dr. Sternglass ve Gould tarafından yapılan istatistiksel analizi, aşağıdaki gerçekleri ortaya çıkardı: İsviçre’de lösemiden ve epitel olmayan kanserlerden ölüm oranı, 1945 yılında bin kişide 0,16 iken, 1983 yılında 0,32’ye çıktı. 1980 – 1983 yıllarında meme kanserinde de yılda yüzde 5,5’lik keskin bir artış vardı. 25 – 44 yaşlarındakilerde enfeksiyon hastalıklarına bağlı toplam ölümlerin yüzdesi, 1983 yılında 0,66’dan 1989’da 1,14’e yükseldi ve bu yüzde 72’lik bir artış demekti.

Oregon eyaletinin ayrıntılı yaşam istatistiklerinin, Oregon Eyaleti İnsan Kaynakları Bakanlığı tarafından yayınlanan bir analizi, Trojan Nükleer Enerji Santralı’nın 1975’ten beri işletilmekte olduğu Portland’da lösemiye bağlı ölümlerin 1980 – 1988 yıllarında yüzde 70 arttığını gösterdi. Bu dönemde, Oregon’daki lösemiden ölüm oranları yüzde 32 artmasına karşın tüm ABD’de yüzde 2,7 azalmıştı. Trojan Santralı’ndan çevreye yayılan radyoaktif maddelerle yaşanan sağlık sorunları arasındaki bağlantı, Massachusetts Eyaleti Sağlık Bakanlığı tarafından rapor edildiği biçimiyle, Pilgrim Nükleer Santralı çevresinde görülen lösemi şIklığındaki benzer bir artışla daha da güçlendi. Her iki santraldan da 1976 yılından beri havaya ve suya benzer miktarlarda radyoaktif iyot ile kemiklere yönelen fisyon ürünlerinin yayılımı olmuştu. Her iki durumda da lösemi oranlarının, enerji santrallarından uzaklaştıkça düştüğü saptanmıştı.

New York’taki Radyasyon ve Halk Sağlığı Kurumunun ABD’deki nükleer santralar çevresinde yaşayan çocuklardaki lösemi vakaları arstrimalarını yürüten Dr. Mangona ve Sherman bulguları, ( Childhood Leukaemia Near Nüclear Installations; European Journal of Cançer Çare, 2008, 17, 416-418 ) dergisine yayınlandı. Bu bilimsel araştırmada 1957-1981 yıllarında faaliyete geçen 67 değişİk bölgedeki 51 nükleer santral üç kategoriye ayrılarak, yani 1957-1970 ve 1971-1981 faaliyete geçen ve halen işletmede olanlar ile kapanan santraların çevresinde yaşayan 25 milyon nüfus içerisindeki çocukların kanser istatistikleri incelenmiştir. Araştırmada ayrıca, 0-9 yaşları ile 10-19 yaşlarındaki çocukların lösemi oranları da karşılaştırılmıştır.

Bu bilimsel raporda, 1957-1981 yıllarda faaliyete geçen ve halen çalışan nükleer santrallar çevresinde yaşayan 0-9 yaş gurubundaki çocuklardaki lösemi artışı yüzde 7,3 artmıştır. 10-19 yaş grubundaki çocuklardaki lösemi artışı ise yüzde 14,1 olarak saptanmıştır. Tüm çocuklardaki lösemi artışı ise yüzde 9,9’dur. Araştırmada 1957-1970 yıllarında kurulan ve halen çalışan eski tip nükleer santraların çevresinde yaşayan 0-9 yaş grubundaki lösemi artışı yüzde 11,9, 10-19 yaş grubundaki çocuklardaki lösemi artışı ise 18,5 olarak saptanmıştır. Bu santralların çevresinde yaşayan tüm çocuklardaki lösemi artışı ise yüzde 13,9 olarak belirlenmiştir.

Bilimsel makalede ayrıca  Akkuyu’da kurulacak nükleer santrala denk kurulu güçte olan  ve 1967’de faaliyete geçen San Diego yakınlarındaki San Onofre Nükleer Santralı’nın çevresinde yaşayan, 0-9 yaş grubundaki çocuklardaki lösemi artışı yüzde 20,8, 10-19 yaş grubundaki çocuklardaki lösemi artışı ise yüzde 41,1 olarak belirlenmiştir. San Onofre’nin çevresinde yaşayan tüm çocuklardaki lösemi artışı ise yüzde 29,9 olarak saptanmıştır. Yine bu bilimsel çalışmada ayrıca 1957-1981 yıllarında faaliyete geçmiş ama halen kapalı olan nükleer santrallar çevresinde yaşayan çocuklardaki lösemi vakalarında düşüşler görülmüştür. Bu santraların çevresinde yaşayan 0-9 yaş gurubundaki çocuklardaki lösemi oranlarındaki düşüş yüzde 5,2, 10-19 yaş gurubundaki çocuklardaki lösemi oranlarındaki düşüş/azalma yüzde 6, tüm çocuklardaki düşüş ise yüzde 5,5 olarak saptanmıştır.

Çernobil Formunun yayınaldığı 2005 raporunda gözardı edilen yüzlerce bağımsız bilmsel raporların hepsini bu makalede yer vermemize imkan yok. Fakat

UNDP-UNICEF misyonu 2002 özetlerinde (The Human Consequences of the Chernobyl Nüclear Accıdent- A Strategy for Recovery, Report commışsıöned by UNDP and UNICEF with the support of UN-OCHA and WHO, 25 Ocak 2002) şöyle denilmektedir: “Çernobil kazasını takiben, patlamadan ciddi şekilde etkilenen bölgelerde doğum oranı hızla düştü. Belarus’un Gömel bölgesinde, 1986-2000 yıllarında, doğum oranı yüzde 44 oranında azalırken ölüm oranı yüzde 60’in üzerine çıktı ve doğal nüfus gelişimi + yüzde 8’den  – yüzde 5’e düştü”. “Etkilenmiş bölgelerdeki halk sağlığı ve esenliği çok kötü durumdadır… Örneğin, 10 yıldır Belarus, Rusya ve Ukrayna’da erkekler için ömür beklentisi, dünyanın en yoksul 20 ülkesinden biri olan ve uzun zamandır süre giden bir savaşın ortasındaki Sri Lanka’nınkinden bile daha azdır…”

Ukrayna hükümeti yaklaşIk 2 bin kişinin “Çernobil felaketiyle bağlantılı hastalıklardan” etkilendiğini kaydetmişken bu sayı 1 Ocak 2003 itibariyle, durum korkunç bir hızla daha kötüye gitmektedir ve hemen hemen 100 bine yükselmiştir. Chernobyl dışaster, Report of the Secratary-General, UN General Assembly, 29 Ağustos 2003 (Report of the Government of Ukraine, Annex III of UNSG’

Psİkososyal sorunlar: Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı’nın (AİD) Çernobil hasta çocukları programında (CCİP), yaklaşIk yüzde 14 ya da muayene edilen 110 bin çocuktan 15 bininin “ağır depresyon ve intihar eğilimiyle” acil yardıma ihtiyacı olduğu saptandı (UNGS, Optimizing the internotional effort stüdy, mitigate and minimize the consequences of the Chernobyl dışaster, Report of the Secratary General, UNGA, 29 Ağustos 2003), gezici gezici psİkolog ekibinden acil konsültasyon talep edildi.

Tiroit Kanserinde Hızlı Artış: Belarus hükümeti 1986-2001 yıllarında yalnız kendi ülkelerinde 8 bin 358 tiroit kanseri vakasının yaşandığını, bunlardan 716’sinin çocuklarda, 342’sinin ergenlik çağındakilerde ve 7 bin 300’unun yetişkinlerde olduğunu açıkladı (Report of the Government of Belarus, Annex İ of UNSG, Optimizing the ınternational effort to stüdy, mitigate and minimize the consequences of the Chernobyl dışaster, Report of the Secratary-General, UN General Assembly, 29 Ağustos 2003). Yeni çalışmalara göre, 1970-2001 yıllarında Belarus’da yaşlara göre tiroit kanserindeki ortalama artış oranı erkekler arasında hemen hemen 9’a (yüzde 775 artış ), kadınlar arasında da 20’ye katlanmıştır (yüzde 1925 artış ) (Martin C. Mahoney, et al, Throyid cançer incidence trends ın Belarus: examıning the impact of Chernobyl, International Journal of Epidemiology, electronic summuray, 27 Mayıs 2004).

Kalıtımsal Etkiler: Yaşamı yok eden etkilerin ötesinde, Çernobil’in etkisi gelecek nesillere de taşınmaktadır. Karl Sperling ve arkadaşları tarafından 1987 ocak ayı başında Batı Almanya’da yayımlanan raporda, Down sendromunda önemli bir artış olduğu rapor edilmektedir. 2 veya 3 olması beklenen vaka sayısı 12 ölmüştür. Anne yaşı dağılımı gibi artışı açıklayabilecek faktörler hariç tutulduğunda artışa neden olabilecek tek faktör Çernobil faciası kalmaktadır (Sperling KS, Jpelz, RD Wegner et al. Significant ıncrease in trisomy 21 in Berlin nine months after the Chernobyl reactor accıdent: temporal correlation or causal relation? Br. Med. J. 309: 157-161, 1994).

Nükleer santralar ve deniz yaşamı

İngiliz Times Online Haber Ajansı’nın 4 Nisan 2008 tarihli bir haberinde Oxford Üniversitesi’nde Dr. Peter Anderson’ın yürüttüğü araştırmanın “İngiltere’nin deniz kenarlarında elektrik üreten nükleer reaktörlerin soğutma suyuna takılan yetişkin, yavru balıkların ve lavranın ölüm oranının, ticari balık sanayisince yakalanan/avlanan balık oranın yüzde 46’sı kadar olduğu” sonucuna yer verilmiştir.

2008 yılı Eylül ayında ABD Kaliforniya ayaleti tarafından hazırlanan resmi raporda ( Diablo Canyon Nüclear Power Plant Independent Scientist Recommendation to the Regional Water Qualıty Board item 15 attachement 1. Sept. 2005 meeting). “ Diablo Canyon nükleer santralinin kurulduğu okyanus kıyışında 74 kilometre uzunluk ve 3 kilometre açıklıktaki yaklaşık 225 kilometrekarelik deniz alanında yaşayan balık türlerinin yüzde 10.8’ nin olduğu saptanmıştır.Yine bu deniz kıyısında120 kilometrelik kıyı şeridinde yaşayan kaya balıklarının 1997 v3 1998 yılları arasındaki ölüm oranın da yüzde 11.4 tür. Bir yılda bu santralın soğutma sisteminde sorkile edilerek haşlanan/ölen Lavra sayısı ise 1.481.383 olarak tespit edilmiştir”.

Bugün, TMI’dan 27, Çernobil’den 20, Barış için Atom Programı’nın başlatılmasının üzerinden de 50 yılı aşkın bir süre geçmişken, nükleer enerji başarısız bir teknoloji olmayı sürdürüyor. Büyüyen dev ölümcül radyoaktif atık yığınları sorunu için bir çözüm bulunmuyor. Nükleer enerji, hala elektrik üretmenin en pahalı yoludur. Reaktörlerin çalışması, dünyanın her yanında kabul edilemez, öngörülemez güvenlik, halk sağlığı ve silahların yayılması risklerini yaratıyor.

Bunlar, yaşamak zorunda kaldığımız nükleer çağın bazı gerçekleri. Dr. Scherbak, bir başhekim ve Çernobil kazası tanığı olarak, Scientific American Dergisi’nin 1996 Nisan sayısında yayımlanan makalesinde şöyle demişti: ”Bu facia, siyasilere teknik konularda önerilerde bulunan bilim adamlarının ve diğer uzmanların omuzlarına düşen büyük sorumluluğu gösteriyor… İnsanlık, 26 Nisan 1986 günü saflığını yitirdi. Çernobil sonrasında yeni bir döneme girdik ve hala bunun tüm sonuçlarını anlamak zorundayız.”

Hayrettin Kılıç Ph.D.