Ana Sayfa Blog Sayfa 4676

Açık Radyo, söz uçar; Açık Kitap, yazı kalır [1]

Açık Radyo Ansiklopedisi, nam-ı asıl Açık Kitap. Radyo cenahının tanımlaması ile söyler isek, “Açık Radyo gibi bir kitap”. Açık Radyo’yu takip eden, dinleyen, kitaba da “eh işte, çat pat” göz gezdiren biri olarak söyleyebilirim ki bu tanım cuk demiş yerine de bir güzel oturmuş.

Aslında ansiklopedi okumayı seven biri değilim. Ansiklopedi dediğin lazım geldiğinde lazım gelen maddeye bakınıp işini gördükten sonra da kütüphanedeki yerine tıkıştırdığın basılı bir mevkutedir benim indimde. Ama iş Açık Radyo’nun çıkardığı, üstelik de “Açık Radyo gibi” diye imleyerek çıtayı en tepeye koyduğu bir Açık Radyo Ansiklopedisi’ne gelip dayandığında renk ister istemez değişiyor.

Kitabı edindiğim 20 Kasım 2010 tarihinden beri içimden geldiği gibi okuyamamıştım. Bizim gazetenin kitap ekinde “Açık Kitap”tan maddeler eşliğinde kendi zihnimde bir seyahate çıkmak buna vesile olur ümidi ile işte siftahı da bu hafta yapıyorum. Niyetim öyle madde madde kitaptan alıntılar yapmak, türk öğün çalış güven tevhid-i tedrisat mantığı ile hareket edip siz okurları canınızdan bezdirmek değil elbette. Eğlentili, Şenlikli, Şamatalı bir kültür seyahatine çıkmaktır maksadım. Zati açık radyocuların, “Açık Radyo gibi bir kitap” der iken kastettikleri tam tamına bu.

Kitabın içeriğinden, düzenlenişinden, algımın seçiciliği kadarı ile işleyişinden bahsedeyim dilerseniz bu hafta. Önümüzdeki sayıda da çala kalem (ya da kaşık) deşmeye başlarız gözümüze çarpanları, bizi anekdotları-bilgi kıırntıları ile yüreğimizden çatından, alnımızın kaşından vuranları.

Açık Kitap aslen açık radyoya emek verenlerin kendi ilgi alanlarının, bu bilgi mutlak tarihe not düşülmeli dedikleri hikayelerin, belgelerin, vakaların dertop edilidiği bir eğlenceli enformasyon deryası.

Bir örnek, A harfinden “Ada Beyi” maddesi (sahife 29), maddeyi kaleme alan yıllar yılı her Salı sabahı 11:00 ila 12:00 saatleri arasında Bozcaada’daki ev stüdyosundan biz Açık Radyo meczuplarına adayı, ada hayatını, ada tarihini, adadaki eş dost hısım akrabayı anlata anlata bitiremeyen Deniz Pak.

Deniz ne yazabilirdi peki “Açık Kitap”ta, elbetteki adaya has bir deniz ürünü olan “Ada Beyi“ni. O da öyle yapmış zaten, “Ada Beyi”ni anlatmış. Latince isminden girmiş, ona o ismi ilk verenden devam etmiş yetinmemiş bir de üstüne “Ada Beyi Buğulaması” tarifi patlatmış. Arife tarif gerektirmeyen bu leziz anlatısının bir yerinde de görün bakın ne yazmış.

“Balık servis edildikten sonra tepside kalanları sakın dökmeyin. Eşeğin büyüğünü ahırda unutmuş olursunuz. Tam doydum derken, kalanlarla yapılması elzem olan çorba tarifi sırasını bekliyor.”

Açık Kitabın büyük bölümü bu minval açık radyo emekçilerinin kendi ilgi alanlarının (aynen açık radyo programlarında da olduğu gibi) yazı olarak paylaşılmasından oluşuyor. Açık Radyo’ya gelen dinleyici mektupları, Açık Radyo’nun artık bir gelenek haline gelen dinleyici destek şenliğine katılan radyo dostlarının sarfettiği kelamlar, Açık Radyo’nun alamet’i farikası haline gelen, “Kainatın tüm seslerine, renklerine, titreşimlerine açık” sloganı radyo halinde değil de kitap halinde ilgilenenlerin beğenisine sunulmuş.

Açık Kitabı A harfinden okumaya başlayan benim gibilerin monotonluktan sıyrılmaları için de bir güzellik düşünülmüş. Okuduğunuz herhangi bir maddede yer alan bilgi ayrı bir madde halinde kitapta yer alıyor ise parantez içerisinde belirtilmiş. Bu sayede A harfinden bir madde okurken parantez içindeki bilgi ile kitabın sonuna, orada iken başka bir bilgi ile kitabın ortasına savrulmak olası. Böyle böyle giderken Macellan gibi yeni bir kıtaya ulaştığınızı anlamayıp kendinizi Hindistanı öte yoldan keşfetmiş zannına kapılabilirsiniz, ben o zanna zaman zaman kapılıyorum da o yüzden söylüyorum. (O Macellan değil kardeşim, Kristof Kolomb idi diyenlerinizi duyar gibiyim. Siz de kitabın deryasında bir o yana bu yana savrulsa idiniz ben misal şaşırırdınız hanya ile konyayı)

Kitabın gözüme çarpan tek eksiği arkasında kitap maddelerini içeren bir indeksinin olmaması. Ah ah, o indeks de olsa idi tadından yenmezdi inan olsun. Gözümü kapar parmağımı tesadüf-i arif bir maddeye getirip dönülmez akşamın ufku misali kitap içinde bilgi kırıntıcığı turlarına bile çıkardım.

Bu haftalık “Açık Kitap, Yazı Kalır”ın nev-i şahsına münhasır bilgilerini iletmekle iktifa edelim ama haftayadan tezi yok dalalım kitabın dehlizlerine. Ha unutmadan, Sanal alemdeki değil matbu alemdeki sörf evladır.

anavarza

 

Alper Tolga Akkuş

twitter.com/#!/anavarrza

David Harvey: “Kamusal alanları işgal edip, halkın siyasi alanları haline getirmek gerekiyor”

David Harvey

Türkiyeli okuyucunun yakından tanıdığı sosyal kuramcı ve yazar Prof. David Harvey, geçen hafta çeşitli yerlerde konferanslar vermek üzere İstanbul’daydı. Marksist coğrafyacı olarak tanınan ve halen New York Şehir Üniversitesi (CUNY) Antropoloji Bölümü’nde ders veren Prof. Harvey’in son olarak Sermayenin Mekanları başlıklı kitabı Sel Yayınıcılık tarafından yayımlandı.

David Harvey 1935’de İngiltere’de doğdu. 1961’de Cambridge Üniversitesi’nde coğrafya alanında doktorasını tamamladı. Bristol Üniversitesi’ndeki çalışmalarının ardından 1969’da ABD, Baltimore’daki Johns Hopkins Üniversitesi’ne geçti. Çeşitli üniversitelerde dersler ve konferanslar verdiği akademik çalışmaları içinde sayısız makaleye ve çok ses getiren, birçok dile çevrilen kitaplara imza attı. Harvey’in çalışmalarının en önemli özelliği, Marksist kurama uzamsallık fikrini dahil etmesi, modern coğrafyanın bir disiplin haline gelmesini sağlayan yeni kavram ve yöntemlere öncülük etmesi, dil ve kültür gibi beşeri konulardan zengin bir şekilde yararlanmakla birlikte, analizlerinin odağına her zaman maddi süreçleri yerleştirmesidir.

David Harvey’in Türkçe’de yayımlanan önceki kitapları arasında Metis Yayınları tarafından yayımlanan Postmodernliğin Durumu, Sosyal Adalet ve Şehir, Umut Mekanları ve Marx’ın Kapitali için Kılavuz ile, Sel Yayıncılık’tan çıkan Paris: Modernliğin Başkenti ile Sermaye Muamması sayılabilir.

David Harvey’le Açık Radyo’daki Kentin Tozu programında bir söyleşi gerçekleştiren Cihan Uzunçarşılı Baysal, verdiği konferansların ardından Sarıyer Mahalle Dernekleri Platformu’nun dayanışma pikniğine katılan Harvey’in piknikte ne kadar mutlu olduğunun, gözlerindeki ışıltıdan ve yüz ifadesinden belli olduğunu ve “Mahallelerimiz Satılık Değildir’’,  “Talancılara, Rantçılara TOKİ’ye Hayır’’,  “Sarıyer Sarıyerlilerindir’’ yazılı pankartları tercüme ettirerek, mahallelilerle sohbet ettiğini ve halay çekenleri ilgiyle izlediğini belirtiyor.

Cihan Uzunçarşılı Baysal’ın program kaydından hazırlanan ve Açık Radyo web sitesinde yayımlanan David Harvey söyleşisinden bir bölümü biz de Yeşil Gazete okurları için alıntılıyoruz:

Cihan Uzunçarşılı Baysal: Öncelikle, davetimizi kabul ettiğiniz için Açık Radyo dinleyicileri adına teşekkür etmek istiyorum. Program, Kent Hakkı bağlamında kentsel direniş, mücadele ve kent hareketlerine odaklandığından, ‘occupy’ hareketi üzerine yapmış olduğunuz konuşmaların birinden bir alıntıyla başlamak istiyorum. Şöyle diyorsunuz: “Şehirden şehire yayılan “Wall Street’i İşgal Et” hareketinin taktiği, güç odaklarına yakın konumdaki bir park ya da meydan gibi merkezi bir kamusal alanı ele geçirip insanları bu alana toplayarak orayı güç odaklarının yaptıklarının ve bu odaklara nasıl karşı konulacağının açıkça tartışıldığı bir siyasi arenaya çevirmek.’’

Bu aynı zamanda soylulaştırılarak, özelleştirilerek elimizden alınan ‘’agoralarımızı’’ geri almanın bir yolu. Bu çeşit bir örgütlenme, internet üzerinden ya da sosyal medya üzerinden örgütlenmekten çok daha önemli.Yine sizin sözlerinizle:”Gerçekten önem arz eden twitter ya da facebook’taki duyarlı uğultu değil, sokaklar ve meydanlardaki insan bedenleri’.’

Ve Lefebvre’e dönersek, bu,  kentsel mekanı ele geçirmek oluyor, Kent Hakkına doğru  bir adım , Lefebvre’in yorumuyla, kenti, ‘’ouvre’ü (sanat eserini) kurtarmanın bir yolu.Kent Hakkına gidişatı  nasıl gerçekleştireceğimizi sormak istiyorum. Evet, işgal ederek ‘’Agoralarımızı’’ geri kazanıyoruz, bu çok iyi ancak sadece geçici 1 şekilde, bu nedenle, bu aşamadan sonra neler yapılmalı, sizce neler gerekli?

David Harvey: Kentsel mekânda kimin bulunma hakkı olduğuna dair ve hangi şartlar altında bu hakka sahip olduklarına dair bir mücadelenin kavgasının yapılması gerektiğini düşünüyorum. Kentlerimizde gerçekleşen en şaşırtıcı şeylerden biri, halkın siyasi olarak kendisini ifade etmesine izin verilmeyen geniş kamusal alanların bulunuyor olması. Artık politik diyaloglar yürütmek için izin almak zorundasınız ve aslında bu gidişata karşı çıkmanın bir yolunun, aniden, simultane bir biçimde, birçok kamusal alanda aynı anda bulunmak ve tartışmalar başlatmak olduğunu düşünüyorum. Elbette, bazı karşı çıkışlar olacaktır ama bir zaman sonra tüm kentlilerin şunu anlamalarını sağlamalıyız, demokrasi olarak adlandırmak istediğimiz bir toplumda, bu çok mantıklı bir pratiktir.Ve şu anda paranın demokrasisi var ama insanların demokrasisine sahip değiliz. Kamusal alanları işgal edip halkın siyasi alanları haline getirmek ve insanların demokrasisini yeniden tesis etmek,  kentsel demokrasiyi tekrar gündeme sürmek için geçmemiz gereken yollardan biri.

– Occupy hareketinde bu yapıldı, işgal ettiler, çadırlarını kurdular, ancak geçici oldu, çadırları kaldırdılar sonra tekrar geri geldiler ve işgale devam ettiler ama bu sürekli olamadı, kentin ele geçirilmesi olamadı, belki bir örgütlenme, bir yönetici birim, böyle bir şey kurmaları gerekiyor belki…

– Evet, böyle bir şeyin hali hazırda başarıldığı yerlere bakmalı. Şili Öğrenci hareketine atıf yapmak istiyorum, hareket halen devam etmekte ve elbette üniversiteleri işgal ediyor, üniversite mekanları, hareketin kendi mekanları, sokaklara çıkıyorlar, gösteriler yapmaktalar ve siyasi güçle çatışmalar da oldu, ama siyasi gücün meşruiyeti zaman içinde gitgide azalıyor ve  giderek daha çok itibarsızlaşıyor .Yakınlarda yapılan bir ankete göre, Şili nüfusunun %70’i öğrencilerle aynı fikirde ve Başkan’ın itibarı şu anda sadece % 20 civarında. Bu bir süreç, bir siyasi süreç, bir şey açılıyor ve açılmaya devam ediyor. Başka örnekler de var; Latin Amerika bakılması gereken ilginç bir yer şu anda. Birçok örgütün kalıcılığı var; mesela, Zapatistalar, kendi topraklarında örgütlendiler ve devletin içinde kendi yönetimlerini  örgütlediler, bunu sürdürmekteler ve bence bu önemli. Bolivya’daki El Alto gibi kentler var, buralarda daha kalıcı şekilde örgütlenmeler var. ‘Wall Street’i İşgal Et’ hareketi bir şekilde bu örnek hareketlerin dışına atıldı ve şimdi ne yapacağını tam olarak bilmiyor; diyeceğim şu ki, gerçek bir kentsel demokrasiyi yeniden tesis edebime hedefini tekrar düşünmek için belki sizlerin bu diğer örneklere bakmanız gerekir, daha kalıcı bir şekilde gerçekleştirilenlere.

– Latin Amerika demişken, Holston tarafından türetilen bir kavram olan ‘’asi vatandaşlık’’ üzerinde konuşmak istiyorum. Türkiye’de “gecekondu’”yu biliyor musunuz bilmiyorum, sözlük anlamı, bir gecede kondurulmuş demek. Türkiye’de, gecekondu mahalleleri bu asi vatandaşlığı başarmışlardır aslında; önce devlet arazilerini işgal ederek, buralara barınaklarını kurarak ve zamanla bunları yaşanabilir konutlara çevirerek

– Doğru

– Böylece mekânı ele geçirip gayet iyi mahalleler inşa edebilmişlerdir…

– Evet

– Burada rastladığınız mahalle derneklerinin mahalleleri böyle inşa edilmiştir ve dolayısıyla kentsel mekânı da değiştirmişlerdir. Ancak bugünlerde bir ikilem yaşamaktayız. Mahalleler, büyük kentsel projeler nedeniyle, İstanbul’u küresel kent yapma gayretleri yüzünden, iktidarın ve girişimcilerin saldırısı altında Direnişlerine başladıklarında ise en önemli çıkar, meşru olsun olmasın mülkiyet hakkı oluyor. Onlara sempati duymaya çalışıyorum çünkü bence bu çok insani bir yanılsama diyeceğim, kişinin en önce kendi ailesini, mülkünü düşünmesi. Ancak, olay sonra şuna dönüyor, mülkünü korumaya, devletle pazarlığa ve her şeyi kaybetmektense daha çoğunu nasıl alırıma. Bu temel sorun oluyor böylece ve bu artık kent hakkı veya anti-sistem değil bambaşka bir şey. Buna ne diyorsunuz?

– Henri Lefebvre’ in bu konuya ilginç bir bakışı vardı. “Belirli bir mekânı, bildiğiniz üzere, bir süreliğine özgürleştirebilirsiniz,” demişti, “ancak burada her zaman şunu göreceksiniz, eğer daha ileri bir özgürleştirme sürecine girmezseniz, özgürleştirmiş olduğunuz mekân, bir süre sonra dominant pratik tarafından tekrar absorbe edilir, ele geçirilir”, demişti. Bence bu çok önemli bir düşünce çünkü Lefebvre sonra şöyle der: “Günün sonundaki büyük soru, dominant pratiğin ne olduğudur”. Ve ben, bahsettiğiniz bir kısım mekânların bir süreliğine özgürleştirilebileceğinin imkân dâhilinde olduğunu düşünüyor olsam da, dominant pratik değiştirilmediği sürece, bu demektir ki, bu mekânlar her zaman tehdit altında olacaklar. Bu şu demektir, sizi küresel kent vesaire zırvalarından kurtaracak çok daha geniş ve daha fazla devrimci bir harekete ihtiyacınız var. Bir evde sosyalizmin olması zordur, bir mahallede hatta bir kentte sosyalizmin olması aşırı derecede zordur. Bu nedenle, çok doğru bir şekilde dikkat çektiğin üzere, bu süreci önlemek için toplumsal yaşamı daha yaygın bir şekilde nasıl organize edeceğinizi düşünmeye başlamalısınız. Aksi takdirde, bu, dominant pratik tarafından tekrar abzorbe edilmektir, böylece tekrar en baştan başlarız, mekanları özgürleştirmeye yeniden başlarız.

Röportajın tamamına ve ses kaydına Açık Radyo web sitesi‘nden erişebilirsiniz.

(Yeşil Gazete)

Yaz için okuma önerileri [1]

Yeşil Gazete Kitap eki olarak her hafta yazarlarımızdan birinin yaz için okuma önerilerini sunacağız. İşte ilk olarak Mahir Ilgaz’dan yaz kitapları…

Bound for Glory – Woody Guthrie

Büyük ozan Woody Guthrie yaşasaydı 14 Temmuz’da 100 yaşında olacaktı. Huntington hastalığından ölene kadar, kısa hayatına sığdırdığı müzisyenlik, aktivizm, radyoculuk ve bir çok başka faaliyet bulunan bu ustanın 100. yaşını anmak için kendi kaleme aldığı biyografik eserini okumaktan daha iyi ne olabilir? Tek sorun, bu kitabın henüz Türkçe’ye çevrilmemiş olması. Olsun varsın, belki Yeşil Gazete’nin İngilizce bilen müdavimleri arasından önerimizi değerlendirip kitabı okuyan, okumakla da kalmayıp Türkçe’ye çeviren birileri çıkar.

Woody’nin biraz da abartarak (ve yer yer icat ederek) aktardığı hikayelerini okumak sadece keyif vermekle kalmıyor, aynı zamanda aktivizme teşvik ediyor. Woody ve arkadaşlarının ırkçılığa, faşizme ve her türlü haksızlığa direnişlerini okumak cesaret veriyor. Sade, lafı dolandırmayan ve son derece eğlenceli bir yol kitabı bu. Sayfalar arasına serpiştirilmiş Woody Guthrie’nin kendi kaleminden sade ve naif çizgiler de cabası. Gitarındaki “bu makine faşistleri öldürür” yazısıyla kalplerimize taht kuran bu ozanın eğlenceli biyografisini okurken bir yandan da şarkılarını dinleyebilirsiniz. Üzerine bir de David Carradine’ın başrolünde oynadığı 1976 tarihli film uyarlamasını bir yerlerden bulabilirseniz ikramiyesi var.

Monkeywrench Gang – Edward Abbey

Üniversitedeyken (çok uzun zaman önce, uzak bir galakside) çevre politikaları dersi aldığımız hocamız yürekten bir ekolojistti. Dersten aklımda kalan en önemli bilginin ödevleri teslim ederken asla ve kat’a plastik dosya ve hatta dosya kullanmamak olduğunu söyleyebilirim – “ne ulan, lisans seviyesinde yazdığın ödevlerin sonsuza kadar kalacak kadar önemli olduğunu mu düşünüyorsunuz?” sorusunu hala yüzümde bir gülümsemeyle hatırlarım. Her neyse, ikinci aklımda kalan ise sınıfta Edward Abbey hakkında bir belgesel izlediğimiz ve belgeseli izlerken hocamızın ağlamasıydı. Yıllar sonra bir sahafta Abbey’nin en fazla tanınan eseri Monkeywrench Gang’in epey hasarlı bir kopyasına rastlayınca gün bugündür diyerek almaktan başka çarem kalmamıştı.

Abbey’nin kitabının ilginç ve heyecanlı olduğu yadsınamaz. İçimizin Rio+20’deki kepazeliğe karşı hınçla dolduğu şu günlerde George Washington Hayduke gibi bir anti-kahramanın patır kütür baraj hacamat etmesi insanın içini ısıtmıyor desek pek inandırıcı olmaz. Şiddete karşı olmakla birlikte, romandaki şiddetten insanların doğrudan etkilenmemesi gibi hafifletici sebepler var. Yine de Abbey’nin romanının en büyük zaafı (belki trajedisi demek gerekli) artık dünyada romanda olduğu kadar bakir doğa alanları bulmanın zorluğu. Hayduke ve arkadaşlarına göre korumaya değer alanlar tek bu vahşi alanlar çünkü. Yine de sıcak yaz günlerinde kendinizi şehir dışına atıp doğayla baş başa kalabildiyseniz eğer, Abbey’nin romanı birden nispeten akla yatkın gözükmeye başlıyor.

Neuromancer – William Gibson

Aslında yazın huzur içinde bir yerlerde yatıyorken okunacak bir kitap değil Neuromancer. William Gibson’ın kullandığı dilden tutun da kurduğu dünyaya kadar romanlarındaki hemen her şey rahatsız etmek üzerine inşa edilmiş. Ancak, kitabı ilk okuduğum tarihin üzerinden 15 seneden fazla geçmiş olmalı. Birkaç hafta önce bulunduğum yerde elimin altında okuyacak bir tek Neuromancer olduğunu görüp de tekrar karıştırdığımda yaşadığım rahatsızlık hissi ilk defaya göre katbekat yüksekti. Çünkü bu modern distopyada artık rahatsız edici olan tasvir edilen gelecek değil. Günlük hayatlarımız anlatılmış neredeyse. Romanın bilim-kurgu öğelerini bir kenara bırakalım. Gibson, ilerlemeye ve teknolojiye tapan bir toplumun müthiş bir eşitsizliğe ve yüzeyselliğe giden doğal evrimini aktarırken çok başarılı. Pozitivizme tapanların tekrar baş gösterdiği şu günlerde tekrar okumakta fayda var.

(Yeşil Gazete)

Son dönemin yeşil kitapları (11)

0

Çocuğumla Doğadayız

Öğrenmekten zevk alan, heyecan duyan, meraklı, araştırmacı, gözlem yapan, çözümler üretebilen, tüm zekâ alanlarını aktif şekilde kullanabilen, sağlıklı, yaratıcı, stressiz, mutlu, çevre ve doğaya önem veren çocuklar yetiştirmek için haydi birlikte açık havaya çıkalım. Çocuklarımızın doğayla ilgili benzersiz deneyimler edinmelerini sağlayalım.

Araştırmalar, açık havada oynama şansı verilen çocukların fiziksel açıdan daha gelişkin, hayal gücü daha kuvvetli, daha yaratıcı ve işbirliğine daha yatkın çocuklar olduğunu ortaya koyuyor. Unutmayın ki, çocukların doğaya olduğu kadar doğanın da çocuklara ihtiyacı var. Çocuklar küçük yaşlarda doğayla bağ kurmaz, doğayı tanımaz, sevmezlerse gelecekte doğayla ilgili sorunlarla kim ilgilenecek? Nesli tükenmekte olan hayvan ve bitkiler, küresel ısınma, çevre ve doğa kirliliği ile kim mücadele edecek?

Anne-baba olarak çocuğunuzla açık havaya çıkmak istiyor ama nereye gideceğinizi, nereden başlayacağınızı ve ne yapacağınızı bilemiyorsanız, Çocuğumla Doğadayız, size nereden başlayacağınız ve neler yapabileceğiniz konusunda rehber olacak. Siz yeter ki meraklı ve istekli olun.

Eğitimci ve danışman Nuran Kansu’nun birikim ve deneyimlerimden yola çıkarak hazırladığı bu kitapta çocuğunuzun ilgisini doğaya çekecek, kolay uygulanan, eğlenceli ve aynı zamanda tüm zekâ alanlarının kullanılmasını sağlayan etkinlikler bulacaksınız. Bu kitaptaki tüm doğa etkinlikleri okul öncesi ve ilköğretim çağındaki çocuklara uygun olarak tasarlandı ve hayata geçirildi.

 

Çocuğumla Doğadayız
Nuran Kansu
Elma Yayınevi – 2012

 

Ekotasarım: Ekolojik Tasarım Rehberi

Ekotasarım, yerküremizin sürdürülebilir bir geleceği olabilmesi için mevcut mimarlık anlayışımızı ve tasarım yaklaşımımızı kökten değiştirmemiz gerektiğini nedenleriyle birlikte ortaya koyan, kapsamlı ve öğretici bir ekolojik tasarım rehberidir. Binalardan ev ürünlerine kadar her tasarım nesnesine, çevreye etki eden potansiyel bir atık olarak bakabiliriz. Ken Yeang, tasarımlarımızın doğal çevreyle uyumlu ve kusursuz şekilde bütünleşmesi gerektiğini savunarak, bu ideali gerçekleştirmenin yollarını gösterir. Son kertede amaç, çevreyi olumlu yönde etkileyecek ürünler tasarlamaktır.

Kitap, sürdürülebilir yeşil binalar ve ürünlerin tasarımı, yapımı ve kullanımı üzerine, çok sayıda görsel eşliğinde, takip edilmesi kolay ilkeler sunmaktadır. Yenilenebilir olmayan enerji kaynaklarını olabildiğince az tüketen, yeşil malzemelerle inşa edilmiş, yapım aşamasında arazinin ekolojisi üzerindeki olumsuz etkileri en aza indirilmiş ve en sonunda kullanım ömrünü tamamladıktan sonra ekosistemlerle kusursuzca yeniden bütünleşmek üzere sökülebilir, yeniden kullanılabilir ve geridönüştürülebilir biçimde tasarlanmış bir yapılı çevre amaçlanmaktadır.

Ekotasarım, ekolojistlerin ekosistem kavramına vurgu yaparak, bu kavramın planlama ve tasarıma nasıl katkı yapabileceğini gösterir. Ken Yeang, kuramsal çalışmalarıyla bu konuda çözüm önerileri sunan dünyanın önde gelen birkaç düşünüründen biridir.

Ekotasarım, mimarlık ve tasarım öğrencilerinin yanı sıra, kendi çalışmalarında yeşil fikirleri hayata geçirmek isteyen uygulamacıların da yararlanabileceği kuramsal ve pratik bilgiler içeren bir kaynaktır. Kitap, günümüzün enerji tüketimi yüksek, müsrif ve çevre düşmanı ekonomisini ekolojiye dayalı ve sürdürülebilir hale getirmek isteyen herkes için vazgeçilmez bir rehberdir.

Ekotasarım: Ekolojik Tasarım Rehberi
Ken Yeang
Çevirmenler: Semij Eryıldız, Demet Eryıldız
Yem Yayın – 2012

 

Çernobil Halk Mahkemesi

26 yıl önce, düşman, 26 Nisan 1986 Cuma gece yarısından sonra Ukrayna’nın Kiev kentindeki 30 bin nüfuslu Pripyat kasabası yakınlarındaki Çernobil Atom santralinin 4 numaralı reaktörünü patlattı; bir-iki saat içinde Pripyat’ı ve hızla bütün Ukrayna, Belarus ve Rusya’yı işgal etti. Daha sonra Doğu Avrupa’ya ve 4 Mayıs gece yarısı Türkiye’ye havadan saldırdı ve 5-6 Mayıs 1986’da, yağan yağmurla birlikte özellikle Marmara ve Edirne çevresini ardından Batı ve Doğu Karadeniz’i karadan-havadan işgal etti.

Bu kez düşman, işgal biçimi ve süresi daha önce görülmemiş biçimdeydi. İşgalden, en fazla çocuklar, ama en çok da işgalden 0-6 yıl önce doğanlarla, 0-6 yıl sonra doğacaklar etkilendi. Çünkü işgalci, çocukların derilerine ve akciğerlerine ve anneleri onlara hamile iken tükettikleri “ota, süte, ete/umuda, hürriyete”; açık havada yetişen tüm besinlere, süt ürünlerine ve çaya yıllarca radyasyon yağdırdı. Çocukların kemik iliklerini, tiroid bezlerini ve işgal ettikleri tüm ülkelerin erkekliğini ve kadınlığını yıllarca radyasyon bombardımanına tuttu, hâlâ tutuyor. Ve şimdi bu çocuklar 20-32 yaşında ve işgalin hâlâ sürdüğünü bilmedikleri için düşmanın karargâhını Akkuyu’ya ve Sinop’a kurmasını isteyenleri iktidara getiriyorlar.

Ey Çernobil gençliği! Ve sizlerin atom bombası denemeleri kuşağı anne ve babalarınız! Bu kitap, sağlığınızı, çevrenizi ve insan haklarınızı rehin alanların ve sizi radyasyon tutsağı yapanların geçmişte size yaptıklarını ve bundan sonra yapacaklarını görmenizi, bilmenizi, anlamanızı ve onları vicdanlarınızda yargılamayı amaçlamaktadır

Çernobil Halk Mahkemesi
Çeviren: Umur Gürsoy
Yeni İnsan Yayınevi – 2012

(Yeşil Gazete Kitap)

Türkiye’nin Canları koruma altında

Mısır meyve yarasaları

Yer yediuyurunu biliyor musunuz? Ya dağ ceylanını, mısır meyve yarasalarını, yeşil deniz kaplumbağalarını, Kemer orkidesini, Olimpos safranını, andızotunu, canavar otunu, kangayı?

Türkiye’nin canları olarak seçilen bu türlerin korunması için WWF-Türkiye’nin başlattığı kampanya Şubat ayında başlatıldı.

WWF-Türkiye kampanyanın amacını şöyle tanımlıyor:

“Türkiye’nin Canı Kampanyası, küresel sorunlara yerel çözümler üretilmesi ilkesinden yola çıkan WWF-Türkiye tarafından ülkemizin sahip olduğu doğal zenginliğin korunması için yerel sivil toplum kuruluşlarının çalışmalarının desteklenmesi amacıyla hayata geçirildi. 2010 yılı sonunda başlatılan kampanya ile yerel doğa koruma çalışmaları için WWF-Türkiye tarafından bir fon oluşturulmuş ve yerel doğa koruma projelerine yönelik hibe çağrısında bulunulmuştu. Türkiye’nin dört bir yanından yapılan 55 proje başvurusu üniversite, sivil toplum, kamu ve özel sektör kuruluşlarının temsilcilerinden oluşan Seçici Kurul tarafından “başvuru sahibinin kapasitesi”, “projenin konusu”, “yöntem”, “sürdürülebilirlik”, “bütçe ve maliyet etkinliği” kriterleri doğrultusunda değerlendirildi.”

Deniz kaplumbağaları

Başvuruların değerlendirmesi sonucunda Hatay’da dağ ceylanı, Akdeniz Bölgesi’ndeki mağara ekosistemlerinde yaşayan mısır meyve yarasaları, Trakya Bölgesi’ndeki yer yediuyuru, Samandağ Kumsalı’ndaki yeşil deniz kaplumbağaları, Küre Dağları’ndaki mantar türleri ve Antalya’da yayılış gösterip nesli kritik olarak tehlike altında olan Kemer orkidesi, Olimpos safranı, Kaputaş andızotu, Side canavar otu ve kangay türlerine yönelik doğa koruma projeleri hibe programından yararlanmaya hak kazandı. Şubat 2012’de başlayan projeler bir yıl sürecek.

Türkiye’nin Canı Hibe Programı’ndan yararlanacak projeler:

· Türkiye Tabiatını Koruma Derneği Hatay Şubesi – Hatay Dağ Ceylanı Yaşam Ortamlarını İyileştirme ve Risklerin Azaltılması Projesi

· Küre Dağları Ekoturizm Kooperatifi – Küre Dağları’nın Şapkalı Gizemi: Mantarlar

· Boğaziçi Uluslararası Mağara Araştırma Derneği – Yeraltının Dev Kanatları: Mısır Meyve Yarasaları

· Samandağ Çevre Koruma ve Turizm Derneği – Samandağ Kumsalı’nda Üreyen Yeşil Deniz Kaplumbağalarının Korunması Projesi

· Yaban Hayatı Araştırma Derneği – Yer Yediuyuru Yok Olmasın Projesi

· Antalya Orkidelerini ve Biyolojik Çeşitliliğini Koruma Derneği (ANTOK) – Antalya’nın Beşi Bir Yerde Projesi

Doğa korumada yerelin gücü

Şapka mantarı

WWF-Türkiye, doğa koruma konusunda yerel inisiyatiflerin gelişmesinin, yöre insanının yaşadığı bölgeye sahip çıkmasının ve sorunları belirleyerek çözüm geliştirmesinin kalıcı ve somut doğa koruma başarılarının anahtarı olduğunu belirtiyor. Vakfın verdiği bilgiye göre ülkemizin çok değerli doğal alanlarında yaşayan yöre insanlarının yaşam biçimleri ve doğaya duyarlılıkları, gurur duyduğumuz doğal varlıkların kalıcılığı açısından kilit öneme sahip. Özellikle, nesli tehlike altında canlı türlerinin kışladığı, yuvaladığı ya da ürediği toprakları, ormanları, gölleri, kıyıları, denizleri, gölleri ve akarsuları onlarla paylaşan yöre insanlarının önemli sorumluluğu bulunuyor.

Türkiye’nin Canı Hibe Programı kapsamında önümüzdeki yıllarda çok daha fazla projenin desteklenmesi için çalışmalar devam ediyor.

Türkiye müthiş bir mozaik!

Ülkemizin göç yolları üzerinde olması, kısa mesafelerde değişik iklim koşullarının bulunması ve Anadolu’nun farklı yörelerindeki yaşam alanlarının gösterdiği çeşitlilik çok sayıda bitki ve hayvan türünün yaşamasına olanak tanıyor. Türkiye’de yaşayan insanlar olarak bizler; ovalarımızı, vadilerimizi, nehirlerimizi, bozkırlarımızı, dağlarımızı, ormanlarımızı, göllerimizi, yaylalarımızı ve denizlerimizi 132 memeli, 456 kuş, 10.000 bitki, 125 sürüngen ve çiftyaşamlı, 364 kelebek ve 405 balık türü türüyle paylaşıyoruz. Avrupa Kıtası’ndaki bitki türlerinin toplamı 12.000 iken, Türkiye yaklaşık 10.000 bitki tütüne ev sahipliği yapıyor. Üstelik bitki türlerimizin üçte biri endemik, yani ülkemizde yalnızca doğal olarak yetişiyor. Ayrıca Anadolu; birçok bitki ve hayvan türünün binlerce yıl öncesine giden tarihiyle gen merkezi. Örneğin; badem, kayısı, buğday, nohut, mercimek, incir, lâle, çiğdem vb. bitkilerin anavatanı Anadolu toprakları. Üç tarafı denizlerle çevrili olan Türkiye, su altı çeşitliliği açısından da şanslı. Ülkemiz sularını mesken tutan deniz canlılarının gösterdiği geniş yelpaze, özellikle Akdeniz’de göze çarpıyor. Bununla birlikte; tüm Avrupa’da 190 memeli türü bulunurken ülkemizde 132 memeli türü yaşıyor. Önemli kuş göç yollarına sahip olan ülkemiz, tüm dünyada bulunan 9000 kuş türünden 456’sına ev sahipliği yapıyor.

(Yeşil Gazete)

Text Box: Türkiye’nin Canı Hibe Programı’ndan yararlanacak projeler:  •	Türkiye Tabiatını Koruma Derneği Hatay Şubesi - Hatay Dağ Ceylanı Yaşam Ortamlarını İyileştirme ve Risklerin Azaltılması Projesi  •	Küre Dağları Ekoturizm Kooperatifi - Küre Dağları’nın Şapkalı Gizemi: Mantarlar •	Boğaziçi Uluslararası Mağara Araştırma Derneği - Yeraltının Dev Kanatları: Mısır Meyve Yarasaları •	Samandağ Çevre Koruma ve Turizm Derneği - Samandağ Kumsalı’nda Üreyen Yeşil Deniz Kaplumbağalarının Korunması Projesi •	Yaban Hayatı Araştırma Derneği - Yer Yediuyuru Yok Olmasın Projesi •	Antalya Orkidelerini ve Biyolojik Çeşitliliğini Koruma Derneği (ANTOK) - Antalya’nın Beşi Bir Yerde Projesi Değerlendirme süreci sonunda Hatay’da dağ ceylanı, Akdeniz Bölgesi’ndeki mağara ekosistemlerinde yaşayan mısır meyve yarasaları, Trakya Bölgesi’ndeki yer yediuyuru, Samandağ Kumsalı’ndaki yeşil deniz kaplumbağaları, Küre Dağları’ndaki mantar türleri ve Antalya’da yayılış gösterip nesli kritik olarak tehlike altında olan Kemer orkidesi, Olimpos safranı, Kaputaş andızotu, Side canavar otu ve kangay türlerine yönelik doğa koruma projeleri hibe programından yararlanmaya hak kazandı. Her biri bir yıl civarında sürecek olan projelere Şubat 2012 itibariyle start verildi.

Doğa Korumada Yerelin Gücü

Ülkemizin çok değerli doğal alanlarında yaşayan yöre insanlarının yaşam biçimleri ve doğaya duyarlılıkları, gurur duyduğumuz doğal varlıkların kalıcılığı açısından kilit öneme sahip. Özellikle, nesli tehlike altında canlı türlerinin kışladığı, yuvaladığı ya da ürediği toprakları, ormanları, gölleri, kıyıları, denizleri, gölleri ve akarsuları onlarla paylaşan yöre insanlarının önemli sorumluluğu bulunuyor. Doğa koruma konusunda yerel inisiyatiflerin gelişmesi, yöre insanın yaşadığı bölgeye sahip çıkması ve sorunları belirleyerek çözüm geliştirmesi kalıcı ve somut doğa koruma başarılarının anahtarı oluyor.

Türkiye’nin Canı Kampanyası kapsamında kaynak oluşturma çalışmaları devam ediyor

Bu noktadan hareketle WWF-Türkiye, sahip olduğu bilgi birikiminden ve uzmanlığından yararlanarak yerel sivil toplum kuruluşlarının kurumsal kapasite geliştirme, proje geliştirme ve yürütme gibi konularda gelişmesini amaçlıyor. Bugün altı projeye kaynak sağlayan Türkiye’nin Canı Hibe Programı kapsamında önümüzdeki yıllarda çok daha fazla projenin desteklenmesi için çalışmalarımız devam ediyor.

 

Türkiye Müthiş Bir Mozaik!

Ülkemizin göç yolları üzerinde olması, kısa mesafelerde değişik iklim koşullarının bulunması ve Anadolu’nun farklı yörelerindeki yaşam alanlarının gösterdiği çeşitlilik çok sayıda bitki ve hayvan türünün yaşamasına olanak tanıyor. Türkiye’de yaşayan insanlar olarak bizler; ovalarımızı, vadilerimizi, nehirlerimizi, bozkırlarımızı, dağlarımızı, ormanlarımızı, göllerimizi, yaylalarımızı ve denizlerimizi 132 memeli, 456 kuş, 10.000 bitki, 125 sürüngen ve çiftyaşamlı, 364 kelebek ve 405 balık türü türüyle paylaşıyoruz. Avrupa Kıtası’ndaki bitki türlerinin toplamı 12.000 iken, Türkiye yaklaşık 10.000 bitki tütüne ev sahipliği yapıyor. Üstelik bitki türlerimizin üçte biri endemik, yani ülkemizde yalnızca doğal olarak yetişiyor. Ayrıca Anadolu; birçok bitki ve hayvan türünün binlerce yıl öncesine giden tarihiyle gen merkezi. Örneğin; badem, kayısı, buğday, nohut, mercimek, incir, lâle, çiğdem vb. bitkilerin anavatanı Anadolu toprakları. Üç tarafı denizlerle çevrili olan Türkiye, su altı çeşitliliği açısından da şanslı. Ülkemiz sularını mesken tutan deniz canlılarının gösterdiği geniş yelpaze, özellikle Akdeniz’de göze çarpıyor. Bununla birlikte; tüm Avrupa’da 190 memeli türü bulunurken ülkemizde 132 memeli türü yaşıyor. Önemli kuş göç yollarına sahip olan ülkemiz, tüm dünyada bulunan 9000 kuş türünden 456’sına ev sahipliği yapıyor.

 

 

Almanya – Yunanistan : 4 – 1

Almanya:
Neuer – Hummels, Badstuber, Lahm, Boateng – Khedira, Schweinsteiger, Mesut, Schürrle, Reus – Klose

Yunanistan:
Sfakis – Maniatis, Tzavellas, Papadopoulos, Torossidis – Papastathopoulos, Makos, Ninis, Katsouranis, Samaras – Salpingidis

0” Hakem düdüğünü çalmadan maç başladı. Futbolcular tribünlerden gelen düdük sesi nedeniyle hakem maçı başlatmadan topa dokundular. Hakem düdüğünü çalarak topun santra noktasına geri getirilmesini istedi.
1” Maça Almanya atak başladı, peş peşe iki pozisyon buldu.
2” Khedira’nın sakatlığı nedeniyle maç durdu.
3” Khedira’nın vuruşunda top ağlarda! Ancak ofsayt nedeniyle gol geçersiz sayıldı…
Yunanistan savunma yapıyor. Tempo düştü…
10” Reus, savunmanın arkasına sarktı ama vuruşu etkisizdi.
Yunanistan kontratakla gol arıyor.
13” Samaras, kontratak denemesinde Schweinstaiger’e yüklendi ve onu sakatladı. Hakem Samaras’a sarı kart gösterdi.
Topun hakimi Almanya, derinlemesine paslarla pozisyon arıyor.
23” Reus ve Klose verkaçlarla geldiler. Mesut, Sfakis ile karşıya karşıya kaldı, vurdu ama Sfakis zor pozisyonda golü önledi.
24” Mesut ve Reus verkaçlarla geldiler. Bu kez Reus vurdu ama Sfakis gene başarılı.
26” Katsourannis, Salpingidis’i güzel gördü. Salpingidis, kaleciyle karşı karşıya kaldı. Ama Neuer, libero gibi çıkarak topu uzaklaştırdı.
32” Schürrle, sol taraftan, ceza sahasından dışından vurdu, farklı şekilde auta gitti.
 Almanya sağlı sollu bindirmelerle gol arıyor
36” Mesut’un pasında Khedira, ceza sahası dışından çok sert vurdu ancak top, Sifakis’ten döndü. Dönen topu da Yunanistan savunması uzaklaştırdı
38” Mesut faul yaptı. İtirazı neticesinde kart görebilirdi. Hakem Mesut’u sözlü olarak uyardı.
Almanya ağırlıklı olarak soldan geliyor.
39” GOL! Lahm, sol taraftan geldi. Sağ ayağıyla uzaktan vurdu ve GOL!
42” Klose, sağdan pozisyon arıyor. Almanya golden sonra bile yavaşlamadı.
43” Mesut’tan soldaki Schürrle’ye pas. Schürle’nin vuruşu savunmaya çarptı ve kalenin biraz sağından dışarı çıktı.
Almanya, Yunan yarı sahasında top çeviriyor.
45” Hakem oyuna 3 dakika ilave etti.
45+1” Schürrle sol taraftan, uzaktan güzel vurdu, top yan ağlarda.

46” Ninis çıktı, Gekas girdi.
46” Tzavellas çıktı, Fotakis girdi.

50” Kaleci Sifakis’in hatalı pasında top, Schürrle’nin önünde kaldı. Ancak genç oyuncu önemli bir fırsatı harcadı.
55” Sağdan hızlı bir şekilde kontraya çıkan Salpingidis, kale sahasına ortaladı. Orada topa dokunan Samaras, takımına beraberliği getirdi.
59” Lahm ve Schürrle soldan kıvrak hareketlerle geldiler. Ancak Schürle’nin vuruşunda top farklı şekilde dışarı çıktı.
60” Almanya ceza yayının etrafında peşpeşe paslarla topu sol kanattan sağ kanada taşıdı. Son olarak Boateng’in sağdan kestiği topa Khedira uçarak ve sağ ayağının dışıyla vurdu. GOL!
66” Schürrle çıkıyor, Müller giriyor.
67” Mesut, korner noktasına yakın bir noktadan serbest vuruş kullandı. Mesut’un ceza alanının içine ortaladığı topa, Klose kafayla vurdu. GOL!
70” Müller altıpasa yakın bir noktadan vurdu, top yandan dışarı çıktı.
Almanya’nın bunaltıcı baskısı sürüyor.
73” Mesut’un ara pası, Klose kaçtı, vurdu, kaleciden sekti ve Reus harika çaktı. GOL!
75” Yunanistan ceza sahasına doğru ilerleyen Mesut, yerde kaldı ve bu pozisyonun ardından Papadopoulos’a sarı kart geldi.
79” Klose alkışlarla oyundan alınıyor ve yerini Gomez’e bırakıyor.
79” Reus çıkıyor, Götze giriyor.
80” Mesut tek hareketle üç kişiyi oyundan düşürdü, önünü açtı, vurdu ama ofsayt.
84” Samaras soldan dripling yaparak ceza sahasına girdi, savunma son anda kayarak önledi.
84” Gomez’le paslaşan Mesut tehlikeli geldi, etkili vurdu. Sfakis topu sektirdi ama güçlükle kontrol edebildi.
Almanya kalabalık Yunan savunmasının arasında 5. Golü arıyor.
88” Sol taraftan ceza sahasına giren Torossidis, topu arka direğe kesti, Boateng’in koluna isabetti. Hakem penaltı kararı verdi.
88” Salpingidis topun başında, vurdu ve Neuer’i ters köşeye yatırdı. GOL!
90” Maçın sonuna iki dakika ilave edildi.
90+2” Maç bitti. Yunanistan veda etti. Almanya yoluna devam ediyor.

“Daha, daha, daha çok nükleer”

Rusya’nın St Petersburg kentindeki “Uluslararası Ekonomik Forum”a katılan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, temaslarının son gününde basın toplantısı düzenledi. Yıldız, Japonya’nın nükleer enerjiye döneceğinin hatırlatılması üzerine “nükleer vazgeçilmezdir” değerlendirmesinde bulundu. Enerji Bakanı, yerel kaynakları bulunmayan Japonya’nın 54, Güney Kore’nin ise 26 nükleer santrali bulunduğuna işaret ederek, “nükleerden kopmak, dışa bağımlı olmaktır” yorumunu yaptı.

Taner Yıldız’ın Fukuşima faciası hakkında söyledikleri ise oldukça dikkat çekiciydi. Yıldız, 200 bin kişinin tahliye edildiği kaza ile ilgili olarak “Biz Fukişima’nın sonuçlarını çok iyi takip etmeliyiz ve ders almalıyız. Sadece Japonya değil, bütün ülkeler takip etmek zorunda. Ancak Japonya için nükleer santralden vazgeçmek çok uç bir karardır. Nitekim Japonya Başbakanı, santrallerin tekrar devreye alınması kararını verdi. Japonya’nın kararı şunu gösterdi: Nükleer enerji vazgeçilmez bir enerji kaynağı”.

Şimdilik Rusya Federasyonu ile Akkuyu’da kurulacak nükleer santral üzerinde çalıştıklarını belirten Yıldız, ikinci nükleer santral için Çin, Güney Kore, Japonya ve Kanada ile müzakerelerin yürütüldüğünü söyledi. Yıldız, “Akkuyu’ya, Rusya ile Rozatom’la beraber yoğunlaşmamız söz konusu. Diğer santralleri, diğer ülkelerle müzakere ediyoruz” dedi.

Yıldız, özetle şunları söyledi:

Nükleer, doğalgaz bağımlılığından kurtaracak

“Kuracağımız nükleer santral ile tahminen 3.6 milyar dolarlık doğal gaz ithalatından kurtulacağız. Bununla Rusya’ya daha fazla değil, daha az bağımlı olacağız. Biz karşılıklı bağımlılığı esas alıyoruz. Çünkü stratejik işbirliğimizi dostluk üzerine kurguluyoruz.”

Akkuyu’yu 2071’de kapatmayı düşünüyoruz

“Zararlı olduğu gerekçesiyle nükleerden vazgeçtiğini söyleyen ülkeler var. Ama tarihini 2031 olarak veriyorlar. Zararlıysa neden 2031 yılına kadar bekliyorsunuz? Biz de onların hesabına göre Akkuyu’daki nükleer santrali 2071 yılında kapatmayı düşünmekteyiz”

3 bölgede 12 ünite nükleer santral planlıyoruz

Türkiye’nin 3 ana bölgesinde, toplam 12 ünite nükleer santral planladıklıyoruz.  Her bir ünite başlı başına bir santraldir. Bahsettiğim üniteler 1000-1200 megawatt civarında.  Türkiye, yaklaşık 12 bin ile 15 bin megawatt civarında bir nükleer santral yapısı oluşturmak istiyor. Dolayısıyla 12 ayrı ünite kurulacak ama bunlar üç bölgede kurulacak. 3. bölge ile ilgili çalışmalarımız devam ediyor”

Petrol arama uzun soluklu bir iş

Petrol arama işi, uzun soluklu ve sabır istiyor.  Biz Karadeniz’de arıyoruz ama ne zamana kadar aramamız lazım, bilmiyoruz. Bazı jeologlar, “eğer sismikler burada petrol var diyorsa, onu ısrarla aramak lazım” diyor. 32 tane sondajla bulunmayıp, 33. de Norveç’i ihya eden bir çalışma var. Yani 32 tane kuyu vuracaksınız ve her kuyu 100-150-250 milyon dolar civarında ama inatla, ısrarla çalışmaya devamedeceksiniz. Bizim Karadeniz’deki çalışmalarımız devam ediyor. Yanına Akdeniz’i de ekledik. Ege’de çalışmayı kısa ve orta vadede düşünmüyoruz”

Dünya’daki bazı nükleer santraller kapatılmalı

Uluslararası Ekonomik Forumu’nda ‘Fukuşima Sonrası 1 Yıl’ başlıklı düzenlenen oturuma konuşmacı olarak katıldığını söyleyen Bakan Yıldız, “Genelde Türkiye’nin, dünyanın nükleer trendiyle uyumlu olduğunu tespit ettik. Dünyada 442 tane nükleer santral işletiliyor. Hatta bunların arasında yaşını doldurmuş olanlar var ki, biz bunları doğru bulmuyoruz, sayısı 26 tanedir. Bunlar üzerinde genel bir görüşme yapıldı. Nükleer güç santralleri ile ilgili olarak genel bir mutabakata varıldı.”

Bursa’da öfkeli arılar, 10 kişiyi soktu!

Bursa’nın Yıldırım İlçesi Sıracevizler Mahallesi’nde bir grup arı, kraliçe arının kaybolması ve aşırı sıcakların etkisiyle evleri bastı ve 10 kişiyi soktu.

İddialara göre olay şöyle gelişti: Sıracevizler Mahallesi Kartal Sokak’ta oturan Şükrü Yıldız, bir kovan arı aldı ve terasa koydu. Terasta arkadaşına ait 4 kova daha bulunuyordu. Ertesi gün komşusu, kestane balı üretmek için kovanları Uludağ’a çıkarınca, Şükrü Yıldız’ın kovanındaki kraliçe arı da Uludağ’a gitti. Kraliçelerini bulamayan arılar sıcağın da etkisiyle kovanı terk etti ve mahalleyi bastı. Arıların saldırısına uğrayan mahalle sakinleri evlerine kapanarak belediye ve polisten yardım istedi.

Gazetecileri de soktular…

Mahalleye gelen polis ekipleri vatandaşları sokaktan geçmemeleri konusunda uyardı. Olay yerine gelen ilaçlama aracı yarım saatlik çalışmanın ardından arıları “etkisiz hale” getirdi. 10’a yakın vatandaşı ve haber yapmaya gelen gazetecileri de sokan arıların mahalleden uzaklaştırıldı. Kovanın sahibi Şükrü Yıldız, arıların polen toplamak için kovandan çıktıklarını ancak kraliçe arının kovanda olmaması nedeniyle mahalleye dağıldıklarını belirterek, arılar yeniden toplandıktan sonra kovanı Uludağ’a çıkaracağını söyledi.

DHA/Yeşil Gazete

İBB’den “Sevda Tepesi” açıklaması: Kral’ın mağduriyetini gidereceğiz

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, ”Sevda Tepesi”ne ilişkin projenin, Tabiat Varlıkları Koruma Bölge Komisyonu’ndan karar alınması şartıyla geçerli olduğunu bildirdi.

Büyükşehir Belediyesi’nden yapılan yazılı açıklamada, söz konusu parsel malikinin; 28 Mayıs 20128 tarihli dilekçeyle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na başvurduğu; 1984’ten beri maliki bulunduğu parselde,  (“mağduriyetinin giderilmesi amacıyla”) imar bütünlüğünü bozmayacak şekilde yapılanma hakkı verilmesi talebinde bulunduğu ve bunun 31 Mayıs 2012 tarihli yazısıyla başvurunun Büyükşehir Meclisi’ne sunulduğu belirtildi.

Açıklamada inşaatın “7.5 metreyi geçmeyeceği, 2 katlı ve bodrumsuz bir imara izin verileceği, yüksek nitelikli ağaçların korunacağı ve boğaz silüetine zarar verilmeyeceği” söylendi.

Türkiye, çevre notun kaç? – Ece Koçak

Ülke ekonomilerine kredi notu veren Standard and Poor’s ve Moody’s gibi kuruluşlara benzer bir kurum, ülkelere benzer şekilde çevrecilik kredi notu verebilir mi? Aslında buna benzer uygulamalar karbon geri emiliminin ve ormanların yok edilme oranının hesaplanması ile yapılıyor ancak şimdi bu uygulamaların merkezi ve kapsamlı bir puanlandırma sistemine dönüşmesi söz konusu.

Cambridge Üniversitesi eski öğretim görevlisi Matt Prescott, Brezilya’nın Rio de Jenario şehrinde düzenlenen Birleşmiş Milletler çevre zirvesi ile Meksika’da düzenlenen G20 ülkeleri toplantısının aynı zamana denk gelmesini fırsat bilerek, Çevreci Puanlandırma Kurumu (Environmental Rating Agency) adını verdiği projesini gerçekleştirdi.

Prescott, G20 ülkelerini pek çok kritere göre değerlendirerek puanlandırdı ve bir rapor hazırladı. Puanlama esnasında göz önünde bulundurulan kriterlerden bazıları: Kişi başına düşen karbon geri emilimi, koruma altındaki doğal alanlar, kesilen ve dikilen ağaçların birbirine oranı, hava kalitesi ve nesli tükenme tehlikesindeki türlerin sayısı.

Almanya, G20 üyeleri arasında en yüksek puanı almasıyla dikkat çekiyor. A+ alan tek ülke olan Almanya’nın bu başarısı,1970’li yıllardan beri siyaset sahnesinde olan Yeşiller Partisi ile bağdaştırılıyor.

ABD ve Kanada da 4. ve 5. sıraları paylaşıyor ancak çevreciler arasında bu sıralama oldukça şüpheli. ABD ve Kanada Birleşmiş Milletler İklim Sözleşmesi’ne uyum süreci için verdikleri vaatleri tutmamakla suçlanıyor. İki ülke de hala çevreci olmayan yollarla fosil yakıt üretimi yapıyor. Ancak ABD hava kalitesi, karada ve suda koruma altına alınmış doğal alanlar ve işlevsel enerji santralleri alanlarında AAA almayı başarırken, Kanada ise enerji santrallerinin güvenliği, yolsuzluğun düşük olması ve sürdürülebilir tatlı su kullanımı alanlarında AAA alarak geriye düşmemiş oldu.

Türkiye, genel listede 12. oldu. 11. sırada Meksika, 13. sırada ise Güney Kore var. Notu Türkiye gibi BBB- olan ülkeler Güney Kore, Endonezya, Rusya ve Çin.

G20 ülkeleri arasında en alt sırada ise Suudi Arabistan ve Hindistan yer aldı.

Bu notlandırma sistemine gelen eleştiriler de var. Örneğin puanlandırma kriterlerine nasıl karar verileceği tartışılıyor. Bazı çevreci gruplar nükleer atıklar, deniz memelilerinin yasal olmayan yollardan avlanması ve uluslararası müzakereler sırasında uzlaşmacı olmamak gibi unsurların da notlandırma sistemine eklenmesini öneriyor.

Bir diğer sorun da verilere nasıl güvenileceği. Etkili deniz korumasının nasıl yapılacağı hala tartışılan bir konu, üstelik pek çok konu hakkında yayınlanan devlet istatistiklerinin güvenli kaynaklar olmadığı düşünülüyor.

Son olarak bazı ülkelerin coğrafi dezavantajları olduğuna dikkat çekiliyor. Örneğin Kanada’nın su ile ilgili alanlarda çok yüksek puanlar almasının sebebi bu konuda çok fazla kaynağa sahip olması ve nüfusunun azlığı. Suudi Arabistan ise kurak ve verimsiz bir coğrafyaya sahip olduğundan verimli su kullanımı konusunda çok başarılı olamıyor. Çevreciler, bu tür coğrafi farklılıkların da puanlandırma sırasında göz önünde bulundurulmasını istiyor.

Prescott, bu ilk raporun tamamlanmamış olduğunu kabul ediyor. Değişiklikler yapılmasının mümkün olduğunu söyleyen Prescott, puanlandırma sistemini yaratmak için yardımcı olmak isteyen gönüllüleri ve çevreci kuruluşları kendisine katılmaya davet etti.

Prescott, “Her ülkenin ekonomisi, çevre politikalarıyla ilişkilidir ve bizim çevre puanlandırma sistemimiz kısa ve uzun vadeli riski en aza indirmek isteyen yatırımcılar için kullanışlı bir araç olacaktır,” diye konuştu.

Oysa pek çok kişiye göre de asıl soru bu: ülkelere kredi puanlarına benzer şekilde verilecek olan çevrecilik puanları, ne gibi bir etkiye sahip olacak? “Türkiye’nin BBB- olan notu, güvensiz nükleer santral işletmeciliği sebebiyle CCC’ye düşürüldü” gibi haberler okuyabilecek miyiz? Okusak bile, bunun anlamı ne olacak? Uzun vadeli ekonomik yatırım konusunda bu tür puanların etkili olacağı düşünülüyor. Üstelik bu tür bir puanlamanın, ülkelerin itibarını da büyük ölçüde etkileyeceği söyleniyor.

Ece Koçak – www.bianet.org